Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   İslam (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=9)
-   -   "tanrı" varlığı/yokluğu" ve bunları "bilmek/inanmak" (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=23097)

paslıçivi 12-02-2011 07:12

"tanrı" varlığı/yokluğu" ve bunları "bilmek/inanmak"
 
sevgili dostlar..

zaman zaman forumda

-"ben tanrının varlığını biliyorum" gibi teizm

-"ben tanrının yokluğuna inanmıyorum, olmadığını biliyorum" gibi ateizm bilinçdüzeyi ifadeler görüyorum..

bilmek ve inanmak kavramlarının nasıl karıştığı ve nekadar önemli olduğu ortaya çıkıyor..

katılabilirlerse bu tarz ifade kullanan veya savunan arkadaşlarla bu konuyu konuşmak ve açıklığa kavuşturmak gibi bir niyetim var..

şayet konuşarak size bu farkı aktarabilirsem bir insanın bir veriye inanıp inanmamasının ya da bilip bilmemesinin o insanın bir kusuru/hatası olmadığını ve en önemlisi bu yüzden sorumlu tutulmasının ne kadar trajikomik olduğu ifade etmeye çalışıcam..

çünkü hem günümüz semavi dinleri hem de insanlar biribirlerini bazı şeylere inanıp inanmadığı için suçlayıp eleştiriyorlar ve sorumlu tutuyorlar..

zaman ve coğrafya gereği hala zihinde yaşayan sitemiz üyelerinden müslüman ve ateist arkadaşlarımız biribiriyle bir çekişme dalaşma içindeler..

inanlar inanmayanları eleştiriyor, inanmayanlar da inananları eleştiriyor.

oysa ne müslüman olmak, ne ateist ne deist ne hristiyan ne musevi ne de diğer din mensubu olmak sizin kontrolünüzde/tercihinizde bir şey değil ki!


bu tutunduğunuz savunduğunuz idealist/materyalist kavramları sizler özgür iradenizle, kendi özbenliğinizle seçmiyorsunuz ki bu seçimlerinizden dolayı sorumlu tutulasınız ya da ödüllendirilip cezalandırılasınız..

tüm dünya insanlığı beyin nörokimyası(konektomu) neyi emrediyorsa neye uygunsa onu sahiplenmek, savunmak zorunda.. bundan kaçış yok..

kendi zaman ve coğrafyasının aydını/uyanığı Muhammed bunu çok güzel dile getirmiştir..

varoluş/evrenin kendi içdinamikleri müsaade etmedikçe bir şeye iman etmek veya o imandan çıkmak sizin elinizde/kontrolünüze/tercihinizde olan bir şey değil ki!

daha önce defalarca yazdım, şayet "her şey benim elimde/kontrolümde" diyorsanız buyrun bir saatliğine varolan bilinç durumunuzu değiştirip "dönüşün/başkalaşın" sonra tekrar eski bilinçdurmunuza geçiş yapın..

daha açık yazmak gerekirse..

bir saatliğine bir müslümana bir hristiyana bir budiste bir deiste bir ateiste "dönüşüp/başkalaşın" bakalım yapabilecek misiniz:)

şayet bunu yapabiliyorsanız tüm kontrol sizdedir, her şeyi siz seçebiliyorsunuzdur..

ama yapamıyorsanız hiç karşınızdaki insanı suçlayıp eleştirip boşuna kalbini kırmayın, derim..

değil bir saatliğine bir ömür boyu o insanın dönüşüm/başkalaşım deneyimlemesini beklediğinizin farkında mısınız?

kendi yapamadığınız şeyi bir başkasından niçin bekliyorsunuz o zaman?

siz insansınız da o insanüstü bir canlı mı?

niçin bir insanı bir dine inandığı için eleştirip suçluyorsunuz?

yada niçin bir insanı sizin dininize inanmadığı için eleştirip suçluyorsunuz?

binlerce yıldır uyuduğunuz o derin uykudan uyanmak ister misiniz?

acaba bu mümkün mü?

Voltaire Darwin 12-02-2011 09:42

Alıntı:

paslıçivi´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 363581)
daha önce defalarca yazdım, şayet "her şey benim elimde/kontrolümde" diyorsanız buyrun bir saatliğine varolan bilinç durumunuzu değiştirip "dönüşün/başkalaşın" sonra tekrar eski bilinçdurmunuza geçiş yapın..

daha açık yazmak gerekirse..

bir saatliğine bir müslümana bir hristiyana bir budiste bir deiste bir ateiste "dönüşüp/başkalaşın" bakalım yapabilecek misiniz:)

şayet bunu yapabiliyorsanız tüm kontrol sizdedir, her şeyi siz seçebiliyorsunuzdur..

ama yapamıyorsanız hiç karşınızdaki insanı suçlayıp eleştirip boşuna kalbini kırmayın, derim..

Sayın paslıçivi,

Bu dediğinizi müslümanlık öğretilerinden başka bir görüşle büyümemiş ya da doğuştan ateist birinin yapmasının zor olduğunu sanıyorum. Ancak inanır olup da, belirli bir yaştan sonra neymiş bu benim inandığım din ve allah diyerek derinlemesine araştırma işine giren kişilerin yapabilmeleri zor olmasa gerek.

Saygılar,

paslıçivi 13-02-2011 07:37

Alıntı:

Voltaire Darwin´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 363590)
. Ancak inanır olup da, belirli bir yaştan sonra neymiş bu benim inandığım din ve allah diyerek derinlemesine araştırma işine giren kişilerin yapabilmeleri zor olmasa gerek.

sevgili Voltaire Darwin,

yukarıda alıntı yaptığım ifadeniz sizin sanı/tez/iddianız.. gelin isterseniz beraber bu olayı gözlemleyip mantık çerçevesinde bir karara varmaya çalışalım..

dünyada hakim olan bilinaçıklığı takdir edeceğiniz üzere "teizm düzeyi bilinçaçıklığıdır".. burda teizm derken vurguladığım şey "tanrıcı olmak" değildir.. teizm derken vurguladığım şey kişinin yaşadığı toplumun dinine mensup/inanırı olması..

dünyanın neresine giderseniz gidin, sokaktan rastgele 100 kişi çevirip inancını sorarsanız büyük bir çoğunluğu size yaşadığı zaman ve coğrafyanın dini inancını söyleyecektir..

coğrafyasına göre bu büyük çoğunluğun yanında bir de çok daha düşük oranda nonteizm düzeyde dediğimiz "dinsiz" insanlar olacaktır..

ve bu bahsettiğimiz popüler dinlerden en tazesi 1400 yıllıktır.. bir tanesi 2000 diğeri 4000 bir diğeri 2500 bir diğeri 7-8 binyıllık dinlerdir..

bu binlerce yıl içerisinde bu dinlere bir zihin aktarımı yüzünden inanıp da yaşayan devasa bir kalabalığın yanında bu dini araştıran, okuyan profesyonel ve amatör insanlar da vardır..

dünyadaki her toplumun içinde kendi dinini inceleyen kurumsallaşmış yapılar ve kişiler vardır..

bugün islamı inceleyen binlerce ilahiyatçı olduğu gibi budizmi hinduizmi hrisityanlığı museviliği inceleyen binlerce din adamı yada araştırmacı vardır.. bunun tahsilini yapıp okuyup araştıran insanlara baktığımızda yine ezici bir çoğunlukla bu kişilerin bu inceledikleri dinin bir mensubu/inanrı olduğunu gözlemliyoruz..

islam tarihi 1400 yıldır vardır.. bu tarihi bu dini inceleyen yüzlerce binlerce ilahiyatçı gelip geçmiştir ve hala günüzmüzde bu işlerle hem amatör hem profesyonel olarak uğraşan bir çok insan vardır..

şimdi bu 1400 yıllık tarih ve milyarlarca insan varken Turan Dursun gibi ilahiyatçıların sayısı niçin bir elin 5 parmağını geçmezken diğer tarafta koca bir inanır ordusu vardır?

bunu sadece islam olarak düşünmeyin, dünyadaki diğer doğu ve batı coğrafyasının dinlerini de düşünmeye çalışın.. hepsinde durum aynıdır, çok sınırlı sayıda insan uyanabilimiş ama devasa bir kalabalık bu dini her türlü ayrıntısdına kadar incelemesine rağmen o derin uyku devam etmektedir..

Turan Dursun'u diğer ilahiyatçılardan ayıran neydi acaba? çok mu zekiydi, çok mu cesurdu, çok mu akıllıydı? diğerlerinden çok daha fazla mı araştırdı?

Turan Dursun için sizin "zor olmasa gerek" diye ifade ettiğiniz sanınız geçerliyken diğer milyonlarca ilahiyatçı için niçin geçerli değildir?

sizin sandığınız gibi ve bu yüzden empati kuramadığınız inanırların durumu gerçekten "zor olmasa gerek" durumunda mı acaba?

şayet hem teizm hem nonteizm düzeyindeki insanlar bu olgunun farkındalığına varırsa insanoğlunun kendi arasında yaptığı bu zulüm/işkence biter..

hackercesur 13-02-2011 21:38

güzel bir konuya parmak basmışsın. Umarım beyinlerdeki o paslanmış çivileri çıkartarak bakarlar olaya...

paslıçivi 14-02-2011 07:24

Alıntı:

hackercesur´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 363886)
Umarım beyinlerdeki o paslanmış çivileri çıkartarak bakarlar olaya...


sevgili hackercesur..

sizin bu temenninizi ben de taşıyorum ama bu sadece bir temenni kalmaya mahkum..

neden mi?

çünkü sahtebenliğin tatmin kaynağı çeperdir.. sahtebenliklerimiz merkezimizde/özümüzde bulunan "mutlak tatmin"in ne varlığından ne de lezzetinden haberdardır..

sahtebenlikte yaşayan teizm ve nontezim düzeyi insanlar zihin olarak yüklenen dini ya doğrulamak ya da yanlışlamaya çalışmak zorundadırlar.. bu varoluşun kendi dinamikleri içerisinde bir dayatmadır..

teizm düzeyi biri kendi zihnindeki dini doğrulamaya savunmaya çalıştığı sürece tatmin olacaktır.. bu dinin hangisi olduğunun hiçbir önemi yoktur..

aynı şekilde nonteizm düzeyindeki biri de yine zihnindeki dini yanlışlamaya çalıştığı sürece tatmin olacaktır..


sizin beyindeki paslı çiviler dediğiniz şey "yüklenen zihindir"

ve bu "yüklenen zihin"den düşünerek arınamazsınız, çünkü düşünme dediğiniz eylemi yaparken kullandığınız veri bankası yine yüklenen bu zihnin ta kendisidir..

o yüzdendir ki..

bir müslüman, islamiyeti doğrulamak ve savunmak zorundadır..

bir budist, budizmi doğrulamak ve savunmak zorundadır..

bir yahudi, museviliği doğrulamak ve savunmak zorundadır..

ve yine o yüzdendir ki..

islam zihinli bir nonteist islamiyeti yanlışlamaya çalışmak zorundadır..

hristiyanlık zihinli bir nonteist hristiyanlığı yanlışlamaya çalışmak zorundadır..

hindu zihinli bir nonteist hinduizmi yanlışlamaya çalışmak zorundadır..

tüm bu insanlar merkezindeki/özündeki mutlak tatminden uzaklaştırılmış kendine yabancılaştırılmış insanlardır..

ve oluşturalan sahtebenlikte, sahte oyuncaklarla çeperde tatmin olmak zorundadırlar..

tatminsiz kalmış bir benlik yaşam arzusunu yitirir ve yaşamın bir anlamı kalmaz..

ve o yüzdendir ki tüm bu insanlar(teizm ve nonteizm) bu tutum ve davranışları yapmaya mahkumdurlar..

işte kader denen şey de budur..

evrensel-insan 14-02-2011 07:47

Saygideger paslicivi;

Tanri'nin "varligi/yoklugu" ve bunlari "bilmek/inanmak" konusuna, ben; baska bir perspektiften bakmak istiyorum.

Birincisi, tanri kavrami; insanoglunun hemen hemen yasina esit bir kavram olarak, akillarda, dogrularda, inanclarda ve de dilinde, sisteminde, duzeninde, yasam ve iliskilerinde yerlesmis bir kavramdir.

Tabi ki farkli akillarin farkli icerik ve anlamlarla da cesitlenmistir ve her kendi anlam ve icerigini veren kendini kendi akli ile dogrularken, ayni akil ile baskasinin verdigi anlam ve icerigi yanlislamaktadir.

Boylece de tanri kavrami kendi bunyesindeki farkli anlam ve iceriklerle kendi arasinda da "benim tanrim, hakli/dogru v.s." tartismasini getirmektedir.

Hal boyle olunca, tanri kavrami ile bireyin verdigi anlam ve icerikteki (ki bu olumlu/olumsuz olabilir) kurdugu bag ve iliski; onun acisindan yasam ve iliskisinin bir parcasi haline gelmistir.

Iste bence onemli olan konu budur. Cunku, her birey; kendi cografya ve toplumunun ona verdigi tanri kavram ve icerigi her ne ise, ya verildigi gibi, ya da kendi aklinin dogruladigi gibi, olumlu/olumsuz bir iliskidedir.

Iste tanri kavraminin, bireyi etkilemesi, ilgisini cekmesi ve onemsemesi temelinde, yasam ve iliskisinde ona verdigi olumlu/olumsuz yer ve zaman da farklilasir.

Bu acidan bakildiginda, eger bu kavrama ihtiyac duyulmuyor ise, bunun en belirgin uygulama ve gozlemi; bireyin yasam ve iliskilerinde bu kavrama yer vermemesi ve yasam ve iliskisini, bu kavrama gore uyarlamamasi ve mumkunse bu kavramdan bagimsiz bir yasam ve iliski surmesidir.

Sonucta bu kavram ve anlam/icerigi bireyin yasam ve iliskisinde, olumlu/olumsuz yer aldikca; ona inanmis, inanmamis, varlamis/yoklamis bir onemi yoktur.

