Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Sufizm (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=158)
-   -   Muhyiddin İbn-i Arabî (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=36608)

alpeerkara 04-02-2015 17:22

Muhyiddin İbn-i Arabî
 
Merhaba arkadaşlar uzun zaman oldu konu açmayalı. Bugün internette gezinirken böyle bir şey buldum. Müjde iddiası. Zamanında Arabi Osmanlıyı müjdelemiş...
http://yenidunyadergisi.com/muhyiddi...emli-haberler/

http://www.haber7.com/televizyon/hab...liyi-mujdeledi

http://www.gulistandergisi.com/dergi_oku.php?id=143

http://www.hakikat.com/dergi/142/hyilmaz142.html

Yorumlamalarınızı merak ediyorum.

http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/M...DDIN-ARABI/868

Fanzione 04-02-2015 17:34

O değilde kahin muhammed romanın fethini söylemişti hala bekliyoruz.

vishnu 04-02-2015 18:28

hiçbir kehanetin orjinalini vermemiş son mimden kasıt sultan vahdettindir falanda aşırı zorlama

VirtualReality 04-02-2015 18:34

Harflerden sultan vahdettinimi buluyorlar tarihmi atıyorlar.

vishnu 04-02-2015 18:38

harflerden tarih yazmıyor ki. harf mim ie bunlar ha bu muhammeddir diyorlar

4lperTunga 05-02-2015 01:15

Alıntı:

Müneccimbaşı Ahmed Dede "Müneccimbaşı Târîhi"nde Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna işaret eden "sahih rivâyetler"i sıralarken; "Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî"nin "cifr ilmiyardımıyle ve Âyet'lerin gizli mânâlarından Devleti'l-‘Osmâniyye'nin şânının yüceliğini ve kıyâmete kadar dâim olacağını keşf" ettiğini ifâde ederek,(3) "cifr ilmini bilenlerin ma‘lûmu" olan bu eseri "Şeyh"in "Devleti'l-‘Osmâniyye'nin zuhûrundan yetmiş sene evvel istihrâc" ettiğini(4) haber vermiştir. Müneccimbaşı'nın bu ifâdeleri Şeyhü'l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Şeceretü'n-Nu‘mâniyye" kitabını, vefâtından on bir yıl önce yazmış olduğunu göstermektedir.
Tahmin ettiğim gibi cifr(şifrecilik) ilmi kullanılmış.Sayılarla harflerle oynayarak herhangi bir kitaptan birsürü şey çıkarabilmeniz mümkün, bunun mucize veyahut kehanet olduğuda yok.Misal; ömer seyfettinin arapça kaşağı öyküsünden bile ışın kılıcını çıkarabilirsiniz.Tabi cifrin uzmanıysanız...
(bkz: ömer çelakıl)

Cifr, ansiklopedilerde, "gelecekte vuku bulacak olayları değişik metotlarla öğrettiğine inanılan ilmin adı" olarak tanımlanır.

(Metin Yurdagür, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, "cefr" maddesi, c: 7, s. 215)


kasarsis 05-02-2015 04:07

şifreleme olabilmesi için ayetlerin öncelikle YAZILI inmesi gerekirdi, sözlü inmiş yıllar sonra kitaplaşmış ne şifresi aranıyor saçmalığın daniskası

Felâsife 13-02-2015 07:09

İbn-i Arabi böyle şeyler der mi? der.
Zira adam bir kere ŞAMANİK kökenli, bu tür şeyler onda iğreti durmaz.

Ama tabi ben şimdiye kadar böyle bir söz söylediğini duymamıştım, anlaşılan birilerinin bu sözlere ihtiyacı varmış ki gündeme getirilmiş, yoksa Arabi pek çok şeyler söylemiştir, onları kâle almayanların kehanetlerine müracat etmesi, tuhaftır.
Kaldıki üstede geçtiği gibi harflerden bu tip şeyleri çıkartmak ZORLAMADIR, net değildir.

Her neyse Arabiden için ŞAMANİK kökenli dedim bunu biraz açayım, zira bu duyulmamış bir tabirdir.

Öncelikle gençliğinde bir rahatsızlık geçiriyor, öldü filan diye gözlenirken, adeta yeniden doğar gibi bam başka biri olarak ortaya çıkıyor, söylemleri hal ve hareketleri değişiyor.
İşin içinde olanlar bunu tasavvufun keşfi ile anlamlandırıyorlar anca, sonrasında pek yerinde de duramıyor ve pek çok yeride geziyor vs.

500 civarıda eser yazdığı söyleniyor ki bir insan ömrüne bunu sığdırmak kolay olmadığı gibi, çoğuda tasavvufi ağır eserler olup, kitap yazmadığı zamanlarda da hastalanıyor.
Ne zaman ki kitap bitiyor bir süre rahatlama geliyor ve sonra tekrar rahatsızlanıyor, bu olay kısır bir döngü gibi bir birini takip ediyor.

Hasılı Arabi kitap yazmak gibi ciddi bir baskı altında, bir ömür sürüyor ki bu bile onun ŞAMANİK kökenlerine işarettir, yani Arabi ÖZGÜR değildir.
O kitapları yazmaya o sözleri söylemeye MECBURDUR, yoksa o hastalık onu ÖLDÜRECEKTİR, Şamanlarda aynen böyledir ya o Şamanlığı yapacaktır ya da ölecektir.
Seçme şansları yoktur.

Arabide seçim şansı olmadığı için, o şartlara riayet ederek uzunca bir sürede yaşamıştır, iyide etmiştir.

Örn. Arabi 9 ay hiç yemek yemediğinden bahseder, fakat sonradan bakıyor ki çevresiyle problemler iyice artıyor, yavaş yavaş geri yemek yemeye başlıyor.
Tabi bu durum akıl mantığın ötesinde bir durum olup, o zamanın insanıda bu zamanın insanıda buna akıl sır erdiremez.
Aslında burada soru, nasıl yemek yememek değilde, çevresiyle ne gibi problemler yaşadığıdır.

Yıllar önce gazete Hindistanda birinin yemek yemeden 60 yıldır yaşadığını okumuştum, şimdi nete baktımda 70 yıldır diye haberler var hakkında, demek ki bu dedemiz elan yaşıyor.
Bu dedemiz bir mağarada yaşıyormuş.
Yemek yememenin getirileri olduğu gibi götürüleride olur ki çevreyle bağlar gün geçtikçe kopar.
Yada ruhani boyuta geçtikçe, insani boyut grileşir diyelim.

Özetle Arabi gibi biri kehanetlerde bulunabilir, o yeterliliğe sahiptir, lakin kitaplarında geçenler yanında, bu sözleri adeta HİÇTİR
Diyelim ki Osmanlıyı müjdeledi, (pek inanasım gelmiyor) e n'oldu ortada Osmanlı mı kaldı? hiç işte.
Adam ebediyet adamıdır, heves adamı değildir.

Vahdet-i vücuttur, keşf-i akıldır, nefstir, ruhtur diye kalın kalın kitaplar yaz, genede anlaşılaMA.
Diriliş dizisinde adamı resmen Molla yapmışlar, elinde bir tespihi eksik, ayıptır yahu.

Neyse kimse anlamazsa anlamasın, koca sufi kendini gene kendi anlatır bir beytinde.

'Bütün yüzyıllar yetişdirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benimle anılacak'

Koca Şamana da bu yakışır. :)

İlginç değil midir?
Bir zamanlar bu millette Şamaniydi ve içinden de Şamanlar da çıkardı herhalde, elan yurt dışında çıkanlarda var, görüyoruz duyuyoruz.
Lakin bizim millet İslamiyete geçtikten sonra, bu bıçak gibi kesilmiş!...
Şimdi nerede onlar? niye çıkmıyorlar?

Yoksa adı değişerek bu Sufizm mi oldu? Sufiler mi oldu?

Neva 06-03-2015 05:00

Alıntı:

Felâsife´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 539208)

Yoksa adı değişerek bu Sufizm mi oldu? Sufiler mi oldu?

Sanmam sevgili Felasife, hala Samanizm dunyada hatirli yerini korumakta..

Felâsife 06-03-2015 05:13

Alıntı:

Neva´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 541411)
Sanmam sevgili Felasife, hala Samanizm dunyada hatirli yerini korumakta..

Eyvallah, katılırım, doğrudur.

Alibey 09-03-2015 17:20

Felesife kardeş bayağı bir bilgi sunmuş ama muhittini arabi çok farklı düşüncelere sahip biri. Fikirlerineen dolsuı şam da asılarak islamın büyükleri düşünürleri pislikler tarafından öldürülmüştür.
Aşağıdaki yazıda pek çok ataistin ilgileneceği konular var . Ölünce ne oluyor. Tanrı nerede vs.
İşte arabi:
https://insanveevren.wordpress.com/2...uhiddin-arabi/

Felâsife 09-03-2015 20:33

Katkı için teşekkürler sevgili Alibey

Alıntı:

Alibey´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 541902)
Hocaları tarafından üstün öğrenci olarak nitelendirildiği için, eğitimini geliştirmesi amacıyla Endülüs’teki Kurtuba kentine gönderildi. Babası ile beraber Kurtuba’ya gelen Arabi, ünlü İslam düşünürü İbni Rüşd’ün talebesi oldu.

Yalnız bu bilgi ciddi anlamda yanlış bir bilgi, bilinen Arabi ile Rüşd bir kere karşılaşıyor, o da şurada geçtiği üzeredir.
Birde Arabi, Rüşd'ün cenazesine gidiyor o kadar.
Hatta ölümünden sonra "yazık! söylediklerimizi anlamadan gitti, nasibi yokmuş" gibi bir sözde söyler bir yerde.

