![]() |
Atatürk mü, İnönü mü, Bayar mı sorumlu
Gazetelerden okumuş olabilirsiniz, 26 Mayıs 2011 günü Brüksel'de, Avrupa Parlamentosu'nda (AP) "74. Yılında Dersim 38 Gerçeği ile Tarih, Siyaset ve Hukuk Üçgeninde Yüzleşme" başlıklı bir toplantı yapıldı. Toplantıda konuşma yapan Avrupalı ve Türkiyeli siyasetçi, gazeteci, hukukçu ve bilim insanları arasında ben de vardım. Bu toplantının ruhuna uygun olarak, bu hafta bundan 74 yıl önce Dersim'de yaşananları bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
Bilindiği gibi bugün Tunceli, Bingöl, Erzincan, Elazığ'ı da içine alan bölgenin adı bir zamanlar Dersim'di. Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak "Dirsimli" veya "Dujik/Duşik" aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi "Ekrâd (Kürtler) taifesinden" olarak sınıflandırılırdı. Dersim Sancağı 1847 yılında Erzurum Vilayeti'ne, 1859'da Harput Vilayeti'ne bağlanmıştı. Bu tarihten sonra bazen sancak, bazen vilayet, bazen mutasarrıflık olan Dersim merkezin bir türlü hâkim olamadığı bölgelerden biriydi. http://www.siirttenote.com/images/st...yis/dersim.jpg Paşa raporları Osmanlı dönemindeki ilk "Dersim Raporu" 1896 yılında hazırlandı. Bunu başka raporlar izledi. Hemen hepsi askerî komutan ya da paşalar tarafından kaleme alınan raporların ortak noktası, Dersimlilerin "vahşiler, ilkeller, cahiller, eşkıyalar, ikiyüzlüler" gibi aşağılayıcı bir dille ele alınmasıydı. Devlet için Dersimli demek kanun tanımaz, asi, otorite düşmanı, başına buyruk kişiler demekti. Devlet vergi ve asker vermekten kaçınan, merkezin atadığı memurları dinlemeyen Dersimlileri yola getirmek için nadiren ikna ve nasihati, çoğunlukla zoru seçti. Dersim'e 108 kez sefer yapıldığını söyleyen Türkçü Osmanlı aydınlarından Naşit Hakkı (Uluğ) sonucu şu veciz sözle özetlemişti: "Devlet Dersim'e sefer etmiş ama zafer eyleyememiştir!" Dersim çıbanbaşıdır Ama Cumhuriyet döneminin modernleşmeci kadroları, bu durumu en kısa zamanda, en az maliyetle ve en radikal biçimde halletmeye kararlıydılar. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926'da hükümete sunduğu raporda şöyle demişti: "Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır." 1931'de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) izlenecek yöntemi şöyle açıklamıştı: "A) Bütün Dersim'in hariçle münasebetini kat ederek (keserek) taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B) Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çemberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersim'den çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek." Okşamakla olmaz! Erkânı Harbiye Reisi Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa'ya verilen raporda ise açık konuşulmuştu: "Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetler'in müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarıitibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır." Fevzi Paşa, Dersim'e karakol değil okul açılmasını önerenlere "Biz bunların cahilleriyle baş edemezken okumuşlarıyla hiç edemeyiz" diye karşı çıkan kişiydi. Nitekim önce 14 Haziran 1934'te Türkiye'yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 Sayılı İskân Kanunu çıkarıldı. Kanunun gerekçesinde Osmanlı'nın tek Türk kimliği yaratmaktaki başarısızlığı, ağalık, şeyhlik kurumu eleştiriliyor, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde Türk'üm diyen herkesin bu Türklüğü devlet için belli ve açık olmalıdır. Burada devlet hiçbir Türk'ün Türklüğünden bir soluk işkillenmek istemez" deniyordu. Tunçeli Kanunu Başbakan İnönü'nün 1935'te yaptığı Dersim gezisi ardından Dersim'in adını Tunceli ('Tunç Eli') olarak değiştiren 25 Aralık 1935 tarihli 2884 sayılı Tunçeli (Tunceli değil 'Tunç Eli') İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı. Kanun uyarınca Elazığ, Tunçeli, Erzincan ve Bingöl'ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Elazığ'da ayrıca bir de İstiklal Mahkemesi kuruldu. O yıllarda "genel valilikler" bir çeşit sıkıyönetim komutanlığına tekabül ediyordu. Bu genel valiliğin başına atanan General Abdullah Alpdoğan Paşa, 1921'deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa'nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi. Kanunun kendisine verdiği sınırsız yetkileri sonuna kadar kullanmakta kararlı olan Alpdoğan Paşa bölgedeki stratejik yerlere kışlalar ve karakollar inşa ettirince bölge Dersimliler için bir açık hava hapishanesine döndü. Kahmut Köprüsü olayı 20/21 Mart 1937 günü, Pah Bucağı ile Kahmut Bucağı'nı birbirine bağlayan Harçik Deresi üzerindeki tahta köprünün Demenan ve Haydaranlılar tarafından yıkılması ve telefon hatlarının kesilmesi üzerine devlet aradığı bahaneyi buldu. Askerî harekât öncesinde havadan uçakla atılan 4 Mayıs 1937 tarihli bildiride bölge halkı teslim olmaya