Onemli olan tanri kavramina bireyin verdigi anlam ve icerik olarak; yasam ve iliskisinde ne kadar yer verdigi ve yasam ve iliskisini bu kavrama ne kadar bagladigi ve teslim ettigidir.

Cunku bir birey icin, en saglikli dunya; tanri kavramsiz, yasam ve iliski kurdugu dunyadir.

Iste bu birey, ayni zamanda bu yasam ve iliskiyi kuramayanlarida saygi ile karsilamali ve yeri geldiginde de, neden kendi yasam ve iliskisinde tanri kavramina yer vermeye gerek duymadigini hem kendi, hem de insanlik adina ortaya koymalidir.

Saygilarimla;
evrensel-insan

Voltaire Darwin 14-02-2011 09:05

Alıntı:

paslıçivi´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 363836)
Turan Dursun'u diğer ilahiyatçılardan ayıran neydi acaba? çok mu zekiydi, çok mu cesurdu, çok mu akıllıydı? diğerlerinden çok daha fazla mı araştırdı?

Turan Dursun için sizin "zor olmasa gerek" diye ifade ettiğiniz sanınız geçerliyken diğer milyonlarca ilahiyatçı için niçin geçerli değildir?

sizin sandığınız gibi ve bu yüzden empati kuramadığınız inanırların durumu gerçekten "zor olmasa gerek" durumunda mı acaba?

şayet hem teizm hem nonteizm düzeyindeki insanlar bu olgunun farkındalığına varırsa insanoğlunun kendi arasında yaptığı bu zulüm/işkence biter..

Sayın Paslıçivi,

Evet Turan Dursun gibiler için sanım geçerlidir. Zaten bu durumdakiler için "empati kurmak zor olmasa gerek" ifadesini kullandım.

Dinleri araştırmış ve kökenlerine indiğinde tıkanmış, ancak yine de inanır kalan kişiler için ise bu ifade "zor olmasa gerek" ten "oldukça zor" a dönüyor, haklısınız...

Alıntı:

paslıçivi´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 363836)
şimdi bu 1400 yıllık tarih ve milyarlarca insan varken Turan Dursun gibi ilahiyatçıların sayısı niçin bir elin 5 parmağını geçmezken diğer tarafta koca bir inanır ordusu vardır?

Keşke bu sorunuza verilebilecek net bir cevap olsaydı. O kadar çok etken iş başında ki bu sorunun tanıtına varmak için. Kişilik özellikleri, kalıtımsal özellikler, yetiştiriliş, çevre, eğitim vs... Her halukarda durumun sizin belirttiğiniz gibi 5-10 kişiyle sınırlı kaldığına inanmıyorum. Zamanında mutezile sınıfının vardığı nokta ya da Ömer Hayyam'ın sorgulamaları sonucu geldiği nokta da aynı yere çıkmamakta mıdır sizce?

Tek fark, çağımızda müthiş bir bilgi paylaşım ağı var. Parçaları birleştirmek yüzyıllar öncesini bırakın, on yıllar öncesine göre çok çok daha kolay. Sadece araştırmanıza kalıyor iş. Cesarete kalıyor.

İnanırken mantığıyla, inandığı dinin çeliştiğini gören bir çok kişi araştırmaktan kaçıyor. İmanının zedeleneceğinden emin olduğu için... Ben mesela bu konulara girince imanımı kaybedeceğimden ne kadar korkuyor idiysem de bir o kadar da bunun olacağına yüksek ihtimal veriyordum zaten.

Belirttiğiniz gibi doğuştan ateizmle büyümüş kişiler için de durum biraz zor görünüyor. Onların da iman eden ve cehennem ızdırabından korkarak yaşayan bir inanırın hangi etkenlerle küçüklüğünden beri bu iman zincirleriyle bağlandığını sorgulamak kolay olmayacaktır.

troyya 14-02-2011 12:21

paslıçivinin yazısını begendim...ancak şöyle bir şey var...gören göz ve akıl işin içine girerse aklınız neyi kabul ediyorsa o gerçektir bana göre...ateistlere göre evreni ateistler yaratmış,doğru olan odur...bizlere göre ise, yaratamadığımız güneşi üstün bir güce itham ediyoruz...olay budur işte..( hafif taşlama mı geldi sanki ) :):) af ola :)

Voltaire Darwin 14-02-2011 14:01

Alıntı:

troyya´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 363961)
gören göz ve akıl işin içine girerse aklınız neyi kabul ediyorsa o gerçektir bana göre...ateistlere göre evreni ateistler yaratmış,doğru olan odur...bizlere göre ise, yaratamadığımız güneşi üstün bir güce itham ediyoruz

Sayın Troyya,

Sanırım sayın Paslıçivi'nin de vurgulamaya çalıştığı şey bu. İnanan birisi "benim dediğim doğru, kesin olarak tanrı vardır" derse kendince haklı olur.

Ateist kişi ise "tanrı yoktur, hiçbir kanıt yoktur, dolayısıyla yoktur işte..." derse o da kendince haklı olur.

Ancak her ikisi için de karşıdakini suçlama hakkı doğmaz. Tanrı vardır/yoktur argümanını her türlü taraf için net bir sonuca ulaştıracak bir cevap asla olmayacaktır.

Her kişi kendi algı düzeyinden başka doğruların da olabileceğini düşünerek davranırsa inanç meselesi ve doğurduğu sorunlar sorun olmaktan çıkar.

Psiko 14-02-2011 15:42

Sevgili paslıçivi ;

İnanmak ve bilmek arasında gerçekten fark var.

Bilmek dediğimiz olguya ulaşmanın yolu nedir ?
Bilim midir ?
Eğer bilim ise,
Bilim bize bir olgunun yasalaşması için,
1-)Gözlem
2-)Hipotez
3-)Tekrarlanabilirlik
4-)Yasa
mı der ?
İnanç dediğimiz sistemler,
ki,
bunlardan son 3 tanesi olan Yahudilik,Hristiyanlık ve Müslümanlığa bakacak olduğumuzda,
Allah'ın "Zat"ının bilinemez olduğunu ifade ederler.
Allah ancak "Esma/İsim ve sıfatları" ile bilinir derler.
Ve,
yine bu inanç sistemlerinde,
bu inanç sistemini getirdiğini iddia eden İlahi Mazhar'ı "Tanımak",Allah'ı tanımak demektir.
Bu inanç sisteminin yasalarına uymak demek Allah'ın yasalarına uymak demektir.

Bilimsel yöntemle bu duruma bakacak olduğumuzda ne görürüz ?
-Her ne kadar bir önceki inanç sistemi bir sonrakini tanımıyor/kabul etmiyor olsa da,bir sonraki inanç sistemi "Amentü" der.Yani Bir Yahudi İsa'yı ve öğretilerini tanımıyor/kabul etmiyor olsa da,bir Hristiyan hem İsa'ya hem de Musaya inanır.Bir Hristiyan Muhammed'i ve öğretilerini tanımıyor/kabul etmiyor olsa da,bir Müslüman hem İsa'yı hem Musayı hem de onlardan önce gelmiş tüm İlahi mazharları tanır/kabul eder.-
Bu bağlamda/minvalde olaya bakacak olur isek,
Amentüden kaynaklı,
Musanın geldiğini ve Tanrı adına hareket ettiğini,
İsanın geldiğini ve Tanrı adına hareket ettiğini,
Muhammedin geldiğini ve Tanrı adına hareket ettiğini,
Ve tümünün de Tanrı adına toplum/ümmet oluşturduğunu gözlemlememiz/müşahade etmemiz çok zor mudur ?
Bunların birbiri ardına gelip,
iddialarının da toplum/ümmet oluşturduğunu tekrarlanabilirlik olarak ele alma şansımız var mıdır ?

Buradaki tarif bir inanç mıdır yoksa bilinen bir durum mudur ?

paslıçivi 15-02-2011 07:28

sevgili psiko..

bilmek ve inanmak kavramlarına nasıl baktığımı ifade edebilmek adına bir olay canlandırmak istiyorum..

çölde yürüyen 1000 kişilik bir insan grubu düşün. uzun süredir yolculuk yapıyorlar, suları azalmış ve bitmek üzere.. herkes sahip olduğu bünye/metabolizma gereği bu susuzluktan bir yere kadar değişik derecelerde etkilenecektir..

bu gruptan biri biraz hızlı giderek önlerindeki kum tepesinin arkasına baksa ve dese ki:

-kum tepesinin arkasında bir göl/dere/"su" var..

şimdi ortada bu 1000 kişiyi ilgilendiren veri oluştu.. şimdilik bu veriyi inanç/bilgi ya da inanmak/bilmek olarak sınıflamıyorum..

"kum tepesinin arkasında su var" verisi nereye kadar "inanç" nerden sonra "bilgi" halini alır bunu inceliyelim..

bunu söyleyen kişiye bu 1000 kişiden bazıları inanabilir bazıları inanmayabilir..

şimdi bu veriyi ortaya atan kişi bu veriyi bu 1000 kişiye "doğrulamak"la mükelleftir.. çünkü bu 1000 kişinin hayatta kalmasıyla ilgili çok önemli bir veri ortaya koymuştur..

bunu ortaya atan kişiye; bu 1000 kişilik gruptaki insanlarla olan ilişkisi, insanların susuzluk derecesi vs gibi faktörlerin altında bu veriyi sınamadan, gözlemlemeden kendi bilinçlerinde doğrulaması ya da yanlışlaması olayı inançtır..

yani burda tepenin arkasında "su var/yok" gibi kişisel bilinç sabitlemeleri inançtır.. çünkü kişi tepenin arkasını henüz gözlemlememiştir, sınamamıştır, 5 duyu ve bilinciyle deneyimlememiştir..

burda bilinci açık birinin söyleyeceği ifade:

-tepenin arkasında su olup olmadığını bilmediğim gibi başka bir şey olup olmadığını da bilmiyorum.. tepenin arkasında hiç bir şey olamayacağı gibi aklıma bile gelmeyen bir çok şey olabilir.. çünkü henüz tepenin arkasını 5 duyum ve bilincimle deneyimlemedim..

işte bu aşamada bu 1000 kişinin herbiri tepenin arkasını gözlemler, sınar, deneyimler ve hepsi "tartışmasız" bir şekilde tepenin arkasında su olduğunu doğrularsa artık bu veri "o insan topluluğu için" inanç olmaktan çıkıp bilgi düzeyine erişir..

"tepenin arkasında su var" verisi artık "bu insan topluluğu için" bir "gerçekliktir"..



"bilgi"yi üretip deklare eden bilimdir, insanoğlu değil..

bir insanın kişisel ürettiği bir veri diğer tüm dünya insanlığı tarafından sınanıp, tekrarlanıp, doğrulanıp deneyimlenmediği sürece sadece o kişinin ve kişiyi kendi bilincinde doğrulayanların inancıdır..

dünyadaki insanoğlunun gündeminde olan her veri(dinsel ve bilimsel) zaman faktörü içerisinde doğrulanabileceği gibi yanlışlanma potansiyeli taşır..

bunu doğrulayıp yanlışlayacak olan insanoğlu değil, insanoğlu kollektif bilincinin ürettiği bilimdir..

bu verilere inanıp inanmamak ise bilimin değil insanoğlunun işidir..

kısacası bilimin işi bilgidir

insanoğlunun işi inanmaktır..

ama inanmak fiili özün/özbenliğin değil çeperin(sahtebenliğin) işi olduğu için kişinin bundan sorumlu tutulması çok trajikomik bir olaydır..

bir insanı tanrıya inandığı için sorumlu tutamadığınız gibi inanmadığı için de sorumlu tutamazsınız..

bir insanı budizme inandığı için sorumlu tutamadığınız gibi museviliğe inanmadığı için sorumlu tutamazsınız..

bir insanı hinduizme inanmadığı için sorumlu tutamadığınız gibi islama inandığı için de sorumlu tutamazsınız..

bir insanı idealist olduğu için sorumlu tutamayacağınzı gibi materyalist olduğu için de sorumlu tutamazsıznız..

kısacası bir insanı inancından dolayı sorumlu tutamazsınız..

çünkü o insan henüz bilmek ve inanmak arasındaki farkın farkındalığında değilidir..

çünkü o insan henüz bilincine yansıyan varlığı/evreni bir bütün olarak bilmediğinin farkında değildir..

o insan bilincine yansıyan evreni/varlığı bildiğini zannetmektedir..

hali hazırda varolan semavi ve doğunun diğer dinleri bilmek değil inanmak kavramının öğeleridir.. çünkü tüm dünya insanlığı tarafından sınanabilinir, gözlemlenbilinir, tekrarlanabilinir, tartışmasız evrensel onay alma gibi özelliklerden çok uzaktır..

uyuyan bir insan gördüğü rüyadan dolayı sorumlu tutulamaz, çünkü gördüğü şeyin bir rüya olduğunun farkında değildir.. kişi ancak uykudan uyanabilirse az önce gördüğü şeyin bir rüya olduğunu farkedebilir..

kişi bilincinde değişim/dönüşüm yaşamadığı sürece sahip olduğu bilinci gerçeklik zannetmeye mahkumdur zaten..

insanoğlunun binlerce yıldır yaşadığı şey de bu farklı rüyaların biribirleriyle olan çatışmasından başka bir şey değildir..

Psiko 15-02-2011 10:08

Sevgili paslıçivi ;

Elbetteki bilgiyi üretip deklare eden bilimdir.
Bilimdir de bilim ile uğraşan,
bilimi ortaya koyan kimdir ?
İnsanoğlu değil mi ?
Bilim dediğimiz kurumun da temelinde,maddenin yanısıra maddenin gerçekliğini bilme adına hareket eden insanoğlu yatmakta değil mi ?

Şahsımın bakış ve anlayışına göre,
Din mana verir.
Bilim de bu manayı tarif eder.

