Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   İslam (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=9)
-   -   Ruh mu? vucut mu? (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=3080)

vartor 06-11-2006 18:02

Ruh mu? vucut mu?
 
Olunce, baska bir boyuta ulasan vucut mu, yoksa bircogumuzun gorusu olan, vucudu rehin alan ruh mu? Once bunu aydinlatmamiz lazim. Eger vucut ise, din kitaplari ancak kiyamette tekrar vucut olacagimizi soyler. Bu arada gecen zamanda, ceza- mukafat goren ruh olmali.
* *Ruhun nasil yanacagini, veya hurilerle yatip kalkacagini din nasil aciklar, bileniniz var mi?
* benim bildigim ruhun tek gidasi muziktir.

dolfen 06-11-2006 20:01

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
bilim gözle görülür elle tutulur izah edilebilir olguları anlamamızı saglar. Ruh olayı iler tutar yanı olmayan bir safsatadan ibarettir bilim için....

ozgur_beyin 06-11-2006 20:36

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
sevgili vartor
* * * * eski bir tabir var , benim oğlum bina (eski arapça öğrenme kitabı)
* * * * *okur, döner, döner bidaha okur.
* * * * aynı bu deyimde anlatıldığı gibi ,insanlıkta bu ruh *hikayesini anlatıp durur.bilinen şudurki:insan öldükten *sonra ,yok olup olup gitmeyi kabullenemediği için kendine, ruh *denen bir oyuncak bulmuş ve bu oyuncaklada binlerce yıldır bıkmadan usanmadan oynamaktadır. *oynamayada devam edecektir.

vartor 07-11-2006 00:01

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Ben daha cok inananlardan cevap bekliyordum. Biz ateistlerin ne dusundugu malum. Galiba forumda hic imanli kalmadi, ya da akillari baslarina geldi.

ozgur_beyin 07-11-2006 01:38

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
sevgili vartor imanlı kalmadığı gibi klimalıda kalmadı

istavrit 07-11-2006 08:31

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
sevgili vartor,

bence konuyu aciklayacak olan imanli olan degil, obur tarafa gidip gelen biri olmali...

oldukten sonra kabir azabini ve sirat koprusunde nasil gectigini kisacasi yasadiklarini anlatacak, yasayan bir rahmetli gerek degilmi?

mhmd 07-11-2006 09:40

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sn. Vartor,

Çok şey istiyorsunuz desem yeridir. Bilinmezin bir tarafı görünür de bilinmez, diğeri ise tam bir muammadır; görünmez de bilinmezdir. Görünür de bilinmezimiz olan bu vücudun bile sırları tam anlamıyla ortaya çıkmış değildir. Pozitif bilimle açıklamaya çalıştığımız pek az bölgesi bile son yüzyılda çok ileri teknolojik gelişmeler ile ortaya çıkmıştır. Bir kan dolaşımını açıklayabilen bilim kalp ve beyin konusunda hala pek çok soru işareti ile doludur.

İşim gereği, çok yakın olduğum sağlık konusunda yetersiz kalan doktorların zorunlu durağı olmuştur; psikolojik, sinirsel ya da konversiyon der kalırlar. Devam etmeye çalışan kişinin yöneldiği dallar da kitabi bilgi bulamaz ise ya ağrıyı keserler ya da bol bol uyuşturup uyuturlar beyni. Kendi kendine belki şarj eder diye!

Biraz daha soruya yaklaşsam bu açıdan ve sorsam birilerine.
İnanmıyorsunuz değil mi?
Materyalistsiniz öyle mi?
Bu iki sorunun da cevabı evettir onların gönlünde.
O halde maddenin yok olmayacağını ve yoktan da var olmayacağına inanırlar.
İnanırlar da gene de inanmazlar Ahiret’e şaşarım.
Öyle ya; hani bu alemde madde ölümsüzdü.
Ancak şekil değiştirirdi. *
Eeee ne oldu şimdi!

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın.

spartacus 07-11-2006 12:46

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Ruhdan daha önemli olan ruhun nereye gittiğidir, o yer yok ise ruhun ne anlamı kalır değil mi?

Şimdi önümüzde 2 yer var, bunlardan birisi iyi diğeri kötü. Kötü olan fazlasıyla kötü o yüzden önce iyiden başlayacağım.

CENNET
Sümerler ona Dilmun dediler. Orada Eden bahçeleri vardı. Dilmun İran, Basra Körfezi dolaylarında bir yer. İhtimal doğal afet ve olaylar ile Sümerler'in ataları oradan daha batıya gelmişlerdi.
“Dilmun’da kuzgun sesini çıkarmaz,
İttudu-kuşu ittidu-kuşu sesi çıkarmaz,
Aslan öldürmez,
Kurt kuzuyu kapmaz,
....
Güvercin başını eğmez,
Gözü ağrıyan “gözüm ağrıyor” demez,
Başı ağrıyan “başım ağrıyor” demez,
(Dilmun’un) ihtiyar kadını “ben ihtiyar bir kadınım” demez,
İhtiyar erkeği “Ben ihtiyar bir erkeğim” demez,
Genç kızı yıkanmaz, kente ışıldayan sular dökülmez,
(Ölüm) ırmağını geçip … diyen yoktur,
Çevresinde ağlayan rahipler yürümez,
Şarkıcı ağıt yakmaz,
Kentin çevresinde hiç yas tutmaz.” (S.Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, s. 182, Kobalcı Yayınevi)

Sümer yaradılış destanında, önce su(Tanrıça Nammu) vardır. (Tarih S.N.Kramer, s.64-69.) Tanrıça o sudan büyük bir dağ doğurur, oğlu Enlil onu ikiye ayırır(yer ve gök ayrılır)...
Toprağın kıraç ve kuru olduğu daha sonra ise Su Tanrısı, Güneş Tanrısından yerden su çıkartmasını emreder, çıkan su ilede yer Tanrıçası(doğum dişil) bitkiler yetiştirir.. Orada bağlar ve bahçeler, yerden ağaçlar bitmiştir tabi yer tanrıçası tarafından yasaklanan meyvelerde(8 meyve). Her neyse, işte orası cennetin ta kendisidir. Orası Tanrı ve Tanrıçalar ülkesidir, orada Tanrı ve Tanrıçalar yaşamaktadır, ancak sürekli devam eden Tanrı-ça- doğumları, tanrı-ça-lar için, yiyecek yetiştirmek, köpüklü su(bira) yapmak kısaca hizmet ve gıda üretimi problemi yaşanır. Bu sorunun çözümü ise çamurdan şekil verilen ve Tanrı-ça-lara hizmet etmesi için yaratılan İnsanı ortaya çıkartır. İşte ilk insan ve ruhu çamurdan müteşekkül olup, gözünü açtığı yer cennet yani Tanrılar ülkesi Dilmun olup, görevi hizmet etmektir. Orada Eden bahçeleri vardır ve o bahçelerde çalışan insanlar.. Burada neden onbinlerce yıl kutsal olan olmayanda(tüm dinler kutsaldır bu ayrı konu) ibadet biçiminin diz çökmek olduğunu anlarız, çünkü insanların görevi hizmet ve onların efendileri vardır. İnsanlarında çoğalması, tanrı-ça-ların onların seslerinden ve gürültüsünden rahatsız olmaları Tanrıların Kralı olan Enlil'i(Babillilerin Bal'i, Baal, Bel) hiddetlendirir, insanların kökünü kurutmak ve onlardan kurtulmak için tanrılar söz birliği yaparlar, Bilgelik tanrısı Enki buna dayanamaz ve Ziusudra'dan gemi yapmasını ve onunla "duvar arkasından konuşarak(S.Noah Kramer, T.Sümerde Başlar)" insanları kurtarmasını ister. Tufan olur Ziusudra insanları kurtarır... İşte tüm efsaneler burada, bu olaylar cennet de yani insanların hizmet yerlerinde olur...

Kutsal kitaplar ise, gök ve yer birbirinden aynen ayrılır, topraktan çıkan buğu ile toprağı sularlar?!, çanak-çömlekçi sümerlere bağlı kalarak, çamurdan insan yaratılır, yasak meyveden Sümer Bilgelik Tanrısı Enki(Ea) yediği için üzerine lanet gelir ve kaburga kemiğini iyileştirmek için yaşamın hanımı olan Nin-Ti onun kaburgasından yaratılır, dilden dile ve geçmişten geleceğe anlatılan efsaneler, elden ele ve çağdan döneme, toplumlardan kültürlere kadar değişerek devam eder... Adem'in kaburga kemiğinden olan Havva ve sonrası ise malum, insanlık cennetten kovulur ve cennet macerası burada biter, artık kovulanın geri dönmesi, efendisine olan hizmetin(ibadetin) ölçütü olarak olacaktır, hizmette kusur ise Cehennemin kapılarını açacaktır!!
Cennet maceramız burada bitiyor, ruhların hizmette kusur etmeyerek gitmeyi hak edeceği yer.

CEHENNEM
Sümerler'in Enlil'i, başka kültürlerde(babil) Baal, Bal ve Bel olarak bilinir. İnsanların ataerkil toplumsal yapıya geçişlerinde ise Tanrılar Panteonunun tahtına daha sonraları efsanelerinde erkek Tanrıların geçtiğini görürüz, ve bu taht ve tanrı isimleri kültür, toplumlar ve çağlara göre? Enlil, Marduk arasında değişmeler gösterir. Ejderha savaşları ve onunla Enlil ve Enki'nin baş edememesi sonucu maceramıza Marduk ortak olur ve devi(Tiamat) öldürür... Bel ise hakim tanrıdır, o sümer'in Enlil'idir ve tanrılar erkinin başıdır. Yeryüzünü o yönetir, fırtınalar, şimşekler, yıldırımlar, gök gürültüleri, tufanları Enlil(bel) yönetir. O'nun yönettikleri insanların korkularınında asli unsurlarıdır. İnsanlar ona karşı ise gayet teslim ve hizmetkar olmak zorundalardır. Tanrı Bel eti çok sever, onun hışmından, fırtınadan, yıldırımdan, tufanlardan, depremlerden korunmak ve korku ile sığınmak için insanlar kurbanlar verir. Çünkü yıldırımlar insanı çarpmakta, fırtınalar talan etmekte, depremler yıkmakta, gökten yağan taşlar(Gök taşı-bir örnek verecem-*) yakıp yıkmakta, sel ve nehir taşkınları yaşanmaktadır... Korku her daim diridir. Yaşam ise bu felaketler karşısında çaresizdir ve yaşamın kaynağı bu felaketlerden uzak olmaktır, bu anlamda yaşam kutsaldır ve bu kutsallık için insan tavizler, ödünler ve kurbanlar vermek zorundadır. Eski dönemlerde hatta, doğan ilk erkek bebekler, eti ve kanı ama sonrasında görüyoruz ki, yanık eti çok seven Bel'e sunulacaktır. Cahiliyue dönemi diye anlatılan masalların, kızların öldürülmesi, gelişen ataerkil toplumsal yapı gereği, kurbanlar erkekten kıza evrilmiş olabilir
İbranilerde bu yerin adı, Ge Hinnom'dur. Yani Hinnom Vadisi, öyle ise, sonraları adaklar ve kurbanların yapıldığı aynı kültürün başka coğrafyalarda yaşandığı gerçeği, bizlere cehennemin tek bir yer olmayacağı fikrini verir. Ancak isime kaynak olan Yahuda Krallığına ait Hinnom Vadisi burada açıklamaya yeterli olacaktır. Ge Hinnom, Gehinnom, Gehenna(Yunanca). Orada bir kuyu vardır, dipsiz bir kuyu, kurbanlar oraya atılır, ve yakılırlar. Daha sonraları ise, Vadiyi saran kokulardan dolayı sürekli yakılmıştır. Çünkü ateş kurbanların kokmalarına yol açan etkenleri ortadan kaldırıyordu(Bakteri özelliğide kalkıyor, hayat kalmıyor). Daha sonraları ise, orası, cezalıların, cezalarının verildiği yer haline geliyor. Yani suçluların kurban edildiği, ceza için sunulduğu ve sonunda yakıldığı bir yer oluyor. Cennetle başlayan çanak-çömlek çamur oluşumu ve ortaya çıkan ruh, şimdi çamur çanak-çömlek fırına veriliyordu. Yeterince pişkin olmayan çamurun, Çanağın ve çömleğin pişkinliği pekişiyordu. Suçlular cezasını buluyordu yada tanrıya(Enlil, Bel, Baal, El) fırtınalardan, yıldırımlardan, taşkınlardan, depremlerden, göktaşlarından kurtulmak için İnsanlık diyet ödüyordu. Olduda bir deprem oldu, diyetin dozu daha çok kurban ve daha çok günahkar avı ile bitiyordu, aynen Ağustos depreminde Bu depremin nedeni başı açık gezegn kızlardır diyen, Ge Hinnom zebanisi sarıklıların söylediği gibi. Görüldüğü gibi, modern çağda dahi etki alanı bulan bu ilkel anlayışın, birde çağıyla ilkel olduğu o dönemleri düşünelim? Nasıl korkunç değil mi, diyet ödenmeliydi ve diyet ödendi, ödenmeye devam ediliyor, bu diyetin ödendiği yer ise Cehennemdir(en dip yer). İşte orası, o kuyunun dibi. Ruhlar yerine bedenlerin atıldığı ve binyıllarca insanları korkutan bir öcü, cennet ise aynı işi gören ninnidir. İşte ruhun gideceği yerler?!!

Göktaşı Olayı örneği: LUT gölü, bir krater gölüdür, deniz seviyesinden 400 metre aşağıdadır yüzeyi ve içinde içe bükey bir alan vardır, bu bukeylik ise göktaşının girdiği yer olup açıyıda verir. Burası Lut gölüdür ve *göktaşının açtığı aşırı tuzlu bir göldür. Tuz oranı %30 civarında olup, yüzmeseniz dahi boğulmazsınız, üzerinden sırt üstü yatarak geçilebilir, aşırı tuzludur. Kutsal olan siyah taşlar, Kabe'de olanlar ve şu anda olan muhtemel ta buralardan gelmektedir. Korkusu ve ona olan sarılmak ve sığıntı ise Enlil, yani Bel, Baal, belkide El'in azabından dolayıdır, o taşlara olan sarılma ve saygı duygusu, insanlığın ödediği diyetin bir temsilinden başka bir şey değildir.