Diğer türlü zaten Arabi ve Rüşd felsefesi taban tabana zıttır.
Biri aklı yani akılcılığı savunur ki Rüşde bu yüzden Aristonun çocuğu filanda denmiştir.
Bugünün anlayışıda tam da böyledir, kuran, sünnet var, aklımızda var, öyleyse bize aklımız yeter, denir.
Hasılı olay OKUMA odaklıdır, kim çok okursa, etiketi varsa,

Arabide Akıl ötesini savunur ki medrese filan ilmi ile ne kuran anlaşılır nede din anlaşılır der.
Bunun için özel hallerden, keşf denilen akıl ötesi durumların da olması gerek der.
Yani DENEYİM odaklıdır, sadece okuma yeterli değildir.

Örn. Fususul Hikem.
20 küsür peygamberle görüştüm öyle yazdım der.
Bunu hangi akıl mantık kabul edebilir?
ve
İbrahim hata etti, Yusuf hata etti, İdris yanıldı vs. vs. derde der.
Aslında o güne kadar pek kimsenin bilmediği şeyleri söyler ki bu okuma ile olmuş değildir.

Neyse, Rüşd meselesine dönünce o zaten ilk karşılaştıklarında kendinden yaşça oldukça büyükmüş, ama tabi onunda büyük bir şöhreti varmış.
Arabinin şöhreti ise süper çocuk veya harika çocuk olmasından dolayı, şöhreti kendinden önce gidiyor, doğal olarakta Rüşdde görmek istiyor.

Arabinin esas hocası/şehyi kitaplarında çok geçer Ebu Medyen Magribidir, gerçi geçmişte bu kişilerin çok hocaları olmuş, hatta bazen nezaket icabı bile hocam/şeyhim de diyorlar, belkide bu medrese denilen yapılar yüzünden böyledir bilemiyorum ama Rüşdün talebesi demek, açıkcası Arabiyi hiç okumamak demektir.

Alıntı:

Alibey´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 541902)
Gelecekte daha çok anlaşılacak
Fusus ül-Hikem’in gizemini çözmek için, uzmanlar araştırmalarını sürdürüyorlar.

Eheh, aslında bu işleri çok anlamaya çalışmamak gerek, zaten geçmişte kaç kişi şerhler filanda yazmış, yazılmamış değil ki, üsteki gibi uzmanlarsa zaten hiç araştırmasınlar.
Onu bu mistik amacından çıkartıp, sade bir dile çevirmeye çalışmak, bence anlaşılmasını dahada zorlayacaktır.

Zaten insanlık bu tercümeler yüzünden inim inim inlemiyor mu? aslını unutup fasıllarla gününü gün etmiyor mu?
yazık oluyor kısacası.

Alibey 09-03-2015 22:14

Sayın felasife
O yazı bana ait değildir aktarmadır. Fakat aslı dediğiniz gibi olabilir.
" Endülüs'de bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıktı. Şam, Bağdad ve Mekke'ye giderek orada bulunan tanınmış alim ve şeyhlerle görüştü. 1182'de İbn-i Rüşd ile görüştü. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbnu Rüşd’ün bilgi'nin akıl yolu'yla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin gerçek bilgi'nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşf yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı."
İşin esası ve aralarındaki fark şudur.
rüşd bilginin akıl yolu ile elde edileceğinden bahseder ve Aristo ekolindendir.
Arabi ise bilgi sadece akıl yolu ile değil bilgi ilham ve keşifle elde edileceğine inanırlar.
O devirde sevillada pek çoğu yahudi kökenli filazof vardı. Felsefe ve bilim en çok yahudilerin tekelinde idi.
Benim burada arabi için anlatmak istediğim böyle bir düşünürün sırf felsefi sözlerini anlayamayan din bilgini geçinen pek çok şeyh pislikleri tarafından asılarak idam edildiğidir. Yani cahil islamcıların ilme verdiği zararları anlatmak içindir. Uyarılarınız için teşekkürler.

Felâsife 09-03-2015 22:42

Alıntı:

Alibey´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 541930)
Uyarılarınız için teşekkürler.

Rica ederim, yazının size ait olmadığının farkındayım, siz kendi üzerinize alınmayın.

Bu son zamanlarda böyle bir telaş başladı niyeyse, Arabiyi Molla gibi gösterme gayretleri var.
O klasik anlamda bir molla olmadı olmazda, zaten ölümü bile bunun delilidir.

Uzmanlar kitaplarını inceliyormuş!! peh.. eminim kendi fikirlerini, Muhyiddin dedi demenin yollarını arıyorlardır.
İyi niyet bile olsa, bu tercüme olayları sıkıntılı mevzu zaten.

Felâsife 10-03-2015 12:23

Sevgili Obi-Wan,
Gördüğüm kadarıyla sen karşılaştırma yapabilecek yetiye sahipsin, o yüzden yanlış bir şey okusunda ondan olması gerekeni çıkartabilecek seviyedesin, o yüzden yanlışı okusanda zarar gelmez.
Diğer türlü benim gibi mektep kaçkını, dil bilmez diş bilmez, bir adamda doğruyu okusada ne çıkar ki.
Şu halde bildiğin gönlünden geçen nasılsa öyle yap, benim geri durmamın başka sebepleride var aslında.

Karşılaştırma deyince şurada ki çalışma tavsiye edebilirim, bir sürü dil bilen, dil semantik uzmanı Prof. Toşihiko İzutsu'nun Taoculuk ve Tasavvuf karşılaştırması ki dışarıdan bir göz olarak adam güzel bir iş çıkartmış.
Onların ikisi bir kitapmış bu arada, farklı zamanlarda çıkmıştı.

Felâsife 10-11-2016 01:18

Alıntı:

Nuru irfan´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 591235)
Bu yazmış olduğun Tefsir Muhyidin-i arabinin ilgili ayetlerdeki tefsiridir, görüşleridir.

Bir yanlışlık olmasın.
İbni Arabi, bugün İmam hatipten mezun olmuş birinin de söyleyebileceği şeyleri söylesin, bu sizce mümkün mü?
Ki o Arabi, Fususun da adeta tüm peygamberlere birer kulp takmıştır, İdris, Nuh, Yusuf, Musa vs. leri hata etmiştir diye açıktan söyleyen biriyken, hatta anlayabilirseniz (Arabi adeta kuş dili konuşur) Muhammede bile kulp takmışken, Arabi sıradan bir molla gibi bu konuyu yorumlasın...
.. Şeytan kibrinden secde etmedi, sonra kafası karıştı pişman oldu, af diledi, Tanrıda ona musade verdi filan.

Arabi bu değil.

Ama tabi bugün dizilerde bile molla gibi gösterilmeye çalışılan birini konuşuyoruz ki ne dense boş.

Nuru irfan 10-11-2016 21:27

Alıntı:

Felâsife´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 591245)
Bir yanlışlık olmasın.
İbni Arabi, bugün İmam hatipten mezun olmuş birinin de söyleyebileceği şeyleri söylesin, bu sizce mümkün mü?
Ki o Arabi, Fususun da adeta tüm peygamberlere birer kulp takmıştır, İdris, Nuh, Yusuf, Musa vs. leri hata etmiştir diye açıktan söyleyen biriyken, hatta anlayabilirseniz (Arabi adeta kuş dili konuşur) Muhammede bile kulp takmışken, Arabi sıradan bir molla gibi bu konuyu yorumlasın...
.. Şeytan kibrinden secde etmedi, sonra kafası karıştı pişman oldu, af diledi, Tanrıda ona musade verdi filan.

Arabi bu değil.

Ama tabi bugün dizilerde bile molla gibi gösterilmeye çalışılan birini konuşuyoruz ki ne dense boş.

http://www.eraykitap.com/akaidfikih/...savvuf/041.htm

Bütün peygamberler Ahirette Nefsim nefsim derken yani bir benlik ortaya koyarken Peygamberimiz Ya ilahi ümmetim ümmetim diyecektir. zira hazreti Muhammedin kendisinde bir benlik yoktur
İnsan-ı kamil vucud saibesinden kurtulmuştur.

Muhyiddini arabin sözlerini herkes anlayamaz ceviriler aynen Kur'anı cevirenlerin yaptıkları hatarla doludur

Bir genç muhyidini arabinin kitabını almış okuycak sevdiğim bir ihtiyar adamda gelin beraber okuyalım diyor. o ihtiyar adamda arif-i billah
hakka arif yani
-tamam pazartesi gel okuyalım demiş.
pazartesi olmuş ihtiyarın evine gitmiş
kitabı okumadan evvel İhtiyar dedi sobaya yaslanmış ondan uufff bir şey oldu arkama galiba filan demiş.
bakmış adam Aaaa sırtınız bir parmak su olmuş efendim
bir ay boyunca ihtiyarı bakmış tedavi etmiş

Sonra Efendim muhyiddini arabinin kitabını okuycaktık
arif-i billah şöyle demiş
-E okuduk ya evlatım demiş bir daha mı okuycaz
Yani bunu kitabı okuyup anlaman için vucud şabesiden kurtulman O benliğini atman lazımdır demek istemişler
Yani muhyidini arabinin kitabını profesör bile olsan okuyup bir harf bile anlayamazsın

Felâsife 11-11-2016 00:20

Alıntı:

Nuru irfan´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 591287)
Yani bunu kitabı okuyup anlaman için vucud şabesiden kurtulman O benliğini atman lazımdır demek istemişler

Yo buda çare değil :) fususta İdris fassını okursan, Arabi İdrise bile hata yapmış der, o İdris ki hayattayken nefs illetinden kurtulup, bedeninden azat oluyor ve tamamen ruhaniyet kazanıyor, ve akabinde cennete giriyor vs.