çağrılıyor, "Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyet'in adil muamelesinden başka hiçbir şey görmeyeceklerdir. Aksi takdirde, yani dediklerimizi yapmazsanız, her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyet'in kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz" ihtarı yapılıyordu. Bildiriyle aynı tarihi taşıyan Bakanlar Kurulu'nun gizli kararında ise şöyle deniyordu: "Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen (tamamen) tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür." Aslında bu bildiriler etkisini göstermiş, pek çok aşiret ellerindeki silahları yetkililere teslim etmişti. Sadece Seyit Rıza'nın liderliğindeki Abbasan, Haydaran, Demenan, Yusufan ve Kureyşan aşiretleri direnme kararı almıştı. Hükümet sözü daha fazla uzatmadı. 1 mayısta Diyarbakır'dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmaya başladı. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal'in manevi kızı ve Türkiye'nin "ilk kadın pilotu" Sabiha Gökçen kullanıyordu. Haziran-temmuz ayları boyunca köyler yakıldı, yıkıldı, kadınlar ve çocuklar dahil sayısız kişi makineli tüfeklerle tarandı. 9 Temmuz 1937'de, 1921'den beri bölgede saklanan Koçgiri isyanının önderlerinden Alişer ve karısı Zarife öldürüldü, karı-kocanın kesik başları Apdullah Paşa'ya gönderildi. Ağustos ortalarında Seyit Rıza'nın oğlu ve karısı dâhil 33 kişi öldürüldü. O sırada, 19. Piyade Alayı'nda stajyer olarak görev yaparken Dersim'e gönderilen, geleceğin Hava Kuvvetleri Komutanı ve Kontenjan Senatörü, 12 Mart Muhtırası'nın imzacılarından Muhsin Batur 1985'te Anılar ve Görüşler kitabında şunları yazacaktı: "...Elazığ'ın biraz uzağında Harput'un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. Okuyucularımızdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum..." Batur kitabındaki bu ifadelerin anlamını soran gazetecilere de "Dersim'de tanık olduğu şeylerin bir devlet sırrı olarak kendisinde kalacağını, ancak o dönemde o yörede tanık olduğu 'şeylerin' günümüzde (1985'te) yapılan ve karşısında olduğu 'şeyler' olduğunu" söyleyerek sözlerini noktalamıştı. Yıllar sonra bile "anlatılamayan" olaylardan sonra durumun vahametini anlayan Seyit Rıza ve iki adamı, bazı kaynaklara göre 5 eylülde, bazılarına göre 10 eylülde, bazılarına göre teslim olmak için, bazılarına göre ise hükümetin canına zarar gelmeyeceği sözüne güvenerek Erzincan Valisi ile görüşmeye giderken tutuklanmıştı. Hukuk dışı yargılama Bunlar olurken, Ankara'da İnönü ile Atatürk'ün arasında başka konulardan dolayı ciddi bir tartışma yaşanmış, İnönü 20 Eylül 1937'de Başbakanlık'tan istifa etmek zorunda bırakılmış, yerine Celal Bayar atanmıştı. Seyit Rıza ve arkadaşlarının duruşması 18 Ekim 1937'de Elazığ'da başladı. O döneme Malatya Emniyet Müdürlüğü'nde görevli olan ve Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensür'in emriyle, duruma el koyan İhsan Sabri Çağlayangil'e göre usule itiraz eden savcı izinli sayılarak göreve yardımcı getirilmiş, okuma-yazma ve Türkçe bilmeyen sanıklara ne iddianame, ne avukat verilmiş, asabilmek için Seyit Rıza'nın yaşı 57'ye indirilmiş, oğlunun yaşı da 17'den 21'e çıkartılmıştı, bölge komutanı Alpdoğan Paşa, kararın yazılacağı boş kâğıdı önceden imzalamıştı. Böylesi hukuk dışı bir yargılama sonunda 15 kasımda karar verildi. 58 kişiden 11'i idama, 37 kişi ağır hapis cezalarına mahkûm olmuş fakat idamlıklardan dördü hakkında idam cezası yaşlarının geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse çevrilmişti. Çağlayangil hikâyeyi şöyle bitirmişti: "Seyit Rıza'yı meydana çıkardık. Etrafta hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: 'Evladı kerbelayıh. Bihatayhı. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir' dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingene'yi itti, ip boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı..." Dersim müşkilesinden kurtulduk! İdamlar üzerine İnönü "Dersim müşkilesinden kurtultuk" demişti ancak olaylar durulmamıştı. Genelkurmay belgelerine göre, "Ovacık İlçesi Adliyesi ve Asker Alma Şubesi'nin istediği 1.149 kişi hakkında kanuni takibat yapan müfrezeye Kaçkerek Köyü'nde 2 Ocak 1938 günü pusu kurulması ve toplam dokuz jandarma erinin öldürülmesi üzerine, Haydaran ve Kör Abbas aşiretlerine yönelik bir harekâta" karar verilmişti. Ağır kış koşulları yüzünden yaza ertelenen ikinci harekât 11 Haziran 1938 günü başladı, 31 Ağustos 1938 günü bitirildi. Ancak bu ikinci harekât "isyan bölgesi" ile sınırlı kalmadı, devlete vergi veren, askere giden Pertek, Mazgirt, Nazimiye, Pülümür ilçe ve köylerini, hatta Dersim'i aşarak Erzincan'ı da kapsadı. Genelkurmay belgelerine göre, "haydut", "eşkıya", "şaki", "dağlı" diye nitelenen gruplar yine bu belgelerin diliyle "imha edildi", "temizlendi", "köyleri yakıldı". Sadece 6-16 Eylül 1938 tarihleri arasındaki harekâtın bilançosu şöyleydi: "Tarama bölgesinden ölü ve diri 7.954 kişi çıkarılmıştır. 