Başından sonuna görüldüğü gibi RUH bu senaryoda hizmette kusur üzerine bir figurandır. Ölümün dahi ötesinde olan bir ceza(cehennem) ile yaşamın dahi ötesinde olan bir ödülün(cennet), kurgu ve masallarda geçiş anahtarıdır. Çünkü iyi yada kötü ölen hiç kimse öldükten sonra kalkıp konuşmamıştır, oysa maceramız burada bitmemeliydi? Bitmedide, gerçeğe biçilen mistik ve meta fizik alemlerde film henüz yeni başlıyor?! İnsanlar gerçeği görmektense, arzu ve istemlerine yeni boyutlar ediniyor, hayalin boyutlarına taşınan ruh, yersiz ve yurtsuz olamayacağı için, yerler ve yurtlar ve mekanlar, alem ve boyutlar kurgulanıyor, ruh ise küçücük bir ayrıntı iken, işte kurgulanan bu mekanlar ve onları var eden tanrı yada tanrılar, baş kahramanı oynuyor, çünkü ölüm gerçeğinden çok insanlar yaşam gerçeğinden etkilenmişlerdir, amaç onu sonsuz kılmaktır. Oysaki nesnel gerçek 1.yaşamsal olduğu kadar 2.ölümcüldürde, birinciyi ikinciye tercih etmek ise, nesnel gerçeğe bağlı kalarak mümkün olmamıştır, ruh ise birinciyi tercih eden insanın nesnel gerçeğe karşı olan kabul etmezliğinden doğmuş, kendi özgülünde bir geçiş kahramanıdır, amaç nesnel olandan nesnel olmayana geçiştir ve ancak bu nesnel olmayan ve mistik, metafizik mekanlar, ruh kavramı ile olacaktır.
___EK_____
Yararlanılacak kaynaklar.
Tarih Sümer'de Başlar, Samuel Noah Kramer, Kabalcı Yayınları(Sümer mitolojisi)
İbrahim Peygamber, Muazzez Ilmiye Çığ, Kaynak Yayınları(Fenikeliler(Kenanlılar) Sümer kaynakları, kurban ve anlamları, Mezopotamya kökenleri)
http://2012.burakeldem.com/content/view/6/54/ (Kenan'iler ve İbrahim torunlarına Mısır etkisi üzerine küçük bir ek)

frodo 07-11-2006 13:17

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sevgili mhmmd;
*
* * * * *İtiraf edeyim ilk defa mantığını izlemekte zorlanıyorum.

"O halde maddenin yok olmayacağını ve yoktan da var olmayacağına inanırlar. İnanırlar da gene de inanmazlar Ahiret’e şaşarım.
Öyle ya; hani bu alemde madde ölümsüzdü.
Ancak şekil değiştirirdi
." demişsin

* * * * Ben yorum yapamadım mhmmd?Maddenin çevirimi
ile ahiretin ilgisini kuramadım.Yardım edersen sevinirim.

mhmd 07-11-2006 13:32

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sn. Frodo,

Kelimelere yüklemiş olduğumuz kavramlar her beyinde farklıdır. Bu konuda bir foruma uzun uzun yazdım bildiklerimi.
Biri Allah der, diğeri Tanrı, bir diğeri Enerji, başkası Tabiat. İlk başta farklı farklıdır isimler de sıfatlar da lakin beyinlerin algısının bir yönleri benzeşiktir bunların tıpa tıp aynı olmasa da.

Bu kelimelerden biridir Ahiret. Birinin beynindeki imge ile başkasının imgesi farklıdır lakin benzeşik taraf ta bulunur. Birileri enerji transferi der, birileri başka evrenlere kaçan kuark olarak betimler. Birleri de ahiret. Bunların da bir tarafları benzeşik durur bire bir olmasa da.

Tam da burada sormuştum sorularımı. Tabiat deyip geçtiğimiz fizik kimya ve bu alem yasaları ile oluşum ve transferler konusunu.
Bilmem bir miktar da olsa açıklayıcı oldu mu?

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

spartacus 07-11-2006 14:03

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sevgili Mhmmd,
Ahiret algılanabilir bir şey mi diyorsun?
Tabiat algılanabilir, madde ve enerjide, biliyoruz ki, Tanrı, Ahiret, Öte dünya vs diye ifade edilenler ise beyin tarafından algı edilmezler, bu beyinin zaafından değil, aksine o şeylerin kurgu olmasından kaynaklı değil mi?
Şimdi algılanabilir olanlar tabiat, madde, enerji ile algılanması kendi özgüllerinden dolayı mümkün olmayanlar ortak kıyasa girebilir mi?

frodo 07-11-2006 14:38

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sevgili mhmmd;

Kelimelere yüklediğimiz anlamlar her beyinde farklı mıdır?Örneğin muz dediğimde siz ya da bir başkası başka bir şey anlar mı?Şöyle bir cümle kursam:
-Masamda cam bir tabağın içinde muz duruyor..
Sizce bu cümlede kaç tane soyutlama vardır?Masa bir eşyanın adı olarak Soyutlamadır,cam tabak da öyle.Muz da bir soyutlamadır.Bu cümle ile onları doğrudan benim odamdaki şeyler olarak tanımlamadım, rengi büyüklüğü v.b gibi özellikleri anlatmadım.Ama siz benim ne demek istediğimi gayet iyi anladınız.Dilin bu özelliği, üzerinde düşünmesek de müthiştir.

Ahiret kavramı da bir soyutlamadır.Ancak yaşam pratiğimizle,bu pratiğin bize öğrettikleri (tecrübe) ile ilgisi olmayan kurgusal bir soyutlamadır.Ahiret kavramı her dinsel inanışta,hatta o dinsel inanca sahip insanlar arasında bile ayrıdır.Ama bu tıpkı bahsedilen muzun,
benim masamdaki muz olması gibidir ve muz soyutlamasını değiştirmez.

Ahiret bu kurguya göre insanların sınava tabi oldukları bu dünyadan ölüm yolu ile ayrılıp öbür dünyada yeniden ortaya çıkıp hesaplarının görüldüğü yerdir.Kimi inanışa göre ahirette yeniden yaratılacak olan insan,kimine göre de ruhudur.Ama bu kurgunun temeli bahsedilen dönüşümün,değişimin, ya da yeniden yaratılma sürecinin doğrusal olmasıdır.Basit bir formülasyon ile hayata geliş-sınav (ömür)-ölüm ve zamanı gelince kıyamet-ve ahiret.Bu kurguda ilk dikkati çeken şey sanırım anlatmak istediğiniz bir şeyden başka bir şeye
dönüşme olgusu.Ve siz de bu dönüşme olgusunun maddenin çevrimi-döngüsü ile aynı olduğunu düşünerek şaşıyorsunuz:Neden ahirete inanmıyorsunuz?

Maddenin çevirimi-döngüsü lineer değildir mhmmd.Daha çok kaotik olarak açıklanabilir.Daha başlangıçtayız ve en temel konuda benzerlik bitti.Küçük ölçeklerde atom davranışlarının bilinebilir olması bizi bir yere götürmüyor.Sadece öğreneceklerimizin başında olduğunu gösteriyor.Maddenin belli koşullarda nasıl davrandığını biliyoruz ama belli koşullarda.Evrenin sonsuz büyüklüğünde tüm maddelerin bir biçimde birbirlerini etkilediği,bu etkilemenin belli büyüklüklere ulaştığında maddenin başka bir şeye dönüştüğü kaotik bir sarmal sözkonusu olan.Sonsuz olasılıkları barındıran sonsuz bir çevirimden bahsediyoruz.

Basit,anlaşılır ve doğrusal bir çevirimi anlatan ahiret kavramı ile maddenin kaotik çevrimi öngörüsü, hiçbir biçimde benzerlik kurulamayacak kadar birbirlerine uzak kavramlar değil mi sence de?

mhmd 07-11-2006 16:58

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sn. Spartacus,

Ahiret’in algılanabileceği olgusu yanlış diyorum. Ahiret algılanamaz. Bu; duyusal bilginin alınıp yorumlanması olan algıya ters bir durumdur. Nihayetinde hiç kimse, Ahiret hakkında; karşılaştırmalı ya da beş duyudan çıkmış bir algı sahibi olamayacaktır diyorum.
Yalnız şunu da ilave ediyorum ki algılayanmayan şeyleri baştan yok kabul etmek yanlıştır. Algılanamayan şeylerin; kurgu, hikaye, gerçekdışı söylencesi yanlış, ya da en hafifi ile eksiktir.
Kıyas konusu ise çok farklıdır sayın hocam. Belirtmiş olduğunuz şekilde; iki görünenin, tadılanan, hissedilenin, duyulanın, koklananın kıyası olmadığı tabiidir. Gözden kaçan nokta algılanan bir değer ile algılanamayan değerler arası ilişkidir.

Sn. Frodo,

Yazınıza cevabım var lakin zamanım yok. Müsaadenle bu akşam ya da en geç yarın sabah cevap vermek isterim. Zira toplantı beklemiyor.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

08-11-2006 10:08

Re: Ruh mu? vucut mu?
 

Çok ama çok sevgili Vartor ağabeyim;Cemal'in deyimi ile Vartol ağabey
Canım abim şahsen benim de ruh tan anladığım bazı şeyler var paylaşmak isterim.



Din bilimciler söylüyorlar; Her ne kadar insan güç ve dış duyular bakımından hayvanlarla ortaksa da, onda hayvanların yoksun bulunduğu olağandışı bir güç bulunmaktadır. Bilim, sanat, icatlar, ticaret ve gerçeklerin keşfi bu gücünün sonuçlarıdır. Bu, her şeyi çevreleyen, gerçekleri kavrayan, varlığın tüm gizli sırlarını keşfeden ve bu bilgiyle onları kontrol eden bir güçtür. Üstelik dış görünüm bakımından var olmayan şeyleri de algılar. Yani akla ilişkin, hissedilmeyen ve görünmezliği nedeniyle dış varlığı olmayan gerçekler… Böylece o, insanın akli gerçekleri olan düşünce,nitelik, karakter, sevgi ve kederi kavrar. Bunun ötesinde, şu var olan bilimler, sanatlar, kanunlar ve insanın sonsuz keşifleri bir zamanlar görünmez, esrarengiz ve gizli sırlardı. Sadece her şeyi çevreleyen insan gücüdür ki, bunları keşfetti ve görünmeyen alandan görünür alana çıkarttı. Eğer insanda diğer hayvanlardan başka bir güç bulunmasaydı, hayvanların gerçekleri kavramada ve keşiflerde insandan daha fazla başarı göstermesi gerekirdi. Şu halde insanda hayvanların yoksun bulunduğu bir güç vardır.İşte bu güce ruh denir.

İnsan bilinen şeylerden bilinmeyen şeyleri kanıtlar ve bilinmeyen gerçekleri keşfeder. Örneğin; insan ufkun eğimini görür ve bundan dünyanın yuvarlaklığını anlar. Bunu anlamak hayvan için olanaksızdır. Aynı şekilde o (hayvan), güneşin merkez olduğunu ve dünyanın onun çevresinde döndüğünü algılayamaz. Hayvan duyularının esiridir ve bunlara bağımlıdır. Hayvan duyularının üzerinde olan ve kontrol edemediği hiçbir şeyi asla anlayamaz, üstelik dış duyularının insandan üstün olmasına rağmen... Şimdi insanda, onu hayvandan farklı kılan bir keşif gücünün bulunduğu doğrulanmış ve kanıtlanmış olmadı mı ? Ve bu güç insan ruhudur.

Tüm şeyler insan eline boyun eğmek durumundadır. Tüm diğer yaratıklar doğanın tutsağı ve hiç biri onun gereklerinden ayrılamazken, insan doğaya karşı koyabilir. Doğa bedenleri yerin merkezine doğru çeker. İnsan mekanik araçlarla ondan uzaklaşır ve göğe yükselir. Doğa insanın denizleri aşmasını önler. İnsan gemi inşa eder ve büyük okyanuslarda dolaşır, seyahat eder. Tüm bunlar doğaya aykırıdır. O halde insanın bu küçük bedenindeki tüm bu şeyleri çevreleyen güç nedir? İnsanın bu tür şeylere egemen olduğu bu hükmedici güç nedir ?

İnsan doğada olmayan irade ve anlayış güçlerine sahiptir. Doğa şartlandırılmış, insan ise hürdür. Doğa anlayıştan yoksundur, insan ise anlar. Doğa geçmiş olaylardan habersizdir, fakat insan onları bilir. Doğa geleceği tahmin edemez, insan sezgi gücü ile geleceği görür. Doğanın kendi bilinci yoktur, insan her şeyi bilir.

Bir kimse insanın sadece doğa dünyasının bir parçası olarak bu özelliklere sahip olduğunu, bunların sadece doğa dünyasının görünümleri olduğunu ve bundan dolayı doğanın bu özelliklerin aslı olup onlardan yoksun olmadığını düşünürse, ona şu yanıtı verir ve söyleriz; Parça bütüne bağımlıdır. Bütünün yoksun olduğu bir olgunluğa parça sahip olamaz.

İnsan sık sık kendi kendine danışır. Bencil isteklere, kırgınlığa ve öfkeye düşmemek için kendi kendine öğüt verir ve sakınır. Açıktır ki, bu danışılan, bedenin uzuv ve organlarından ayrıdır.

Kişiye yol gösteren, fiziki tehlikelerden ve ruhsal tuzaklardan koruyan ve mükemmel bir danışman ve hünerli bir yönetmen gibi hareket eden algılayıcı, akıllı ve zeki varlık, insan ruhudur. İnsanın gerçeği tamamen farklıdır ve bedenin tüm uzuv ve organlarından bütünüyle bağımsızdır.

İnsan bazen güç problemlerin çözümünü rüyasında keşfeder ki, uyanıkken bunu hayalinde canlandırması bile kapasitesinin üzerinde gibi görünür. Üstelik uyku esnasında beden tamamen dinlenmekte ve tüm güç ve duyular etkisiz ve çalışmaz durumdadır.

Eğer bedenden ayrı bir ruhani gerçeğin varlığı olmasaydı, bazı anlaşılması güç sırların bir kimsenin rüyasındaki keşfi olanaksız olurdu.

Ünlü Alman cerrah Dr. Karl Schleich “Ruhun Mucizesi” (The Miracle of the Spirit) isimli kitabında, bazı materyalist bilim adamlarının beynin odak noktası olduğu ve sevgi, his, düşünce ve irade gibi şeylerin nedeninin (bu odak noktası) olduğuna ilişkin tartışmalarını kapsamlı deney ve kanıtlarla çürütmektedir. Nitekim bu cerrah beynin bazı bölümlerinin yerini değiştirir ve bu akıl özü maddesinden büyükçe bir parça çıkarır. Ancak hastanın kişilik, kimlik ve gerçeği değişmeden kalır. Bu ünlü cerrah, sık sık beyin parçalarını değiştirmiş ve hastanın tamamen sağlıklı kalmış olduğunu kanıtlamıştır.

Bir nesnenin şekli onun kendisine bağımlıdır. Hiçbir nesne ilk aslı değiştirilmedikçe farklı bir şekil alamaz. Örneğin, bir madde aynı anda hem üçgen hem kare olamaz. Bir kimse kare yapmak için üçgenin dış çizgilerini değiştirmek zorundadır. Bu, maddenin bir özelliğidir. İnsan ruhu ise ek bir öğrenim uğraşı yaptığında daha zengin bir kapasite ve algı edinmektedir. O aynı anda farklı şekiller elde etme yeteneğine sahiptir. Örneğin, insanın bilgi hafızasında tüm geometrik şekiller aynı anda bulunur. Bir kimse bunlara her zaman başvurabilir ve bu sırada ruh değişmez ve etkilenmez. Bu nedenle biz ruhun fiziksel bir nesne olmadığı ve bedenden bağımsız olduğu sonucuna varırız.

Bazı insanlar, uyku sırasında her türlü işi gözleri kapalı olarak yaparlar. Örneğin yazı yazarlar veya merdivende ve dar yollarda en ufak bir sapma ve duraklama olmaksızın yürürler. Bu durum teknik olarak uyurgezerlik olarak bilinir. Bu nedenle insanın içerisinde ruhani bir güç olmalı ki böyle olağandışı bir olayı göstersin. Ruhani güç sayesindedir ki, insan gözsüz görmekte, kulaksız işitmekte, yetenekleri çalışmaz olduğu halde güç problemleri çözmekte, dönemeçli ve güvenli olmayan dar yollarda yürümekte, herhangi bir fiziksel bağ veya etki olmadığı halde dış çevreyi kontrol etmektte, sinir sisteminin duyarlılığını durdurarak bedende değişik fiziksel ve kimyasal değişiklikler üretmektedir.