Arabi ne diyor, İdris böyle yapmakla kusurlu bir şey yaptı, hata etti der. İnsan yarım değil bütündür, o yüzden nefsini yok etmek hatadır der kısaca.

O yüzden benlik filan yok etmek hikayedir bu işlerde, nasibinde varsa o iş gelir seni bulur, hiç bir şey yapmayada gerek yoktur, olay KADERDİR yani.
Kaderde varsa tasavvuf kapılarını zaten ardına kadar açar.
Arabi 500 civarı kitabı çok bildiği için mi yazdı, tabiki hayır... yazmaya mecburdu, yazmasa hastalanıyordu, kaderi yazmaktı.

Alıntı:

Nuru irfan´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 591287)
Yani muhyidini arabinin kitabını profesör bile olsan okuyup bir harf bile anlayamazsın

Eyvallah.
İddiam yok zaten, herkes nasıl olsa biliyor, bizde onlardan öğreniyoruz :)

Nuru irfan 12-11-2016 12:34

Alıntı:

Yo buda çare değil fususta İdris fassını okursan, Arabi İdrise bile hata yapmış der, o İdris ki hayattayken nefs illetinden kurtulup, bedeninden azat oluyor ve tamamen ruhaniyet kazanıyor, ve akabinde cennete giriyor vs.

Arabi ne diyor, İdris böyle yapmakla kusurlu bir şey yaptı, hata etti der. İnsan yarım değil bütündür, o yüzden nefsini yok etmek hatadır der kısaca.

O yüzden benlik filan yok etmek hikayedir bu işlerde, nasibinde varsa o iş gelir seni bulur, hiç bir şey yapmayada gerek yoktur, olay KADERDİR yani.
Kaderde varsa tasavvuf kapılarını zaten ardına kadar açar.
Arabi 500 civarı kitabı çok bildiği için mi yazdı, tabiki hayır... yazmaya mecburdu, yazmasa hastalanıyordu, kaderi yazmaktı


Felasife !
Muhyiddini arabi : “Velilik nübüvvetten efdaldir” buyurmuşlardır
Yani Peygamberin Hakka bakan cephesine "velilik"
İnsanlara bakan cephbesine "nübüvvet" derler.
Elbette cephe-i velilik cephe-i peygamberlikten üstündür. O manayı kasdetmişlerdir ama kimse bunu anlamamış

Felasife!
Fususü’l- Hikem Hazreti Muhammedin sözüdür Muhyidinin değil ! ! Bunu bir defa derhal kabul edeceksin

Zira Bak Şeyh-i Ekber Muhyeddin-i Arabi Hazretleri ne buyuruyorlar:

“627 hicret yılı Muharrem ayının son günlerinde bir gece mana aleminden Beşeriyetin farhr-i Ebedisi, Nefs-i Natıka-i Kainatın Kalbi, İmamü’-Enbiya ve Evliya Hazretlerini gördüm. Yed-i saadetlerinde bir kitap vardı.
Bana hitap ederek:
“Bu kitab Fususü’l- Hikem (Hikmetlerin Özü) Kitabıdır. Bunu al (Kalbi marifetullah zevkiyle çarpan) insanlara arzet lazım gelen feyzi alsınlar” diye emretdiler.

Bu Nasıl olur filan diye şaşırmana gerek yok
Zira Veli peygamberin vilayetinin varisidir. Peygamberlik vazifesinde tebliğ umumadır.
kafir münafık mümin ehli kitap vs. servet sevgisi, kadın aşkı için peygamberin yanında bulunanlar. bir dileğine kavuşmak için gelenler vs..
Her cins zıt insanlar peygamber etrafında olurlar. Zira Peygamberler cem'i- ezdada yani bütün zıtları camide toplamaya memurdurlar.;)

Ama Ancak İlahi hakikatler (Fususü’l- Hikem gibi hakikatler) herkesin istidadında kabule mazhar olmaz, dolayısıyla inkara saplanılır.
Eğer bir şey nebi vasıtasıyla beyan edildiği halde inkar edilecek olur ise küfrü mucib olacağından,bu hususlar merhameten Hazreti Muhammede varis olabilecekler tarafından Nas’n anlayacağı şekilde şerh ile beyan edilir ki. İrfan (men arefe (irfan) nefese , fekad arefe (irfane) rabbe) yolundan geri kalınıp, inkara saplanılıpda küfre (kendi benliğinle hakkı örtmeye) dahil olunmasın diye

Resül-i Zişanın Efendimizin Seyh-i Ekber hazretlerine "Bu kitabı al Nas’a arzet menfaatlensinler" emri. Hazreti Muyeddinin Hazreti Muhammedin vileyetine yani hakka bakan cephesine varis olduğunu gösterdiği gibi.
Bu hakiketlerin, makam-ı İnsaniye çıkamayanların ilminden de uzak olduğuna yani hayvan sıfatları ile muttasıf olanların fehminden çok yüksekde bulunduğuna bir işaretir. Yoksa kendisi bütün insanlığa tebliğ ederdi

Şimdi felasife ! Şunu demek istiyorum
Kur’an’ın mealinde bile, yüzlerce binlerce hata yapılıyor. Fususü’l-Hikemin maalleri de doğru olamaz. O yüzden her okuduğuna inanma


İdrise şöyle demiş böyle demiş. Bilmem

Muhyidini arabiyi şüphesiz Ehl-i beyt’e olan bağımdan dolayı, senden daha iyi tanıdığımdan, idris hakkındaki sözlerini duymadım ama O senin anladığın gibi bir mana kasdetmemişlerdir

Okumadım ama şunu manayı kasdetmiş olabilier

Bir örnek vereyim peygamberler arasındaki farkları anla

Muhyiddini arabi : “Velilik nübüvvetten efdaldir” buyurmuslar biliyorsun

Peygamberlerde dinar akçe olarak miras bırakmayıp, ilm bıraktıklarından "Evliyalar peygamberlerin varisleridir". Buyurulmuşlardır
yani 200.000 bin peygamber denilirse o kadarda varisleri vardır.

Şimdi İki peygamber varisi velinin kıyaslanmasına bakalıum
Vaktaki irfan aşığı bir zat, çok hürmet etdiği kemali bir zata demişki
Bana ermiş iki veli gösterir misin? diye yalvarmış
O zatda "Haydi sokağa çıkalım sana istediğini göstereceğim" buyurmuş
Sokağa çıkmışlar. Kasap dükkanına uğramış ,1.5 kilo et kesetirmiş eti alır almaz.
“Bu et yağlı” demiş beğenmemiş
Kasap bir dana kesmiş bu seferde “Çok yağsız verdin” demiş yine beğenmemiş. Kasap bir daha kesmiş, bu defa “iyi ama çok kemikli oldu” :D demiş reddetmiş. Hulasa koyunu parça parça yaptıkdıktan sonra “Beğenmedim bugün et almayacağım” diyerek dükkanda çıkmış, kasap da: “kusura bakmayın size layık et yapamadım” diye özür dilemiş

Kamil zat yanındaki zata dönerek “nasıl” demiş “İşte veli böyle olur. Koyunu parça parça etdirdik de adam gık demedi. Zira her sözü, her işi Allah’dan diliyor ve biliyor. Şimdi gel sana evliyadan birini daha göstereyim” diye bu defa bedestena kapalı çarşıya, yün kumaş satan bir dükkana uğramışlar, kamil zat selam vermiş rafdaki toplardan birkaç top çuha gösterek "Şu çuhaları bana gösterebilir misiniz?" Demiş Mal sahibi cevaben
“Yook! Böyle alışveriş olmaz. Evvela çuhalardan birini katiyyen beğeneceksiniz. Sonra fiyatını karar vereceksiniz ondan sonra kestirip alacaksınız ben kasap değilim, eti parçalatdırıp, parçalatdırıp da beğenmedim diyerek çıkıp gidesiniz” diyince, oradan da ayrılmışlar.

Kamil zat talib olan kimseye “İşte bu da veli. Kasabın koyununu parçatladığımızı biliyor. Şimdi sence bunların hangisi daha büyük veli.
“Herhalde kasab daha büyük veli olmalı” diyince

Hayır kumaşcı daha büyük veli. Zira Elinde şerait terazisi var Kur’an ile hareket ediyor, ne zarara giriyor, ne zarar veriyor. Kasap ise derya-ı vahdete dalmış, fena mertebesine kendisini salmış, fakat henüz nakıs. Bu makamından ilerisi vardır ki bunlarda “beka” (geçmiş ve gelecek daimlik) ve “irşad” mertebeleridir. Haydi şimdi gidelim kasabdan etleri alalım da zarar görmesin buyururlar

felasife Bu hikaye cebinde bulunsun

Hazreti Muhammed Aleyhisselatu vesselam efendimizden başka Bütün peygamberlerin ve onların varislerinin bir Benlikleri vardır.

Peygamberimizin Benliği yoktur. Allah’da Kur'anda madem ki sen ne ezelde ne geçmişte kendini vucud benlik verdin. Bende senin geçmiş ve gelecek günahlarını mağfiret ettim buyurmuşlardır
Dikkat mağfiret: örtmek demektir.
Yani Allah "Seni zatımla sıfatıma örttüm yani sende tamamıyla tecelli ettim sende tutan gören işten konuşan ben oldum" buyuruyurlar

Buna delil sitersen
Kuranı kerimde Allah cennetliklere şöyle buyurur
"cennete girdiklerinde onlara birde Rablerinde "mağfiret" vardır" :)
Ama cennete günah yok ki ne mağfireti?
Allah diyor ki ben cennetlikleri zatımla sıfatımla örtücem kendimi onlara vericem Onlarda tecelli edicem diyor İD

Mesela Kurandan bir ayet: Allah müminlerle alış veriş yaptı onlara nefislerine (benliklerine) karşılık cenneti verdi

dikkat felasife ! Allah İnanlara Ruhunu sat demiyor "benliğini nefsini sat bana diyor kurtul ondan sana cenneti vereyim"
Akıllı insanlar benliklerini nefisleri kişilklerini çok pahalıya satarlarmış..