1.019 silah toplanmıştır." "Gazla fare gibi zehirledik" Yıllar sonra Seyit Rıza'nın hukuk dışı yargılamasını örgütleyen İhsan Sabri Çağlayangil'in 1986 veya 1987 yılında, ilerde CHP Genel Başkanı olacak Dersimli bürokrat Kemal Kılıçdaroğlu'na yaptığı özel açıklamaya göre ordu, mağaralara doldurduğu Dersimlilerin üzerine zehirli gaz sıkmış, Dersimlileri "fare gibi" zehirlemişti. Dersim davası böyle bitmişti. Hükümet otoritesi Dersim'e böyle girmişti. Atatürk hastalığı dolayısıyla Celal Bayar tarafından okunan 1 Kasım 1938'deki Meclis'i açış konuşmasında Tunceli'de "haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu kıvancı" dile getirmişti. İngiltere'nin Trabzon Konsolosu Ankara'daki Büyükelçiliğe gönderdiği raporunu şöyle bitirmişti: "Artık söylenen şu: Türkiye'de Kürt sorunu bitmiştir." Bilanço neydi? Resmî rakamlara göre 1937/1938 harekâtlarında 13 bin kişi öldürülmüştü. Gayrı resmî kaynaklara göre ise bu sayı kat kat fazla. Ancak tüm "Kurtuluş Savaşı" sırasında verilen şehit sayısının 9-10 bin civarında olduğu bilinince resmî rakamların bile ne anlama geldiği anlaşılıyordu. Ama bununla da yetinilmemişti. "Tarama"nın ardından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından bizzat seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi batı illerine, her aileden beş kişiyi aşmayacak şekilde serpiştirilerek yerleştirildiler. Aileler arasındaki irtibat tümüyle kesildi. Bunlara, bir de 1937'den beri asker-sivil "Türk" ailelerine evlatlık verilen; yatılı bölge okullarında Sıdıka Avar türü misyoner öğretmenler tarafından asimile edilmeye çalışılan Kürt kızlarının trajedisini eklediğinizde, "Ortaya çıkan tablo 1948 Soykırım Sözleşmesi'ndeki soykırım tanımına uyuyor" diyenlere itiraz etmek zor görünüyor. Sorumlu kimdi? Bilindiği gibi yıllardır 1937-1938'de Dersim'de devletin yürüttüğü kanlı harekâtın "asıl" sorumlusunun kim olduğuna dair bir tartışma yürür. Sağ muhafazakâr veya İslami muhafazakâr çevrelere göre Tek Parti Dönemi'nin sembol ismi İnönü "asıl" sorumludur. CHP'lilere göre 1946'da Demokrat Parti'yi (DP) kuran Celal Bayar "asıl" sorumludur. Suçun İnönü ve Bayar arasında paylaştırılmasını mümkün kılan Dersim'in Tunceli'ye çevrildiği 1935'ten Dersim'in dinî ve siyasi lideri Seyit Rıza'nın ele geçirilmesine kadarki dönemde İnönü'nün başbakan olması, 1938 yazındaki İkinci Harekât döneminde ise, Celal Bayar'ın başbakan olmasıdır. Her iki kesimin de ortak noktası, olaylardan Atatürk'ü sorumlu tutmama eğilimidir. Onlara göre Atatürk o sırada hasta olduğu için, Dersim'de gerçekleştirilen katliamlardan haberi yoktur. Bazı Dersimliler de, Atatürk'ü Hazreti Ali'nin bu dünyadaki görünümlerinden biri olarak gördükleri için, Atatürk'e toz kondurmayanlara destek verirler. CHP'li Onur Öymen gibi bazıları ise, gerçek sorumlunun Atatürk olduğunu bilirler ancak bunu günümüzde Kürtlere karşı yürütülen baskı ve zulüm politikalarını meşrulaştırmak için kullanırlar. Kısacası 1937-1938'de Dersim'de yaşananların kimin sorumluluğunda olduğu meselesi geçmişe dair değil aynı zamanda günümüze dair bir meseledir. *** Atatürk'ün sorumluluğu Bana göre ise, bu üç şahsiyet de sorumludur ama en büyük sorumluluk, ölümüne kadar iktidarın hem hukuken hem de siyaseten rejimin en güçlü adamı olan Atatürk'ündür. Öncelikle Atatürk, Dersim'de iplerin kopmasına neden olan uygulamaların yürürlüğe konulduğu dönemde, örneğin 1935'te "Tunçeli Kanunu" çıkarıldığında gücünün doruklarındadır. Öyle ki, Kemalizm bu dönemde katı bir ideoloji olarak tanımlanmıştır. İkincisi Atatürk 1936'da TBMM açılışında yaptığı konuşmada "Bu korkunç çıbanı tümüyle temizleyip koparmak, kökünden kesip temizlemek ve bunu her ne pahasına olursa olsun yapmak gerektiği"ni savunurken sapasağlamdır. Birinci Harekât Dersimlilerin üstüne uçaklarla "Teslim olmazsanız Cumhuriyet'in kahredici ordusu tarafından mahvedileceksiniz" bildirileri atıldığı 4 Mayıs 1937 günü Dersim'in kaderini belirleyen Bakanlar Kurulu'na da Atatürk başkanlık etmiştir. Atatürk, uçağıyla Dersim'i bombalayan manevi kızı Sabiha Gökçen'i 22 Mayıs 1937'de Ankara'daki Devlet Hava Yolları salonunda karşılamış, 10-12 Haziran 1937 tarihinde Trabzon'u ziyaretinde, bugün Atatürk Köşkü denen konakta Dersim'le ilgili harekât planlarını hazırlamıştır. Bugün müze olan köşkte sergilenen haritada bizzat Atatürk tarafından konulmuş kırmızı ve mavi işaretler (bizim kuvvetlerimiz ve isyancıların kuvvetleri diye) görülebilir. Atatürk, Seyit Rıza ve adamlarının asılmasından birkaç gün önce yanına Sabiha Gökçen'i de alarak Dersim'i de kapsayan bir geziye çıkmış, önce Elazığ yakınlarındaki Singeç (Soyungeç) Köprüsü'nü açmış, Seyit Rıza asıldıktan sonra da önce Elazığ'a uğramış, sonra da Diyarbakır'a doğru gezisine devam