Bu olağandışı davranış için herhangi bir açıklama bulamayız. Bilim adamları tüm bu olayları keşfetmede yetersiz kaldıklarını açıkça bildirmişlerdir.

Materyalist düşünceli bilim adamları hipnotizmayı aşağıdaki şekilde tanımladılar; “Hipnotizma bir telkin etkisi olup, hipnotize eden kişi hipnotize edileni etkilemektedir. Hipnotik bir uyku sonucu hipnotize edilen kendi beynini ve irade gücünü yönlendirici olarak kullanmaksızın hipnotize edenin emirlerini uygulamaktadır.”

Maddi olmayan bir ruh gözünün varlığı olmadan, bu şekildeki etkiler nasıl meydana gelebilir ?

Kişinin fiziksel olmayan bir gerçeğe sahip olması gerekir ki, işte biz bunu ruh veya manevi kişilik olarak kabul ediyoruz. Böyle hayret verici ve şaşırtıcı olayı ortaya koyan işte bu gerçektir.

Bu madde dünyasında daha alt aşamadaki varlık daha üstteki yaratıkları anlayamamaktadır. Örneğin, madenler dünyası bitki dünyasını anlayamaz. Bitki ise hayvanlar dünyasından habersizdir. Ve hayvan insanın sosyal durumuna akıl erdiremez. İşte bu durum insan toplumunda da aynıdır. Şöyle ki, daha alt yetenek ve kapasitedeki insanlar daha olgun kimselerin bilgi ve üstün niteliklerine akıl erdiremezler.

Şimdi, eğer biz kendi fiziksel ve ruhsal sınırlarımız yüzünden Tanrı dünyalarını, insan gerçeğini ve tüm ruhani değerleri anlayamıyorsak, düşüncelerimizde olumsuz bir tavır mı ortaya koymalıyız ?

Tam tersine, gücümüzü bir noktada toplayarak, sabır göstererek, derin düşüncelerle ve Tanrı Mazharlarının sözleri üzerine derinliğine düşünmekle ruhani gerçekleri anlamaya ve keşfetmeye gayret etmeliyiz. Gerçekten birçok kimse sabır göstermek ve bencil isteklerine set çekmek suretiyle çok yüksek ruhani zirvelere ulaşmışlar, erdem ve asalet alanında örnek olmuşlardır.

Var olmayan bir şeyden hiçbir belirti gelmez. Yani kesin yokluktan işaretlerin görünmesi olanaksızdır. Çünkü işaretler bir varlığın sonucudur ve sonuç, temel nedenin varlığıyla bağımlıdır. Bu nedenle, var olmayan bir güneşten ışın yayılmaz, var olmayan bir denizden dalga görünmez, var olmayan bir buluttan yağmur düşmez, var olmayan ağaç meyve vermez, var olmayan bir insan ne görünür ne de bir şey meydana getirir. Bu yüzden, varlığın belirtileri göründüğü sürece onlar işaretlerin sahibinin varlığına kanıt oluştururlar.Düşününüz ki, Hz.İsa'nın saltanatı günümüzde de vardır. Var olmayan bir kraldan böylesine büyük bir saltanat nasıl görünebilirdi ?

İnsan ruhunun güç ve algıları iki çeşittir. Birincisi alet ve organlarla olanıdır. Yani bu gözle görür, bu kulakla işitir, bu dille konuşur. Ruhun güç ve hareketlerinin diğer görünümü alet ve organsız olanıdır. Örneğin uyku halinde gözsüz görür, kulaksız işitir, dilsiz konuşur, ayaksız koşar. Uyku dünyasında gördüğü bir rüyanın ve onun öneminin bir yıl sonraki bir olayın yerini tutması ne kadar sık meydana gelir. Aynı şekilde kaç kez olmuştur ki, birinin uyanıkken yanıtlayamadığı bir soru, rüya dünyasında çözümlenmiştir. İnsan ruhu bedende değildir, çünkü o, bedensel şartlar olan giriş ve çıkıştan bağımsız ve kutsaldır. Ruhun bedenle ilişkisi, güneşin ayna ile olduğu gibidir. Bu nedenle ruh bedenden ayrıdır ve onun devamlılık süresi bedenden bağımsızdır…

Beden zayıflar, ağırlaşır, hastalanır veya iyileşir. Yorulur veya dinlenir. Kısacası beden her türlü bozukluktan etkilenebilir. Bununla beraber ruh, asli halde kendi ruhani algılayışındadır. Ölümsüz ve ebedi kalacaktır. Ne bir kusur ne de bir sakatlıktan etkilenir…

Örneğin, birçok ünlü bilginler uzun süren şiddetli ağrılara katlanmış ve sürekli hastalık nöbetleri geçirmişlerdir. Nöbet geçirmekte olduğu anlarda bile çalışmalarını sürdürmüşler ve akıllarının incelik ve güçlerini göstermişlerdir. Şimdi, eğer ruh ve beden tek ve aynı şey olsalardı veya ruh maddesel bir özellik olsaydı, o zaman insanın ruhani güçlerinin gaz yağı biten bir lambanın azalan ışığı gibi, bedenin zayıflık ve güçsüzlüğü ile birlikte azalması gerekirdi.

Beden doğa kanunlarına bağlıdır. Ruh, bağlı değildir. Fiziksel ve kimyasal kanunlar, mantığı yerinde bir kimseyi kontrol edemezler. Güzelliğe olan aşk, sosyal duygular, insan sevgisi, arkadaşlık ve zekâ, kişinin bu ve diğer tüm özellikleri doğa kanunlarının kontrolünde değildir. Bu nedenle ruh bedenden farklıdır ve ruhun ölümsüzlüğü ona bağımlı değildir.

İnsan bedeninin çalışması metabolizmanın kurallarına bağlıdır, yani bedendeki madde özlerinin kendine özgü kimyasal değişimlerine… Bedenin tam olarak dinlenmesi sırasında nefesle alınan oksijen ile nefesle verilen karbondioksit arasındaki oran metabolizmanın standart ölçümünü oluşturmaktadır. Bir kimse bu standarda karşılık metabolizmanın farklı seviyelerini belirleyebilir.

Örneğin, bedenin bazı fiziksel işleri meydana getirmesi esnasında adalelerin genişlemesi ve kasılması suretiyle metabolizma yükselmektedir.

Ancak, aralarında Dr. Alexis Carrel’in de bulunduğu büyük bilim adamlarınca kanıtlanan ve insan ruhunun üç görünümünden biri olan tefekkür (düşünceye dalma) olayı metabolizma kuralı dışındadır.

Dr. Carrel’in sonuçlarının özeti aşağıdaki şekildedir;

Garip bir şekilde zihinsel iş metabolizmayı yükseltmemektedir. İşin şaşırtıcı yanı, düşünceye dalma sırasında kullanılan ve hem de insanın ölçemeyeceği derecede az ve önemsiz olan zihinsel enerji yeryüzünde engin değişikliklere yol açmakta veya bu sınırsız uzayda yepyeni dünyaların keşfine neden olmaktadır. En geniş zihinsel çalışma bile metabolizmanın ölçüsünü bir kitabın masadan kaldırılışı sırasında bir adale kasılmasındaki kadar yükseltmemektedir. Newton’un zihinsel gayretleri, Beethoven’in İlhami yapıtları, Pastör’ün derin fikirleri ve engin araştırmaları metabolizmadaki seviyeyi birkaç mikroskobik yaratığın gayretleri veya troid bezinin çalışmasındaki hafif yükselme kadar bile arttırmıyordu.

Doğa kanununa göre sinir sistemi ağrıyı hisseder. Ağrı dayanılmaz olduğunda insanın dayanma gücü son bulur ve genellikle böyle durumdaki kimse düşer ve bayılır. Ancak öyle insanlar vardır ve olacaktır ki, inanç gücü sayesinde acının üstesinden gelecek şekilde sinir sistemlerine egemen olurlar. Bu insanlar, bela ve dertlerin her türlüsüne sevinç ve şükranla, seve seve katlanırlar. İnançları yolunda ölümü kıvançla karşılarlar ve coşkuyla şehadet alanına koşarlar. Dinler tarihi bu tür dokunaklı olaylarla doludur.

Ruh veya manevi kişilik, asıl, bağımsız ve kendi kendine var olandır. Herhangi bir şekilde bileşim ve karışımdan arıdır. Bu nedenle bozulamaz veya yok edilemez. Değişiklik de ona yetişemez. Ölümsüzlük ruhun doğasında var olan bir özelliktir.

Bedenin zamanla eskiyerek kullanılamaz hale gelmesi değişmez bir işlevin sonucu olarak ölüm nedenidir. Zayıflık ve bozukluk gelip çattığında, beden direncini yitirir, uzuv ve organlar doğal işlevini yapamaz hale gelirler. Bu açıdan tüm öğelerin hareketsizliği olarak tanımlanabilen ölüm meydana gelir ve beden ayrılıp dağılır. Ruh bu kalıbı izlemez. Sıkı çalışma veya zamanın geçişi onu zayıflatmaz. Tersine, çabalar ne kadar sıkı olursa daha fazla güçlenir ve canlanır. Bu bakımdan ruh için ölüm düşünülemez. Beden zayıflayıp bozulduğunda ruh çalışmasını ertelemez. Dünyada, ister sanatta ve edebiyatta, ister bilimde ne kadar şaheser meydana gelmişse, bunları insafsız yaşlılık çağları geçerken gelecek kuşakların refahı için pırlanta akıllarını sürdüren bazı deha insanlar sağlamıştır.

Bu nedenle şu sonuca varıyoruz; değil mi ki ruh yorgunluk ve yaşlılıktan etkilenmiyor, ölümsüzdür.

Bu bakımdan ölüm “bir nesnenin durumundaki değişiklik” olarak tanımlanabilir. Diğer bir deyimle, yaratılmış bir varlığın asıl şekli çözüştüğünde ve beden çürüyüp ayrıştığında, ölüm meydana gelmektedir.

Fakat insan ruhu tüm şekilleri aynı anda içerebilir ve tüm geometrik kalıplar akılda bir arada bulunmaktadır. Bir şekilden diğerine dönüşüm olanaksız değildir. Diğer bir deyimle, ölüm ruha yetişemez.

Diğer bir yönden ölüm, insanın organ ve uzuvlarının çalışmaz duruma geldiği, hem fiziksel hem de zihinsel duyu güçlerinin varlıklarını yitirdiği zaman gerçekleşir. Bu suretle gözler göremez, kulaklar işitemez, ayaklar hareket edemez, akıl ve zekâ lambası sönmüş olur. Bu şartlar altında eğer ruh hala fiziksel uzuv ve organlar olmaksızın işlevini yerine getirebiliyorsa, bu durumda ruhun ölümden etkilenmediğine ve ayrışıp çürümediğine emin olabiliriz.

Bunun için en güçlü kanıt ve en açık delil uyku halidir.
Uyku sırasında beden tam dinlenme halindedir ve bilimsel keşiflere göre uyku sırasında aşağıdaki değişiklikler meydana gelebilir;
Kalp vuruşları azalır ve nefes yavaşlar.
Metabolizma, yani kimyasal madde özlerinin değişimi büyük ölçüde azalır.
Bedenin çevresel uyarılara karşı tepkisi kaybolmuş ve kendi kendini idare eden sinir sistemi hariç, merkezi sinir sistemi hissizdir.
Zihinsel çalışma son bulmuştur.

Bütün bunlara karşın, rüya dünyasında insan ayaklarını kullanmadan yürür, gözsüz görür, kulaksız işitir, uyanıkken kapasitesinin üzerinde olan zor problemleri çözer ve gerçek yaşamda aynen meydana gelen gelecekteki olayları keşfeder.

Seçkin bilim adamı Mendelief’in ünlü “elementlerin atom ağırlıklarının periyodik sınıflandırılması”nı bir rüyada keşfettiği dikkate değer bir kayıttır.

Materyalistlere göre insan, hayvan gibi, elementlerin bileşiminden meydana gelir ve ayrışmadan sonra onun hayatı sonsuza dek son bulur. Eğer bu gerçekse, Bu durumda hayvan insandan çok daha gıpta edilecek bir durumda değil midir ?

Bizim akıl ve vicdanımız bu kuramı kabul edemez. Bunun yerine, bu dünyadan sonraki Tanrı dünyalarının pek çok ve insan ruhunun ölümsüz ve yok edilemez olduğunu doğrular. Bu suretle yaratılış en son amacına erişir ve Tanrı dünyalarında meyvelerini verir.

Kabul edelim ki, insan ruhu ölümsüz değildir ve sonraki hayat uydurmadır ve sonraki hayatta ceza veya ödül yoktur. O zaman yaratılışın tam bir adaletsizlik içinde olduğu görünür.

Eğer insanlar yaptıkları işler için ne ödüllendirilir ve ne de cezalandırılırsa, adalet kelimesi anlamını yitirir. Bu evreni şaşılacak bir tertip ve düzenle şekillendiren Yaratıcının, yaratıkları için en sonunda iyi ve kötü veya haklı ve haksız arasında hiç bir fark gözetilmeyeceği böyle zayıf bir düzen kurması hayal edilebilir mi ?

Eğer ruhun ölümsüz olmadığını ve insan yaşamının sadece fiziksel alan ile sınırlı olduğunu kabul edersek, o zaman kendilerini destekleyenlerce olduğu kadar, düşmanlarınca da en bilge ve tüm insanlar arasında en ayrıcalıklı kişiler olarak hürmet gören Tanrı Elçileri ve Zuhurları kendi güç ve tedbirlerine karşın düşmanları tarafından hangi nedenle zulme uğratıldılar ? Onlar, hayatlarını, ailelerini ve sahip olduklarını sabırla ve uysallıkla feda ettiler.

Aynı şey, Tanrı kullarına ve seçkinlerine de uygulanır ki, bunlar rütbelerini, şereflerini ve mallarını bırakarak büyük özlem ve istekle fedakârlık alanına katılırlar ve dünyayı bırakırlar ki bütün bunlar bunlara tutkun olanlar için bir sevinç kaynağıdır.

Eğer tüm bunların şan ve ün kazanmak için yapıldığını kabul edersek, o zaman da davranışlarının bununla uzlaşmaması ve insanlarla ilişkilerinde övücü ve komplimancı yollara başvurmayan tavırlarla hareket etmeleri garip görülür.

Gerçekten, Onların bu dünyaya tutkun olmamaları, iç görüş sahibi insanlara açık bir kanıt oluşturur ki, bu ölümlü dünyanın ötesinde dünyalar olmalıdır ve insan ruhu bozulma ve ölümün yukarısındadır.

mhmd 08-11-2006 10:54

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sn. Frodo,

Yazınızı ikinci kez okudum ve ilk paragrafınızdaki muz örneğiniz ile ikinci paragrafınızı giriş cümlesi uyumuna karşılık ikinci paragraftaki soyut Ahiret inancı ile neredeyse aynı tutması yazınızın çelişkisini ortaya koymuş. Laf içinde benim yapmaya çalıştığım açıklama sizden gelmiş. Soyut algı ile somut algı arasındaki farkları tespit etmişsiniz de sanki biraz zorlama ile de olsa yine de aynı gibi görmüşsünüz gibi geldi.