Elbetteki "Teolojik küstahlıklar" diye tanımladığımız birçok olay,
tarihin ve sosyolojik olayların da bizlere gösterdiği gibi,
din çoğu zaman kendi alanı olmayan bilime-Daha doğrusu bilim adamlarına ve keşiflerine- müdahale etmiş ve bunun sonucunda sanki din ve bilim uzlaşmaz ikili olarak karşımıza çıkmış ve hala da öyle görünmektedir.
Oysa din denilen öğreti sistemini de,
bilim denen maddi gerçekliğe giden yol olan bilimi de insanoğlu üzerinde taşımaktadır.
Tıpkı bedenindeki iki kolu gibi.
Sevgili Albert Einstein'ın "Bilimsiz din kör,dinsiz bilim topaldır." önermesinin nedeni konusunda derin derin düşünmek gerekmekte gibi.

Bugün bilim denen kurumun ortaya koyduğu birçok yasaları ;
çöldeki 1000 kişinin "Gerçeklik"e ulaşması adına "Hepsinin" de tepenin ardında su olup olmadığını görüp bilmesi gerektiği savından yola çıkarsak,
dünyada yaşayan milyarlarca insan ne görmekte ne de bilmektedirler.
Bu gerçeklikleri o bilim dalında uzman olan bazı bilim adamları bilmekte ve insanlara da bunun böyle olduğunu söylemekteler.
Peki bu durum bilimsel yasalarda herhangi bir çekince mi oluşturmaktadır veya oluşturmalıdır ?

Elbetteki ne inançlı ne de inançsız birilerin varlığı yekdiğerini rahatsız etmemelidir.
Ancak,
eğer insanoğlu denen varlık "Sosyal bir varlık" ise,
(Şahsımın inancına göre önce ruhani,bu maddi dünyada sosyal bir varlıktır.)
bu bireylerin oluşturduğu toplumsal yapılarda ORTAK bazı değerlerin varlığı kaçınılmaz değil midir ?

paslıçivi 16-02-2011 07:07

Alıntı:

Bilimsel yöntemle bu duruma bakacak olduğumuzda ne görürüz ?
-Her ne kadar bir önceki inanç sistemi bir sonrakini tanımıyor/kabul etmiyor olsa da,bir sonraki inanç sistemi "Amentü" der.Yani Bir Yahudi İsa'yı ve öğretilerini tanımıyor/kabul etmiyor olsa da,bir Hristiyan hem İsa'ya hem de Musaya inanır.Bir Hristiyan Muhammed'i ve öğretilerini tanımıyor/kabul etmiyor olsa da,bir Müslüman hem İsa'yı hem Musayı hem de onlardan önce gelmiş tüm İlahi mazharları tanır/kabul eder.-
Bu bağlamda/minvalde olaya bakacak olur isek,
Amentüden kaynaklı,
Musanın geldiğini ve Tanrı adına hareket ettiğini,
İsanın geldiğini ve Tanrı adına hareket ettiğini,
Muhammedin geldiğini ve Tanrı adına hareket ettiğini,
Ve tümünün de Tanrı adına toplum/ümmet oluşturduğunu gözlemlememiz/müşahade etmemiz çok zor mudur ?
Bunların birbiri ardına gelip,
iddialarının da toplum/ümmet oluşturduğunu tekrarlanabilirlik olarak ele alma şansımız var mıdır ?

Buradaki tarif bir inanç mıdır yoksa bilinen bir durum mudur ?
Alıntı:

Elbetteki bilgiyi üretip deklare eden bilimdir.
Bilimdir de bilim ile uğraşan,
bilimi ortaya koyan kimdir ?
İnsanoğlu değil mi ?
Bilim dediğimiz kurumun da temelinde,maddenin yanısıra maddenin gerçekliğini bilme adına hareket eden insanoğlu yatmakta değil mi ?

sevgili psiko.. "bilgiyi üretmek, bilmek insanoğlunun değil bilimin işidir" derken anlatmak sitediğim kavramı tekrar ifade etmeye çalışayım.. topiğin başından bir alıntı yapıcam

Alıntı:

sevgili dostlar..

zaman zaman forumda

-"ben tanrının varlığını biliyorum" gibi teizm

-"ben tanrının yokluğuna inanmıyorum, olmadığını biliyorum" gibi ateizm bilinçdüzeyi ifadeler görüyorum..

bilmek ve inanmak kavramlarının nasıl karıştığı ve nekadar önemli olduğu ortaya çıkıyor..

bu ifadeleri zaman zaman siz de görüyorsunuzdur.. bakın burdaki insanlar "bilme" işini bilimin elinden alıp kendi kişisel bilinçleriyle deklare ediyorlar..

işte burda bilmek ve inanmak kavramları birbirine giriyor, kişinin farkındalığı buharlaşıp gitmiş..

bu farkındalık öylesine buharlaşıp gitmiş ki bu kişiler biribirlerinden tanrının varlığı/yokluğunu kanıtlanmasını isteyecek kadar bilinçsizce bir tutum ve davranışa giriyorlar.. ve bunun sonunda biribiriyle çok anlamsız, insani olmayan, kördöğüşü bir kavgaya dalaşmaya, bölünmeye gidiyorlar..

bilmek ve inanmak arasındaki farkın farkındalığına varan bir insan diğer bir insanın inancını tartışmaz, yanlışlamaya doğrulamaya çalışmaz.. bu onun inancıdır, bu kişi o inancıyla mutlu ve huzurludur der ve kişiyi kesinlikle rahatsız edip irrite etmez..

ve işin ilginç yanı bilmek ve inanmak arasındaki farkın farkındalığına varan birinin zaten hiç bir inancı kalmaz, kendisine yansıyan varlığı bilmediğinin farkına varır..

ve artık o kişi için diğer tüm idealist ve materyalist insanlar "bildiğini zanneden/inançlı" insanlar grubuna girer.. ve o yüzden bu insanlarla olan tüm kavgası bitmiştir..

bildiğini zanneden insan uyuyordur, uyku mahmurluğundadır..

bilginin/bilmenin; insan bilincinden bağımsız, tartışılmaz, kendini tüm insanlığa dayatan bir gerçeklik olduğunun farkına varmıştır artık..

bir şey/veri; insanoğlu tarafından tartışılıyorsa, evrensel onayı yoksa bilgi değil nonbilgidir yani inançtır..

bilgiyle inanç arasındaki en önemli devasa fark "insanlaşmadır"..

bilgi/bilmek insanlığı bölmez, biribirine düşürmez, tek çatı altında toplar..

inanç/inanmak insanlığı böler, biribirine düşürür, bilinçsizce bir yaşam sürmesine neden olur..

şimdi sizin yukarıda semavi dinler için verdiğiniz örneği doğu dünyası (hindistan, japonya, kore, çin vs) insanına anlatın, hiç bir şey ifade etmeyecektir..

ne musa ne isa ne muhammed ne kutsal kitaplar ne de tanrı/allah onların gündelik yaşamlarında zerre kadar önemi yoktur.. sizin için doğu dinleri bilincinizde ve günlük yaşamaınızda ne kadar önem taşıyorsa onlar için de batı dünyasının semavi dinleri o kadar önem taşır..

sen çinde budist tapınağını gezerken, budha heykelini gördüğünde nasıl sadece turistik amaçlı fotoğraf çekersen, o insan da batıya gelip bizim camimizi, kilisemizi sinagogumuzu gezerken aynı turistik zihniyetle bakar ve sadece fotoğrafını çeker.. onun için hiç bir önemi yoktur caminin isanın muhammedin allahın varlığı ve kavramları.. senin içinde aynı şey budizm ve hinduzim gibi dinlerin önemli kişileri, kutsal metinleri, çoklu tanrıları, ölüm sonrası çoklu yaşamları bir o kadar önemsizdir ve yaşamında ve bilincinde hiç bir anlam ve önem taşımaz..

ya da sen evinde belgesel seyrederken bir budist, hindu tapınağı yada budhanın heykelini, hinduların tanrı figürlerini gördüğünde sen ne hissediyorsan o insanlar da belgesel seyrederken gördükleri cami muhammed kuran isa kilise incil için aynı şeyleri hissediyorlar..

ve bu durum için ne batı dünyası ne doğu dünyasının insanını suçlayıp eleştiremezsin..

batıya elçi gönderip haber gönderen, ölüm sonrası cennet/cehhennem vaadeden herşeye gücü yeten bir tanrı doğu dünyasını başıboş bırakmış ordaki insanların izledikleri ruhani liderler bu batı dünyasının semavi dinlerinden çok aykırı bir öğreti ile insanları yönlendirmişlerdir

tüm dünya insanlığına kendi zaman ve coğrafyasının zihni yüklenir.. ve zihin yüklenirken temel öğe şudur..

"bizim inandığımız din hakikat, diğer tüm dünya dinleri batıl bozulmuş veya hurafedir"..



tüm dünya insanlığı bu zihinde çok derin bir uykuda yaşar..

paslıçivi 16-02-2011 07:30

Alıntı:

Ancak,
eğer insanoğlu denen varlık "Sosyal bir varlık" ise,
(Şahsımın inancına göre önce ruhani,bu maddi dünyada sosyal bir varlıktır.)
bu bireylerin oluşturduğu toplumsal yapılarda ORTAK bazı değerlerin varlığı kaçınılmaz değil midir ?
insanoğlunun her anlamda evrimi devam ediyor, bu bizim hesaplayamayacağımız uzunlukta bir süreç.. milyarlarca yılın yanında şurda bilebildiğimiz 4-5 bin yıl nedir ki? bir de işin mekan boyutu var.. sonsuz dediğimiz sınırların çizemediğimiz bir evren.. bizim yaşadığımız dünya adlı gezegenin bu sınırsız sonsuz evrendeki yeri ve önemi nedir? biliyormuyuz hayır..

yani biz zaman ve mekan olarak sınırlarını belirleyemediğimiz bir varlığın/bütünün bir parçasıyız.. bu algılayabildiğimiz kesit, bütünün/varlığın ne kadar bir parçası, ne kadar yer işgal ediyoruz, bizi önemseyen birileri varmı, yoksa kendi kendimize gelin güvey mi oluyoruz belli değil.. kısaca hiç bir şey bildiğimiz yok..

ve sevgili psiko senin bahsettiğin bazı ortak değerler bu devasa sonsuzluğun içinde çok küçük bir kesitte yer alıyor..

bir milyon yıl sonrasının varlığını hayal edebilir misin?

acaba insan denen canlı türü varolacak mı?

ya da evrimimiz devam edip bugün hayal bile edemeyeceğimiz çok farklı bir canlı/varlık türüne mi dönüşüp evrileceğiz?

ya da bizim soyumuz da tükenip bizden çok daha bilinçli donanımlı bir canlı türü mü oluşacak?

ve bu önüne geçilemez süreç bizim irademiz dışında devam ediyor.. varoluş şimdilik insanoğluna uygun gördüğü model bu senin bahsettiğin ortak değerlerde bir arada yaşamaya çalışmak..

ve şimdilik bu kaçınılmaz..

aynı şekilde bu ortak değerlerin farklı coğrafyalarda değişik olması sebebyile insanoğlunun savaşmasının kaçınılmaz olduğu gibi..

bu da benim teslimiyetimin bir parçası..

paslıçivi 16-02-2011 09:02

bilmek ve inanmak arasındaki en önemli ayıraç "şüphe" dediğimiz kavramdır..

şüphe dediğimiz kavram o kadar önemlidir ki varlığı yokluğunu bir yana bırakın esintisi bile hissedilse o veri bilgi değil inançtır..

iki veri yazalım..

A-ben tanrının varlığından eminim, biliyorum , hiç şüphem yok..

A-ben tanrının olmadığından eminim, biliyorum, hiç şüphem yok..

bu iki ifadede şüphenin lafının geçmesi bile o verinin bir inanç olduğunu gösterir..

inanç dediğimiz kavram zaten varolan şüphe duygusunun bastırılıp negativize edilmesi olayıdır..

şimdi iki veri daha yazalım..

B- ben dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorum, hiç şüphem yok

B- ben denizlerin suyunun tuzlu olduğunu biliyorum, hiç şüphem yok..


şayet B kısmındaki cümleleri incelerseniz, ne deklare edilmesine gerek vardır, ne savunulmasına, ne tartışılmasına, ne bildiğinizi ifade etmenize, ne de şüphenizin olup olmadığına..

işte "bilgi/gerçek/bilmek" dediğimiz şeyler B kısmında yer alan verilerdir..

bilgi olmayan bir veriyi deklare ettikten sonra "şüphem yok" ifadesini kullanıyorsanız bilinciniz uyku modundadır ve iman safhasındasınızdır, bu deklare ettiğiniz verinin ne olduğunun hiç bir önemi yoktur..

bilgi; 1/1=1 dir..

inanç; x/1<1 dir ama kişi bunu kendi bilincinde x/1=1 yapar..

şüphe; 1/1-1/x dir.

sahtebenlik/ego bu farkı "şüphem yok" diyerek revize eder ve kişiyi uyku moduna geçirir..

ve kişi bilmediği şeyi bildiğini zannederek yaşar..

zaten o yüzden diğer insanlarla dalaşır..

emre025 20-02-2011 16:12

Slm

Ateist arkadaslar benim söyle bir sorum olacak

Allahin varligina inanmak icin ne olmasini beklerdiniz bu dunya sistemi yasam vs yani ne olmaliydiki bir Allahin oldugunu kabul ederdiniz ?

Allahin varligini kabul etmeniz icin olmassa olmaz sartiniz nedir ?

ulpian 20-02-2011 16:16

Alıntı:

emre025´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 365725)
Slm

Ateist arkadaslar benim söyle bir sorum olacak

Allahin varligina inanmak icin ne olmasini beklerdiniz bu dunya sistemi yasam vs yani ne olmaliydiki bir Allahin oldugunu kabul ederdiniz ?