etmiştir. Atatürk, 1 Kasım 1937 günü yaptığı TBMM'yi açış konuşmasında "Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını engelleyecek hiç bir engel düşünmeğe yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım. Tunceli'deki icraatımız neticeleri bu hakikatin ifadeleridir" demiştir. İkinci Harekât Ocak 1938'de başlatılan ikinci harekât da Atatürk'ün kararıyla olmuştur. Bu kararın nasıl alındığını Celal Bayar yıllar sonra gazeteci Kurtul Altuğ'a şöyle anlatmıştır: "Şimdi, Mareşal Erkan-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı), ben Başbakan'ım. Atatürk malum... Üçümüz Dersim'de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz birarada 'Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır?', onu görüşüyoruz... O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin Jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk'le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. 'Ne olacak?' dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. 'Anlıyorum efendim, bana hitap edişinizin manasını' dedim. Atatürk: 'Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim'i' dedi ve vurduk..." Atatürk'ün 19 Mayıs 1938 günü Atatürk Stadyumu'nda henüz resmen "milli bayram" olmayan gençlik ve spor gösterilerini izledikten sonra 16:30'da stadyumdan ayrıldığını ve Hatay'ın Türkiye'ye ilhakı projesi kapsamında planladığı Mersin gezisine başlamak üzere gara gittiğini biliyoruz. Bizim kuşağın zihnine nakşolmuş Atatürk'ün trenin penceresinden hüzünle bakan yüzünü gösteren ünlü fotoğraf bu geziden kalmıştır. Yani Atatürk, o sırada bile bedensel açıdan değilse bile zihinsel açıdan gayet diridir. Hepimiz sorumluyuz Bütün bu bilgileri birleştirince, Dersim'le ilgili tüm hayati kararları Atatürk başkanlığındaki heyetin verdiği anlaşılır. Kısacası, bundan 74 yıl önce Dersim'de yaşanan korkunç olayların sorumluluğundan, ne Cumhuriyetimizin kurucu babası Atatürk, ne CHP geleneğinin sembol ismi İnönü, ne sağ muhafazakâr geleneğin temsilcisi Celal Bayar, ne de İslami muhafazakârların saygıyla andığı Fevzi Çakmak kurtulur. En az bu şahsiyetler kadar sorumlu olanlar ise tarihimizin bu karanlık sayfalarıyla hesaplaşmaya, mağdurlardan özür dilemeye, kayıp kızları bulmaya, kısacası Dersim'in yaralarını sarmaya teşebbüs etmeyen siyasetçiler, bu konuyu gündeme getirmeyen aydınlar, bilim insanları, gazetecilerdir... Not: Bu yazıyı yazarken yararlandığım kaynakları, yer sorunu yüzünden daha önce bu sayfalarda yazdığım Dersim'le ilgili yazılarda belirttiğimden tekrarlamadım. hurayse@hotmail.com TARAF Ayşe Hür ------------------------------------------------------------------------------------ Saygideger Ayse Hür hanimefendiye Dersim katliamiyla ilgili bu cesur, gercekci ve en önemlisi insancil yazisindan dolayi tesekkürlerimi arz eder, sevgi ve saygilarimi sunarim... |
Yazı bi yana veya bu konudaki makalleler filan bilmeye gerek yok bir ülkenin lideri o ülkede yaşıyan herkesten sorumludur eğer ki bir kısmı kendi silahlı kuvetleri tarafından öldürülüyor ise bu konuda en sorumlu kişi devletin lideridir.
|
Ayse Hür e ben de teşekkür ederim.
Lakin, CHP neden Dersim de bu kadar yüksek oy alıyor. %1 bile almaması gerekirdi. Sadece alevilerin katillerine olan aşkıyla ifade edebilir miyiz? Bu kadar basit olmamalı. |
Alıntı:
Aslında tamamiyle öyle. Zamanında korkudan verilmiş sonrasında ise gelenekselleşbir bir izlemedir Alevi'lerin yabi bizlerin chp'yi izlemesi gerçi son nesil artık eskisi kadar çok izlemiyor gördüğüm kadarı ile zaten Alevi'ler chp'ye oy vermese chp meclise giremez :) |
Alıntı:
Alıntı:
|
Benim Türkiye'deki akrabalarım Alevidir ve CHP'ye oy verirler. Bunun nedeni de Alevilerin 2 kötü arasından daha az kötü olana oy vermekten başka alternatiflerinin olmamış olmasından kaynaklanır. Çünkü İslami sünni geleneklerinden gelen bir parti Aleviler için daha korkutucu olarak algılanır. Bu anlamda düşmanımın düşmanı benim dostumdur ilkesi geçerli görünmektedir.
|
Alıntı:
Aslında iğrenç bir sözdür umarım ilerde chp sevdalılığı tamamiyle biter bizimkilerin |
Diger forumlari ve sozlukleri inceledigimde Alevilerin cok ciddi irkci kemalist egilimler icerisinde olduklarini goruyorum. Kendilerine gercekleri izah etmek isteyen insanlara nefret ile saldiriyorlar. Alevilerin psikolojisinin cok bozuk oldugunu soylemek zorundayim. Chp'ye olan sevgileri bu bozuklugun gostergelerinden birisi
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Ben Alevilerin 'kötünün iyisi' olarak, Kemalizm'i/CHP'yi sünni İslam'a tercih ettiğini düşünmüyorum.. Alevilerin CHP'ye oy veren büyük kesimi zaten Kemalisttir, ulusalcı milliyetçidir.. Başörtüsüne karşı takıntılıdır, sünni İslam'ın i'sini duysalar tiksinirler, bir yandan çağdaşlık derken diğer yandan Avrupa'ya karşı tepkilidir, milliliğe sempati ile bakarlar vs..