Nefsin alınınca, sana cennetde bir kaç huri (kişilikler) veriyor.
Bir tek kişilik olarak değil birkaç kişilik sahibi oluyorsun.
Atıyorum bir yerde futbolcuyken bir yerde çok zengin aklllı bir holding sahibi olarak tecelli ediyorsun vs. vs.

Ve O huriler Nefs gibi başkasının karısına şusuna busuna bakmaz kendi sevgislinden eşinden başkasına bakmaz der Kuranda ;)

Felasife Cebine koyduğun hikayeyi çıkar yukarıdaki dediklerimle birleştir.
Hulasa : Fena mertebesinde, kendi benliğini fena etmek başkadır. Birde kendi benliğinden sıyrılıp aradan çekilip, malı ortada bırakmak "gel malını idare et" demek başkadır.
Allahda malını ortada mı bırakıcak. Kendi gelip tecelli edecek. o işler durmaz ki
Sen çekildin aradan, kim yapacak bu işleri? Kendisi tecelli edecek kendisi yapıcak Kur’ana göre o malı idare edecektir. Ne zarar edecek ne zarara girecektir.
İşte bu tecelli başkadır. öyle vahdete dalıp kendini fena mertebesine salmak tecellisi başkadır bu ondan daha üstün bir tecellidir

her peygamberde muhakkak bir benlik vardır O yüzden ahirete herkes “nefsim nefsim” derken Bir tek hazreti Muhammed “Ümmetim ümmetim” diycektir
çünkü kendisinden benlik yok
O yüzden “sen sevdiğini hidayete erdiremezsin” der. Çünkü hazreti Muhammedin kendi sevdiği yok ki Onu hidayete erdirsin, O'nun sevdiği Hakkın sevdiğidir. Hidayede sevk eden hazreti Muhammeddir.

pianola 12-11-2016 13:03

Felasife=/=Nuru irfan

buradan devam arkadaslar.

Felâsife 12-11-2016 17:37

Alıntı:

Felasife !
Muhyiddini arabi : "Velilik nübüvvetten efdaldir" buyurmuşlardır
Nuru irfan
Konu Velayet, Nübüvvet değil ki bunları anlatmana gerek yok.
Ayrıca hikayeler anlatmana da gerek yok, hikayeler okuma özürlülere anlatılır, onlarda dinlerler. Kaldı ki Arabiden bahsediyoruz, bu zat kitaplarında hikaye neredeyse hiç yer vermez. Ha illada hikaye dersen Mevlana, Feridun Attar filan tavsiye derim, hatta kuş dili - Simurg youtubede sesli kitapta yapmışlar, dinlemesi keyifli olabilir.
Ama burada hikaye az olursa iyi olur.

Alıntı:

Fususü'l- Hikem Hazreti Muhammedin sözüdür Muhyidinin değil ! ! Bunu bir defa derhal kabul edeceksin
Oradan öyle görünüyor galiba, Peygamberlerin kitap yazdığı nerede görülmüş, duyulmuş!
Şiir filanda yazıyorlar mı? okumak güzel olurdu.

Alıntı:

Bu Nasıl olur filan diye şaşırmana gerek yok
Şaşırdığımı mı zannettin yoksa :)
Ona kalırsa Muhammed manada benim de evime geldi, salonda oturduk bana bir sırrını açıkladı, hemde hal lisanıyla sessiz sözsüz.
Ruhaniyetin dili sessizdir, Nefsaniyetin ki gibi sesli, sözlü, yazılı değildir.

Şu an mesela biz senle Nefsaniyetin diliyle konuşuyoruz ve anlaşmamız da mümkün görünmüyor.
O yüzden meseleyi çokta uzatmanın bir anlamı yok.
Arabi hakkında bu konuda önceden de yazmışım bir şeyler, daha fazlası tekrardan öte gitmez.

Sevgiler

---

@Pyrrhon teşekkür ederim, eline sağlık.

Felâsife 06-07-2017 18:14

Geçen gün bir yere cevaben bu yazıyı yazmıştım, koca Şeyhin Şamanik yönlerin de olduğunu dile getirmiştim. Zaten Arabi'yi de Arabi yapan bu yönüdür, lakin bu pek bilinmez!

--- 0 ---

İbn-i Arabi öncelikle İbn-i Rüştün talabesi filan olmamış, babası vasıtasıyla 1 kere görüşmüş o kadar, birde İbn-i Rüşdün cenazesine gidiyor, orada yazık bizde ki ilimden nasibi olmadı gibisinden bir söz de ediyor.
Keşfi Akıl (akıl ötesi) ‘ın babası, Akılcılık denen akımın babasının talebesi olacak bu mümkün değil! Kimyaları uyuşmuyor bir kere. Fahreddin Râzi gibilerle de kimyası uyuşmuyor, hatta ona yazdığı mektuplar da var. Merak eden araştırabilir, kardeşim Fahreddin diye başlayan satırları hayli ilginçtir.

Arabi'yi çok anlamaya çalışmamak gerekiyor, anlaşılmaz biridir, zira yaşadıkları hiç normal şeyler değildir, yazdıklarını anlamaya çalışmak daha yerindedir, gerçi onlarda çoğunca zor şeylerdir, herkese değil, meraklısınadır.

Arabi aykırı biridir, bu Fusus'un da zirve yapmıştır, Mollalar hakkında ölüm fermanları vermişlerdir, bu yüzden Anadolu'ya kadar da gelmiştir.
Kuran normal akılla, tahsille anlaşılmaz, Keşfi akıl yani Akıl ötesi gereklidir der, zaten bu yüzden Akılcılık denen şey ile yolu ayrılmıştır, Sufilerin yolu budur, ayrıktır.
1-) Arabi 17 yaşlarındayken bir hastalık geçiriyor, haftalarca öldü ölecek gözüyle bakılırken, bir gün kalkıveriyor ve kalkış o kalkış. Ondan sonra Arabi Arabi oluyor. Gençlikte yazdıklarıyla yaşlılığında yazdıkları arasında çok farkta olmuyor. Ondan öncesinde süper çocuk çok değil ama bu olaydan sonra şöhreti dağ gibi büyüyor, zira işin içine keşf, keramet hikayeleri giriyor, harikalıklar gösteriyor.

2-) 500 civarı, hatta daha fazla kitap yazdığından söz ediliyor, çünkü o yazmaya mecburdu!
İşin içinde birde mektuplar filan var ki, Arabi yazmadan duramıyordu, bu zaten ortadadır.
Sebebine gelince,
Kitap yazmadığı zaman hastalandığını, adeta doğum sancıları gibi kıvrandığını, ne zaman ki yazma işi bitiyor biraz rahata erdiğini söylüyor. Bu yüzden "Hükmü altındayız hâllerin!" diyen de birisidir.

3-) Arabi'de ki başka enteresanlıkta kehanetlerden falcılığa, rüyalardan keşflere kadar mistik ne varsa, onlara dair de bir şeyler söylemesidir. Bunlara dair müstakil kitaplarının da olmasıdır. Oysa kehanet gibi şeyler zaten yasaktır, lakin genede o bunlardan da bahsediyor, çünkü mecbur!
Hasılı onu "gerçekten" anlamaya çalışmak isteyenler, Şamanizme de bakarsalar fena olmaz, zira o aynı zamanda Şamanikte biridir. Lakin bu yönü hep göz ardı edilmiştir, o yüzden de bu kadar anlaşılması zor biri olmuştur.

Koca Şeyhe saygılarımla…

Felâsife 24-07-2017 18:37

Arabinin yazarken ki en büyük özelliği oldukça "hızlı" yazmasıymış, yazı yazmadığı zamanda da zaten hastalanıyormuş.
Alta ki kısa yazı Fususta ki bir bölümden alınma, bir insan bunu bir çırpıda nasıl yazar, başkasını bilmem ama beni çok şaşırtıyor.
---
...
Nebi, sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle demiştir: "Allah, söz ve eylemle ortaya çıkmadıkça, ümmetimden olanların içlerinden geçenleri (nefslerinde olup bitenleri) bağışladı." Ve nefs, kendi içinden geçirdiklerini kendisi oluşturur; içinden geçenleri işittiği gibi, bunların ne sebeble oluştuğunu da bilir. Hükümler birbirinden farklı olsa da, ayn bir'dir; ve durumun böyle olduğunun bilinmemesi sözkonusu değildir, çünkü Hakk'ın sureti olan insan, kendi nefsinden durumun böyle olduğunu (yani, söyleyen ve işitenin bir olduğunu) bilir.

Böylece, (bir-olan-ayn'ın taayyün yoluyla çoklaşması ve mertebelerle farklılaşmasıyla) şeyler birbirinden farklı oldu. Ve sayılar, bilinen basamaklar (10, 100, ...) doğrultusunda "bir"den [vahid] türedi. Böylece nasıl ki "bir" sayıları varettiyse, sayılar da "bir"e açılım kazandırdı. Öte yandan, sayının [aded] hükmü de ancak sayılan [ma'dûd] ile zahir oldu. Ve sayıya gelen şeylerin kimisi yok [ma'dum] ve kimisi de vardır. Bir şey, his itibarıyla var olmadığı halde, akıl itibarıyla var olabilir.