Allahin varligini kabul etmeniz icin olmassa olmaz sartiniz nedir ?

Güzel bir soru; bir ateist olarak kendi adıma >şurada< yanıtlamaya çalışmıştım.

Peki siz, ne olsaydı, nasıl bir evrende yaşıyor olsaydık veya ne olursa, bir tanrıya olan inancınızdan vazgeçerdiniz?

aliyarasfal 20-02-2011 16:20

Sevgili dostum;

Siz nasıl bir kanıt biliyorsunuz ki inanıyorsunuz?Allah islamın tanrısıdır. Tanrı kavramı üzerine soruyorsan basit, inanmak değil bilmek işidir ki tüm tanrı kavramları geçmişten bu güne herhangi bir şekilde bilinmemiştir, yani kanıtıyla var olmamıştır.Sadece inanılır ki neden inanıyorsun sorusuna mantıklı ve kanıtlı bir cevap verende tarih boyunca çıkmamıştır. Yani babanızdan ne öğrendiysen, çocukluğundan ne dayatıldıysa onu doğru kabul ediyorsun.

Biz tanrının varlığına kanıt bilmiyoruz. Siz biliyorsanız lütfen sunun.

Şimdilik saygımla gittim...

emre025 20-02-2011 16:39

Alıntı:

aliyarasfal´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 365728)
Sevgili dostum;

Siz nasıl bir kanıt biliyorsunuz ki inanıyorsunuz?Allah islamın tanrısıdır. Tanrı kavramı üzerine soruyorsan basit, inanmak değil bilmek işidir ki tüm tanrı kavramları geçmişten bu güne herhangi bir şekilde bilinmemiştir, yani kanıtıyla var olmamıştır.Sadece inanılır ki neden inanıyorsun sorusuna mantıklı ve kanıtlı bir cevap verende tarih boyunca çıkmamıştır. Yani babanızdan ne öğrendiysen, çocukluğundan ne dayatıldıysa onu doğru kabul ediyorsun.

Biz tanrının varlığına kanıt bilmiyoruz. Siz biliyorsanız lütfen sunun.

Şimdilik saygımla gittim...


slm

Bizlerde Allahi gördügümüzden inanmiyoruz sonucta bize varligini peygamberler kitaplar vasitasiyla haberdar ediyor

Bana düsen ne o zaman o kitabi o peygamberin dediklerini incelemek dedikleri dogrumu yanlismi diye ben inceledim dogru bu kadar basit

Ikinci bir husus

Ben bugün ateist olmaya karar versem basima gelen bir olayin aciklamsasini kendime nasil yapcam

Bir arkadasima borc vermistim aylar gecti vermedi bir aksam ruya gördüm rüyada cocuk bana parani vercem aklimda unutmadim dedi ertesi gun ise gittim cocuk aynisini dedi ?

Simdi bu ruyayi neden iki gun önce degil tam o gece görüyom simdi lütfen sakin bana rüya algisi ile kitaplar önerme onlari defalarca okudum inceledim

emre025 20-02-2011 16:41

Bu baska bir sey baska bi duygu hissiyat meselesi eger gercektende inanmak istersen hissedersin ? bunu yasamayan ne demek istedigimi anliyamaz

emre025 20-02-2011 16:42

Simdi diyecemki peki o zaman cin niye var öle bise yok diyecen benim arkadasim gözüyle gördü simdi diyecen arkadasin hayal görmüs adam sana mi inansin gördügü gözünemi ?

emre025 20-02-2011 16:45

Alıntı:

ulpian´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 365726)
Güzel bir soru; bir ateist olarak kendi adıma >şurada< yanıtlamaya çalışmıştım.

Peki siz, ne olsaydı, nasıl bir evrende yaşıyor olsaydık veya ne olursa, bir tanrıya olan inancınızdan vazgeçerdiniz?


Beni varligindan haberdar etmeseydi inanma geregi duymazdim klasik bir cevap ama sanirim bu sorunun baska cevabida olmaz

aliyarasfal 20-02-2011 16:49

Sevgili emre025;

Açıklayamadığın her olayda cevabını bilmiyorsun diye yalan yanlış bir şeye inanmak zorunda mısın? Peygamberin peygamberliğini neye göre biliyorsun. Aç o kutsal sandığın kitabın bilimden habersiz çelişkilerine bak ve rüyan doğru çıktı diye olmayana inan. İlginç bir çıkarım. Kalbin düşündüğünü sanan muhammedin ahlak anlayışını, inancını alıp doğru kabul et. Ne alaka, neden budist, zerdüşt, hindu olmuyorsun? O ülkelerde doğsan o inançları sana dayatacaklardı ve kesinlikle yine rüyalar görecektin. yine bilmediğin bir çok şey olacaktı. Yani inandığını iddia ettiğin dinin doğru din, peygamberin tanrı tarafından gönderilmiş, ve tanrının var olduğunu neye göre biliyorsun.

Basit, bu toplumda doğdun, böyle dayatıldı, sende sorgusuz inanıyorsun.

Bende çok rüya görürüm, sence erdim mi?İnançla alakasını kuramadım.

Şimdilik saygımla gittim.

emre025 20-02-2011 16:51

Ben size bir sey söyliyeyim

Asil olan ne biliyormusunuz kendinize sunu sorun

Inanmak istiyormusunuz inanamak istemiyormusunuz

Mesela sen sunu diyebiliyormusun evet ben Allaha inanmak istiyorum ama yeterli delil kanit bulamiyorum bu olay bana sacma mantiksiz geliyor mantigimi ikna edemiyorum edebilsem

Yani bir insan bir seye inanmak ister yeterli kanit bulamaz bu baska bise

Ama bidse inanmak istemeyene ne yapabilirsinki sen seni dinlemek istemeyene laf anlatabilirmisin

aliyarasfal 20-02-2011 17:01

emre025;

Sen bizleri doğuştan inançsız mı sanıyorsun. Kendine sor bakalım, bu adamlar ne olduda inanmıyor.Bizim sence allah ve din denen masallara inanıp inanmamak gibi bir kanıt aramamızı gerektirecek durum mu var ortada?Senden daha çok inançlıydık veya senin kadar, bildikçe gördükki inanmak bilgisiz ve bilinçsizliğin vede çocukluktan beri kafamıza kazınmış korku ve masalların sonucu inançlı olmuşuz.

Neyse sen bize kanıt getirdiysen buyur paylaşta hepimiz bu dertten kurtulalım.Yada sen şöyle bir konuya dalmadan önce genel olarak biraz oku araştır ki sil baştan aynı şeyleri konuşup sonuçsuz tartışmalara girmeyelim.


Şimdilik saygımla gittim...

ulpian 20-02-2011 17:35

Alıntı:

emre025´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 365746)
Beni varligindan haberdar etmeseydi inanma geregi duymazdim klasik bir cevap ama sanirim bu sorunun baska cevabida olmaz

Bu cevabı biraz daha açmanızı isteyeceğim (soruyu başlatan sizdiniz ne de olsa :) ). Tam olarak ne olsa veya olmasaydı, tanrının varlığına inanmazdınız?

paslıçivi 21-02-2011 06:21

Alıntı:

emre025´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 365725)
Slm

Ateist arkadaslar benim söyle bir sorum olacak

Allahin varligina inanmak icin ne olmasini beklerdiniz bu dunya sistemi yasam vs yani ne olmaliydiki bir Allahin oldugunu kabul ederdiniz ?

Allahin varligini kabul etmeniz icin olmassa olmaz sartiniz nedir ?

sevgili emre025..

burda bahsettiğin allah sanırım islam dininin ifade ettiği tanrı/allah..

şimdi sen bu soruyu sadece ateistlere soruyorsun..

oysa islamın ifade ettiği allahı bugün sadece müslüman dediğimiz insanlar kabul ediyor ve inanıyor..

gayrimüslim olan yaklaşık 5 milyar insan inanmıyor ve kabul etmiyor..

o yüzden senin bu soruyu sadece ateistlere değil bu 5 milyar insana sorman gerekiyor..

şimdi gidip bir hristiyana bir museviye bir hinduya bir budiste sor bakalım..

senin ifade ettiğin allahı niçin kabul edip inanmıyorlar..


sen hristiyanlığın ifade ettiği tek tanrıyı(isanın kendisi veya babası), hinduizmin çok tanrılarını, budizmin tanrısızlığını vs niçin kabul edip inanmıyorsan, onlar da aynı şey yüzünden senin inandığın allahı kabul edip inanmıyorlar..


bu bahsettiğim dinlerden biri gelip sana sorsa ve dese ki:

emre025 sen bizim inandığımız tanrı/tanrıları/tanrısızlığı niçin kabul edip inanmıyorsun?

senin buna verecek cevabın ne ise onların ve ateistlerin de sana vereceği cevap odur..

batı dünyasının insanı hala zihinde yaşadığı için "tanrı varmı/yokmu" zihin mücadelesindedir..

oysa bilinciniz üzerindeki yüklenmiş zihin kalktığında size bu soru sorulduğunda vereceğiniz cevap şudur..

tanrı nedir?

Psiko 21-02-2011 11:53

Sevgili paslıçivi ;

El Hakk doğru ki,"Bilinç üzerine yüklenmiş zihin" kavramının yaşam denen laboratuarda karşılığını çok net görmekte ve bunun yaşam yansımalarını da çok net yaşamaktayız.
Peki nasıl oluyor da bilincin üzerine bu zihin yükleniyor/yüklenebiliyor ?
Etkisiz tepki/Ateş olmayan yerden duman olur/çıkar mı ?

Benim durup baktığım yerden-Bir Bahai olarak-görünen şudur :
Tekrarlanan
-Bizim tek dinin "Evre"leri dediğimiz-
başkalarının ise "Ayrı ayrı dinler/ayrı ayrı Tanrılar"diye tanımladığı
inanç sistemleri ve bu sistemlere ait birey-toplum ve kurumlar "VAR"lar.
Ve bu bir rüya değil.
Bu bir REALİTE.
Yine bizim durup baktığımız yerden bakıldığında,
Tanrı,özünde/zatında bilinemez/tanınamaz.
Tanrı,ancak ve ancak Elçi/Mazharları vasıtasıyla bilinir ve tanınır.
Dolayısı ile çok geçmişe gitmeden,bugün yaşadığımız dünya üzerindeki toplumların inanç sistemine baktığımızda,-Yahudilik-Hristiyanlık-Müslümanlık ve Bahailik
-Her ne kadar bir önceki bir sonrakini tanımıyor/kabul etmiyor olsa da,
Tanrı Kendini,
Elçi/Mazharları vasıtasıyla tekrarlayan bir özellikle izhar etmiş/açığa çıkarmış
ve
toplumları cem etme işlemini,bir öncekiler istemese de yerine getirmiştir.
Tarih ve sosyoloji bilimleri bunun şahitleridir.

Tıpkı sütten yoğurdun yapılması gibi,
Tanrı,
Rahim dekileri (Maya)
Rahman dakilere (Süt-Dünya toplumu) doğru yönlendirip,
Sütü yoğurda çevirmekte.
Bugüne kadar Tanrı ve dininin BİRliğini öğrenen,
bebeklik ve çocukluk çağlarını yaşayıp,ergenlik çağına giren insanlık,
artık,insanlık aleminin BİRliğini öğreneceği evreye girdi.

Nasıl ki pi sayısının 3,14 olduğunu,
bilimsel olarak bilmemekle birlikte,bilimin bu böyledir dediği gibi inanıyor ve test ettiğimizde de pi sayısının 3,14 olduğunu görüp bunu bilgiye çeviriyorsak,
İlahi Elçi/Mazharların ortaya koydukları da,bize inancı bilgiye çevirtmekte.

paslıçivi 22-02-2011 08:59

Alıntı:

Psiko´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 365974)
Sevgili paslıçivi ;

El Hakk doğru ki,"Bilinç üzerine yüklenmiş zihin" kavramının yaşam denen laboratuarda karşılığını çok net görmekte ve bunun yaşam yansımalarını da çok net yaşamaktayız.
Peki nasıl oluyor da bilincin üzerine bu zihin yükleniyor/yüklenebiliyor ?
Etkisiz tepki/Ateş olmayan yerden duman olur/çıkar mı ?


sevgili psiko..

benim yazılarımda dikkatini çektiyse "insanoğlu nörokimyasal bir robottur" tezimi sıkça tekrarlarım..

uzak doğulu bir nörologun da bir tezi var, geçen aylarda bir arkadışımız bu sitede paylaşmıştı..