Yani Kemalizm'i, Cumhuriyetçiliği felan kötünün iyisi olarak kabul etmezler.. Zaten o düşüncedelerdir.. Bu konuda yanılmamak gerekiyor. Bence böyle olmalarının nedeni, Kemalist rejimin onlara sunduğu hayattır.. Kemalizm bu kesimi İslami baskıdan, şiddetten korumuştur.. Fakat Türkiye'de devlet konjonktür'e göre hareket ettiği için, örneğin dünyada sosyal devlet rüzgarları estiği zamanlarda sol eğilimli bir darbe yapıp, neoliberal rüzgar estiği zaman sağ eğilimli darbe yapmıştır- Alevilerin solla, sosyalizmle yakınlaştığı dönemlerde, bir takım insanları kullanarak onları katletmekten de geri durmamıştır. |
Alıntı:
Ustelik gercekten Aleviler cok ciddi irkci kemalist kisilik bozuklugu sergiliyorlar. Gecen eksi sozlukte bir konuda bunun tartismasini okudum ve dedim bunlar adam olmaz. Dedim bunu yani. Boyle biraz negatif duydular icerisindeyim maalesef. Karsindaki insana laf anlatmanin imkansiz oldugunu anladiginda birak ne hali varsa gorsun diyor insan |
Sadece "stocholm sendromu" ile açıklanamayacak kadar karmaşık geliyor bana sevgili deman ?
Alevilerin M.Kemal sevgisi muhtemelen sunni bağnazlığın kırılmasına önayak olmasından. Ama Dersim'de CHP olgusu gerçekten daha fazla ilgiyi ve araştırmayı zorunlu kılıyor.. İlk aklıma gelen, bu kıyımın bir yan ürün olarak feodal yapıyı gevşetmesi olabilir mi ? |
Alıntı:
Yeni Cumhuriyet gerçi bir yandan Alevileri kırıyordu ama buna rağmen kendilerine tehlike olacak şeriat istemlerini de bastırma ve sünni çoğunluğu hızlı bir şekilde modern ve çağdaş hayata yönlendirme suretiyle azınlıkta olan Aleviler lehine de bir denge sağlıyordu. Bu yüzden sanırım Aleviler CHP'ye ikna olunmuşlardı. |
Alıntı:
|
İnsanlar alevileri bir bütün sanıyor ve öyle yargılıyor. Eskiden şehir yaşamında alevilik çok baskın değildi , şehirde olanlar da kendisini gizliyordu.
Dışa kapalı alevi toplumu, bu görünümünden dolayı homojen sanılıyordu. Halbulki Türk alevileri daha çok kemalist takılıyor. Kürt alevileri daha çok etnik temelli ve dilini koruma anlayışı içinde. Arap alevileri vs.. o da ayrı bir konu. sadece böyle bir ayrım öz konusu değil. Türk alevileri içinde ateist olan da var, aşırı dindar olan da. Konu Türklük olunca anlaşan Türk alevileri konu din olunca, bir anda çatışma halinde olabiliyorlar. Bu Kürt/Zaza alevileri içinde geçerli. ben bir Zaza alevi olarak dindar değilim ama çok dindar olan tanıdıklarım var.Zaza aleviliği ya da kürt aleviliği noktasında(Özellikle anadilin önemi konusunda) paralel düşünürken, aleviliği tanımlama da sorunlar yaşanıyor. Yani homojen bir yapı yok. Alevilerin örgütlenme konusunda yaşadıkları sıkıntılar da, alevilerin sürekli kolay av olmasına neden oldu. Sistemli ve örgütlü bir kurumsal yapısının olmaması nedeniyle , Dünya tarihinde belirli aralıklarla katledilen toplumlar/ırklar/mezhepler arasında, belki de en zayıf halka olarak yerini aldı alevilik. |
Alıntı:
Ne zaman ki Yeniceri ocagi lagvedildi, o zaman bektasilik bir baskiyla karsi karsiya kaldi. Bu baski sadece sunnilerden degil, Osmanli tebaasi diger milletlerden de geliyordu. Cunku herkezin kafasinda yenicerilik ile bektasilik ayni sey gibiydi. Bu tepki normal bir durumdu Ama Aleviler bu gun sanki Osmanli cok yobaz sunni bir devleti ve onlari mezhep farkliligi yuzunden ezdi diye anlatiyor ve tarihi gercekleri carpitiyorlar. Bu carpitma, Kemal geldi bizi yobazlardan kurtardi yanilgisina sebep oluyor |
Alıntı:
|
Sayin jadi,
sizin Alevilerle sorununuz ney? Ben Sünni bir ailenin cocugu olarak (kendim artik ateistim), Alevilerden hic bir zaman kötülük görmedim. Aksine Sünnilere nazaren iyi kalpli, namuslu ve sözlerine sadik insanlar olarak tanidim. Ben sahsen Aleviler karsinda, gecmisteki yasananlardan utaniyorum. Ben direkt sorumlusu olmasam da, Alevilerin ve bu ülkede bütün ezilmis insanlarin gördükleri zulümler icin özür diliyorum. Devlet bunu yapmasada. sevgi ve saygilar |
- Atatürk mü, İnönü mü, Bayar mı sorumlu?