Gelelim ikinci alem soruşturmamıza. İş biraz derinlerken bir uyarı yapma ihtiyacı da doğdu dostum.
Sizlere hiçbir şeyin kabulünü, onayını, yolunu gösterme cüretim olamaz.
Sizlere herhangi bir inancın doğruluğunu kabul gibi bir düşüncem olamaz.
Bildiklerimin doğruluğunu, bildiklerinizin doğruları ile test etmektir gayem.
Her ne kadar; hangi şeylerin doğru olduğunu bilmememize rağmen.

Maddenin evrimi lineer değildir kaotik bir sarmaldır. Diyorsunuz. Doğrudur doğru olmasına lakin burada bile karşımıza iki ayrı kaos çıkar.

Biri der ki;
Kaos kargaşa değil, düzenli davranışların toplamıdır.
Kaos düzensizlik, başıbozukluk, biçimsizlik değil, evrenin doğal düzeni, ruhu yaşam çemberidir.
Kaos; insanların birbirini boğazladığı bir kabus değil, tüm canlı ve cansızlardan oluşan rengarenk bir biyolojik çeşitliliktir.
Eyvallah…
Lakin bunu diyen sosyal bilimdir. Sosyoloji, psikoloji, felsefe der bunu.
Diğeri denen bir de pozitif bilimler vardır. Bu bilimler hiç de öyle demezler kaos için.

Doğru mu okudum bilmiyorum ama teoriniz; fizik kimya gibi tüm kanunları bir kenara atmış gibi durmakta. Konunun çok da muhatabı olmamakla birlikte. Bu evrenden ve bu evrendeki madde ve maddenin özelliklerinden bahsederken bildiğimiz lineer çevirim söz konusu olduğu okutuldu bizlere. Bunun içindir bütün bu formüller, bunun içindir atom özellikleri, bunun içindir doğa kanunları.
Suyun oluşması için gereken moleküller, Hidrojen ve Oksijen atomlarının yükleri, sayıları, elektron ve proton değerleri kitabidir. Bu suyun değişimindeki fiziksel kanunlar bellidir. Gaz haline geldiğindeki durum dahi formüle edilmiş bilinen, deneysel ve doğrusal bir durumdur.
Kaostan, kaotiklikten bahsederken amorf yapılanmadan bahsediyorsanız, ya da sosyolojik açılımından, hak doğar size doğru da dersiniz derim. Lakin maddenin çeviriminde kaotik durumu, en azından ben bilemiyorum.

Velev ki siz doğru olun bu problemimizi çözmez,
Velev ki ben doğru olayım bu da bu problemimizi çözmez.

Damdan düşen birini bulmak lazım, lakin o da imkansız dostum.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd 08-11-2006 11:07

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sn. Psikokemoterapi,

"Şimdi, eğer biz kendi fiziksel ve ruhsal sınırlarımız yüzünden Tanrı dünyalarını, insan gerçeğini ve tüm ruhani değerleri anlayamıyorsak, düşüncelerimizde olumsuz bir tavır mı ortaya koymalıyız ?"

Cevabı kendinde barındıran sorunuzu sormuşsunuz. Ellerinize sağlık hocam.
Tüm yazınızının yoğunluğunu yansıtan cevaplı sorunuz için teşekkürler. Yüküm çok hafifledi.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın.

K.C. 08-11-2006 12:53

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Psiko demişsiniz ki: "Eğer insanda diğer hayvanlardan başka bir güç bulunmasaydı, hayvanların gerçekleri kavramada ve keşiflerde insandan daha fazla başarı göstermesi gerekirdi. Şu halde insanda hayvanların yoksun bulunduğu bir güç vardır.İşte bu güce ruh denir."
.......
"Örneğin, birçok ünlü bilginler uzun süren şiddetli ağrılara katlanmış ve sürekli hastalık nöbetleri geçirmişlerdir. Nöbet geçirmekte olduğu anlarda bile çalışmalarını sürdürmüşler ve akıllarının incelik ve güçlerini göstermişlerdir. Şimdi, eğer ruh ve beden tek ve aynı şey olsalardı veya ruh maddesel bir özellik olsaydı, o zaman insanın ruhani güçlerinin gaz yağı biten bir lambanın azalan ışığı gibi, bedenin zayıflık ve güçsüzlüğü ile birlikte azalması gerekirdi."


Ruh=akıl mı diyorsunuz? Beyin ölümü gerçekleştiği, akli melikelerin tümü yitirildiği halde vücut fonksiyonları devam eden insanların ruhları bedenlerinden ayrılıp gitmiş mi oluyor böyle durumlarda? Peki organların işlevini sürdüren ne? Eğer ruh değilse, yaşamak için ruha ihtiyaç yok diyebilir miyiz?
Ve hayvanlarda ruh yoktur gibi bir sonuç çıkıyor. *:?:

"Ölümsüzlük ruhun doğasında var olan bir özelliktir."
Bunu nasıl bilebiliriz ki? Ön kabullerimiz olmasa böyle bir cümleyi ve cümledeki kesin ifadeyi nasıl söyleyebiliriz?

"Bu madde dünyasında daha alt aşamadaki varlık daha üstteki yaratıkları anlayamamaktadır. Örneğin, madenler dünyası bitki dünyasını anlayamaz. Bitki ise hayvanlar dünyasından habersizdir. Ve hayvan insanın sosyal durumuna akıl erdiremez. İşte bu durum insan toplumunda da aynıdır. Şöyle ki, daha alt yetenek ve kapasitedeki insanlar daha olgun kimselerin bilgi ve üstün niteliklerine akıl erdiremezler."

Bu paragrafa ise tamamen katılıyorum. Ancak şöyle bir durumu da düşünmeden edemiyorum. Bu paragraf, doğa üstü varlıkları kendi cüzi aklımızla kavrayamayacağımıza götürmeye çalışıyor bizi. O.k. Alt aşamadaki varlık, üst aşamadakini anlayamaz. O.k. Ama üst aşamadaki varlığın alt aşamadakini kendisine inandırmak, kendisini anlamasını istemek gibi bir arzusu var mı? Üst aşamadaki, alt aşamadakini yarattığı iddiasında bulunmuş mudur?

Maden ve bitki, bitki ve hayvan, hayvan ve insan, insan ve tanrı. Bu zincirde bir tek en sondaki halkada böyle bir arzu ve iddiayı görüyoruz. O halde böyle bir örnek yanlış bir örnek olur kanımca.
Tanrı, insanın kendisini anlayamayacağı, aklıyla kavrayamayacağı şekilde yaratıp, bu yaratışına ters olarak kendisinin anlaşılmasını ve kavranılmasını ve inanılmasını istiyorsa burada bir hata var. Hem nakıs bir yaratma söz konusu, hem de o nakıslığı yok sayarak tehditlerle inandırma çabası var.

Zihnin duru ve dinç olduğu durumlarda daha üsttekini kavramak söz konusu olabilir. Kişinin kendini disiplin etmesiyle böyle bir şeyin var olabileceğine inanıyorum. Ancak bu tamamen zihinsel bir faaliyet olur ve aynı faaliyeti gösterebilme yetisi tüm yaratılmışlara verilmemiştir. Kaldı ki özellikle İslam öğretisinde, Kur'an ve hadis kaynaklarında böyle bir 'zihin arındırarak Tanrıya ulaşmak, üst düzeyde olanı anlamak, tanımak, kavramak, inanmak' gibi bir yöntem de bulunmamaktadır.

"Şimdi, eğer biz kendi fiziksel ve ruhsal sınırlarımız yüzünden Tanrı dünyalarını, insan gerçeğini ve tüm ruhani değerleri anlayamıyorsak, düşüncelerimizde olumsuz bir tavır mı ortaya koymalıyız ?"
Hayır, ama tersi de olamamalı. Daha çok nötr olmalıyız. Çünkü Tanrı dünyalarını, insan gerçeğini ve tüm ruhani değerleri anlayamamamızı sağlayan, anlamamızı engelleyen fiziksel ve ruhsal sınırları bizzat Tanrı çizmiştir. Belki de bunları anlamamızı istemiyordur.

spartacus 08-11-2006 13:11

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Hocam önce gözüme takılan bazı yerleri sorgulayacağım, sonra konun bütünlüğü ile genel irdeleme yapacağım..

[quote:a459ad0fdf="psikokemoterapi"]Kabul edelim ki, insan ruhu ölümsüz değildir ve sonraki hayat uydurmadır ve sonraki hayatta ceza veya ödül yoktur. O zaman yaratılışın tam bir adaletsizlik içinde olduğu görünür.[/quote:a459ad0fdf]

Dünya tam bir adaletsizlik içinde Hocam, kurgu adaletsiz olmuş çok mu? İkinciyi kabul etmek için nesnel olmak gerekiyor ise bu birincinin kabulü ile mümkündür ki kaldı ki, birinciyi kabul etmek nesnel olana materyalist bir yöntemle bakışı ortaya koyar. Burada ist bir bayrak anlamında değildir, insanların nesnel olgulardan ve bulgulardan yola çıkma yada yolda yürümesine ve bunu ifade etmesine verilen tanımdır materyalist yöntem. İst yok, adına ne derseniz deyin, gerçek adaletsizdir, hatta o adaletsizliğin en temel dayankalrından birisindeise, insanların korkuları ve bunları sistematik olarak kullanım değerlerine eriştirmiş olan dinler vardır.. Kurgular ise bu şartlarda zaten adaletli olamazlardı, tanrılarda olmayacaktı. Çünkü, dervişin zikri ile fikri meselesi var burada. Adalet ise insanın sırtına yüklenmiş bir heybeden başka bir şey değildir.

[quote:a459ad0fdf="psikokemoterapi"]Gerçekten, Onların bu dünyaya tutkun olmamaları, iç görüş sahibi insanlara açık bir kanıt oluşturur ki, bu ölümlü dünyanın ötesinde dünyalar olmalıdır ve insan ruhu bozulma ve ölümün yukarısındadır[/quote:a459ad0fdf]
Olmalıdır? Burada bir tıkanıklık var hocam, olmalıdır dediğimiz her şeyde baştan bir kabul var demektir, kısaca burada irde değil, yargı önde gidiyor, peki bu olmalıdır yargısının sağlaması nasıl yapılacak. İrdelerin önde değil arkadan gittiği her yargı çürüktür, kaldı ki, ölümsüzlük olmalıdır dersek dahi, bu çokda anlma ifade etmez, eh hadi olsun desekde demesekde elimizde done teşkil etmez, çıkar bende ölümsüzlük olmamalıdır derim. Ölümsüzlük burada bir hiç oluyor, ikinci plana düşüyor hatta belkide hiç plana girmiyor, burada öne çıkan olmalı yada olmamalı olarak kavram oluyor. Olmalıdır, neden olmalıdır bir yana, gerçek olmalı olarak ifade edilenin tersi ise ya? Çernobil faciasından sonra doğan o zavallı binlerce insanın, o gözleri olmayan, göz kapakları gözüne yapışık doğan bebekler için, onlar içinde daha iyi bir yaşam olmalı demek adalet bile değildir, gerçekde ne bir iyi ne bir kötü nede bir adalet yoktur, bunlar soyutlamadırlar, çünkü önce ortada olanı bir kabul etmemiz gerekiyor, olmalı arzularından ziyade, olan olmuş olan bu acı gerçeği...
-----------
Sevgili Psiko hocam, insanın tarihini değil ruhun tarihinden başlamışsınız. Gelin bu işe insanın tarihinden bakalım, bilime bulaşacaksak bilim insanda teolojik anlamda bir ruh bulamamıştır, hayır temel alınan teolojik tanımların öngörülerine yada varsayımlarına denk düşen bir ruh olacak ise bilimi bu işe hiç bulaştırmayalım. Çünkü bilim ruha teologların gözünden bakamıyor çünkü teolojinin alanı bilimin dışındadır, ruh ise teolojik tanımlama ile metafiziktir, fizik ötesi ve nesnel olmayan şey ise bilimin alanı değildir, bu alan daha çok edebiyatçıların alanı olabilir. Fizik, Kimya ile teolojik tanım irdelenemez, bilim bunun yerine kendi bulgularına dayanarak kendi tanımını yapar, teolojik tanıma ne bağlıdır nede onu güçlendirmek gibi bir niyeti yoktur. Kelime olarak bir anlama girmiş ise ruhi demek yerine bilim psikolojik der, kelimenin yinede bilimsel açıdan anlamı, yaygın dillerde beyin ve düşünce, irade vs yerine geçmi şolan ruh kavramından kaynaklıdır. Teolojik inançları fazla olan yada hiç olmayan farketmez bilimin herhangi bir dalında olan kişinin bizi yada bilimi akademik olan incelemeleri ilgilendirir. Fikirsel, felsefik yan ise elbette yine bizi ilgilendirir ama aynı şey değildir. Bilimde, tüm nesnellerden, edinim ve bilgilenimden, bunların toplamından oluşan bir bütünlüktür, elbette 4/4 lük olmak mümkün değildir, çünkü incelenen ve inceleyen arasında hazır bir bağ yoktur.
2 Gündür çok yoğundum, o yoğunlukta teolojik Ruhun nereye gittiği yazısını yazdım, biraz karmaşık oldu ama düşüncemi ifade edebildiğimi sanıyorum.
Teolojik anlamda RUH'un mekanı cennettir, yada cehennemdir, Enki'nin yer tanrıçasının bahçesinden yediği yemişler ile İnsanlığın cehennem macerasıda başlamış oldu, kimbilir belkide bu maceraya ruhu ile giren insan ilki değil sonu temsil ediyordu, o halde cehennem ruhlardan öncemiydi? Önceydi ise Cinler içinde Bir Cin Adem varmıydı, yoktuydu ise cehennem neyin nesiydi? işte bu sorunun yanıtında Ge Hinnom vadisinde kendi anlamına has en derin yer(cehennem) kuyuya ulaştık, orada hatta o dönemin belkide bir çok uygarlığı ve coğrafyasında *böyle kuyular vardı. Daha yeni Amerika kıtasında yapılan kazılarda yeni bir Pramit bulundu, bu pramid National Geopraphic dergisinin Ekim sayısında incelediğim bir yazı idi. Konu Ölüm Pramidi olarak işleniyordu, pramidin erişim yolu ile ulaşılan en derin yer(cehennem)kurban yeri şaşılacak gerçeği bir daha gözler önüne seriyordu. Bu bence kökeni MÖ 1000 li yıllara dayansada, bulgular MS 200 lü yılları gösteriyordu. Bu yazıda kazı çalışmasını yapan arkeologun şu sözü bütün bir dergiye, bütün teolojiye bedel bir sözdü benim için.
"İnsanları kontrol altında tutmak, hükümdarlarının isteklerini yerine getirmeleri konusunda ikna etmek için insan kurban etmek önemliydi" diyor.(Sugiyama)-Ekim sayısı"
Dergide cehennemden çekilen fotoğraflar da, elleri arkadan bağlı kurban edilmiş insanlar, başları olmayan insanlar ve yine kurban edilmiş kuşlar, hayvanlar var. Yalnız birde oturulu vaziyetde üzerlerinde takılar olan, kurban edilmemiş olduğu varsayılan insanlarda var bu resimlerde, arkeolog bunların neden orada olduğunu anlayamadıklarını söylüyordu, ben ise yorumumu yaptım, o oturulu ve kurban görünmeyenler bana göre cehennem kapısının bekçileri idi, çünkü bir koltuğa oturulu bir vaziyette bulunmuşlardı, demek ki, onların ruhuda, o kurban ve sözde kötü yada düşman savaş esirlerinin ruhlarını beklemek içindi. Bu yorum bana aittir ve yanıldığımı düşünmüyorum çünkü bu konuda ortada başka bir bulgu yok, ama bir kurban ve insan iskeletleri var ve onlara çeşitli takılar, merasim kalıntıları verilmiş ise, bu oturanların ruhlarıda orayı beklemekte ise(bence) aynen ruh inancının bir başka biçimi ile karşılaşmışız demektir. Fakat burada atlanmaması gereken asıl gerçeğin değerli arkeoloğun söylediği o derin anlamdadır, ruh ölüme bulunmuş kurgusal bir çare olduğu gibi ayrıca erk ve iktidar olguları için biçilmiş erken bir anahtardır...