"konektomumuz neyse biz oyuz"

burda konektom denen şey kabaca beynimizin nörokimyasal yapılanması ve işlevidir..

beynimiz henüz tam keşfedilmemiş ve çok ilginç bir doku/organımızdır.. beyin dışındaki diğer tüm doku ve organlarımız oluşum, gelişim, olgunlaşma kısaca yapılanma sürecinde genetik ve maddesel çevresel faktörler eşliğinde bir süreç izler..

daha açık ifade etmeye çalışayım..

bizim karacağer, deri, kalp, böbrek vs gibi doku/organlarımız yapılanma sürecinde sadece genetik miras ve somut çevresel faktörler etki altında bir yapılanmaya ve dolayısıyla işleve gider..

yani karacağerimiz, böbreğimiz, gözümüz, derimiz, barsaklarımız vs yaşadığımız dünyadaki soyut kavramların etkisinde değildir..

olayı biraz daha açık ifade etmeye çalışayım..

bir müslümanın bir bahainin bir hristiyanın bir budistin bu doku/organları yapılanma ve işlev sürecinde tüm bu soyut/inanç kavramlarından bağımsız gelişip olgunlaşır ve işlev görür..

bir budisten alınan böbrek, karaciğer, deri vs, bir hristiyana transplante(nakil) edilirse kişi budist olmaz, sadece bu organ/dokusu budisten alınmıştır ve kişi hala bir hristiyan olarak yaşamına devam eder..

günümüzde henüz beyin doku/organ nakli mümkün değildir.. yani bir insanın beynini alıp başka bir insana nakil yapamıyoruz..

olurda ileride bilim ilerler ve beyin nakli mümkün olursa artık biz bu vücuda basitçe bir doku/organ nakli değil bir kişi/kişilik/insan nakletmiş olacağız.. yani müslümanım diyen birine bir hindunun beynini nakledebilirsek o vücud artık bir müslüman gibi davranıp yaşayamayacak, bir hindu gibi davranıp yaşamak zorunda kalacaktır..

insan denen canlı türünü; sosyal varlık, düşünen konuşan, bir inancı olan, bir takım değerlere sahip olan, insan canlı türüne çeviren şey ne böbreğimizdir, ne kalbimiz, ne gözümüz, ne derimiz, ne karaciğerimizidir..

bizi bu hale sokan yegane doku/organımız beynimizdir..

bir insan yavrusu dünyaya geldiğinde ne bir dini inancı, ne bir felsefesi, ne bir milliyeti, ne bir ahlak yapısı, ne bir siyasi görüşü vs yoktur..

yenidoğan bir insan yavrusu sadece canlıdır, hiç bir soyut kavrama tutunmaz, savunmaz, sahiplenmez.. ve mutlu olması için tek şey temel/primer ihtiyaçlarının karşılanmasıdır.. yani beslendiği, altının temizlendiği, sıcak tutulduğu sürece mutludur, ne geçmiş ne gelecek kaygısı, ne de ölüm bilinci/korkusu vardır.. aynen bir hayvan gibi "AN" da yaşamaktadır..

bu saf/katıksız/soyutsuz haliyle "çoşku düzeyinde" tatminkar ve mutludur.. küçük bir çocuk sürekli çevresiyle ilgilidir, hareketlidir, koşar oynar.. ve siz mutlu/çoşkulu bu çocuğu durdurup -"niçin koşuyorsun zıplıyorsun, oynuyorsun?" diye sorduğunuzda sizin suratınıza anlamsızca bakıp, omuz silkip oynamasına aynı çoşku içinde devam eder.. çünkü yaptığı o hareket ve davranışların hiç bir nedeni yoktur, tamamen içinden/öznünden/doğasından geldiği gibi davranmaktadır.. o yüzden "çocukluk" dediğimiz tutum ve davranışlar evrenseldir, dünyanın her yerindeki çocuklar benzer/aynılık içinde bir yaşam biçimi içindedir..

ama dünyanın hiçbir zaman ve coğrafyasında biz bu saf/katıksız/soyutsuz çoşku düzeyindeki mutlu çocuğu bu haliyle bırakmayız.. bir çocuk ancak bir labaratuvarda ya da insan omayan bir ortamda(vahşi ormanda) yaşamını devam ettirebilirse bu doğal/öz halini muhafaza edebilir ama o zaman da bir "insan" olmaz bir "hayvan" olur..


işte biz bu "hayvan" olarak dünyaya gelen minik yavruyu birlikte yaşamak zorunda olduğu kendi türünün bireyleri arasında bir uyum göstermesi için onu "insan" yapmaya başlarız..

henüz "insan olma" kurallarıyla tanışmamış bu canlı "ilkelbenlik"te yaşar.. ilkelbenlikte yaşayan bir canlı ileri derecede bencildir yani egoisttir.. yaşamda kalmak olan temel enerjisi onun bu primer/temel ihtiyaçlarını karşılamasında "paylaşımcı" yapmaz.. "önce ben ve benim hayatım benim ihtiyaçlarım" der..

işte insanoğlu hayvansı karakter taşıyan bu ilkelbenlikte yaşayan minik canlıyı insan yapmak için "ikinci bir benlik" yüklemek zorunda kalmıştır.. o benlik "sahtebenliktir", modern psikiyarideki adı "ego" dur..

hayvanlar ilkelbenlik ağırlıklı/merkezli yaşarken, insanlar sahtebenlik ağırlıklı/merkezli bir yaşam sürerler..

işte içimizdeki/özümüzdeki hayvansı karakter taşıyan bu ilkelbenliği tımarlamak ve insanlaştırmak için biz bu minik canlıya daha doğumundan itibaren sahtebenliği/egoyu yüklemeye başlarız.. şu yasaktır, bu cızdır, bu doğrudur, bu güzeldir, bu tü kakadır, bu günahtır bu sevaptır gibi yüzlerce binlerce soyut kavram yüklemey çalışırız..

anacak bu bebeğin nörokimyasal gelişimi henüz olgunlaşamadığı için bu vermeye çalıştığımız bir çok soyutu henüz alabilecek kapasitesi yoktur.. çünkü ortalama 3 yaşına kadar daha "ben varım" diyebilecek bir bilinç varlığı bile söz konusu değildir..

o yüzden bu yaşa kadar ego yüklenme yöntemi konuşarak aktarma değil basitçe ceza ve ödül ağırlıklıdır ve bilinçaltında bir takım yaptırımlar oluşturmaya çalışırız..

3 yaşlarında varlığının farkına varmaya başlayan çocuğa artık ego yükleme işinde ceza ve ödül yanında konuşarak aktarma işine de yavaş yavaş gireriz..

ve bu 3-6 yaşa arası beyin dokusunun olgunlaşması, yapılanması aşamasında hayati önem taşır.. bu devrede çocuğa konuşarak, davranarak yaptığımız her türlü aktarım adeta bu beyin hücrelerinin arasına bir maya/harç gibi yapışıp kalır..

yani bir duvarı örerken arasına attığınız çimento harcı neyse bu devrede bu çocuğa aktarmaya çalıştığınız her türlü tutum davranış, öğreti, soyut vs aynı önemi taşır.. genellikle 6 yaş civarlarında beynin nörokimyasal yapısı(konektom) temel yapı ve işlevini kazanmış ve herşey olup bitmiştir..

6 yaşından sonra da bu duvarın sağlamlaştırılması, biçim verilmesi, boyanması vs gibi işlemler yapılır.. çünkü beyin dokusunun nörokimyasal yapı ve işlev süreci devam etmektedir..

çok uzattım biraz ara vereyim.. :)

Psiko 22-02-2011 13:10

Sevgili ve de değerli dostum paslıçivi ;

Şahsım bilime karşı birisi değildir.
Ancak,
bir başka başlıkta,din mana verir bilim ise bu manayı tarif eder demiştik.

"Din dindir, tıpkı bilimin bilim olduğu gibi.
Biri yani din ;İlahi vahiyler yoluyla sürekli bir şekilde göz önüne serilen değerleri ayırdedip ifade etmekte;
diğeri yani bilim ise insan aklının sınırlarını keşfettiği ve etkisini maddesel dünya üzerinde hep daha kesin bir şekilde hissettirdiği araçtır.
Biri yani din,evrimsel sürece hizmet eden hedefleri belirler;
diğeri yani bilim,onların başarılmasına yardımcı olur."

Ortak bir din adlı dökümandaki şu pasaj bebeklik ve çocukluk çağından ergenliğe geçiş yapan insanlığı ve insanın yapısı ve neticesindeki davranışları ve bunun ıslahı konusunda dinin rolü hakkında bak nasıl bir tarif kullanmakta:

"Dinin ahlaki bilinç geliştirmedeki rolü konusunda şaşkınlık, aynı derecede onun toplumun şekillendirilmesine katkısına ilişkin yaygın anlayışta da gözlemlenmektedir.
Belki en bariz örnek, birçok kutsal metnin kadına ayırmış olduğu toplumsal statüdür.
Böyle bir anlayışı güçlendirmede, erkeklerin durumdan elde ettikleri faydalar şüphesiz başlıca bir etken olmakla birlikte bunun ahlaki teyidi, sorgulanmayacak derecede insanların bu kutsal metinlerin kendisinin amacına ilişkin anlayışı ile sağlanmıştır.
Bu metinler, birkaç istisna ile hep erkeklere hitap etmekte, kadınlara ise gerek hayatta gerek dinde ve toplumda yardımcı ve ikincil bir rol tayin etmektedir.
Böyle bir anlayış, ne üzücüdür ki, ahlaki gelişme için hayati öneme sahip bir etken olan cinsel dürtünün disipline edilmesindeki başarısızlıkta en büyük günahı kadının boynuna yüklemeyi hayıflanılacak derecede kolaylaştırmıştır.
Modern bir bakış açısından, kadına dair bu tür yaklaşımlar tereddütsüz şekilde önyargılı ve haksız kabul edilmektedir.
Bütün büyük dinlerin ortaya çıktığı toplumsal gelişim evrelerinde kutsal metinlerin rehberliği, ilk olarak -mümkün olduğu ölçüde- tarihteki çözümü zor durumlardan kaynaklanan ilişkileri medenileştirmeye çalışmıştır.
Günümüz dünyasında ilkel yasalara ısrarla sarılmanın, dinin ahlaki sağduyuyu sebatla geliştirme amacının ta kendisini baltalamak olacağını görebilmek pek zor değildir.

Bahsedilen durumlar, toplumlar arasındaki ilişkilerde söz konusu olmuştur.
İsrailoğullarının kendilerinden istenen görev için olan uzun ve çetin hazırlık dönemi, mücadele edilen ahlaki güçlüklerin karmaşıklığı ve yola gelmez özelliğinin bir göstergesidir. Peygamberlerin özlemle aradıkları ruhani kapasitelerin uyandırılması ve gelişip serpilebilmesi için, komşu putperest toplumların yoldan çevirmek niyetli sundukları teşvikler ne pahasına olursa olsun reddedilmeli idi.
Kutsal metinlerin, bu yasayı çiğneyen hem egemenlerin hem yönetilenlerin başına gelen müstahak cezaları anlatan hikayeleri, İlahi amacın bu prensibe verdiği önemin hayatiliğini göstermiştir.
Az çok karşılaştırılabilir bir örnek, Hz.Muhammed’in kurmuş olduğu yeni doğmuş toplumun, kendisini yok etmeye çalışan pagan Arap kabilelerin saldırılarından kurtulma mücadelesinde -ve de saldırganları hareket ettiren barbar zulüm ve acımasız kana susamışlık ruhunda- kendini göstermiştir.

Tarihin ayrıntılarına aşina olan hiç kimse, Kuran’ın konu hakkındaki yasaklayıcı buyruklarının sertliğini anlamakta zorlanmayacaktır.
Bir yandan Yahudi ve Hıristiyanların tektanrıcı inançlarına saygı gösterilmesi öğütlenirken, putperestliğe ise kesinlikle taviz izni yoktu.
Görece kısa bir zaman dilimi içerisinde bu amansız yasa, Arabistan Yarımadası’nın kabilelerini birleştirmeyi ve bu yeni şekillenmiş yaratılmış toplumu, yayılışındaki hız ve genişlikte daha önce -ya da o zamandan beri- benzeri görülmemiş bir şekilde beş asırdan uzun bir sürelik bir ahlaki, akli, kültürel ve ekonomik başarıya doğru ok gibi fırlatmayı başarmıştır.
Tarih affetmeyen bir yargıca benziyor.
En sonunda, uzlaşmaz perspektifi içinde, bu gibi girişimleri daha beşiğinde körü körüne boğmaya çalışacak kimseler için bunun anlamları, İncil’in insani olanaklara dair vizyonunun zaferi ve insanlığın İslam uygarlığının dehası ile mümkün kılınan ilerlemelerden elde edeceği faydaların her zaman düşmanı olmak olacaktır.

Toplumun ruhani olgunluğa doğru evrimini anlamadaki bu tür sorunlardan en tartışmalısı, suç ve cezaya ilişkin olanıdır.
Ayrıntıda ve derecesinde farklı olsa da birçok kutsal metinde gerek kamuya gerek başka bireylerin haklarına karşı olan ihlal eylemleri için öngörülen cezalar acımasız olma eğilimindeydi.
Dahası bunun ölçüleri sıklıkla, zarar gören taraflar ya da onların aile üyelerine suçluya misillemede bulunma iznine kadar varıyordu.
Bununla birlikte tarihsel bakış açısından, bunun ne gibi uygulanabilir alternatifleri olduğu makulce sorulabilir.
Günümüzün davranışsal ıslah programları şöyle dursun, hapishane ve kolluk kuvvetleri gibi caydırıcı seçeneklere başvurma şansının bile yokluğunda,
dinin baş kaygısı,
aksi durumdaki etkisi toplumsal gelişim çabalarının maneviyatını bozmak anlamına gelecek davranışların ahlaken kabul edilemezliğini -ve gerçek hayattaki zararlarını- toplumun bilincine silinmeyecek biçimde yerleştirmek idi.
Uygarlığın bütünü, o zamandan beri davada kazanç sağlayan taraf olmuştur ve bu gerçeği teslim etmemek pek dürüstçe olmayacaktır.

Kaynakları yazılı kayıtlarda korunmuş bütün kutsal dinlerde baştan sona bu böyle olmuştur. Dilencilik, kölelik sistemi, istibdat, etnik önyargılar ve başka istenmeyen toplumsal etkileşim şekilleri, bir yandan din uygarlığın belli gelişim aşamalarında daha acil derecede önemli olduğu düşünülmüş davranış ıslahını başarmaya çabalarken, karşı konulmadan -veya bunlara açıkça bir düşkünlük gösterilerek- varlıklarını sürdürmüştür.
Birbirini izleyen dinlerin herhangi birinin toplumdaki yanlışların her çeşidine çözüm bulmayı başaramadığı gerekçesini öne sürerek dini suçlamak,
insan gelişiminin doğası hakkında öğrenilmiş olan bütün şeyleri görmezden gelmek olacaktır.
Bu tür tarihsel yanılgılar, kaçınılmaz bir şekilde kişinin kendi yaşadığı zamanın gereklerini anlamasında ve onlarla yüzleşmede şiddetli psikolojik handikaplar yaratır.