Hepsi de sorumlu dersim olaylarından. Birbirinden ayırt edip şu suçsuz demek yanlıştır, dersim katliamlarından tümü de sorumludur ve en net tabirle "dersim olaylarından CHP sorumludur!" |
Alıntı:
|
Alıntı:
Sonrasındaysa, merkezi yapı,vergi sistemi ve askere almaya dair sorunlar nedeniyle konar-geçer Alevi-Türkmenlerin isyanları vardır:CELALİLER kimdir acep? Aslında benzeri bir durumla cumhuriyetten sonra karşılaşırız, ehh tarih bir ölçüde tekerrür değil midir: DERSİM. Dersim sorunu da göçebe TÜRKMEN-ALEVİ isyanlarına benzer: Vergi, askerlik ve merkezileşme. Osmanlı'daki ''islamlaştırma''nın(yani asimilasyon, yeni sömürgecilik çağında 'uygarlaştırma' dedikleri) yerini ''TÜRKLEŞTİRME'' almıştır, hepsi bu. |
Alıntı:
Ayrica Alevi isyanlarinin veya Yavuz Selim'in yaptiklarinin mezhep farkiyla, sunnilikle ne alakasi var? Benim soyledigim seyle bunlari nasil birbirine bagladin acaba? Iste laf olsun torba dolsun maksat. Simdi otuz kisi daha gelip ayni seyleri tekrarlayacak gerci |
Şeyi biliyon mu sen şeyi? Zikretmenin lüzumu olmayan malum ifitirayı da Alevilere Kemal atmıştır. Dönemin şeyhüslamı Rıfat Efendi (Börekçi) verdiği fetvada yedi kızılbaş öldürene Kemal ile rakı masasında oturmayı vadetmiştir.
Öyle ki Seyit Rıza bir şiirinde İsmet İnönü'ye söyle der: Yürü bre İsmet Paşa Senin de çarkın kırılır Güvendiğin Kemal'in O da bir gün devrilir Çok fena çok... 29 kişi daha bekleniyor. :D |
Alıntı:
Yani bizim Kürtler de devlet memuru, hatta asker oluyor diye her şey güllük gülistanlık mı? Oldu olacak, bari Şeyhüslislam'ın fetvalarını Alevi itikatlarına göre verdiğini söyle . Alevi isyanlarının mezhep farkıyla nasıl ilgisi yok yahu, Yavuz herifleri neticede Alevi oldukları için kesip durdu. Arkasında nasıl bir stratejik gerekçe olursa olsun, bu herifler Alevi kimlikleri yüzünden öldürüldü. Oldu olacak aslında alevi-sünni çatışması vs yok; bu da Alevilerin tarihsel bir yalanı de geç :D Mürtoşum şahane bir örnek vermiş: Halk arasında Alevilere ahlaki çamur atma durumlarını da Kemalistler peydah etmiş sanırım, yani yok böyle şeyler; herkes güllük gülistanlık yaşamış . |
ARkadaşlar jadi'yi zorlamayın ne diyorsa he diyin geçin bu konuda Osmanlı Alevileri çok severdi. Hatta Osmanlı'nın gizli inançı Alevi'likti. Nerdeyse bütün eski Alevi köyleri dağ kenarlarındadır bunun da tek sebebi dağ havasını sevmelerindendir. Tarihteki bir çok Alevi ayaklanması olarak gösterilen şeyler aslında çok büyük katılımlı panayırlardır.
He diyin geçin en iyisi... |
Sanırım basit eşleştirme mantığı Jadı'yı yönlendirmiş. Bu basit eşleştirme yöntemini "yeni resmi tarih" ideologlarımız sık yapıyor.
"Yeniçeriler bektaşi geleneğine bağlıdırlar. Bektaşi'lik Babai kökten gelen H.Bektaş-ı Veli adına kurulmuş ve Osmanlı sarayının gözde tarikatlarından biridir. O halde Osmanlı'da Aleviler ezilmemiş aksine tüm sunnilere kök söktürmüşlerdir. Bknz yeniçerilerin zulumleri..." Şimdi bu mantık sahiplerine Yeniçeri Bektaşiliğinin Anadolu aleviliğiyle doğrudan ilgisi olmadığını, bu bektaşiliği anlayabilmek için Ahi örgütlenmelerine, gaziyan anlayışınına gitmek gerektiğini anlatmak mümkün değildir. Osmanlı ve öncesi dönemde Rumelinde gazilerin tamamına yakınının heretik bir islam anlayışı ile isevi yoksul köylülerle propaganda yapabilirlerdi (çünkü bu islam yoksul köylülerin arasında yaygın olan özgün hrıstiyan tarikatlarına çok benzer hatta aynı kaynaklardan beslenir). İşte bu geleneğin devşirme askerler arasında yadırganmadan kabul görmesi nedeniyle Yeniçeri ocağının babası H.Bektaş görünür. Padişahlar yeniçeri ocağının 1 numaralı doğal üyesi olarak kabul edilirdi. Anadolu aleviliği ise anadoluya ilk gelen ve Emevi ve Moğol zulmünden kaçan Türkmenlerin inanç dünyasıdır. Osmanlının kuruluş sürecinde etkin rol oynayan bu Türkmenler kuruluştan sonra ötekileştirilmiş ve sık sık merkez-çevre kavgalarında Osmanlı tarafından ezilmişlerdir. Gazi kronikçilerinin bu sürece ilişkin I.Murat ve Bayezid'e yönelik suçlamaları bizlere yeterli fikir verir. Jadı'nın gördüğüm kadarıyla ezberleri ve toptan çözümleri var. Hangi kaynaklardan beslendiğini merak etmemize bilmem gerek var mı ? Ama tarih basit benzerlikler ve ezberlerle anlaşılamayacak kadar karmaşıktır. |
Her alevi bektaşi değildir ki, yeniçerilerin bektaşi geleneğine bağlı olması neyi değiştirir?