İmdi bir şeyin ya sayı ya da sayılan olması kaçınılmazdır. Böyle olunca "bir"in üzerine inşa olunarak bir ortaya çıkış kaçınılmaz olur. (Şu halde) "bir" (sayısı) kendi kendisini ortaya çıkarır. Ve sayıların herbiri –örneğin "dokuz," "on" gibi sayılar ve bunların aşağısında olanlar ve bunların üzerinde sonsuz büyüğe kadar gidenler– tek başlarına birer gerçeklik [hakikat-ı vahid] iseler de, hiçbiri bütünlüğü kendinde toplamaz. Ve hiçbiri "birlerin toplamı" adıyla anılmaktan kurtulamaz.
Çünkü (birlerin toplamından oluşan) "iki" tek başına bir gerçekliktir; (ve yine birlerin toplamından oluşan) "üç" de tek başına bir gerçekliktir ve sonraki sayılar için de durum böyledir. Ve bu sayıların hepsi, (birlerin toplamından oluşmaları bakımından) bir ise de, hiçbir sayının "bir"in kendisini barındırması, diğerininkiyle aynı değildir.

Böyle olunca toplam [cem], (sayıların ve sayı basamaklarının) hepsini tutar. Şu halde, toplam, sayılarda sayıların kendileriyle söz sahibidir. Ve onlara, onların kendileriyle hükmeder. Ve bu şekilde, yirmi basamak zahir oldu (1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90, 100, 1000).
Dolayısıyla bu basamaklar (birlerin toplamlarından oluşmaları bakımından) bileşimseldir. Böyle olunca, senin indinde zatından dolayı menfî olan şeyin (yani, vahidin sayı olmamaklığının) ta kendisini müsbet kılmaktan (yani, sayıların sayı olmayan birlerin toplamından oluştuğunu doğrulamaktan) kendini kurtaramazsın.

Ve her kim, sayılar hakkında vardığımız sonucu, yani bir'in sayı olmaklığının değillenmesinin, bir'in sayı olmaklığının kesinlenmesiyle aynı olduğunu anlasa; gerçekte bilir ki, aşkın [münezzeh] olan Hak, halkta benzeş [müşebbeh] olandır ve halk, Hâlik'ten ayrışık olsa da, bu böyledir.
İmdi iş odur ki, Hâlik mahluktur. Ve iş odur ki, mahluk Hâlik'tir. Her ikisi de bir-olan-ayn'dandır. Belki de, tersine (hakikat itibarıyla) bir ayn'dır ve (taayyün ve zuhur itibarıyla) çoğul aynlardır.

Neyi görüyor olduğuna bak!
...

Fususul Hikem - İdris fassı
Çeviri: Ersin Balcı

Nero 25-07-2017 13:09

Şu Arabî son zamanlarda çok karşıma çıkar oldu. İlk fırsatta okuyayım. Tabii fazla derinleşemem. Asgâri bilgi alayım.

Hastalığı ve sonraki dönüşümü bana Edgar Cayce'i hatırlattı.

Felâsife 25-07-2017 15:51

Alıntı:

Nero´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 606114)
Şu Arabî son zamanlarda çok karşıma çıkar oldu. İlk fırsatta okuyayım. Tabii fazla derinleşemem. Asgâri bilgi alayım.

Kolay gelsin.

.."Hastalığı ve sonraki dönüşümü bana Edgar Cayce'i hatırlattı."..

Haber verdiğin teşekkürler, wikiden baktımda onunda durumu ilginçmiş ama tabi Şamanik dünyada bunlar zaten bilinen bir şey, o esrik hallerden bazen çıkamadıklarıda oluyor, ölenlerde bulunuyormuş. Tehlikeli sular bunlar.
Önceleri bu yeteneği o da kullanmak istememiş, ama bu mümkün olmaz tabi.
İşin tuhafı bu açılım olunca, geri dönüşüde yok, ya yapacak ya da delilerek ölecektir, Şamanlıkta böyle bu iş. Edgar da uzak kalamamış doğal olarak.

Nero 27-07-2017 11:14

Edgar Cayce de mi şamanmış?

Felâsife 27-07-2017 11:25

Alıntı:

Nero´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 606191)
Edgar Cayce de mi şamanmış?

Şamanik dünyada Edgar'ın yaşadıkları zaten normal şeyler, sıradan karşılanır.
Şamanlar, medyum, kahin, şifacı, fal gibi + trans durumları zaten vardır ve gençken başlarına gelen bir esrik hastalık yüzünden böyle olurlar.

Felâsife 05-08-2017 00:25

Arabi'nin Fütühatın da ki kısa bir bölüm bu, her bölümde böyle değil elbet ama bu başka olmuş, hiç bir yerde bu ayete böyle mana verecek, hiç zannetmiyorum ki olsun.

---\---

ALIŞTIRMA FASILLARI VE TESİS KAİDELERİ
(Bakara Suresinin Başındaki Ayetin Yorumu)

(Kur'anı Anlamada) vuslat gözüyle güzele bakmak:
Allah şöyle buyurur: "O inkâr edenleri korkutsan da korkutmasan da birdir, onlar iman etmeyecektir. Allah kalplerine, kulaklarına ve gözlerine perde çekmiştir. Onlar için büyük azap vardr."

Açklama: Ey Muhammed! "O kâfirler ki:" Onlar, bana sevgilerini kendilerinden gizlemiş kimselerdir. "Onları korkutman, seni kendisiyle onlara gönderdiğim tehdidin veya sözünle korkutman birdir, inanmazlar"
Senin sözlerine inanmazlar.
Çünkü onlar benden başkasını bilmezler. Hâlbuki sen onlar yarattıklarımla korkutuyorsun. Onlar, onu ne bilir ne de anlarlar!

Onlar sana nasıl inanabilir ki?
"Ben onların kalplerini mühürledim." Dolayısıyla onlarda benden başkasına yer bırakmadım.
"Kulakların mühürledim." Artk âlemde benden başkasından söz duymazlar.
"Gözlerinde perde vardr." Beni müşahede ettiklerinde heybetimden "göremezler" benden başkasını.

Benim nezdimde "Onlar için acı bir azap vardır." Bu azap, onları bu yüce müşahededen senin korkutmana döndürüp kendimden perdelememdedir.
Nitekim sana da "yayın iki ucu veya daha da azı" yakınlıktan sonra döndürüp, oradan seni yalanlayan ve katımdan kendisine getirdiğin şeyi yüzüne çarpanların yanına indirmiştim. Onlardan benim uğrumda gönlünü daraltan şeyleri duyuyordun.
Artk İsrâ yolculuğunda müşahede ettiğin açıklık nerede!

İşte yarattıklarım karşısında Eminlerim de böyledir. Onlardan hoşnutluğumu gizledim ve dolayısıyla onlara asla kızmam.

Fütühatı Mekkiye - E.Demirli
c.1 s.329/330

pianola 05-08-2017 03:21

Fusus'ul Hikem şerhini okuduğum için , hiç de şaşırmadım bu tefsire :)

Felâsife 05-08-2017 12:43

Ben ne yalan söyleyim, bunca zamandır okurum onu, genede böyle şeylerini gördükçe, farklı bir boyut katmasına şaşırırım. Asla herkes gibi bakmayan bir yapısı var.
Benim Fötrlü hoca, "Arabiyi anlamak için, Arabi olmak lazımdır" derdi ki, haksız da değilmiş.

Felâsife 12-08-2017 01:03

İbni Arabi 'nin şöhreti, çok genç yaşta duyulmaya başlayınca, onu en çok merak edenlerden biri de İbni Rüşd oluyor, nam-ı diğer Arsito'nun oğlu, ellili yaşlarda felsefe kitaplarını adeta yutmuş, bir kitap kurdu kendisi.

---\---

Babamın arkadaşlarından birisi olduğu için, babam İbn Rüşd'ün arzusu üzerine, benimle bir araya gelsin diye bir vesileyle beni ona gönderdi. O esnada bıyıkları henüz terlememiş bir delikanlıydım. Huzuruna girdiğimde sevgi ve saygıyla kalkıp beni kucakladı ve şöyle dedi:
-Evet!

Ben de cevap verdim:
-Evet
!
Söylediğini anladığım için sevinci arttı. Sonra, sevincinin sebebinin farkına vardım ve ona "hayır" dedim.

Bunun üzerine üzüldü, rengi de gitti ve sahip olduğu şeye karşı kuşku duydu.
Bana şöyle dedi:
-Keşif ve ilâhi feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?

Şöyle cevap verdim:
-Evet ve hayır!

"Evet ve hayır" arasında ruhlar maddelerinden, boyunlar bedenlerinden uçar.
Bunun üzerine rengi sarardı ve kendisini sıkıntı bastı, bağdaş kurup oturdu ve işaret ettiğim şeyi anladı.
Fütühatı Mekkiye - E.Demirli
c.1 s.446

Durak 26-10-2017 13:23

Bizim kitabımızdan 3 5 sayfa tetebbu edenlere biz seyri sülük yaptırırım diyo

Felâsife 23-12-2017 12:13

Alıntı:

Nitekim Hz. Musa'nın arkadaşı da (Hızır) onu ayıp bir eylem saydığı için gemiyi tahrip işini kendisine nispet etmiştir. Hâlbuki ebeveyne merhamet içerdiği için çocuğu öldürmeyi kendisine ve Rabbine izafe etmiştir. Hızır, bu davranışların kötüsünü kendisine, duvarı onarmayı ise Rabbine izafe etmiştir. Çünkü onarımda, iyilik ve hayır vardır. Allah, kulu Hızır'ın geminin parçalanması hakkında şöyle söylediğini bildirir:
"Ona bir kusur vereyim istedim." Bunun nedeni, yüce mertebeyi örfte ve âdette görünüşü çirkin bir şeyi kendisine izafe etmekten tenzihtir.