Sorun geçmiş değildir, aksine şimdiye dair imalardır.
Sorunlar, dünya dinlerinden herhangi birinin mensuplarının, dinin ebedi olan ve geçici olan nitelikleri arasındaki ayrımı yapamadıkları ve işlevlerini çoktan yerine getirmiş olan davranış yasalarını topluma zorla uygulatmaya çalıştıkları noktada ortaya çıkmaktadır.
Prensip, dinin toplumsal rolünün anlaşılması açısından çok temel bir prensiptir:
Beşerin bugünkü ıstırapları içerisinde muhtaç bulunduğu deva, gelecek bir devirde muhtaç olacağı devanın aynı olamaz.”
diye dikkat çekiyor Hz.Bahaullah.
Yaşadığınız asrın ihtiyaçları ile yakından alakadar olunuz, icabları üzerinde düşününüz.”

Bu arada şurada bir kitap paylaşımım var -Özellikle de çocuklar konusu işlenmiş-:
http://www.turandursun.com/forumlar/...lar+%E7ocuklar

Şurada da
http://www.turandursun.com/forumlar/...imelerden+eski
bir kitap paylaşımım var.
Özellikle de 7 sayfanın ortalarına denk gelen "Bitkiler cevap verir." bölümüne bir göz atabilirsen,bunun bazı konularda başlığımıza daha yararlı olacağını düşünmekteyim :)

paslıçivi 24-02-2011 08:14

Alıntı:

Psiko´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 366262)
Sevgili ve de değerli "dostum" paslıçivi ;

Şahsım bilime karşı birisi değildir.


sevgili "dostum" psiko(ne güzel bir hitap şekli değilmi, hepimiz bunu yürekten kulanabilecek bir bilince ulaşabilrimiyiz acaba)

bahailik konusunda çok fazla bir bilgim yoktu, çünkü günümüz itibariyle popüler olan 5 büyük din kadar henüz taraftarı olan bir din değil.. internetten kısaca araştırma yaptım ve bu din hakkında bazı önbilgiler edinmeye çalıştım..

gerçi en sonyazına verilecek cevabım henüz bitmemişti, daha yazacak çok şeyim vardı ama konuşmamızın eşzamanlı gitmesi açısından şimdilik oraya bir virgül koyalım..

incelediğim kadarıyla bahailik tüm dünya dinlerini reddetmiyor ve "aynı kaynak"tan geldiğine inanıyor.. dünya insanlarını; bilimi de dışlamayarak dünya insanlar birliği çatısı altında toplamaya çalışıyor.. özellikle batı dünyasının tektanrılı dinlerini birleştirmeye hatta gördüğüm bir yazıda hinduizm dinini bile bu işin içine katıyor..

ama bu işi yaparken insandan öte bir kavram olan "tanrı" soyutundan henüz özgürleşememiş.. yani hala öncelik insan değil insandan öte bir tanrı kavramı var..

ve benim inceleyip gördüğüm kadarıyla hinduizmi bile bu içeriğe dahil edebilen bahailik dini budizm dini hakkında bir görüşüne/yazısına rastlayamadım.. bu konuda genel bahailik ve/veya senin görüşlerini almak istiyorum.. yani budizm ve budistler hakkında nasıl fikre sahipsiniz?

çünkü biliyorsun budizm öğretisinde tanrı figürü yoktur.. "yoktur" derken budizm ve budistler bizim ateistler gibi "tanrı yoktur" demezler.. onlara tanrıdan bahsettiğinde "tanrı da nedir?" gibi bir düşünce şekli içine girerler..

çünkü budizm dininin/öğretisi kurucusu Budha'ya tanrı sorulduğunda

- insanoğlunun çektiği acılar dolayısıyla bir tanrıya inanmak çok zordur ama varlığı/yokluğu insanın işi değil bilimin işidir diyerek tanrı soyutunu insandan alarak bilime havale etmiştir..

ve bu adamın zihin takipçileri tanrı konusunda bir fikre sahip değildirler yani "tanrı vardır/yoktur" gibi deklerasyonda bulunmazlar.. belki iletişim çağında yaşadığımız için kentsel alanda yaşayıp dünya dinlerine ilgisi olan budistler bu konuda bir fikir beyan edebilirler ama dünya dinlerine ilgi duymayıp araştırmayan kırsal kesimdeki bir budist için tanrı kelimesinin bir anlamı yoktur, sorduğunda "tanrı da nedir?" diye suratına aval aval bakar.. çünkü zihin olarak ebeveynleri ona böyle bir kavram yüklememişlerdir..

Budha; İsa'dan 500 yıl Muhammed'den 1100 yıl önce yaşamış ve bu başarılı olarak bu dini kurmuş biri olarak ne İsa ne de Muhhamed bu kişiden ve bu dinden bahsetmemileridr.. hatta şimdi hatırlayamadığım bir kitapta okuduğuma göre (onların yalancısıyım) Muhammed'e sormuşlar..

-Ya Muhammed Budha ve budizm diye bir din var, bunun için ne söyleyeceksin?

Muhammed'in cevabı şu şekilde olmuş

-allah o topluluğa da uyarıcı olarak o kişiyi göndermiştir..

şimdi tüm bunlardan sonra sen bir bahai olarak 2500 yıldır "başarılı olmuş" ve hala günümüzde çok fazla inanırı olan Budha'yı, budizmi ve budistleri nasıl değerlendiriyorsun..

ya da bahailik dininin bu budizm hakkındaki fikri nedir?

ve bunları konuşurken amacımın kesinlikle bahailik dinini yanlışlamaya yönelik olmadığını..

bahaliği savunan biriyle ateizmi savunan birinin benim gözümde/bilincimde eşdeğer olduğunu belirtmek isterim..

çünkü benim gözümde "insandan öte bir değeri" savunan kişi hala henüz kendiyle tanışmamıştır, kendini/özünü bulmamıştır ve bu onun bir suçu kusuru değildir.. dünyaya geldiği zaman ve coğrafya ititbariyle kendisine yüklenen zihinde yaşayıp bu zihinle mücadele etmektedir hala..

Psiko 25-02-2011 11:45

Sevgili ve de değerli dostum ;

Budizm ve bununla zihinleri yüklenmiş (Senin tanımın)Budist kişiler hakkında tek bildiğim,
sevecen,saygılı ve hoşgörülü kimseler olduğunu duymuş olmak.
Şu ana kadar hiçbir Budist ile,onu tanıyıp hakkında bir fikir sahibi olmuş değilim.
Ama,
biz Bahailere zihin yükleyen Bahaullah'ın,
"Dünya BİR VATAN ve insanlar da onun VATANDAŞlarıdır."
ile
"Hepiniz BİR DENİZ'in dalgaları ve BİR AĞAÇ'ın yapraklarısınız."
sözlerindeki anlamları tefekkür edip,
yaşamımda bir kültür oluşturup davranışa geçirince,
senin,
"bahaliği savunan biriyle ateizmi savunan birinin benim gözümde/bilincimde eşdeğer olduğunu belirtmek isterim." paslıçivi
bu sözün gibi ben de ne dil,ne din,ne ırk ne de ideolojik yapısı nedeni ile hiçbir insanı bugüne kadar ayırmadım.
Ayrıca nezdimde,
ki bu bir Bahai kültürüdür/davranışıdır,
İNSANİ DEĞERLER'i üzerinde taşıyan,
YAFTA'sı ne olursa olsun herkese hem büyük bir sevgi hem de aynı oranda saygım hiç eksik olmadı.

Biz Bahailer,
insanoğlu denen bizler için,
ister maddi ister manevi
bir "Eğitmen"e ihtiyaç olduğu konusuna inanmaz,
bilakis biliriz.
Yaşam denen laboratuar bunu bizlere çok açık göstermektedir.
Nasıl ki maddi yönümüzü geliştirmemiz gerekiyor ise ve bunu yapabilmek için eğitim alıyorsak,aynı şekilde manevi yönümüzü de geliştirmemiz gerektiğini ve bunun için de eğitim almamız gerektiğini biliyoruz.
Maddi bilimin bu kadar geliştiği ve insanlığa hizmetinin artan bir ivme ile yükseldiği zamanımızda,
katılır mısın ? bilemem ama,
insanlığın İNSANİ DEĞERlerinin tam aksi bir yönde yol alması düşündürücü olmalı değil mi ?
Bu konuda da yine "Ortak bir din" adlı dökümanda şu analizlere rastlamaktayız :
"Tarih boyunca ruhani gelişimin başta gelen faktörleri büyük dinler olmuştur.
Dünya insanlarının çoğunluğu için bu inanç sistemlerinden her birinin kutsal kitapları, Hz.Bahaullah’ın sözleriyle “Tanrı Şehri”, insan bilincini bütünüyle içine alan, samimi inananları “yeni bir göz, yeni bir kulak ve taze bir yürek ve ruh” ile donatacak kadar güçlü bir bilgi kaynağı görevini üstlenmişlerdir.
Tüm dinsel kültürlerin katkıda bulunmuş olduğu engin bir literatür, birçok arayıcı nesiller tarafından bildirilen üstünlük deneyimini kaydetmektedir.
Binyılın başlarından beri İlahi kaynağın mesajlarına cevap verenlerin hayatları müzikte, mimaride ve başka sanatlarda, milyonlarca inanan hemcinsleri için ruhun deneyimlerini bitimsiz bir şekilde yineleyerek heyecan verici başarılara ilham kaynağı olmuştur.
Varolan hiçbir başka güç, insanlardan bunlara denk kahramanlık, kendini feda etme ve öz disiplin kabiliyetleri ortaya çıkarmaya muktedir olamamıştır.
Toplumsal düzeyde, ortaya çıkan ahlaki prensipler, tekrar tekrar kendilerini insan ilişkilerini düzenleyen ve onların seviyesini yükselten evrensel yasalara dönüştürmüşlerdir.
Genel görünüm olarak başlıca dinler, uygarlaşma sürecinin birincil sürükleyici gücü olarak ortaya çıkmaktadırlar.
Bunun aksini iddia etmek hiç şüphesiz tarihin tanıklığını görmezden gelmektir.

O halde neden bu uçsuz bucaksız zengin miras, bugünün yeniden uyanan ruhani arayışı için merkezi bir sahne olarak hizmet etmiyor?
Belli belirsiz, söz konusu dinlerin yükselişine yolu açan öğretileri onlara yeni bir çekicilik kazandırmak ümidiyle yeniden tanımlamak için gayretli girişimlerde bulunulmaktadır; ancak anlam arayışının daha önemli olan kısmı dağınık, bireyselci ve karakterinde tutarsızdır.
Kutsal yazılar değişmemiştir; içerdikleri ahlaki prensipler geçerliliklerinden hiçbir şey yitirmemişlerdir.
İlahi Varlığa samimiyetle sorular yönelten hiçbir kimse, ısrarlı olduğu takdirde, Mezmurlar’da ya da Upanişadlar’da cevap veren bir ses bulmakta başarısızlığa uğramayacaktır.
Bu maddi varoluşu aşan Gerçeklik hakkında biraz algıya sahip bir kimse, İsa’nın ya da Buda’nın bu gerçek hakkında samimiyetle konuştukları sözlerden tüm kalbiyle etkilenecektir.
Kuran’ın kıyamete dair görüleri, okuyucularına adaletin gerçekleşmesinin İlahi amacın merkezi olduğu konusunda sağlam bir güven vermeye devam etmektedir.
Bunun yanında kahramanların, şehit ve azizlerin hayatlarının anlamlılıkları, bu hayatların asırlar önce yaşandıkları zaman olduğundan daha az değildir.
Bu nedenle, birçok dindar insan için mevcut medeniyet buhranının en acı verici yönü, gerçeğe dair arayışın dinin alışılmış yollarına güvenle yönelmemiş olmasıdır.

Sorun, tabii ki iki yönlüdür.
Akılcı ruh, sadece özel bir alanı işgal etmekle kalmayıp, aynı zamanda toplumsal düzenin de aktif bir katılımcısıdır.
Her ne kadar büyük dinlerin kabul görmüş gerçekleri geçerliliklerini korusalar da yirmi birinci yüzyılda yaşayan bir bireyin günlük deneyimi, bu kılavuzluğun açığa vurulduğu çağlarda bilebileceği şeye göre hayal edilemez derecede farklılaşmıştır.
Demokratik karar mekanizması bireyin otorite ile ilişkisini temelden değiştirmiştir.
Artan bir güven ve artan bir başarı düzeyi ile kadınlar, haklı olarak erkeklerle tam bir hak eşitliğinde ısrar etmektedirler.
Bilim ve teknolojideki devrimler toplumun sadece işleyişini değil, toplum kavramını da -daha doğrusu hayatın kendisini- değiştirmiştir.
Evrensel eğitim ve yaratıcılığın yeni alanlarındaki patlama, sosyal hareketliliği ve bütünleşmeyi teşvik etmekte ve hukukun üstünlüğünün vatandaşları tam bir şekilde yararlanmaya cesaretlendirdiği fırsatlar yaratmaktadır.
Kök hücre araştırmaları, nükleer enerji, cinsel kimlik, ekolojik vurgu ve zenginliğin kullanımı en basit örnek olarak, benzeri görülmemiş sosyal sorunları açığa çıkartmıştır.
Bunlar ve insan hayatının her yönünü derinden etkileyen daha sayısız başka değişimler, hem toplum için hem onun bireyleri için yeni bir günlük seçimler dünyası meydana getirmiştir.
Değişmemiş olan şey, ister daha iyi ister daha kötü olsun, böyle seçimleri yapmanın kaçınılmaz gerekliliğidir.
İşte çağın buhranının ruhani doğasının en belirgin odak noktası burasıdır, çünkü gerek duyulan kararların çoğu yalnızca maddi değil ahlakidir.
Bu nedenle, geleneksel dine olan inancın yitimi büyük ölçüde, modernlikle iç içe başarılı şekilde ve güven içinde yaşamak için gerekli kılavuzluğu inancın içinde keşfetmedeki başarısızlığın kaçınılmaz bir sonucu olmuştur.