Teoloji nesneli reddeder görünürken aslında durum tam tersidir. Teoloji nesnel değil öznel yani kurgusal iken, bu kurgusallık ve öznelliğin temel dayanağı yine o kabulü zor olan nesnel gerçeklerdir. Ölüm nesnel bir olgudur, iktidarda nesnel bir olgudur, gördüğümüz gibi kaynağını nesnele dayandırmayan dini felsefe, teoloji, özünde nesnel olgulara hizmet etmek noktasında tamda ona bağımlı haldedir. Bu nesnelin kendi ifade ettiğinden çok, onu başka şeyler ile açıklama çabasıdır. Elmayı elmadan daha iyi ne temsil edebilirdi? Yada evreni evrendenden, doğayı, tabiatı, canlıyı kendilerinden daha anlamlı ne temsil edebilirdi, Zeus'mu, El'mi, El-Menat'mı, Eloah'mı, Hermes'mi, Musa'nın fikir babası ve sürgünlerine sebeb, Ra'nın tahtını elden alan Aton'mu, Marduk'mu, Baal'mi, Allah'mı? Peki ya ruhu, cennet mi, cehennem mi yoksa yine şu saydığım tanrılar ve onların kurgusal alemleri mi? İşte elmayı elmada algılamanın, canlıyı kendisi ve tüm diğerleri ile olan ilişkisinin ifadesi olarak olan bakış açısı materyalizmdir. Sorun materyalist olmakda değildir, bilimde tüm yöntemleri ile materyalisttir, öyle olmak zorundadır. Teolojik RUH tanımı teolojinin-idealizmin alanıdır, bilimin yada materyal yöntemin değil. Bilim bu alana Psikoloji adını vermiştir ve bir bilim dalı olarak incelemektedir, görürüzki salt insanların değil hayvanlarında psikolojileri vardır ve şu başlıkta bence bilimi değil teolojiyi irdelememiz gerekir.

Teoloji ise sözde metafizik yani biliminde alanı dışında kalan kurguları kurgular iken, asıl gafı nesnel olanlara, nesnele hükmetmeye giriştiğinde yapar. Bu durum onun yumuşak karnını teşkil eder ve o bu sorundan kurtulmak için yumuşak karına zırh geçirir, bu zırhı korumak içinde ihtiyacı olan bir kın ve o kına koyacağı bir kılıçtır. İşte Ge Hinnom buna en iyi örnektir yada taze Ölüm Pramidindeki o anlamlı söz.
"İnsanları kontrol altında tutmak, hükümdarlarının isteklerini yerine getirmeleri konusunda ikna etmek için insan kurban etmek önemliydi" diyor.(Sugiyama)-Ekim sayısı-National Geographic"
Ruh nereye gidiyor bunu irdelemeden başka şeyler söylemek zor olur, çünkü ruhtan evvel ona biçilen mekanın tanımı gelir, insanı tanımlamak için, canlıyı tanımlamak için, canlılığı olumlamak için her gezegenin bir dünya olmaya ihtiyacı vardır, işte bu yüzden ruhada bir dünya olmak zorundadır. Yazı uzamasın, teolojinin ruha olan bakış açısına ise henüz geçmedik, ruh için söyleyeceğim çok şey var, ama henüz ruha bir dünya bulmak ve bulunanlarda hayat varmıdır ona bakmak noktasındayız, yada en doğru tabirle öyle bir yer var mı?

vartor 08-11-2006 17:57

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Cok degerli dostum Psiko.
* Seninle bu konuda hemfikir olmadigimi zaten biliyorsun. Yazinda,ruh diye aciklamaya calistigina ben akil diyorum, bunun da insan beyninin fonksiyonlarindan biri olarak goruyorum.
* Kim istemez olumsuz olmayi? Akil da, kendi sihhati yonunden, kabullenmeye her zaman hazirdir.Bir ruyadan uyandigin zaman, bunun gercek olmadigini da, aninda, kavramaktan vazgecmez.
*Ruh kavramini basit bir sekilde inceleyecek olursak, diger adinin da can oldugunu, halk dilinde can olarak kullanidigini goruruz.Vucudu bir makina , ve bu makinenin calismasini saglayan yakit olarak goruldugu ruh kavrami, gine ayni mantikla birbirinden ayri olamaz. Ruh olmazsa vucut, vucut olmazsa ruh var olamaz.
Halbuki vucudun once varoldugunu, ve ruhun onunla gelistigini siz bile inkar edemezsiniz. Insiyaklardan baska birsey bilmeden dogan bir vucut, bilgilendikce, akli (ruhu) gelisir. Ta ki beyin fonksiyonu, su veya bu nedenden durana kadar.
*Bitkisel hayat yasayan bir insanin, beynin dusunce sistemi arizalanin, vucudu yasadigi halde, ruhunun yok olduguna hepimiz sahit olmusuzdur. Kanaatimce bu durum, akil veya ruh kavraminin da beynin olmesiyle yok olan bir fonksiyonudur.
*Teolojik yonden bakacak olursak, benim vucuduma girip, beni rehin alan * ruh, hernerden gelmisse geri oraya donecektir. Benim vucudumu rehin alip da yaptigi islerden beni hicbir kimse mesul tutmamalidir....

frodo 09-11-2006 19:23

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sevgili mhmmd:

Forumlarda yapılan tartışmaların kimsenin kimseye bir şeyleri anlatması değildir.Ama bu tartışmaların doğrudan bir işlevi var.Hangi düşünsel perpektivi kullanıyorsak kullanalım bizleri araştırmaya,okumaya ve geliştirmeye yöneltiyor.İtiraf edeyim yıllardır bıraktığım "okuma" alış-
kanlığımı bu site sayesinde yeniden kazandım.Senin pratiğine de böyle olumlu katkıları olduğuna eminim.

Kaos kavramına gelince;yıllar önce okuduğum,sanırım M.Belge'nin İstanbul ile ilgili bir cümlesi konuyu daha iyi anlatır."İstanbul'un tek düzeni düzensizliğidir."Bu paradokssal cümle meramımı daha iyi anlatır.
* * * * Gözünden kaçtı herhalde,maddenin atom düzeyinde nasıl davranacağını bilebiliriz.Ancak belli koşullarda demiştim.Burda öğretim sistemimizde belletilen fizik,kimya v.b pozitif bilimleri bir kenara atmış olur muyuz?

Eğer diler isen bu konuya devam ederiz.Ancak görüyorum ki Psikokemoterapinin astığı yazı daha somut ve tartışılması gereken bir içeriğe sahip.

Son olarak muz örneği soyutlama düzeyinin anlaşılması içindi.Soyut algı ve somut algı ile ilgili bir şey değildi.Dolayısı ile de Ahiret kavramı da bir soyutlamadır ve ne anlatmak istediği gayet açıktır demeye çalıştım.

"Biri Allah der, diğeri Tanrı, bir diğeri Enerji, başkası Tabiat. İlk başta farklı farklıdır isimler de sıfatlar da lakin beyinlerin algısının bir yönleri benzeşiktir bunların tıpa tıp aynı olmasa da." demişsin işte tam bu noktadaydı itirazım.

Ne yaparsak yapalım damdan düşen birini bulamayacağımıza göre
tartışmaya devam sevgili dostum. :lol: :lol:

beelzbb 09-11-2006 21:32

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
herşeyi hakkıyla bilen biri mutlaka vardır fakat bildiğim birşey varsa o da hiçbirşeyi bilmediğimdir bilmediğimizdir bildiklerimiz sadece bize arz edilenlerle sınırlıdır(duyularımızla algıladıklarımız) ya ötesi?? yalnız kalın ve düşünün derim ben öyle yapıyorum saygılar...

spartacus 09-11-2006 21:51

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
beelzbb;

Konuya kattığınız bu engin katkılarınız için size teşekkür ederim.

Yalnız konu dahili olmasada işi ruha dayandırarark konuya dahil edelim, siz bence her şeyi hakkıyla bilenin var olduğunu da bilmemeliydiniz, o kadar yalnız kaldım ki, gaipden hiç bir bilgi edinemedim, duyular ve algılam ise kalabalıkda daha güzel oluyor. Ruh bu işin neresinde oda ayrı bir durum, demek ki bedene yalnızlık iyi gelmiyor, ruhu hücreye atmak lazım, dipsiz kuyulara salmak lazım, yinede engin maviliklerde dolaşmak ise gayeniz, kuyu dibinden gökyüzü malesef kuyu ağzı kadar oluyor. Tabi buda ayrı bir mesele.

Değil mi bize diz çöküp, kafamızı derinliğe gömmekten daha fazla bir şey arz edilmedi, tek arz şeytandan olsa gerek ki, Bruno gibi insanlarda çıktı kaç yüzyıllar önce, Galileo larda. Tabi Bruno'nun yakılmasını, dünya dönüyor, güneş değil dünya güneşin etrafında dönüyor arzı olmasada Galileo'nun hücreye atılmasını kim arzetmişti buda ayrı bir çelişki, ihtimal kötü niyetli cinlerde başka türlü arzediyor. Ruhlar aleminin mudavimleridir bu cinler, en çokda yalnız kalanı sevmezler, kalabalığa karışıp bunlardan kurtulmak en iyisidir, yada sığının, ruhlarımızı koruyalım, mümkünse kafamızı yere gömelim, perdeleri örtelim güneş girmesin, kapıları kilitleyelim içeri bizim atmosferimizden yabancı atmosfer edinmeyelim, çatıyı iyi kapatalım... İşte ruhun yalnızlığı onun kurtuluşuda oluyor, hücresi olan bedenden özgürlüğe emin admlar ile iniyoruz, dibe en dibe doğru daha daha derinlere taki en derin düşünmeye kadar, kuyunun dibinden gökyüzü görünmez olana kadar...

frodo 09-11-2006 22:48

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
"Kabul edelim ki, insan ruhu ölümsüz değildir ve sonraki hayat uydurmadır ve sonraki hayatta ceza veya ödül yoktur. O zaman yaratılışın tam bir adaletsizlik içinde olduğu görünür.

Eğer insanlar yaptıkları işler için ne ödüllendirilir ve ne de cezalandırılırsa, adalet kelimesi anlamını yitirir. Bu evreni şaşılacak bir tertip ve düzenle şekillendiren Yaratıcının, yaratıkları için en sonunda iyi ve kötü veya haklı ve haksız arasında hiç bir fark gözetilmeyeceği böyle zayıf bir düzen kurması hayal edilebilir mi ? "


Sevgili psiko hocam,yukarda yaptığım alıntı aslında bir anlamda yazının en can alıcı yeri.Kafa karışıklığının neresinden başlayalım?

İsmini şimdi hatırlayamadığım bir bilim adamı,Napolyon'a dönemin kozmolojik bilgileri ışığında güneş sistemi hakkında bir bilgilendirme toplantısı yapıyor.Bitirdiğinde Napolyon:
* *-Peki,bu işlerde Tanrı'nın parmağı ne ? diye soruyor.
Bilim adamı da :
* *-Bu varsayımda o yok efendim diye cevap veriyor.

* * Evet haklısın psiko hocam.Eğer varsayımında "yaratıcı" varsa adaletsizlik olarak görürsün tüm olanları.Ve isyan edersin :"yaratılışın tam bir adaletsizlik içinde olduğu görünür" diye.

* * Demek bir güç var insanları hayvanlardan üstün kılan..Ve o güç de ruh öylemi ?Bakalım nasıl bir şeymiş bu ruh.Biraz kategorize edelim, yaldızlı sözlerden arındıralım savlarını, ve altından ne çıktığına bakalım.

* * Yazında genel olarak anlatılan şeylerden çıkarılacak sonuçlara birlikte göz atalım.Öncelikle ruh ‘yaratıcı’ tarafından insana bahşedilen bir şey.Diğer canlılarda yok.Zaten bu fark bizi onlardan ayırıyor.Bu ‘şey’ sayesinde sanatta,bilimde,ve hatta ticarette onlara üstün olduğumuz ortaya çıkıyor.Şimdi yaratıcı tarafından verilen bu ‘şey’ tüm insanlara eşit veriliyor olmalı.(yoksa örneğin ibranilerde olduğu gibi ayrıcalık da yapıyor mu?)Aksi durumda ilahi bir adaletten söz etmek olanaksız olurdu.Öyle ya bu #8216;şey’ bir tür ayrıcalık ve bizi insan olarak en yakın canlılardan bile ayırmakta.İnsana özgü bir ayrıcalık.Onun sayesinde her alanda ileri gitmekte insanoğlu.
* Ama hocam bu iddiayı ortaya atarken hala insanlığın çok ilkel dönemlerini (toplumsal anlamda) yaşayan ‘insanları’ ne yapacağız?Onlara bizde olandan farklı bir ruh mu üflendi acaba.? Ne sanatta ne bilimde ne de ticarette hiçbir ilerlemeleri yok?Böyle olamayacağına göre herhalde bu ‘şey’ insan pratiği ile gelişebilen bir şey olmalı.Evet böylesi daha akla yatkın gibi.Yani bu ‘şey’ temel girdilere sahip ancak herkesin kendi pratiği ile gelişebilen bir şey olmalı.Boş bir defter gibi.Her insan ve onun oluşturduğu toplumların dolduracağı bir defter.Yaratıcının bahşettiği bu ‘şey’ güzel bir cildi ve bolca yazılabilecek sayfaları olan bir defter olmalı.Demek ki bizi diğer canlılardan ayıran ilk özellik bir ‘kitap’ değil bir deftere benziyor.Böyle düşünürsek 21.yy da insan toplumları arasında var olan farkları kavramamız kolaylaşır,anlaşılır hale gelir.Tarihi ve kültürel farklılıkları anlayabiliriz bu sayede.
* *
* *Bakalım bu farklı gelişmeyi bilim nasıl açıklıyor.Öncelikle insan topluluklarının akla dayalı gelişmesi için bir işbölümü ve bu işbölümünü zorunlu kılan bir üretimin olması gerektiğini söylüyor.Daha açık bir ifade ile insan topluluğu bir biçimde kendi klanının ihtiyacından fazla temel tüketim maddelerini üretebilmeli ki,günlük yaşamın kaygılarından uzak bir düşünsel eylemin içerisinde olabilsin.Aksi durumda doğayla uyum içerisinde, dünyadaki tüm insanlarla aynı fiziksel özelliklerde (beynin büyüklüğü ilkel toplumda da Amerikalılarda da aynıdır) olmasına rağmen ilkel kapalı bir kültürü sürdürüyor olabilirler.Yaratıcı tarafından ‘bahşedilen şey’i ilk doldurmaya başlayanların tarımsal devrimi (ihtiyaçtan fazlasını üretebilmenin tarihsel ilk adımı)yapan toplumların olması ne kadar ilginç değil mi?