Bugün milyonlarca alevi arasından çok azı bektaşidir(Yok denecek kadar az) Yeniçeriler üzerinden alevileri vurmak hiç doğru değil. |
Alıntı:
Bektaşiler çok çok farklı bir konu zaten dostum... |
Simdi, bundan yuz yil once Anadolu'da ysamakta olan bazi milletlere bakalim. Ermeniler Rumlar mesela. Bunlarin hepsinin tc ve Kemal dedinde tuyleri diken diken olur. Butun felaketlerin ordan kaynaklandigini bilirler
Tatli su muslumanlarini degil gercekten inancini ciddiye alan ve yasamak isteyen sunnilere bakalim. Bunlarda yeni rejime ve onun liderine karsi son derece tepkilidirler. Birde Alevilere bakalim. Yeni cumhuriyette son derece ezilen bir halk olduklari halde Kemal'e toz kondurmazlar. Portresi onunde egilip kalkarlar falan. Kotunun iyisini seciyoruz diye kivirtmaya calissalar da Kemalizm tam olarak onlarin ruhuna hitap eden bir seydir. Ustelik (sanairim Turkmen olanlari) gercekten irkci duygulara sahiptirler. Ayrica, mesela bu adamlara Sivas kaltliamni devlet tezgahladi gercegini bir turlu izah edemezsin. Ciddi cehalet problemleri icerisinde butun delilileri gormemekte inat eder sunnileri katil olarak gorurler. Yani bu insanlarda ciddi bir mantalite problemi var ve bence bunun analiz edilmesi gerekiyor. Bektasilik ahiligin bilmemnesi falan demekle cevaplanacak bir sorun degil bu. Belki aralarinda ufak teolojik farklar olabilir ama hepsi ayni seydir. Bektasilik sehirde yasayan, kizilbas koyde yasanlara deniyor. Alevilik ise cumhuriyetten sonra cikan bir kelime diye biliyorum ben. Yani bunlar ayni degil diyerek ancak kendinizi tamin edebilirsiniz belki ama inandiriciligi yok, kimse salak degil |
İkinci kıtada çözemediğiniz şeyler söz konusu bence fazla konuşmasak daha doğru olur yok ben aşırı bilgili değilim bu yüzden yeterince iyi cevap veremem :)
pardon bektaşi şehirde yaşıyan kızılbaş köyde yaşıyan mı :D:D Gerçekten güldürdünüz beni jadi :) |
Alıntı:
Ben Gazi mahallesinde calistim. Ust katimizda cemevi vardi. Oradakiler Sivas Alevisiydi. Kendileri icin evet biz kizilbasiz, derlerdi. Bektasiligi de kendilerine ait gorurlerdi...vs. Simdu burada bunlari farkli seyler gibi sunmaya calismak sadece tipik konuyu saptirma cabasi |
Alıntı:
Diyorlar ne yaw? Git biraz araştır öğren. Örnek vermek gerekir ise Bektaşilerde dede değil baba vardır. Bu konular çok fazla uzun git öğren gel... Ayrıca konu zaten bektaşilik filanda değil veyada kızılbaşlık değil bunlardan bahsederken konuyu saptırılmış olmuyor mu ki bunlardan bahseden de sizsiniz. |
Alıntı:
Böyle şeyler bulunduğun il ya da ilçeyle mi olur. Düşünsenize adam şehre gidiyor, konu açıldığında bektaşiyim diyor, yola çıkıyorsun beraber köyüne gidiyorsun adam diyor ki, artık kızılbaşım. Bektaşilik şehirde kaldı:brushteeth: Konunun özü şu aslında: Her bektaşi alevi olabilir ama her alevi bektaşi olamaz.Bunu bizzat bektaşi önderleri söylüyor. |
Aslında bazı dönemlere İran'dan bakmak lazım. İslamiyet adı altında doğuya doğru yayılan akınlar(işgaller) ve islamiyetin dayattığı yaşam kültürünün doğu toplumlarına yabancılığı ve hayli uzunca bir dönemi kapsayan çatışmalar ve isyanlar temelinden de bakmak gerekir.