Miras alınmış inanç sistemlerinin insanlığın ruhani özlemlerine bir cevap olarak yeniden dirilişinin önündeki ikinci bir bariyer, küresel bütünleşmenin sözü edilmiş olan etkileridir.
Gezegenin her yanında, sabit bir dini anlayış çerçevesi içinde yetişmiş insanlar kendilerini ansızın inançları ve yaşayışları ilk bakışta kendilerininkiyle uzlaşmaz şekilde farklı olan başka insanlarla yakın ilişkiler içinde buluverdiler.
Bu farklılıklar savunmacılığa, birikip duran kızgınlıklara ve açık çatışmalara yol açabilmekte, hatta sıklıkla da açmaktadır.
Yine de birçok olayda mevcut etki, edinilmiş öğretinin bir yeniden gözden geçirilmesini ve ortak nitelikteki değerlerin keşfine yönelik çabaları cesaretlendirmek olmuştur.
Çeşitli dinler arası faaliyetlerin gördüğü destek, şüphesiz ki halkın çoğunluğu arasındaki bu türden tepkiye çok şey borçludur.
Kaçınılmaz olarak bu gibi yaklaşımların getirdiği şey, olumlu ilişkilere ve anlayışa engel olan dinsel öğretilerin sorgulanmasıdır.
Eğer inanışları bir başkasınınkinden tamamen farklı olan insanlar buna rağmen ahlaken takdiri hak eden bir hayat sürüyorlarsa, bir insanın dinini onlarınkinden üstün kılan şey nedir?
Alternatif olarak, eğer bütün büyük dinler belli temel değerlerde ortak iseler, bağnaz bağlılıklar sadece bir birey ile komşusu arasında istenmeyen engelleri daha da güçlendirme riskini yaratmamakta mıdır?

Bu nedenle bugün, geçmişteki yerleşik dini sistemlerin hiçbirinin insanlığa modern hayatın sorunları konusunda ve hatta birbirinden tamamen farklı mezheplerin bu amaç için bir araya gelmesi gerektiği gibi gerçekleşmesi muhtemel olmayan bir konuda en iyi kılavuz olma rolünü üstlenemeyeceği yanılgısına, konu ile belli bir ölçüde tarafsız bir aşinalığı olan kimselerden ancak az bir kısmı hak verir gibi görünmektedir.
Dünyanın bağımsız dinler olarak kabul ettiği sistemlerin her biri, kendi bağlayıcı kutsal yazıları ve kendi tarihinin yarattığı bir model üzerine kuruludur.
Bu din, Kurucusunun bağlayıcı sözlerinden bir meşruiyet türetme yoluyla kendi sistemini yeniden biçimlendiremediği için, benzer şekilde toplumsal ve akli evrim sürecinin yönelttiği yığınla soruyu da yeterli ölçüde cevaplayamamaktadır.
Birçok kimse için sıkıntı verici görünse de bu, evrimsel sürecin kendi doğasında bulunan bir özellikten başka bir şey değildir.
Herhangi bir tersi hareketi zorlamaya yönelik girişimler, ancak dinin büyüsünün daha derin ölçüde bozulmasına ve bölücü çatışmaları şiddetlendirmeye yol açacaktır
."

Yani değerli dostum "AYNI AĞAÇ"ın dalları,
kendilerini eğiterek zamanın ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirecek olan,
yeni bir İlahi eğitmen vasıtasıyla eğitilme durumundadırlar.

paslıçivi 26-02-2011 06:51

Alıntı:

Budizm ve bununla zihinleri yüklenmiş (Senin tanımın)Budist kişiler hakkında tek bildiğim,
sevecen,saygılı ve hoşgörülü kimseler olduğunu duymuş olmak.
Şu ana kadar hiçbir Budist ile,onu tanıyıp hakkında bir fikir sahibi olmuş değilim.
sevgili dostum.. ben bir çok dini araştırdığım gibi özellikle budizmi de araştırma şansım oldu.. çünkü dünyadaki her gelmiş geçmiş din insan içindi ve her dine inanan, takip eden bir insan grubu her zaman varolmuştur.. ve hatta bir kaç budistle sohbet etme imkanım oldu..

dünya insanlığının büyük çoğunluğundaki tanrı kavramını bir zihin olarak taşımalarının nedeni; varlığın/evrenin zaman kavramı içerisinde "sonradan ortaya çıktığı" düşüncesidir/inancıdır.. yani eskiden hiçlik/yokluk kavramı varken sonradan varlık/evren varlamasına geçildi.. işte bu yokluktan varlığa geçişte insanoğlu bir gücün varlığını düşünmüş ve buna yaratıcı/tanrı ifadesini uygun görmüştür.. varolan dinleri de bu evreni yokluktan varlığa geçiren yaratıcı tanrı figürüne bağlamıştır..

oysa Budha; varlığın kadim/ezeli/sonsuz olduğu öğretisini yaymıştır.. yani yokluktan/hiçlikten bahsetmemiştir.. varlığın/evrenin sonsuzdan beri varolduğunu ifade ettiği için "yaratıcı bir güce/ivmeye" gerek görmemiştir.. o yüzdendir ki budizmde ve budistlerde "evrenin sonradan yaratıldığı" gibi zihin olmadığı için buna neden olan güç/ivme "yaratıcı tanrı" kavramını algılayamıyorlar..

çünkü inançlı bir budistle yaptığım konuşmada bana

"-tanrı nedir ve ne işe yararki? diye sormuştu..

ben de ona cevaben

-batı dünyasının insanına göre evreni yoktan varetmiştir/yaratmıştır/yaratıcıdır

deyince

-evren sonradan yaratılmamıştır ki, hep vardı hep varolacaktır, zamanda bir başı sonu yoktur, o yüzden bir yaratıcı güce/tanrıya gerek yoktur" demişti..


oysa bize yansıyan varlık/evrenin zamanda bir başı sonu olup olmadığını, yokluk/hiçlik gibi bir dönemin deneyimlendiği konusunda hiç bir bilgimiz yok.. yani bunu bilmiyoruz.. sadece elimizde bilimsel tezler, teoriler ve dinsel inançlar var..

şimdi sıfır km doğmuş bir bebeğe "bilinmeyen bir konuda" hangi öğretiyi zihin olarak yüklersen o bebek onu gerçeklik olarak algılayacaktır..

bunun doğal sonucu olarak yaratıcı tanrıcı bir toplumda(batı dünyası) doğan bir bebeğe "yaratıcı tanrı" figürü yüklenirken budizm gibi bir ortamda(uzak doğu dünyası) doğmuş bebeğe böyle bir "yaratıcı tanrı" figürü yüklenmeyecektir..

ve bu insanlar düşünerek bu yolu bulmaya çalıştıklarında kendilerine yüklenen veri bankasını(zihni/hafızayı) kullanacakları için biri yaratıcı tanrıya ulaşırken bir diğeri ulaşamayacaktır.. ve bu ulaştıkları sonucu kendi akıllarıyla bulduklarını sanma yanılgısına düşeceklerdir..

bugün bilincinin üzerinde herhengi bir zihin/hafıza yüklememiş birine

-evren sonradan mı yarataıldı yoksa hepmi vardı(kadim) ?

diye soracak olursanız alacağınız cevap

-ben nerden bileyim, bilimin henüz böyle bir deklarasyonu yok, benim bu konuda söyleceğim her cevap benim kişisel inancım olacaktır

tarzında olacaktır..

Alıntı:

biz Bahailere zihin yükleyen Bahaullah'ın,
"Dünya BİR VATAN ve insanlar da onun VATANDAŞlarıdır."
ile
"Hepiniz BİR DENİZ'in dalgaları ve BİR AĞAÇ'ın yapraklarısınız."
sözlerindeki anlamları tefekkür edip,
yaşamımda bir kültür oluşturup davranışa geçirince,
senin,
"bahaliği savunan biriyle ateizmi savunan birinin benim gözümde/bilincimde eşdeğer olduğunu belirtmek isterim." paslıçivi
bu sözün gibi ben de ne dil,ne din,ne ırk ne de ideolojik yapısı nedeni ile hiçbir insanı bugüne kadar ayırmadım.
Ayrıca nezdimde,
ki bu bir Bahai kültürüdür/davranışıdır,
İNSANİ DEĞERLER'i üzerinde taşıyan,
YAFTA'sı ne olursa olsun herkese hem büyük bir sevgi hem de aynı oranda saygım hiç eksik olmadı.

dünya insanlığının kardeşliği/birliği konusundaki dininizin ve senin kişisel tutum ve davranışın takdire şayan diyebilirim..

ama bu düşünce/tutum ve davranışları ilahi bir güçten kaynak aldığını söyleyen birinin(Bahaullah) takipçisi olarak savunduğunuz sürece bu söylemleriniz her zaman başarısız olmaya mahkumdur..

çünkü; varolan tanrılı/çoktanrılı/tanrısız dinlerin hepsinin 2 ortak noktası vardır..

1- ölüm sonrası yaşam/yaşamlar vardır

2-bu ölüm sonrası yaşam/yaşamların içeriğini bu dünyadaki şimdiki yaşamınızda yaptıklarınız belirleyecektir..

bu budizmde de böyledir semavi dinlerde de hinduizmde de böyledir..

yani insanoğlunun yaşam biçimini şekillendirmeye çalışan dinlerin derdi "dünya insanlığının birliği/barışı" değil ölüm sonrası yaşam/yaşamlardaki "ödül/ceza" mevzusudur.. yani her koyun kendi bacağından asılır mevzusu esastır..

sizin için Bahaullah nasıl değerli ve vazgeçilmez ise bir müslüman için Muhammed, bir budist için Budha bir hrisyian için İsa bir hindu için krishna o denli değerli ve vazgeçilmezdir.. siz Bahailik dini altında sadece insanları bölen yeni bir grup/din olarak insanlık tarihinde yerinizi alırsınız hepsi bu..

çünkü bir dinin yayılma şekli ebeveynlerin/ataların yeni doğurduğu çocuklarına bu dini bir zihin yüklemesi şeklinde olmaktadır.. siz kendi çocuklarınıza bahailiği yüklerken diğer yandan diğer tüm din mensupları da kendi çocuklarına kendi dinlerini zihin olarak yüklemeye devam edeceklerdir..

ve bu durum maalesef kaçınılmaz bir varoluş kanunudur.. çünkü varoluş her alanda her anlamda ancak kaosla varlığını sürdürebilir, insanoğlunun binlerce yaşadığı her türlü kaos da bu varlığın devamı için olmazsa olmaz bir dayatmadır..

dinler sadece belli bir coğrafyaya sıkışmış insanlık için bir disiplindir ve şimdiye kadar çok faydası olmuştur.. ama dünya globalleştikçe, küçüldükçe, herkesin biribirinden haberi olduğu bir dünyada dinler tüm dünya insanlığı için bir faciadan öte bir şey değildir..

Psiko 26-02-2011 13:03

Sevgili dostum ;

Bir zamanlar sitemizde şahsımla bir söyleşi yapılmış ama yayımlanamamıştı.
Orada bunları detayları ile anlatmıştım ama özet olarak yineleyeyim.
Baba tarafından 4,anne tarafından ise 3 jenerasyondur Bahaiyiz.
Türkiyenin en eski Bahai ailelerinden birisidir ailem.
Ancak şahsım Bahailiği askerliğimi bitirip geldikten sonra,
Tevrat-Zebur-İncil-Kur'an ve Bahaullah'ın eserlerini okuyup mukayese ettikten sonra kabul ettim.
(Askere kadar ise sosyalist bir bakış ve anlayışı hem teori hem de pratikte yüklenmiş birisiydim.)
Yani bir nev'i aile mirası değil şahsım için.
Ayrıca Bahai ailelerde çocuk Bahai olması için zorlanmaz.
Bilim çocukluktan ergenliğe geçiş yaşını 12-15 yaş olarak niteler.
Çocuk 15 yaşına geldiğinde ona sorulur.
İstemez ise kimse onu zorla Bahai yapmaz.
Tabi belirttiğin gibi,Bahai kültürünü almış bir ailenin ve topluluğun içinde yaşıyor isek,
istesek de istemesek de zihin yüklemesi oluyor.

Din denildiğinde asla ve kat'a bir kurallar manzumesi ve ritüeller düzeni aklıma gelmedi ve hala da öyle.
Din bir yaşam biçimidir.
Şevki efendi der ki :
"Bir Bahai olarak gelişiminizi inancınızda olduğu kadar karakterinizle de göstereceğiniz ümidindeyiz.
Hz. Bahaullah 'ın tüm amacı bizlerin yeni tür bir insan olmamız;
doğru,
yumuşak,
zeki,
anlayışlı
ve
dürüst olmamız
ve insan gelişimindeki bu yeni devirde O 'nun koymuş olduğu büyük yasalara uygun hayat yaşamamızdır.
Kendi kendimize "Ben Bahaiyim" demek yeterli değildir; içten bir duyuşla, bir Bahai hayatı yaşayarak aydınlanmalı ve soylulaşmalıyız."


"Hepsinden önemlisi, Bahai Toplumunda sevgi ve birliğin her şeyin üstünde tutulmasıdır, çünkü bugünkü dünyanın karanlık durumunda halkın en çok özlemini çektiği şey budur.
Yaşayan bir örnek gösteremeyen kelimeler hayal kırıklığına uğramış ve maddeci bir görünüme sahip bugünün kuşağına umut verici olamaz.
"

Eğer Bahaullah,"İnsanlık aleminin BİRliği" denen ana başlığın altındaki başlıklardan biri ve ilki olarak,
"Her türlü önyargı ve taassuptan arınarak gerçeğin SERBESTÇE ARANMASI" gerekliliğini vurgulamış ise,
Biz Bahailer için AD/İSİM'ler değil VASIF/NİTELİK ve PRENSİPler ön plandadır.
Kendimi ve yaşadığım toplumu ve davranışlarını iyi gözlemleyip iyi analiz ederek bunları bu kadar iddialı söylediğimi biliyorum.