Uzun zamandır bu konuda yazmayı düşünüyordum.Yani ruh konusunda.Ancak yeni bir topic açmaya üşenmiştim.Bu topic ve son derece “tipik” bir ruhculuğu anlatan yazın benim için hoş bir rastlantı oldu.Yazında ele aldığın diğer argümanlarla da ilgili bir şeyler yazacağım.Ancak çok uzun yazıların okunmadığını en azından kendi pratiğimle biliyorum.Onun için bölümler halinde almayı düşünüyorum.

Ancak bitirmeden seni kızdırmak pahasına da olsa şunu söylemden geçemeyeceğim:
Hocam,hani filmlerde filan ruh çağırırlar ya..Biz de aynı şeyi yapsak ve seslensek
Ey akıl geldinse üç defa vur..!!!!

vartor 10-11-2006 07:42

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Bir insana sen ruhsuzsun deyince, gaddarsin manasi anlasilir. Bundan da ruhun herzaman iyisinin makbul oldugu sonucu cikar. Sair ruhlu, cani ruhlu , sanaatkar ruhlu insanlar da RUH'un manasini anlamamiza yardim eder. Bence ruh,un karsiligi, insanin karakteri olmali.
karakter nasil olusur? Biraz kalitimla, biraz aile terbiyesiyle biraz sosyal cevrenin etkisiyle ve en fazla akilla veya akilsizlikla.....

16-11-2006 12:40

Re: Ruh mu? vucut mu?
 

Sevgili ve değerli arkadaşlar;
Lütfen Cleve Backster ile ilgili şunları okuyalım ve sonra tekrar bazı konuları baştan başlayıp konuşalım.
http://yabanil.net/?p=124&print=1
http://www.agaclar.net/forum/archive...hp?t-1152.html

Ben ademoğlunun ara formu'yum sevgili homosapiens bak bakalım bilimle uygun mu çalışmalarım ? :)

18-11-2006 10:05

Re: Ruh mu? vucut mu?
 

Sevgili spartaküs;
Evet haklısın ancak tarihinden önce İNSAN ı tanımlamak gerekmez mi ?
Teoloji veya pozitif bilim dalları,kurgular adaletsizlikler hep İNSAN la var olmamışlar mı ?

Var olmayan bir şeyden hiçbir belirti gelmez. Yani kesin yokluktan işaretlerin görünmesi olanaksızdır. Çünkü işaretler bir varlığın sonucudur ve sonuç, temel nedenin varlığıyla bağımlıdır. Bu nedenle, var olmayan bir güneşten ışın yayılmaz, var olmayan bir denizden dalga görünmez, var olmayan bir buluttan yağmur düşmez, var olmayan ağaç meyve vermez, var olmayan bir insan ne görünür ne de bir şey meydana getirir. Bu yüzden, varlığın belirtileri göründüğü sürece onlar işaretlerin sahibinin varlığına kanıt oluştururlar

İNSAN ın var olması ile başlayan bir süreç değil midir aile,klan,kabile,site devletleri ve devletler.
Senin kurgu dediğin,kavanoz dediğin,kapak dediğin hep bu noktanın etrafında yani İNSAN ın etrafında,gelişmiş,serpilmiş,büyümüş bu günlere gelmiş olgular değil midir ?

Nedense aklıma sevgili Mevlana'nın Fih-i Mafih'teki zamane bilginleri için söylediği söz geliyor.
"Zamane bilginleri böyledir işte herşeyi bilirlerde KENDİLERİNİ bilmezler" dediği.

O halde varlık alanındaki tüm bu olguları var eden güç olan İNSAN nedir ile başlamak daha doğru olmaz mı ne dersin ?
Bu arada sevgili uzmanımız ve değerli K.C ninde sorularına yavaş yavaş kavramları karıştırmadan cevaplar bulma yolunda ilerlemiş oluruz.

frodo 18-11-2006 15:56

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sevgili psiko;

Cevap yazmakta geciktim farkındayım.
Daha önceki yazımda ""ele aldığın diğer argümanlarla da ilgili bir şeyler yazacağım" demiştim.Yavaş yavaş yine uzun metinlere dönüştürmeden fikirlerimi anlatmaya çalışayım...

Öncelikle Dr. Karl Schleich ile ilgili olandan başlayalım.Bu isimle ilgili türkçe iki kaynak var. Birincisi senin de yazının temelini oluşturan Bahailiğin anlatıldığı sitede. Zaten sen de ordaki cümleyi almışsın.İkincisi ise Carl Ludwig Schleich ismi ile Ankara Üniversitesinde cerrahların
dünyası adlı bir pdf dosyası. Muhtemelen aynı kişi.İsim farklılığı Bahai sitesinin bu konudaki özensizliği gibi geldi bana. Carl Ludwig Schleich 1890'lı yıllarda çalkantılı bir yaşam biçimine sahip genç bir cerrah ve lokal aneztesi ile ilgili parlak buluşları var. Bahai sitesinde anlatılan beyin denemeleri ile ilgili bir kayıt bulamadım. Muhtemelen yapmıştır.Ancak bulgularının tamamı ile yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu konuda çok fazla şey söyleyebilecek durumda olmadığımı, bu konuya doğal olarak vakıf olmadığımı itiraf etmeme gerek yok. Dr ya da biyolog değilim.
Ama şu anda okumakta olduğum kitaplardan biri tam da bu konu üzerine.

Francis Crick kitabın yazarı, ismi de Şaşırtan Varsayım.
Önsözünde şöyle diyor 1962 yılında DNA'nın yapısını keşfederek James Watson'la birlikte nobel ödülü almış bilim insanı:

"Bu kitabın konusu,bilincin gizemi ve onun bilimsel olarak nasıl açıklanabileceği.Soruna açık ve seçik bir çözüm önermiyorum.Keşke yapabilseydim.Ama şimdilik bu çok zor görünüyor....Amacım,bir şeyi gördüğümüz zaman beynimizde tam olarak nelerin olup bittiğini açıklayabilmek."

Kitap beynin işlevlerinden biri olan görme eyleminin beyindeki sürecini anlamaya çalışıyor.Doğal olarak insan beyni ile ilgili deneyler ahlaki nedenlerle pek yapılabilecek gibi değil.Çok ender durumlarda hastanın rızası alınarak açık beyin ameliyatlarında beyin kabuğuna bağlanan elektrolarla beynin seçilmiş bölgelerinin uyarılmasına yönelik uygulamalar yapılabiliyor.Crick kitabında (s 120 Deney türleri) George Ojemann adlı bir doktorun, İngilizce ve Yunanca dilini kullanabilen bir hastanın beynine bağlı elektrotlarla uyarılması sonucunda hastanın bazı İngilizce kelimeleri unuttuğunu ama Yunancasını unutmadığını gözlemlediğini söylüyor.Bu ilginç çünkü beyin kabuğunun farklı dilleri farklı yerlerde depoladığını gösteriyor.

Ruha yönelik kanıtlardan gösterdiğin Dr.Karl Schleich'in bulguları beynin parçalarının yeri değiştirildiğinde bile hastanın normal hayatına devam ettiği yönünde idi. Burda aslında "ademoğlu" olarak senin bile hemen farketmen gereken bir şey var.Bu günkü cerrahi gelişmemize rağmen beynin parçalarının yer değiştirilmesi imkansız gibi.Ama bu doktor
1890 yıllarında bunu başarmış.(!)

Son olarak Crick kitabının son bölümünde ("Özgür İrade Üzerine Bir Ek Söz") Michel Posner'in rapor ettiği bir ilginç hastalık üzerine notlar düşüyor.Hastalığın adı "yabancı el". İzleyelim:

"Bu olayda örneğin hastanın sol eli genellikle basit ve olağan işler yapmakta,ama hasta bundan sorumlu olmadığını iddia etmektedir.Örneğin el yakına konan bir cismi kendiliğinden yakalayıp tutmaktadır.Bazı durumlarda hasta eline cisimi bıraktıramamakta ve ancak sağ eli ile sol elinin cismi bırakmasını sağlayabilmektedir.Hastalardan biri yabancı
eline istemgücünü kullanarak bıraktıramadığını, ama yüksek sesle 'bırak' diye bağırdığında bunu başarabildiğini bulmuş.

"Peki hasar nerdeymiş? Evet,yine ön kuşak oluğunda ya da dolaylarındaymış.(sol yabancı el için sağ tarafta) ve buna ek olarak büyük birleşiğin tam oraları da hasarlı olduğu için,soldaki sağlam bölge sağdaki hasarlı bölgenin veremediği komutları komutları veremiyor sol ele."


Doğal olarak şimdi sormak durumundayım.Ruh nerdeydi?

En iyisi hocam seansımıza devam edlim;uzat elini.Ve birlikte
haykıralım :
Eyy akıl geldiysen üç kez vur...



fırsat buldukça devam edeceğim...

vartor 19-11-2006 02:02

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Cok degerli dostlarim,
Cocuk yaslarda, inancimi kaybettigimden, detayli din arastirmasi yapmadim. Butun varolan dinleri, sadece sacma bir kendini kandirma araci olarak gordum.
Bu forumda yazilanlardan, muslumanlarin ruh inanci olmadigi kanisina kapildim.
Konunun baslangicinda, bana bir celiski gibi gorunen, olumden sonra ruhdan mi yoksa vucuttan mi bahsedildigini merak ediyordum. Fiziki zevkler, yemeler icmeler, hurriler, hep vucudu vurgulayan simgeler bana kalirsa.
Eger vucut diye kabul ediliyor ise hakikaten, daha da buyuk bir celiski cikiyor ortaya, maneviyat dedigimiz neci oluyor bu arada?
* Konuya, inanclilardan sadece, mhmmd ve Psiko dostlarim bir seyler yazmislar, ve onlardan anlayabildigim kadariyla ruha inaniyorlar.
* Diger uyelerden de duymak isterdim goruslerini.

19-11-2006 11:15

Re: Ruh mu? vucut mu?
 

Sevgili Frodo;
Akıl beyinimizin bir ürünüdür değil mi sevgili uzmanım ?

"Bunca gelişmelere rağmen beyin, hâlâ insan vücudunun çalışması hakkında en az şey bilinen organı olma özelliğini koruyor. Konunun uzmanlarına göre bir çok kişi beyin potansiyelinin ancak % 4-8 arasındaki bir kısmını kullanıyor."
http://www.mcaturk.com/mca_icerik.php?subid=76

Ey geldin ise kapıya üç kere vurması gerekeni kullanan homosapiensim uzmanım benim Jules Verne kim ?
"Ruha yönelik kanıtlardan gösterdiğin Dr.Karl Schleich'in bulguları beynin parçalarının yeri değiştirildiğinde bile hastanın normal hayatına devam ettiği yönünde idi. Burda aslında "ademoğlu" olarak senin bile hemen farketmen gereken bir şey var.Bu günkü cerrahi gelişmemize rağmen beynin parçalarının yer değiştirilmesi imkansız gibi.Ama bu doktor
1890 yıllarında bunu başarmış.(!) "

Bu demekki biz NASA hesapları yapmadan,bakkal hesabı yaparak tek tek gideceğiz sayın Laplace hayranı uzmanım.Laplace acaba "Pilasmayı oraya kim koyduya" cevap veremiyor neyseee :)

Şimdi sevgili uzmanım şöyle diyek:Senin elinde bir cep telefonun var değil mi ?Dur yahu markasını sormadım numarasını da :)
Bu ekip bir adet cihaz,bir adette hattın gelmesi ile içerde operasyon yapan karttan mı teşekkül etmiş ?
Biz ruh'a inananlar deyoz ki telefon cihazı bedendir.Kart her ne kadar hattın telefonla olan bağlantısını sağlayan tüm işlemleri yapıyor olsada hat ana merkezden verilmez ise ahanda ortada öylece kalıyor.
Sen istediğin kadar alooo alooo de olmuyor merkez hattı kapatmış.
Mesaj aynen şöyle "Aradığınız kişiye ulaşılamıyor" burada aklıma Yahya Kema'in dizeleri geliyor işte.

" Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden."

İnananlar binlerce yıldır iddia ederki ruh vardır.Nesnel bakan arkadaşlarımız ise yok derler ama hep merak ederim bu nasıl nesnellik diye.
"Var olmayan bir şeyden hiçbir belirti gelmez. Yani kesin yokluktan işaretlerin görünmesi olanaksızdır. Çünkü işaretler bir varlığın sonucudur ve sonuç, temel nedenin varlığıyla bağımlıdır. Bu nedenle, var olmayan bir güneşten ışın yayılmaz, var olmayan bir denizden dalga görünmez, var olmayan bir buluttan yağmur düşmez, var olmayan ağaç meyve vermez, var olmayan bir insan ne görünür ne de bir şey meydana getirir. Bu yüzden, varlığın belirtileri göründüğü sürece onlar işaretlerin sahibinin varlığına kanıt oluştururlar.

Şimdi yine eee dediğini duyar gibi oluyorum :) Senin yerine ben sorayım o zaman "Eeee beyin yok mu işte o beyinin uzantıları bunlar ne var bunda"
İşte burada Laplace ında bilemediği soru var "Pilasmayı oraya kim koydu" nun,öznesi olan "Kim" in düzenlediği ama dünya normları ile ifade edemediğimiz bir başka yerler var ve bu hattın merkezi nerede sorusu var.İşte onun için dedim ki :"Şimdi, eğer biz kendi fiziksel ve ruhsal sınırlarımız yüzünden Tanrı dünyalarını, insan gerçeğini ve tüm ruhani değerleri anlayamıyorsak, düşüncelerimizde olumsuz bir tavır mı ortaya koymalıyız ? "
Aslında bir başlıkta Cem demiş ki :" Aslında dramatik bir durum, insanların çoğu doğru yolda olduğuna, doğruyu yaptığına, iyi niyetli olduğuna inanıyor. Ama buna rağmen dünya sık sık kan gölüne dönüyor. Demek ki niyetler önemli olsa da belirleyici değil. İyi niyetlerimizden bağımsız olarak yaptıklarımızın, savunduklarımızın objektif değerlendirmesini yapamadığımız sürece sorunlar çözüleceğe de benzemiyor."
Burada oturup düşünülmesi gereken bir şey var DİN denmiş,din adına olmaz türlü herze yenmiş burada bunu tartışıp duruyoruz BİLİM dersen;Hiroşima ve Nagazaki ler savaşlarda kullanılan her türlü savaş araç ve gereci şu an virüsleri insanlığa hediye etmiş (bunu burada tartışamıyoruz çizgimiz belli :) )
Ne bileyim yani oturup insanlığın ORTAK normu ne,ne yapmalı ne etmeli bulmak yerine benim babam varya muhabbetleri bayağı hoş oluyor.En güzeli Vartol abimden geldi biz insanlar CANİ ruhluyuz bu yüzden dünya mok içinde heral
O zaman da aklıma şu atazözü geliyor :
"Kabahat altın kürk olmuş kimse üstüne almamış" Ne dinlisi ne dinsizi
hep merak ederim dünyayı bu hale kim getirdi gökten zembille gelenleri bi yakalarsam yapacağımı biliyorum ben.