Duvarın onarımı hakkında ise, iki öksüze bir rahmet içerdiği için -çünkü bu onarım nedeniyle çocuklara bir hayır ulaşacaktır- şöyle demiştir:
"Rabbin irade buyurmuştur ki (Burada Hızır, Hz. Musa'ya bildiriyor) Bu iki yetim olgunluklarına ulaşsın ve Rabbinden bir merhamet olarak hâzineleri ortaya çıkarsınlar."
Hz. Musa'ya öldürdüğü çocuk hakkında da şöyle demiştir: "O kâfir olarak yaratılmıştı." inançsızlık, kötü bir niteliktir. Allah şöyle buyurur: "Allah kulları için küfrü hoş görmez"

Hızır, Musa'ya Allah'ın o çocuğun anne ve babasına bir iyilik ve temizlik olarak, küfrü değiştirdiğini bildirmek istedi. Hz. Musa'ya göre bir ayıp olan bu meseledeki eksikliği kendisine izafe etmek istedi. Nitekim Hz. Musa bu davranışı yadırganacak bir iş saymış ve onu kısas karşılığında olmaksızın öldürülmüş masum bir kişi saymıştır. Hızır şöyle dedi: "Rablerinin onları değiştirmesini istedik." Burada fiil, çoğul zamiriyle gelmiştir.
Hızır'ın çocuğu öldürmesinde İki durum vardır:
Birincisi iyiliğe, diğeri ise, Hz. Musa'ya ve yerleşik âdete göre kötülüğe sevk eder.

Fiildeki iyilik, çoğul zamiri yönünden Allah'a ait iken görünüşte ve o vakitte Hz. Musa'nın bakışına göre yadırganan yön ise, yine çoğul zamiri nedeniyle Hızır'dan kaynaklanır. Başka bir anlatımla çoğul zamir, çoğul anlamı taşıdığı için, iki anlamlıdır. Birincisi iyiliğe -ki onunla Hızır işi Allah'a izafe etti-, diğeri ise eksikliğe dönüktür, Onun vasıtasıyla da eksikliği kendisine izafe etmiştir.

Çocuğun öldürülmesi, uçta değil gemi ve duvar (olayı) arasında gerçekleşmiştir. Böylece hadisedeki ayıp-kusurlu gemi bakımından iyilik ise, duvar yönünden meydana gelir. Çocuğun durumu öykünün başında ya da sonunda zikredilseydi, kendisine bir iyilik veya kötülük katışmaksızın, hikmet her yönün saf olmasını sağlamazdı. Çocuğun öldürülme olayı başta zikredilse ve geminin delinmesi (hadisesi) ortada zikredilseydi, çocuğun öldürülmesindeki iyilik -ki bu iyilik hem çocuğa hem de ebeveyne aittir- ulaşıp görünüşte belirli bir mertebeye uğramazdı. Kastedilen, gemidir. Bu durumda söz konusu iyilik, duvarın onarılmasındaki iyiliğe bitişirdi, Duvarın onarımı ortada zikredilse ve çocuğun durumu geride bırakılsaydı, geminin delinmesindeki ayıp çocuğun öldürülmesindeki eksikliğe ulaşmaz, böylece duvarın onarımındaki iyiliğe temas etmez, kendisine uygun olmayan bir şeye uğramış olurdu.

Mertebelerin özelliği, kendilerine uğradığında şeylerin 'ayân'ını, başka bir ifadeyle, özelliklerini değiştirmektir. Bu nedenle, Hızır-Musa kıssasında çocuğun öldürülmesi meselesi ortada zikredilmiştir. Bu durumda, olaydaki kusur yönü geminin delinmesini takip etmiş, hayır yönü ise, duvarın onarımını takip etmiş, böylece hikmet ortaya çıkmıştır.

"Hızır niçin çoğul zamirinde kendisiyle Allah'ı bir araya getirmiştir?" diye sorarsan, şöyle cevap veririz:
Hz. Peygamber, bir hatibin Allah'ı ve peygamberini "o ikisine isyan eden" sözüyle tek zamirde birleştirdiğini duyduğunda, "ne kötü hatipsin" demiştir. Hz. Peygamberin bu ifadesinin ortaya koyduğumuz meselenin bir yönü olduğunu bilmelisin.
Şöyle ki: Hakka sadece Hakkın kendisine izafe ettiği veya peygamberine veya Hızır örneğindeki gibi hakkında nass bulunan ve katından bilgi verdiği kimseye öğrettiği bir şey izafe edilebilir. İşte bu, söz konusu meseleyle ilgilidir. Hatip, bu ledünni bilgiden yoksun ve Hz. Peygamber de böyle bir ifadeyi kullanmasına müsaade etmeyince, onu kınamış ve "ne kötü hatipsin sen" demiştir. Çünkü Hakkı ve yaratıkları, peygamberden gelen ilahi bir izin veya (Hızır'daki gibi) ledünnî bilgi olmaksızın tek bir zamirde bir araya getirmesi uygun değildi. Bu iki durumdan herhangi biri hatipte yoktu. Bu nedenle Hz. Peygamber onu kınamıştır.

Hz. Peygamber, bir hadisinde, Allah'ı zikretmiş, kendisini zikretmiş, sonra da Rabbi ile kendisini tek zamirde birleştirerek şöyle buyurmuştur:
"Allah'a ve resulüne itaat eden, hiç kuşkusuz doğruya ulaşmıştır. O ikisine isyan eden, sadece kendisine zarar verir, Allah'a asla zarar veremez."
Hz. Peygamber, kendi heva ve arzusundan konuşmaz. "Onun konuştuğu, sadece kendisine vahyedilen vahiydir.'

Hızır da, aynı şeyi söylemiştir: "Ben bunu kendiliğimden yapmadım." Başka bir ifadeyle yapmış olduğu bütün işler ve Musa'ya söylemiş olduğu bürün sözler, Hızır'ın kendi başına yaptığı ve söylediği şeyler değildir. Bunu anla!

Fütühatı Mekkiye - E.Demirli
2. cilt s.138, 140

Çok hoşsun İbni Arabi, Koca Musa'nın bile anlamadığı Hızır'ı, öyle bir anlatmışsın ki biz onu nasıl anlayalım. :D
Millet onu bir insan/kul olarak biliyor, çünkü kitap bile öyle diyor, amma Velakin bir tek, o Allahtı demediğin kalmış, geri ne varsa hepsini demişsin yahu.

"Hızır niçin çoğul zamirinde kendisiyle Allah'ı bir araya getirmiştir?' diye sorarsan, ..."
Ya bunu kimse sormaz ki kimseninde aklına gelmez ki hatta onu orada öyle görmez ki sen niye "Rablerinin" diye orada ki çoğulu bize gösteriyorsun, çok tehlikelisin çok. :D

pianola 31-01-2018 02:54



aşağıda alıntıladığım kısa metnin geri kalanını okumak isteyenler şuradan devam edebilirler: http://www.islamansiklopedisi.info/d...hp?idno=200502 , şimdilik sadece alıntıladığım bölüme dair birşeyler yazacağım.

not: Avni Konuk'un Fususu'l Hikem tercüme ve şerhinin —ki bin küsür sayfaydı— tamamını okumuştum , ancak Arabi semantiğine dair hala bazı kavramsal gedikleri kapamaya çalışıyorum hata yapmamak için. yani henüz hatasızca kavramış olmadığım bazı kavramlar olabileceğini düşünüyorum, bunları tamamen hallettiğimde metne dair eleştirilerimi denemeler halinde yine bu başlıkta paylaşacağım..

***

(...) İzâfî adem mutlak vücûd ile mutlak adem arasında bir berzahtır. Tasavvuf ehli bu izâfî yokluğu, izâfî ademi karşılamak için "adem-i izâfî, adem-i i‘tibârî, adem-i mukayyed" gibi değişik tabirler kullanmışlardır.

Vücûd Mertebeleri. İbnü'l-Arabî'ye göre varlık zincirinin başlangıcı "lâ taayyün" mertebesidir. Ancak bu mertebe zincirin ilk halkası değildir, onun fevkindedir. Aristo, Eflâtun ve diğer Meşşâîler'in vücûd mertebelerine dair görüşleri mertebelerin fevkinde bir asla kadar çıkamamakta, taayyün-i evvel ve hatta daha taayyün-i sânî mertebesinde kalmaktadır. İbnü'l-Arabî ise Aristocu ontolojinin aksine metafiziği ontolojinin kalıpları içerisine hapsetmeyi düşünmediği için metafiziğine mevcûdatı esas alarak başlamaz. Aristocu metafizik geleneğini sürdüren düşünürlerin temel endişeleri vücûddan çok mevcûddur. Onlara göre meselenin merkezinde varlığa geliş fiilinden ziyade var olan müşahhas nesne bulunmaktadır. Onlar, vücûd problemini ancak bilfiil var olan varlıkların temel yapısının bir parçası olarak ele almış ve tartışmışlardır. Bu temel vurgunun mevcûddan vücûda kayması köklü bir biçimde İbnü'l-Arabî'nin şahsında yaşayacağı derin bir irfânî tecrübeden sonra gerçekleşmiştir (Izutsu, The Concept, s. 37-38). Bundan dolayı İbnü'l-Arabî'ye bir ontolojist veya bir kozmolojist denilemez. Çünkü ona göre âlem vücûd değildir ve olamaz, çünkü âlem, bütün eşyaya vücûd veren ve verdiği vücûdu alan vâcibü'l-vücûda karşı ontolojik bir fakr içerisindedir. Âlemin varlığı kendinden değildir. Allah'ın varlığı bizzat iken gayrinin (mâsivallah) varlığı bilgayrdır. İbnü'l-Arabî, bu mevcûdatın yani fenomenal varlıkların ontolojik konumları için bazan "vücûd-ı i‘tibârî", bazan da "vücûd-ı mecâzî" tabirlerini kullanır. Bu durumda ona göre zât ve mâhiyet ayrı değil sadece "bir"in değişik mertebelerinden ibarettir. Mahiyetin vücûda gelmesi bâtının zâhire çıkması demektir. Ancak İbnü'l-Arabî mahiyet terimini bu mânada fazla kullanmamakta, onun yerine hakikat terimini tercih etmektedir. Fakat bu da tam bir karşılık değildir. Meselâ ona göre bir sandalyenin pek çok hakikati varsa da sa-dece bir mahiyeti vardır.