İslamiyetin 8-13 yüzyıl arası dayattığı yaşam kültürü çıplak kölelik diyebileceğimiz ve egemen ile egemenlik altında olan arasındaki uçurumun olduğu kadar keskinliğinde aşırı düzeyde ayyuka çıktığı bir kültürdür. İslamiyet yayıldığı her yere feodalizmin yarı köleci sistem versiyonunu(Ortadoğu feodalizmi), taşıdı. Saray(egemen) hayatı ile toplum hayatı arasındaki sert uçurum ve mülkiyete olan kutsal yaklaşımı, mülk sahibi olanın üzerindeki insanlarında sahibi olacağı gerçeğini çıplak ve açık biçimde dayatan, akın yaptıkları ve işgal ettikleri bölgelerden vergi, erkek ve kadın köle-esir isteyen, hakimlerin yaşamları masallardaki cennet yaşamlarını aratmayan bir halde iken beride(altda) toplum hem çok zor koşullar altında hemde kutsal sayılmış bir kölelik, sömürü çarkı altında yaşıyordu. İslamiyetle toplum meliklerin, halifelerin, derebeyleri ve ağaların kulu görülür olmuştur ve dahi toplumdan bahsedilirken kullarım ifadesi kullanılmıştır. İslamiyetin yayıldığı ve akınlar düzenlediği çağlarda islamiyete karşı verilen mücadele insanlık mücadelesidir. Diğeri göçmen kültürün ağır bastığı dolayısıyla sınıfsal çelişkilerin ya olmadığı ya da keskin ve belirgin olamadığı toplumlar, islamiyetin dayattığı yaşam tarzını da benimseyememiştir. Elde kılıç geçtiği her yerde kıyım ve işgal yapan, insanları zorla dine dolayısıyla kendi hükümleri altına alan islamiyet akımları başarılı olmuştur. Osmanlı'nın kuruluş döneminde hakim olan kültür Ortadoğu değil asya kültürüdür. Dolayısıyla Osmanlı'nın kuruluş dönemlerinde Ortadoğu kültürü ya da sünniliği aramak nafiledir. Osmanlı'da ne zaman ki hakim sınıf islamiyetin kendilerine sağladığı nimetler ve feodalitenin sunduğu muazzam zenginlik ve hükmü gördü, topluma yabancılaşmaya başladı. Bir yanda efendiler, diğer yanda köle bir toplum yaratma politikası hali hazır kültür üzerinden olamazdı. Dolayısıyla uygun ve uyumlu seçim islami bir mezhep olmak zorundadır -ki Osmanlı bu tercihi yaptıktan ve silah ile toplumu zapturap altına aldıktan sonra, kültür asimilasyonuna girişmiştir.... Türkmenler ya da o dönemki beylikler zaten daha sonraları Osmanlı'nın zorla ve asimilasyonla oluşturduğu biçimde islami geleneğe ve aitliğe sahip değillerdir. Alevi gelenek ya da çeşitli toplumsal örgütlerden(dergah vs) gelmeleri doğaldır. Konu tarih olunca 2 tipde anlatıcı olabilir, birisi(1) tepede her şeyi pişirip tezgahlayanların kendi adlarına yazdığı tarihtir, (2) diğeride kendi tarihini yazmaktan muzdariplerin tarihi. Kendi tarihini yazmaktan ya da hakim olan etki oluşturmaktan yoksun, araç ve gereçlere sahip olmayanlar ya da resmi olarak eğitim kurumlarına sahip olamayanlar(muzdarip halk), okuma-okutma şansı bulamayanlar hakkında, kolay ama basit sahtekarlıklara dayalı tarih anlatımları hakim hale gelir. Kendi tarihini yazamayanların tarihini de kendi çıkarları, politik, askeri, stratejik, taktik propagandaları-temelinde hakim olanlar yazar. Her dönem eğitim ve öğretim kurumları hakim ideolojiyi temsil eder ve dolayısıyla hakim ideolojiler altında kıvranmış toplumları kötülemek, saçma sapan komplo teorileri ya da spekülatif asparasyonlarda bulunmak hem çok kolaydır hemde etkili ve etkin bir yöntemdir... Alevilerde Kemalizm ideolojisi-aktifliği değil Atatürk sevgisi var. Önce bunu görmek gerekiyor. Aleviler ideolojik olarak özünde ne Kemalizm'i politik görüş olarak görür ve benimserler ne de, ne örgütlenmesinde fiili bulunurlar ne de ideolojik hattından haberdardırlar. Onların ki Atatürk sevgisidir ve aslında bu duygular ideolojik değildir. İdeolojik benimseme ile yaratılmış bir kahramana sevgi aynı şey değildir. Örneğin alevilerde Ali sevgisi de vardır, sünnilerde nasıl ki Muhammed sevgisi var, alevilerde de o'na benzer bir Atatürk sevgisi vardır. Burada detaylara girmeyelim, Atatürk alevilerin gözünde kurtarıcıdır, diğer taraftanda Osmanlı'da alevilere yapılan zulüm-kara çalma, kara propaganda(jadı sever kara propagandaları, neredeyse her konudaki fikri kara propaganda tipinde) ve bu toplumun sağlam belleğinin olması, eski ile yeniyi ayırt edebilme şansı vermiştir.(ezilen toplumların belleği, hem günübirlik değildir, hemde sağlamdır.) Burada kemalizm=alevilik tarzlı tespitleri ancak tarihi 2 biçimde anlatanlardan birisi yapabilir. O da kötü örnek, tamamen spekülatifliğe dayalı ve hiç bir objektiflik içermeyen, objektiflik karşıtı ve düşmanı 1 numaralı anlatıcıdır. |
Alıntı:
Kesinlikle öyle dostum ama anlıyana... |
Alıntı:
|
Alıntı:
Konu ne farkında mısın? Ben söyliyim dersim katliyamındaki en büyük suçlu kimdir. Konu bu! Diğer her şey konu dışı olur. Mesajların gitten gide saçmalamaya başladın bence bu konudan uzun bir süre uzak dur, topik konusunu anla sonra gel mesaj yaz. |
Herneyse, Osmanli elbette kendi iktidarini saglama almak icin halklara baskilar yapmistir. Alevilere de, Pontuslara da, Lazlara da....vs. Lakin Alevilere karsi mezhep dusmanligina dayali ozel bir dusmanlik oldugunu sanmiyorum
Ayrica uzun yuzyillar boyunca Osmanli'da iktidari elinde bulunduran kesim Bektasiydi. O halde bu halklara zulum eden sunnilik degil Bektasilik idi. Zaten ilk Osmanli pasdisahlarinin kendileri de bektasi idi. Evet, Alevilerden sunnilere duyduklari husumeti bektasilige de duymalarini bekliyorum. Hani madem bunlar cok farkli seyler, ben cahillikten dolayi ayni sey sanmisim ama degilmis ya. Sahiplenmesinden devsirme bektasi pasalarini |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 18:07 . |