Sevgili Vartor ağabeyim bu konumda bedenle gitsek kaç yazar Ruhla gitsek kaç yazar ne dersin ?

Sevgilerimle ağabey hoş ve esen kal dur be uzmanım sanada diyecez ne alıngan adamsın uzmanım homıosapiensim :)

Cemal 19-11-2006 21:12

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
vArtol amcam*-valla güzel zevkli bi konu açmışın..konuş konuş..netice hava -civa olcek zevkli bi konu..Çünküm sonu matdeye dayanmayan -hiç bi konuda -fikir birlii vede gerçek ahanda bu kartdeşim*deyi bişey çıkmıyo..
Yannız şindi yemek zamanı pek kalamıcam-ama hastasıyızya sitenin..ilk fırsatta giriyoz..İşte yemee dakkalar var-hatta geçti bilene..hanım *Cemaal hadi sofra hazır.Çocuklar beklyo*deyip dursada .bir 2 tıkırdatmadan-bir iki yazı okumadanduramıyoz..(Cem abi bana kıstlama koy..sayaç koy..şu kadan saatten sona kilitlesin...yoksa hanım çarkıma okucak..pederde bozuk atıyo zati.. :lol: )Bide aynı konuda bi başlık daa var*-ölüm ve sonası diye*aynı konu iki yerde yazılcaana tekyerde konu takip olsaydın bence daa iyi olurdu..neyse ..büyüklerimis bilir.

vaRtol amca bak şindi ayaküstü sana az acılı bi köfte yapayım...Abim çıktıın yer yannış. 8O

Ruhun nasil yanacagini, veya hurilerle yatip kalkacagini din nasil aciklar, bileniniz var mi?
*benim bildigim ruhun tek gidasi muziktir.


Diyelim islamiyet bu konuları yannış annatıyo..onun yannışları sizi yannışa sürüklemesin.
hurileri*-nurileri bırakın..o konuda kuranın dedikleri yannış veyama biz yannış annıyoz* yannışdiyelim ve geçelim.
Deki mesela hepimis en moden din olan hıristanıs..
veyama daa dorusu o da deilis...sadecene insanıs.. hiçbi dine takılmadan düşünelim..bu ruh meselesini..
yemee gidiyom ..sona din üstünde oturaklı.. :) *bi cevap yazcem..
vARtol amcam*-ellerinden öperim.
olun cml.

frodo 20-11-2006 12:47

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sevgili Ademoğlu:

Seni uyarmıştım: dayandığın metin çok zayıf,bu haliyle tartışmak için yetersiz diye. Görüyorum ki yeni argümanlarla bu durumu kurtarmaya kararlısın. Öyle olsun.Şu ruhu kurcalamaya devam edelim öyle ise...

Öncelikle plazmayı oraya kimin koyduğu meselesi..Dikkat edersen plazma meselesine ,big bang’le ilgili bir tartışmadan geldik. İlk soru o misketi kimin patlattığı şeklindeydi. Big bang le ilgili bilimsel tartışmaları özetledim ve alternatif teorilerden, öne çıkan plazma teorisini anlatmaya çalıştım. Soru bir anda misketi kimin patlattığından plazmayı kimin koyduğuna döndü...Laplace hayranı mıyım ? Aslına bakarsan Laplace ile ilgili fazla bir şey bilmiyorum. Ama o alıntıdaki mesaj, Laplace’nin doğru söyleyip söylememesi değildi .Öz olarak bilimsel bakış açısını anlatan güzel bir anekdottu o kadar.Cemalin dükkanında bu anekdotu yazmam büyük lafların arkasına sığınmak amaçlı değildi. Cemal’in zeka düzeyine hitap eden ve misketten plazmaya geçişine şaşkınlığımı belirten bir hicivdi sadece .Cemal bunu anladı bence, ve hemen Laplace’ı da kuyudaki kurbağalara benzeti.Bu anlamda da haklıydı.Yalnız Laplace kuyudan görünen gökyüzünü genişletmek için, yegane yol olan bilimi seçen , iğne ile kuyunun kenarlarını kazarak ufkunu genişletmeye çalışan kurbağalardan biri. Bazıları da kuyuda sıçramaktan başka bir şey yapmayan ve inançla , kuyunun kendisine sunduğu gökyüzü ile yetinen bir anlayışta olabilirler. Biz birincilerden yanayız psiko hocam...

Bilimin dinsel inanışlarla çelişmesi tüm insanlık tarihi ( toprağa yerleşip uygarlık kurduğu tarih ) kadar eski. Dinin evrenle ilgili ne kadar öngörüsü varsa hepsi bilimsel geliş-melerle tek tek çürütülmesine rağmen din hala ayaktadır..İlk olarak dünyanın yaşı,düz bir dünya anlayışı ve hala İslam ülkelerinde kabul edilmiyor olsa da Adem ve Havva kültünün
yıkılışı...Fazla ayrıntıya girmeye gerek var mı ? Örneğin teleskopun keşfi göksel hükümdarları teleskopun sınırları kadar evrende geriletti. Daha da uzaklaştılar.Hatta dinsel motiflere gönderme yapan big bang teorisi ile Tanrı 14 milyar yıl önceye gitti.Tüm bunlardan ne anlamalıyız ? Bilimin bilemediklerine saklanan bir yüce ruh...Bilim ilerledikçe eteklerini biraz daha toplayıp gerileyen bir yüce ruh...

Özel bir sohbetimizde , dilin soyutlama düzeyinde ne kadar muhteşem bir şey olduğunu söylemiştim. O dil bize düşünsel soyutlama düzeyinin sadece küçük bir kısmını anlatabilir. Bu düşünsel soyutlama, imgelem gücü öyle bir şeydir ki kendimiz kandırmanın bir aracı da olabilir pekala...Bir düşünceye inananların çokluğu doğrudan o düşüncenin
doğruluğunu gösterir mi ? Elbette ki buna cevap hayırdır. İnsanların hemen hemen tamamı uzunca bir süre dünyanın düz olduğuna inandı. Öyle mi idi?

Var olmayandan bir şeyden bir belirti gelmez..Öyle buyurmuşsun.Gelen belirti neymiş ? Gerçek hayatla sürekli çelişen, insanların ufkunu sürekli daraltan din mi? Gelen belirti bu mu ?

Son olarak beynin nasıl işlediğini ve kapasitesini tam olarak bilemiyoruz,doğru. Ama bu bilemeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Beynin ve onun ürünlerinin yeterince incelenmediği gerçeğini hatırlatmakta fayda var. Diğer yanda bu ahlaki nedenlerle deney konusu olmasında sakıncaları olan bir konu. Ama emin ol önümüzdeki yıllar bu konunun
epeyce açığa çıkacağı yıllar olacaktır. Ve ruh bir başka bilinemeze çekilip orda savaşına devam edecektir.

Sen elini uzat, seans bitmedi.Akıl gelene kadar çağırmaya devam.

20-11-2006 14:19

Re: Ruh mu? vucut mu?
 

Sevgili frodo;
Beni uyardığını biliyorum.Ama benimde anlatmaya çalıştığım şu;Birimiz dünyada birimiz Mars'ta olursa tabi ki zordur.Önce ikimizinde atletizm yarışmacıları gibi ayağımızı dayayacağımız eşit koşmaya başlayacağımız aynı düzlemi bulmamız lazım.Senin ortaya koyduğun bana uymuyor benimki sana.

Ama ORTAK olan bir şey var ki o da İNSAN ve davranışları.Binlerce yıldır işlenen bir konu bu beden mi ruh mu olayı. Laplace şunu dedi Einstein bunu dedi ile olmuyor işte.

"Bir düşünceye inananların çokluğu doğrudan o düşüncenin
doğruluğunu gösterir mi ? Elbette ki buna cevap hayırdır. İnsanların hemen hemen tamamı uzunca bir süre dünyanın düz olduğuna inandı. Öyle mi idi
?"
Benim bu söylediğinin aksini savunduğum mu var ?İki paltanın yüzünden SORGULAYAMAMIŞ insanlar ile lütfen beni aynı tutma.Ben her sorgulamamda uyarı ve ikaz almışım babamdan,ailemden,inancımdan,eşimden,çevremden hatta öyle ki kendimden bile :)

Sen ne dedin ne hissettin ben ne dedim ne hissettim esas olay burada.

Sana Cleve Backster'in deneylerini anlatan bilgileri sundum sen dahil BİLİM cevap veremiyor burada sığınılan liman yine sevgili A.Einstein'ın
"Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır. Ama sahip olduğumuz en değerli şey odur."
Eyvallah bende oradayım ama Cleve'in iddiası ise çok daha vahim bu olayda "“Eğer gözlemlediğim şeyler kesinlikle doğruysa, yaşamlarımızı üzerine kurmuş olduğumuz teorilerin birçoğu üzerinde tam bir ‘yeniden çalışmak gerektirir’ korkusunu yaşıyoruz. ‘Eğer Backster haklıysa başımız dertte,’ diyen biyologlar tanıyorum. Temel varsayımları böylesine sorgulamaya kalkışmak bile belli bir karakter ve kişiliği gerektiriyor. Batılı bilimsel topluluk ve aslında hepimiz zor bir noktadayız, çünkü varlığımızın şimdiki şeklini sürdürme adına müthiş bir bilgiyi görmezden gelmek zorundayız. Ve tüm bu zaman zarfında daha fazla bilgi toplanıyor. Örneğin, Rupert Sheldrake’in köpeklerle yaptığı çalışmayı duydunuz mu? Hem köpeğin beslendiği eve hem de besleyen kişinin işyerine zamanı da kaydeden bir kamera yerleştiriyor. Keşfettiği şey şu: insanlar işten eve her gün farklı bir saatte de dönseler, kişinin işyerinden ayrıldığı anda, evdeki köpek kapıya yöneliyor."

Konumuzla alakası ne diyeceksin ama olay şu;bilim şu an geldiği noktayı sorgulamak durumunda hemde baştan aşağıya bu da tekrar beden-akıl-ruh üçlüsününde sorgulanması anlamına gelir neticede.
Onun için ne sen beni üz dünyadan ne de ben seni üzeyim marstan :)
Önce aynı *bir düzlem bulalım bulabilirsek yoksa sittin sene bu iş böyle gider.

spartacus 20-11-2006 14:32

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Öncelikle ruh denince ne anlıyoruz, bunu yeterince ifade etmeden yada anlamadan yada anlatamadan tartışma anlamsızdır.

Bedeni kullanan ve geldiği yer Ati ye tekrar gidecek olan, binbirgece masallarının baş kahramanı olan ruh mu buradaki mevzu ?

Niye İslam Bilim İle Çelişsin başlığıda ruh konusuna gelmiş. "Orada söylemiştim, buradada söyleyeyim."

Sevgili Özgür _beyin
Sen söyleyince aklıma geldi, ruh oluşturmak için naneyi yedikten sonra üstüne Ayva yemek gerekir. Ruh için ayvayı yemiş olmak şarttır :)

Bu arada bu ruh öyle ruh değil, bulutların üzerinde gezen bir ruh, kısa bir dönem vücudumuza girmiş?! kör, sağır, dilsiz, elsiz, ayaksız, en önemliside beyinsiz bir ruhtur.

Bu ruhu en iyi açığa çıkartan, bulutların üzerinde özgür kılan, saçma sapan para aşırma, ahmak cüzdanı sövüşleme seansları değildir(sanki masallarda amaç burada gibi ama neyse),

En iyisi Afyon, Kendir, Kenevir ruhudur.

vartor 21-11-2006 04:31

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Afyon, kendir, kenevir dedin de aklima geldi, pardon ruhuma geldi. Uyusturucu maddeler, alkol, bazi ilaclarin, ruh adini verdikleri, insan olma yeteneklerimizi koreltigini, dinli dinsiz, ruhlu ruhsuz herkesin kabul ettigi bir gercektir. ruh vucuttan ozgur birsey ise bu maddelerden neden etkilendigini sormaliyiz kendimize.
*40 sene onceki, kisitli anatomi bilgime gore, insani diger hayvanlardan ayiran, ahlak, iyilik gibi, mevhumlari ogrenmesini saglayan beyinin yuzeyini kaplayan, kortex tabakasinin frontal kismidir. Acaba kortexin marifetleri, ruh kavrami ile mi karistiriliyor dersiniz? Ilk duydugumda kortexin vazifelerini ,aklima hemen ruh kavrami gelmisti.

mhmd 21-11-2006 10:26

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sn. Vartor,

Kortex ve frontal lob terimlerini okuyunca aklıma geldi.
Kullanılan madde ile madde ötesi arası ilişkiler bütünü.
Siz madde ötesine inanmıyorsunuz. O halde sizin “Ruh yoktur” teziniz doğrudur.
Ben madde ötesine inanıyorum. O halde benim “Ruh vardır” tezim doğrudur.
Ancak henüz tezlerin doğruluğu teorik olarak ispatlıdır. Esas iş bundan sonra başlar
İniyoruz pratiğe.
Pratik bilgilerin tamamı sizi doğrular, en azından şimdiye kadar bilinen pratik bilgiler. Sakın bu madde ve madde ötesinin ayrılmaz bir bütünlüğü olmasın? Diye bir soru çıkar.
En azından hala Ruh kavramına inanan benim beynimde.
Ama cevap yetişir. O zaman bedenle birlikte var olan Ruh yine bedenle birlikte yok olacaktır. Ee bu cevapta sizi doğruladı!
İşte o zaman işin rengi ortaya çıkar. İman, ve özellikleri.
Ali Ramiteni’ ye göre (Ö: m.1321) “Heyecan ve duygudur. İman; üzülüp ulaşmaktır.
Masivadan (dünyevi şeyler) üzülmek, Hakk’a ulaşmak.
Ee yine karşımıza çıkar madde ötesi şeyler.
Lakin heyecan ve duygunun kaynağı olmasa da olmasın sakın kimyası kortex ve frontal lob. İş gittikçe heyecanlanıyor.

Hatalarımızı cehaletimize bağışlayın

spartacus 21-11-2006 11:33

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sevgili mhmmd
"Siz madde ötesine inanmıyorsunuz. O halde sizin “Ruh yoktur” teziniz doğrudur.
Ben madde ötesine inanıyorum. O halde benim “Ruh vardır” tezim doğrudur.
demişsiniz"

Doğruların kıstası, baktığımız açı olamaz, bu olamadığı gibi inançda kimseyi doğrulamaz. Ben madde ötesine inanmıyorum diyelim, bu benim bu yönlü teorileri hiçe sayacağım anlamına gelmez. Bu anlama gelmediği gibi, öyle bir inancı olupda o yönlü yorumlar getirenide doğrulamaz. Gerçek ile doğru ilişkisi çok farklı bir ilişkidir ve belirleyicilik doğrudan değil gerçekten yana işler. Kıstas gerçeğin aynası olmalıdır, bizlerin içsel bakışı yada açıları değil. Mesala madde ötesine inanmayan birisine göre ruh yoktur, ama tersi için ise ruh vardır, şu anlamda biz ruh olayında her ikisinede bağlı kalarak sorgulama(kendi kendimizi yine kendimize dayanarak *amaçsızca doğrulama) yapamayız, bizim baktığımız açı, ikisinide içine alabilecek kadar geniş olabilmelidir. Şu sözünüzde dünya düzdür diye inanılan dönemde, bu inanca göre bu tez doğrudur demekten başka bir şey gelmiyor elimden, evet o inanca göre bu söz doğrudur çünkü doğruluk kıstasını yine kendisi ile işletmektedir, ancak diyorum ki, aslolan gerçektir ve o açı ile bakabilmektir. Çünkü göreceli olmayan, değişimlerden geçtiğinde dahi bu değişimlerin somut nedenleri olan şeydir gerçek.
İnsanları kör eden ise ölçütü yine kendisi olan doğrulardır...