Bazı İslâm filozoflarının, Allah'ı her türlü kayıttan münezzeh tutmak maksadıyla Allah için getirdikleri selbî sıfatlarla şartlanmış vücûd açıklaması, başta İbnü'l-Arabî olmak üzere birçok muhakkik sûfî tarafından tenkit edilmiştir. Zira onlara göre bu da neticede bir kayıtlama olacaktır. Sûfîler, bunun yerine selbî veya îcâbî hiçbir taayyüne imkân vermeyen "vücûd-ı mahz" tabirini kullanmayı tercih etmişlerdir. İbnü'l-Arabî'ye göre Hak kendi zâtı için (li-zâtihî) ve kendi kendisiyle (bi-zâtihî) mercidir. O'nun vücûdu mutlaktır. Kendisinden başka bir şeyle mukayyet olmadığı gibi herhangi bir şekilde sebepli bir varlık da değildir. O bütün sebeplilerin ve sebeplerin yaratıcısıdır. Âlem ise kendi kendisiyle (bi-zâtihî) ve kendi kendisi için (li-zâtihî) değil ancak Allah'ın yaratması ile mevcûddur. Âlem kendi zâtında Hakk'ın vücûduyla bağımlı bir vücûddur (mevcûddur). Âlemin vücûdu ancak Hak Teâlâ'nın vücûdu ile sahih olur (el-Fütûĥât, I, 99).

Vücûdun çeşitli mertebelerde görünüşünden yola çıkarak onu muhtelif taksimata tâbi tutan İbnü'l-Arabî ilk önce vücûdu en genel anlamıyla üçe ayırır. Sonradan yapacağı daha ileri bölümlemelerin de esası olan bu temel taksim şöyledir: 1. Bizâtihi aynında mevcûd olan (vücûd li-zâtihî). Bu ancak vücûd-ı mutlaktır. O hiçbir şeyden hâsıl olmadığından ona tekaddüm eden bir şey bulunamaz. O bütün eşyanın mûcidi, hâliki, mukaddiri, mufassılı ve müdebbiridir. Hiçbir kayıtla mukayyet değildir. O hay, kayyûm, alîm, mürîd ve kadîr olan Allah'tır. 2. Allah ile mevcûd olan (mevcûd-billâh). Bu arş, kürsî, semâvât-ı ûlâ ve içindekiler, arz ve onda bulunanlardandır. Bu âlem aynında mevcûd değildir. Ayrıca mûcidiyle onun arasında birbirine tekaddüm edici bir za-man da yoktur. Bu sebeple biri diğerinden öncedir veya sonradır denilemez. O, dünün bugüne tekaddümü gibi vücûd ile öncelenmiştir ve zamandan mücerrettir. Zira o zamanın kendisidir. Âlemin adem oluşu bir vakitte değildir. Fakat vehim Hakk'ın vücûduyla halkın vücûdu arasında bir süre olduğunu tahayyül etmektedir. 3. "Üçüncü şey". Bu vücûd veya ademle, hudûs veya kıdemle mevsuf olmayan şeydir. O Hakk'ın ezelîliği ile ezelden beraberdir. Hak için ziyade isnadı imkânsız olduğu gibi zaman bakımından âleme tekaddüm ve taahhürü de Hak için imkânsızdır. Çünkü âlem vücûd değildir. Âlem bu "üçüncü şey"den zâhir olmuştur. O âlemin hakikatlerinin hakikatidir (hakîkatü'l-hakāik). İbnü'l-Arabî buna "heyûlâ, ilk madde, cevher-i ferdin aslı, felek-i hayât, cinslerin cinsi, ümmü'l-ekvân, esmâ-i ilâhiyye, hakîkat-i Muhammediyye" gibi isimler de verir. Ona göre Gazzâlî, "İmkân âleminde şu var olan âlemden daha mükemmeli yoktur" sözüyle buna işaret etmiştir.

Bu taksimden sonra İbnü'l-Arabî vücûdun bâtından zâhire çıkma sürecini dörde ayırarak anlatır. 1. Vücûd-ı mutlak. Bu Allah'tır. Mâhiyeti bilinemez; hatta belki de O'na mâhiyet demek bile câiz değildir. 2. Maddeden soyutlanmış mevcûd. Şekil ve sûret kabul eden rûhânî mufârık akıllardır. 3. Mekân ve hayyiz kabul eden mevcûd. Bu da cirmler ve cisimlerdir. 4. Bizâtihi değil bittabîa hayyiz kabul eden mevcûd. Bu da a‘râzlardır (a.g.e., s. 20). İbnü'l-Arabî bir başka açıdan vücudu yine dörde ayırır: 1. Bir şeyin (nesnenin) aynında vücûdu. Bir şeyin dış âlemdeki varlığıdır ki filozoflar buna "vücûd-i hâricî" derler. 2. Bir şeyin ilimde vücûdu. Bu varlığın akıldaki kavranışı olup filozoflar buna "vücûd-ı zihnî" derler. 3. Bir şeyin dildeki, lafızdaki vücûdu. 4. Bir şeyin yazıdaki vücûdu. İbnü'l-Arabî bir diğer açıdan başka isimler kullanarak bu defa da vücûdu şu şekilde dörde ayırır: 1. Zâtü'l-vücûd. Saf, mahzâ, bizzat vücûd. 2. Ahadiyyet. Henüz bir taayyün göstermemiş vücûd. 3. Vâhidiyyet. Kesretin toplu olarak bulunduğu mertebe. Bu mertebede vücûd yavaş yavaş bâtınî taayyünler göstermeye başlar (a‘yân-ı sâbite mertebesi). 4. Vücûdun zuhuru.

İbnü'l-Arabî, vücûdun mertebelere göre açılımını tecelliyatının seyrine uygun olarak bazan ikili, bazan üçlü, bazan beşli, bazan da yedili tasnife göre anlatır. Literatürde en fazla kullanılan yedili tasnif şu şekildedir: 1. Lâtaayyün Mertebesi. İbnü'l-Arabî bu mertebeyi ifade edebilmek için "kenz-i mahfî, mechûlü'n-nât, mechûl-i mutlak, meknûnü'l-meknûn, butûnü'l-butûn, ebtanü'l-butûn, gaybü'l-guyûb, gayb-ı mechûl gibi ifadeler kullanır. Her türlü kayıt ve şarttan münezzeh olan bu "makamsızlık" makamında mutlak vücûd henüz hiçbir taayyün göstermemiştir.

-

Allah Teâlâ'nın iki tecellisi vardır: Tecellî-i gayb ve tecellî-i şehâdet. Amâda olan ahadiyyetin, henüz vücûdları bilkuvve kendisinde mevcut cemî-i mümkinât sûretlerindeki ilk zâtî ve gaybî tecellisine "feyz-i akdes" denir. Bu, vücûd-ı mutlakın tabiatında bulunan taayyünât derecelerinden ilkidir. Fakat bu bir taayyünât-ı ma‘kūledir ve âlem-i a‘yân ve histe bir vücûdu henüz bulunmamaktadır. Esasen mümkinâtın bu mâkul hakikatleri veya sûretleri taayyünâtın bir basamak sonrasında bu defa "feyz-i mukaddes"e uğrayarak mevcûdatın a‘yân-ı sâbiteleri haline gelecektir. Zât-ı ahadiyyetin bu tecellisinin sebebi O'ndaki sevgidir ve bu sevgi aynı zamanda İbnü'l-Arabî'de "hareket"in kaynağını da göstermektedir.