Bahaullah "Fakirlik kader değildir." der.
Dolayısı ile Bahailikte kadercilik ve ölümden sonraki hayatta adalet falan aranmaz.
Üstelik biz cennet ve cehennemin,insan ruhunun yaşayacağı bir HAL olduğunu
ve
onun bu veya öteki dünya diye bir ayrıma tabi tutulmadığını düşünürüz.
İnsanın aslı "Ruhani bir varlık" olup,
bu asıl,bu madde dünyasında yaşayabilmek için beden formatına ihtiyaç duyar.
İnsan ; Anne karnında embriyo iken ilahi dünyalardan gelen ruh ile buluşunca oluşur.
Bu birliktelik bir girip çıkma,içerde barınma gibi değildir.
Bir başlıkta cep telefonunu örnek vermiştim.
Cep telefon cihazı beden,
kartı beynimiz,
hattı da ruhumuzdur.
(Bir değerli arkadaşım da postane nerede demişti :) )
Bilim,
6 duyunun beyinde oluştuğunu ve beyinde bir "Adres"leri olduğunu biliyor.
Ancak "Anlama" denen olgunun,
beyinde oluştuğu,nasıl oluştuğu biliniyor olmasına rağmen,
"Adres" belli değil.
O halde anlayan kim ? nerede ?
Beyinde der isek diğer duyuların adresi belli bunun neden değil ?
İşte bu bağlamda maddenin gelebildiği en son nokta olan insanoğlu,
artık madde aleminin ötesine geçiş yapıyor.
Ki,
inananlar buna mana alemi diyorlar.
O yüzden "Kelimelerden eski bir dil" adlı kitaptaki "Bitkiler karşılık verir" bölümünü okumanı senden istirham ettim ki,
bilimin de artık kendini yenilemesinin zamanı geldiğini görebilelim diye.
Deniz fenerinin üzerine gidip,
deniz fenerine rotadan çekilmesini isteyen amiral,
örneğindeki gibi artık bazı önyargıların atılarak doğru rotada güvenli bir şekilde gidilmesi gerekmekte.

paslıçivi 27-02-2011 07:10

Alıntı:

Psiko´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 367141)
Yani bir nev'i aile mirası değil şahsım için.
Ayrıca Bahai ailelerde çocuk Bahai olması için zorlanmaz.
Tabi belirttiğin gibi,Bahai kültürünü almış bir ailenin ve topluluğun içinde yaşıyor isek,
istesek de istemesek de zihin yüklemesi oluyor.

değerli dostum..

şu "zihin yüklenmesi" olayına biraz daha açıklık getirmeye çalışayım.. gerçi dediğin gibi sen olayı az çok kavramışsın ama biraz daha fazla detay gerekiyor sanırım..

"zihin yüklemesi" dediğim olay bir çocuğa öğretiler topluluğunu zorla dayatmak değilidir.. yani sadece "aktif" değil daha çok "pasif" gelişen bir olgudur..

bu siteye ilk üye olduğum zamanlarda ateist arkadaşlara "sizler islam zihni yüklenmiş ateistlersiniz" deyince haklı olarak beni alagılayamadılar ve tepki aldım..

bir insan yavrusu dünyaya geldiğinde "tabula rasa" dır, düşünce ve zihin sahibi değildir.. yani "zihinsizdir".. bu çocuk dünyanın hangi zaman ve coğrafyasında doğarsa doğsun değişmez, yani tüm dünya çocukları zihinsiz olarak doğarlar.. zaten o yüzdendir ki çocukluk dediğimiz şey evrenseldir..

ve bu çocuğa dini milli ahlaki gibi soyutlar aile tarafından zorla yüklenmeye çalışabileceği gibi(aktif), aile çocuğa bu kavramları yüklemek için hiç bir çaba da sarfetmeyebilir..

ama bu çocuk bu toplumda yaşamaktadır, bir ailesi, komşuları, akrabaları vardır.. evinde televizyonu gazetesi interneti, dışarda arkadaşları gittiği bir okul, mahellesinde o coğrafyanın dini ibadethaneleri, milli değerlerini yücelten somut ve soyut bir çok görsel işitsel öğe vardır..

her ne kadar zihin yüklenmesinin başı ailedeki ebeveynler olsa da çocuk büyüyüp kitlesel iletişim araçları, dışardaki okul, arkadaşlarla vs ilişkişye girmeye başladığında "pasif" olarak bir zihin yüklemesi başlar..

kendi yaşantımdan örnek vereyim.. 2 yıl önce eşimden ayrıldım.. annesiyle yaşayan 13 yaşında bir oğlum var.. benim bilinç/inanç durumumu biliyorsun, anne yani eski eşim deizm/panteizm düzeyinde bir bilinç/inanç deklarasyonuna sahip.. oğlumuza doğduğumuzdan itibaren hiç bir islam yüklemesi yapmamamıza rağmen oğlum bugünlerde bana islamla ilgili bir çok soru soruyor ve ilgileniyor.. ve algıladığım kadarıyla biraz eğilimli bile, ramazanda oruç tutmaktan bahsediyor.. işte bu "pasif zihin yüklemesidir"

şimdi biz bu çocuğu japonyada dünyaya getirseydik bana budizm, avrupada dünyaya getirseydik hristiyanlık, israilde dünyaya getirseydik musevilik, hindistanda dünya getirseydik hinduizmle, sizinle akraba olsaydık bahailik hakkında sorular sormaya başlayacaktı..

çünkü benim oğlumda her çocuk gibi dünyaya geldikten sonra nörokimyasal gelişimi aşamasında 5 duyusuna yansıyan varlığı/evreni gözlemliyecek, inceleyecek, bıktıracak bitmez sorular soracak ve bu aşamada beynine giren her türlü görsel işitsel input/girdi o nöron ve sinapslar arasında adeta tuğlalar arasındaki çimento harcı gibi görev görecektir..

örneğin sen sevgili psiko, her ne kadar belli bir yaşa kadar sana bazı şeyler aktif yüklenmese de sen pasif bir yüklemeye maruz kaldığın için bir bahai olman kadar doğal bir şey olamaz..

örneğin nonteist dediğimiz dinsiz insanlar bile hala "zihinde yaşar"

kimdir bu nonteist dediğimiz insanlar? ateist, deist panteist agnostik vs..

bu insanların hepsini dikkatlice gözlemlersen; ateizmi, deizmi, panteizmi, agnostizmi savunmazlar..

bunların ortak yaptıkları asıl şey; zihinlerine aktif ya da pasif olarak yüklenmiş olan zihnin diğer bir parçası olan din kısmını yanlışlamaya yönelik tutum ve davranışlardır..

çünkü bu insanlarda zihin 2 parçalıdır ve 2 parçalı zihin bu dünyadaki bir insanın yaşayabileceği en büyük zulümdür, sıkıntıdır, adeta cehennemdir..

zihnin bir parçasını yüklenmiş din, diğer parçasını nonteizm kısmı oluşturur.. ve bu 2 parça sürekli üstünlük sağlama mücadelesi verir kişinin zihin aygıtında..

bugünlük pilim bitti :) kesiyorum..

Psiko 27-02-2011 14:03

Sevgili ve de değerli dostum ;

Zihin yüklemesi konusunda,zihin yüklemenin "Zorla" olduğunu zaten düşünmedim.
Bilmediğimiz bir konuda,bildiğini düşündüğümüz kişilerin,
ağzından çıkan sözler,
ortaya koydukları davranışlar,
farkında olmasak dahi bizi etkiler.

Dünya Bahai toıplumunun tüm dünyada uyguladığı bir kurslar serimiz var.
Adı ruhi kurslar.
Hali hazırda 7 kurstan oluşuyor.
Bunların 1.si olan "Ruhun yaşamı üzerine tefekkür" isimli kursta şöyle bir soru var :
"İnsan kendine yalan söyleyebilir mi ?"
Uzun müddet
"Ya hu bir insan gerçeği bilirken nasıl olur da kendine yalan söyler/söyleyebilir ?Yalan karşı tarafın gerçeği öğrenmesini engelleyecek söz,lakırdı değil mi ?"
diye itiraz ettim durdum.
Ama sonra farkettimki insan gerçeği bilmiyor ve kendine söylenen şeyleri gerçek biliyor ise neden olmasın ?
Yine biz Bahailere Bahaullah tarafından yüklenen şu zihin yüklemesi :
(Şahsımın iki de bir din mana verir ve bilim de bu manayı tarif eder diye ısrarla vurguladığım manalardan biri.)
EY RUH OĞLU!
En çok sevdiğim şey insaftır.
Bana rağbetin varsa ondan yön çevirme; güvenimi kazanmak istiyorsan ondan gafil olma.
Bir şeyi başkalarının gözüyle değil kendi gözünle görür ve başkalarının bilgisiyle değil kendi bilginle bilirsen buna muvaffak olursun.
Gereğini artık sen düşün.
Bu Benim sana bir ihsanım, senin için bir inayetimdir.
Onu gözden ırak tutma.


Daha önce de ifade ettiğim Bahaullah'ın misyonu olan "İnsanlık aleminin birliği" ana başlığının alt başlıklarının 1.si olan,
"HER TÜRLÜ önyargı ve taassuptan arınıp GERÇEĞİN SERBESTÇE aranması" prensibi,
hem "İnsaf"ın tarifi ile bağlantılı hem de o din müntesibinin papağan gibi ezberleyip,yaşam kültürü yapmama gibi bir lüksü olmadığını düşündüğüm kavramlardır.

Dolayısı ile sitede yazılarını çok severek,gıpta ederek ve ders alıp farkındalığa götürdüğünü fark ederek izliyorum.
İnsanlık aleminin birliği ana başlığının bir diğer alt başlığı olan "Bilim ve din uyum içerisinde olmalı" anlayışını bu başlıklara yazılan değerli bilgilerle de test edip onaylıyorum kendimce :)

paslıçivi 28-02-2011 08:41

Alıntı:

Bir şeyi başkalarının gözüyle değil kendi gözünle görür ve başkalarının bilgisiyle değil kendi bilginle bilirsen buna muvaffak olursun.
Gereğini artık sen düşün.
Bu Benim sana bir ihsanım, senin için bir inayetimdir.
Onu gözden ırak tutma.


Daha önce de ifade ettiğim Bahaullah'ın misyonu olan "İnsanlık aleminin birliği" ana başlığının alt başlıklarının 1.si olan,
"HER TÜRLÜ önyargı ve taassuptan arınıp GERÇEĞİN SERBESTÇE aranması" prensibi,
hem "İnsaf"ın tarifi ile bağlantılı hem de o din müntesibinin papağan gibi ezberleyip,yaşam kültürü yapmama gibi bir lüksü olmadığını düşündüğüm kavramlardır.

değerli dostum psiko..

Bahaullah dediğin kişinin yaşam öyküsü varsa burda paylaşırmısın.. çünkü yukarıda bahsettiğin öğreti Budha'nınki ile çok benzerlik gösteriyor..

Bahaullah dediğin şahsın yaşamında çektiği acılar, psikolojik travmalar, şayet yaptıysa meditasyon(islamdaki adı tasavvuf) gibi şeyler varsa öğrenmek isterim..

Budha; kendini takip edenlere

-bana bile inanmayın, herşeyi kendiniz deneyimleyip görün, zihinden arının, dünyaya zihinsiz bakın, ancak o zaman gerçeğe ulaşabilirisiniz..

tarzı şeyler söylemiştir.. ve zihinden arınmanın yolunu da meditasyon olarak göstermiştir..


ben 12-13 yaşlarından beri farkında olmadan son 4-5 yıldır farkında olarak meditasyon yapan biriyim.. bu meditasyon o kadar ilginç bir şey ki, bilincimiz üzerindeki o yüklenmiş zihni kaldırıyor..

yani doğuştan her insanın bir bilinci var.. sonra bu bilincin üzerine birlikte yaşadığımız atalarımız tarafından iyi niyetle doğduğumuz zaman ve coğrafyanın zihni örtülüyor.. bu zihin adeta bir perde/filtre görevi görüyor.. yani bize yansıyan varlığı/evreni çıplak/saf bilinçle görüp inceleyemiyoruz..

bilincimizin önüne çekilen o zihin/perde bir çok şeyi engelliyor, filtreliyor.. ve evrenle olan bütünlüğümüz bozuluyor..

işte o zihin/perde kalktığında artık senin bilincinle evren/varlık arasında hiç bir şey kalmıyor.. ve evren/varlıkla bir bütünlük içine giriyorsun..

ve artık "algı/sezgi dünyasına" merhaba diyorsun..

beş duyumuzla görüp algıladıklarımız arasında bir perde olduğu sürece, bu perdenin/zihnin müsaade ettiklerini görüp algılayabiliyoruz sadece.. ve dünyadaki her insana çok farklı zihin/perde örtüldüğü için herkes kendi gördüğünü gerçeklik zannedip diğer insanlarla dalaşmaktan kendini alıkoyamıyor..


ama zihin/perde kalktığında artıkla evrenle bir bütünlük içindesin.. yani sen ve evren ayrı ayrı şeyler değil.. sen evrensin, evren sensin oluyor..

artık bir bütünün parçası değilsin, parçalanma ortadan kalkıyor ve "bütün/bir" sensin zaten artık..

ve bu zihin/perde kalkmadan bunun etkisinden kurtulamıyor adeta bu perdenin bir kölesi/robotu oluyorsun..

ben kendi bilinçsel gelişim aşamalarıma baktığımda, hele ki son 4-5 yıldır disiplinli şekilde meditasyon yaptığımdan beri yaşama/evrene bakış ve algım öylesine değişti ki, ben bile kabullenmekte zorlanıyorum bazen..


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:27 .