---------------------------------------------------------
Vücudun salgıladığı tek bir salgı enzim yok ise, duygu varmı, düşünce var mı, heyecan varmı, acı var mı...?

Adranalin işte basit bir ruh suçlusu.
Troid bezi işte ruhu sinirli yapan basit bir örnek.
Açlık işte ruhda dayanılmaz sonuç, boş mide açlığa, dolu mide tokluğa, cinsel salgılar dürtülere, soğuk üşümeye, sıcak yanmaya.......... (Daha ilk yazıda ruh nereye gider de ifade etmeye çalışmıştım, cennet bizlerin dürtülerine(huriler), hislerine(açlık), sonsuzluğuna(ölümsüzlük) göre iken, cehennem(yanmak), acı açlık... üzerine bina edilmemiş mi? Hani bu madde ötesinde bu maddi, somut dayanaklar neden ? Demek ki ruh değil, burada belirleyici olan yine bedendir ve ruh hayal alemlerine sadece geçiş anahtarı olarak kurguya, hayale bulunmuş bir kahramandır!...
Çünkü madde ötesi olan tek şey hiçliktir, ve hiçlikten bırakalım hayalleri, kurguları, madde öteliğini hiçlik bile doğmaz... Soyut alemlerde soyut gezintiler...
..................

Sevgi, acı, sevinç, üzüntü........ Bunların hiç birisi elle tutulmaz şeyler gibidirler, zaten düşüncemizde somut üzerinden bir soyutlamadır, teoloji olsun, antik çağ metafiziği olsun bunlar kardeş kardeş geçinirlerken, düşünceyide tersinden soyuttan somuta doğru işletmişlerdir, öyle bir işlemiştir ki artık gerçeğin temeli somut olan hiç bir şeyin ne önemi nede anlamı kalmamıştır. Deyim yerinde ise, şu içinde yaşadığımız somut dünya tamamen önemini yitirmiş, yalan dünya yaftasına uğramış ve ardından kurguların alemi ve baş kahramanı ruh sette yerini alarak filme başlamıştır. Senaryo senaryoyu üretmiş, kurgu kurguları çoğaltmış, soyuttan soyutlamalar hiç durmadan yürümüş gitmiş, öyle bir döneme gelinmişki artık tek geçerli durum kaos-korku-sığıntı ve kaçış(ruh) teorileri olmuş.
Oysa somut her zaman yerinde idi, gözlerden uzak tutulan, üzerinde yürünülen dünyanın şeklinin bile nasıl olduğu sorunu binlerce yıl, hayal alemlerinden dolayı mevzu konusu bile olamamıştır, bu dünyanın nasıl olduğu, hayatın nasıl yürüdüğü, neyin neye yaradığı, hayal alemlerinden daha önemli sayılmamıştır.

Önümüzde binlerce yıllık hayal alemleri ansiklopedisi var, yanar okumuş döner okumuş, dönüp dönüp bi daha okumuşuz, ezberi geçmişiz artık kurgusal olan ile gerçek ve somut olanı ayıramaz hale gelmişiz, tabir yerinde ise bön olmuşuz, durmaksızın kurgulardan kurgu üretmiş, hiç bir soyutun somutuna inmeyen, akvaryumunu dahi görmekten aciz balıklara dönmüşüz.. Bu salt kanımıza değil, iliğimize kadar işlemiş...
...
Kurgu o kadar kolaydır ki, bir kez içine girdiğinizde, hareketin temel yasalarından birisi olan etki ve tepki, nicel ve nitel durum ve açığa çıkan çelişkiler yok olur. Çelişki olmaksızın hareket olmaz, etki ve tepki değişime ana etken iken, bunlardan açığa çıkan ise somut çelişkilerdir. Kurgu çelişki tüketir ve tükettiği oranda gelişimin yerini tek düze ve dayanaksız, dogmalar alır. Felsefede bu tür tanımlamaların tanımı soysuz kelimesidir, yani bir dayanağı olmamaktır. Basit bir örnek vermek gerekirse;
Diyorsunuz ki, acı, sevinç, iyi, kötü vs bunlar kavram olarak soyuttur, *peki, ruh madem bedeni kullanıyor, güzel kardeşim ölmeye gerek yok, bayıldığımızda dahi artık bir ruhumuz olmuyor, göz yok, kulak yok, el yok ayak yok, beyin yok, bu ruh ne yapabilir bunlarsız? Cevap o kadar basit ki, öbür alemde yeni bir bedene sahip olacak, işte her şey bitti, çözüldü. Kurgu için ise çelişki derinine inilecek bir done değil, hasır altı edilecek, ölü toprağı gibi üstü örtülecek bir şeydir, bu anlamda hareket ve gelişim şansı kalmadığı gibi, bu tarz edinimlerin sonu tabu olmaktır... Bir yerde soyutlama yaparsak, insanlar açısından hatalar gelişimin ve ilerlemeninde kaynağıdır, tabu ise böylesi bir gelişim ve ilerlemeye baştan kapalıdır. En basit tabirle, tabu için yerçekimi yoktur!
...
Denirki müzik ruhun gıdasıdır, oysa bilinmezki müzik madde titreşiminden ortaya çıkan dalgadır ve insan beyininde maddi etkileri oluşur, insan beyini ise bu somut etkilere somut yanıtlar verir, salgılar, enzimler devreye girer!

Ruh denen eğer hissiyat ise bunlar salgılardır ve nedensiz değil tamamen etki ve tepki, ilişkisel prensibe göre çalışırlar!

Adranalin herkese yeter, Afyon, Kendir, Kenevir ise ruha.

mhmd 21-11-2006 11:56

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sn. Spartacus,

"Adranalin herkese yeter, Afyon, Kendir, Kenevir ise ruha." Demişsiniz.

Ruhun varlığını bir şekilde kabul ettiniz o halde :lol:

mhmd 21-11-2006 12:08

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sn. Spartacus,

Bu işin latifesiydi. Gelelim bildiklerimize.
Elimizdekileri ve elinizdekileri ortaya döküp bakıyoruz. Haklısınız sizin elinizdekilerin bir ağırlığı, şekli, rengi, tipi var ve bu bu alem karşılaştırmaları ile fiziksel olarak bilinen ampirik ispatı olan şeyler. Tümüne eyvallah
Dönüyorum elimdekilere; siz; hayal diyorsunuz, aldatmaca, yok böyle bir şey, kandırıldın diyorsunuz. Açıyorum elimi, gerçekten de hiçbir ağırlığı yok, göremiyorum hiçbir şekilde hiçbir yerini lakin size de anlatamıyorum elimdekinin hissettiğim varlığını bu alemde!

Bir Demet Tiyatro, geldi aklıma.
Elektrik çarpması sonucu gerçekleri gören ve güncelden yerelden maddi dünyadan uzaklaşan Doğru Adamı hatırladım.
Bağırıyordu çığlık çığlığa etrafındaki maddecilere “-Görmüyor musunuz? Bakın duvarların içinde adamlar var. Bizi seyrediyorlar. Bakın işte onlar.” Diye seyirciyi göstermekte. Diğerleri ise; Malum.

Bilim Teknik Sitesine aboneyim ve en sevdiğim ikincil uğraşım diyebilirim. Bildikleri, buldukları, aktardıkları her şey ampirik. Hoş ve doğru.
Lakin sözünü ettiğiniz hormonlarım beni boş bırakmıyor. Ha bire beynime pompalıyor hormonları. Bu kimyasal etki ile o da çalışıyor ve o da soruyor.
Peki anladık da hepsi bu mu? Diye

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın.

spartacus 21-11-2006 13:02

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
:)
Sevgili mhmmd,

"Adranalin herkese yeter, Afyon, Kendir, Kenevir ise ruha." Demişsiniz.
Ruhun varlığını bir şekilde kabul ettiniz o halde

Ruh italik dikkatini çekerim :) Buda latifenin latifesi.

Şaka bir yana, ilk paragrafta dediğim gibi bakmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Ne salt kendi açımdan nede salt senin açından, bir zamanlar demiştim ki, bizler çemberin merkez noktasından değil, merkez noktaya doğru gelen çizgilerinden merkeze eriştiğimizde mantığımız doğru işler, böyle düşünüyorum ve bu tür konularda bunu başarmaya çalışıyorum... Kapsayıcılık... Geniş açı...
---------------

Bende Bilim Tekniğin eskileri dijital ortamda da olsa tüm sayıları var. Her ayda alırım, ama inan harf harf okuduğum başlıklar çok değildir.. Salt ampirik değil, akademik ve gözleme dayalı bilgide çoktur orada.

Ayrıca Bilim ve Gelecek dergisinide incelerim, çünkü bu dergide felsefik, sosyolojik edinimlerde var.... Neyse.

Şimdi Liopleurodon hocamın kulakları çınlayacak, şu ünlü garajımdaki Ejderha konusuna gireceğiz. Olmayacak, ortada bir ejderha olarak salt bir iddia kalacak... Bu herkesçe geçerli olabilir mi, mesala duvarın içinde adamlar görüyor örneğindeki duvarın içindekiler ?
Benim için gören değil, duvarın içinde olduğu iddia edilenler önemlidir ? Kıstasım burasıdır, herkesinde kıstası bu olmak zorundadır!

Evvala işe kurgular ansiklopedisinin kapağını kapatmakla başlayacağız yada daha doğru bir terimle dairenin merkez noktasından dışa doğru açılan her hangi bir doğruya tutunmaktansa, merkez noktasına, yani birleşim noktasına doğru kapanan tüm çizgileri yakalamaya çalışacağız. Kısaca mümkün olduğunca geniş bir açımız olmalı, aslında bu bir çok şeyinde çözümü, hırın, gürün bile kaynağında dar açı yokmudur ? Tabi daha derine inersek aslında süreğen bir doğrununda olmadığı, sonsuz noktaların varlığına falan da gireriz. Biraz kafamız karışır, *mesala 1 adet ekmeği ne bizim nede herhangi bir gücün 3 e hiç bir zaman tam olarak pay edemeyeceğimiz gibi :)

-------------------
Ben küçükken bazen geç kalırdım, akşama denk geldiğinde dere yatağından eve giderdim. Önümde ineğim ve tosunum köyün yolunu tutardım. Dere kenarları su etkisi ile yarılmış, bazı bitkiler aşağı sallanan biçimde kökler vermişti. Her geçtiğim bir çıkıntı, sallantılı kök bende başka algılara yol açardı, kendi ayak sesimden dahi korkmaya başlar, o karanlıkda ortaya çıkan belirteçler bende çeşitli şekillerde korku canavarlarına dönüşürdü. Soluma ineğimi, sağıma tosunumu bir elimi birinin diğerini öbürünün omzuna koyar öyle köye dönerdim, burada ise ineğim ve tosunuma olan yakınlığım, omuzlarına el vurmam, korkumu minumum düzeye indirirdi, onları ise olduklarından daha farklı bir mevkiye yükselmelerine dönüşürdü. Demek ki baş edilemeyen yerde refleks başlıyor, düşünsel korkularda refleks ise sığınmaya dönüşüyor, bu kadar basit.
Bizi kör eden ve bizim açımızdan sorun korkmak değil, ondan teoriler üreterek yaptırımlar ve Kurgular Ansiklopedisinin geniş sayfalarını bilmemek etkisi kadar yeri olacak düzeyde bu kıstaslarla doldurmuş olmaktır.
...
Hepsi bumu bu kadar basit mi ? Yağmur denen o "muhteşem" şey o kadar basittir ki? Bunun basit olduğu şimdi biliniyor peki ya bir zamanlar? Kurgular Ansiklopedisini açtığımızda yağmur için bir cilt dolusu şeyle karşılaşıyoruz hatta yağmurun yağması için yapılması gerekenler cildi ise(ki temelini Neolotik çağdan almıştır) suçlar bakımından da bayağı kabarık, insan kurban etmeler, kuş kurbanları, yerlere yatmalar, sığınmalar bir sürü şey.......... şimdi sorulacak tek şey yağmur bu kadar karmaşık mı ?

mhmd 21-11-2006 13:52

Re: Ruh mu? vucut mu?
 
Sn. Spartacus,

Bir çocukluk çağı örneği de benden o halde. Akşam üzeri, güneş batmış ancak hava aydınlık henüz. Sizin tosun ve inekten tam 7 tane de bizim yaylada önüme düşmüş, eve var daha 3,4 km. mesafe. Arkamda benden başka kimse kalmazdı. O zaman en sevdiğim saat bu saatti. Sessiz, kimsesiz, rahat ve arkandan iten kimse olmadan yürümek. Tüm vadinin en arkasında ben ve sadık ineklerimle sohbetim. O dönem korku vardı var olmasına ama hikayelerimin duygu çağlayanı karşısında ineklerimin pür dikkat (Kulakları yol sonuna kadar bana dönük olurdu) hallerindeki keyif daha ağır basardı.
Hayvanlarla iletişim konusunda en az insanlar kadar başarılı olduğumu düşündüğüm zamanlardı.
Kirlenmemiş dimağım ile düşünebildiğim zamanlar.
Hür ve neşeli zamanlar.
Çoğunluk karnımız aç ama yüzümüzde gerçek gülümseme olduğu zamanlar.
Her zaman el ve yüz derilerimizin çatladığı ama oyunlarımızda iken dünyadan koptuğumuz zamanlar.
Yayla deresinde kar suyunda yüzerken dostların içinde yandığımız zamanlar.
Bir başka zamanlar…
Hatıralarımda inanın korkunun zerresi olmazdı o dönemlerden kalan. Sevgi, özlem ve duruluktan başka hiçbir şey.

Şimdi siz diyorsunuz ki o inekler et ve kemikti öyle mi?
Şimdi siz diyorsunuz ki hikayelerim aslında kendini avutmaydı öyle mi?
Şimdi siz diyorsunuz ki arkamdan itilmeden yürümek, kişilik özelliğiydi öyle mi?
Şimdi siz diyorsunuz ki tüm bu heyecanlar aç karnımın glikoz eksikliği çektirdiği beynimdendi öyle mi?
Şimdi siz diyorsunuz ki elimdekinin şekli ve ağırlığından başka bir şey düşünmek istemiyorum öyle mi?
Şimdi siz diyorsunuz ki ben sadece homosapienim öyle mi?

O halde o güzellikler içindeki dünyam anlamsızlaşacak, silinecek, bitecek.
O halde 7 renkten başka renkler görülmeyecek.
O halde 20 Hz ile 20 kHz aralığındaki seslerden başka ses duyulmayacak.
O halde 380 nm ile 780 nm aralığındaki ışıkların haricinde bir şey görülmeyecek.
O halde !!!...

Odakta bulunan merkezden geçen doğru üzerindeyim diyorsanız ben yokum.
Ben kendimi tüm odaktan geçen doğruların denizinde dağıtmak istiyorum.
Ben çocukluğumu istiyorum!

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:25 .