Taayyün-i Evvel. İbnü'l-Arabî'ye göre vücûdun muhtelif mertebelere tenezzül suretiyle tecelli etmesi onun zuhura meyliyle mümkün olmuştur. Mutlak vücûd zuhur basamaklarına mertebe mertebe indiğinde her mertebenin durumuna göre şekillenir. Hakikatte mertebelenme ancak ilk taayyün dediğimiz bu mertebe ile başlar. Bu mertebe mutlak vücûdun artık kendi ahadiyyetini vâhidiyyete inkılâp ettirmesi suretiyle taayyünâtına başlamasıdır. Mutlak vücûd açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır. Mevcûdat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma fiili ancak İbnü'l-Arabî'nin "hakîkat-i Muhammediyye" adını da verdiği bu mertebeden sonra olmakta ve bütün mahlûkat ondan yaratılmaktadır. Bu da vücûd-ı mutlakın lâ taayyün mertebesinde kendi zâtındaki istiğrak halinden kendindeki özellikleri bilme mertebesine tenezzülü demektir. Burada "kendindeki özellikler"den kastedilen onun sıfatlarıdır. Vücûd bu mertebede kendisindeki sıfatları ve isimleri mücmelen bilir; sıfatlar bu mertebede zâtının aynı olduğundan bu ilim kendi zâtına olan ilminden ibarettir. Bu mertebede de adet ve kesret olmadığından filozofların, "Birden ancak bir çıkar" sözü aslında yalnızca bu mertebe için geçerlidir. Bu mertebenin üzerinde lâ taayyünden başka bir şey yoktur. Lâ taayyünün, taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesi olması dolayısıyla bu mertebe lâ taayyün mertebesinin zâhiri, lâ taayyün ise bu mertebenin yani hakîkat-i Muhammediyye'nin bâtını olduğundan ikisi de aynı hakikatin ön ve arka yüzleridir. Bu birinci taayyüne "âlem-i ceberût" ismi de verilir. Burada eşyanın hakikati henüz bilkuvve mevcuttur; dolayısıyla bu mertebede temeyyüz süreci henüz başlamamıştır, yani "âlim", "mâlum" ve "ilim" birdir. Bu makama "ilk nûr" da denir. Nitekim Hz. Muhammed, "Allah'ın ilk yarattığı şey benim nûrumdur" demiştir. İbnü'l-Arabî'ye göre Hak, âlemin var olmasını istediğinde kendi zâtı hakkındaki ilmi oranında onu yapmış, bu mukaddes iradeden tecellî dalgaları yayılmış, bu yayılma tenzîhî tecelliyattan küllî hakikatlere doğru gelişmiş, bundan da "hebâ" adı verilen hakikat oluşmuş, murad edilenlerin sûret ve şekilleri hebâda yer almıştır. Âlemde ilk mevcûd bu hebâdır. Sonra Cenâb-ı Hak hebâya nuruyla tecelli buyurmuş, hebâ âlemde bilkuvve bulunan her şeyi kuvvetleri ve istidatları nisbetinde kabul etmiştir.

***

Felâsife 01-02-2018 20:32

Alıntı:

Pyrrón´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 618471)
Bu taksimden sonra İbnü'l-Arabî vücûdun bâtından zâhire çıkma sürecini dörde ayırarak anlatır.
1. Vücûd-ı mutlak. Bu Allah'tır. Mâhiyeti bilinemez; hatta belki de O'na mâhiyet demek bile câiz değildir.

Bir insan hem böyle diyecek, hemde şöyledir böyledir diyerek bildiğini söyleyecek, bunu anlamak mümkün değil.
Bir şey bilinemezse adı üstünde o bilinemezdir, o bilinemez, bitti.... Tüm bilmeler hayaldir, o bilinemez değilse, biliniyorsa yaz çiz buna kimse bir şey demez, demek ki biliniyormuş denir.
Bilinene de bilinmez diye niye denir ki?

Bir kutsi hadiste "Ben bir bilinmeyendim ..." diye başlıyor ki o bir bilinmeyendir, öyleki bilinmeyen olduğu bile bilinmeyendir, böyle denmesi bile nezaketendir yani, bilinmeyen, ben bir bilinmeyenim de diyemez.
O kadar bilinmez ki bilinmez olduğuda bilinmez.

Ortada böyle bir durumda yok.
Ben bir bilinmeyendim deniyor, demek ki biliniyor!

Diyeceğim bunlar "bilinemez" kavlinden sözler değil, bilakis "bilinir" kavlinden sözler, dolayısıyla bilinemez olan şeyin hakkında söz bile edilemez, ne denilebilir ki?

Lakin bu nasıl bilinmezlik ki herkes biliyor :D

Neva 03-02-2018 10:34

Alıntı:

Felâsife´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 618506)

Lakin bu nasıl bilinmezlik ki herkes biliyor :D

Sevgili Felasife bilinenin tekrari diyecekmis sanki ama ortam ve sartlar geregi dile getirememis gibi.:)

spartacus 03-02-2018 13:35

Alıntı:

Felâsife´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 618506)
Bir kutsi hadiste "Ben bir bilinmeyendim ..." diye başlıyor ki o bir bilinmeyendir, öyleki bilinmeyen olduğu bile bilinmeyendir, böyle denmesi bile nezaketendir yani, bilinmeyen, ben bir bilinmeyenim de diyemez.

...
Lakin bu nasıl bilinmezlik ki herkes biliyor :D

Aynen :)
-----------------------------------------------------------------------
Birde bilinmeyen ne? Elimizde, referans olarak alabileceğimiz, bilmediğimiz bir bilgi yok, ama ancak bildiklerimiz üzerinden bilmediklerimizden bahsederiz. Zira bilgi olması için, özne-nesne ilişkisi sağlanmış olmalı, bu sağlanmadığı koşulda bilgi de olmuyor, yani nesnel anlamda, bizim dışımızda, bizden bağımsız, ortada saklanmış ve keşfedilmeyi bekleyen bilgi diye bir nesnellik yok. Bilmediğimiz, bildiklerimizden anlam kazanır ve bilgi arttıkça, bilmediklerimiz de(henüz bilgi oluşturacak ilişkiye girmediklerimize dair) artar. Cahil bir şey bilmeyen değil, yetersiz bilgi tabanıyla, bilmediğini bilmeyendir, ner kadar bilirsek, o kadar henüz bilmiyoruz deme şansımız olur, ama cahil her şeyi bilir, çünkü bildikleri o kadar azdır ki, bilmediği de neredeyse yoktur kanısı oluşturur(bu sebeple de ayrıca bilgiye kapalıdır ve bilgi edinmek gibi bir derdi(felsefe), genelde yoktur ve bilgi edinme çabasına da(felsefe, bilim) çoğunlukla düşmandır->genelde günümüz islam toplumlarında, reformlar sonrasına rağmen hala aşırı tutucu diğer dinlere mensup kitlelerde, salt analiz olarak değil, ama söylem olarak da görebiliriz).

Günümüz idealizmi bilime de hakim oldu, yok evrenin sırları, yok bilmem neyin gizli bilgisi, yok karadeliğe bilgi girer, bilgi çıkar, oysa bilgi bir yerden, bir yere girip, çıkabilecek madden forma-yapıya sahip değildir. Özne ile nesne arasında etkileşim meydana gelir, özne bu etkiyi yorumlar, işte bilgi o yorumdur, algıdır, ancak böyle oluşur. Evrenin saklı bilgisi, sırları vs diye bir durum sözkonusu değil. Sır ancak bir öznenin, hafızasında tuttuğu düşünce, bilgi, olay bilgisi vs diğerleriyle paylaşmadığı zaman anlam kazanır, saklayan da özne olur, doğada sır yoktur, saklamaz da, ortadadır, verili koşulda özne, ulaşır veya ulaşamaz, ulaştığında etkileşir bilgi açığa çıkar, ulaşamadığında ise bilgi oluşmaz- sözde sır saklayan özne bir yana, oluşmamışın sırrı da olmayacağı gibi, sırrı da tutulamaz.

Hasılı esasında bu yaklaşımın kaynağında bin yıllardır hafızalarımıza kazınan teolojik düşünme mantığı yatar, kısaca bilinçaltı kodlanmasıdır. Evrende, evrenin nesneliine rağmen, ayrı bağımsız bir özne(kutsal ruh, idea-irade) var da, sanki hafıza etiklerini bizden saklıyormuş gibi. Bilinmeyen diye bir özneye, bir vasfına, bir kişiye dair söylem üretiyorsak, bu saçmadır, A'nın bilinemez olması iddiasına rağmen, örneğin saçlarının uzunluğundan bahsetmek gibidir.

Tanrı bilinemez->saçmadır, zira bilinemezlik, sözde tanrının bir özelliği olmuş oluyor, oysa böyle bir özelliği bilmeden yargıya varılamaz, ama yargı oluşturulmuşsa demek ki zaten biliniyordur(acaba ve kendi, kendini dışlayan, ret eden bir çelişki ifadesi).

Tanrı bilinmeyendir->yukarıdakinden daha mantıklı, lakin bu ifade de saçmadır, öncülde tanrı deniyor, tanrı bilinmeyendir denemez, bilinmeyen ise, tanrı ifadesi kurulamaz->boş...

Hasılı, İbn'ül Arabi'nin ifadesi; Vücûd-ı mutlak. Bu Allah'tır.

Bu varlıktır(maddedir), fakat şahsına münhasır ifadeler kullanılamaz(temeldir), forma dayalı öznellik atfedilemez. Örneğin madde serttir, yumuşaktır, sıvıdır, katıdır, gazdır diyerek saltıklaştırılamaz, bu değişen form-yapıya dayalı biçimi-halleriyle-ilişki düzeyiyle(üst zemin) ilgilidir, dolayısıyla söylem ve bilgi, forma-yapıya dair olur ve madde tersin geri, forma dayalı kriterlerle sınırlanamaz veya zeminde bu tür kriterler maddeye doğrultulamaz, herhangi birisi diğerine saltıklaştırılamaz.

Hasılı İbn'ül Arabi'nin "Mâhiyeti bilinemez; hatta belki de O'na mâhiyet demek bile câiz değildir." ifadesi anlamlıdır, neye dayaranak tanrı deniyor sonra da bilinemez deniyor, bu mahiyeti O'na kim yüklüyor? Ama buna rağmen nasıl oluyorda bilinemezlik mahiyeti-özelliği- atfedilebiliyor? Bana göre safsatayı çözmüş, çelişkiyi yakalamış, ama içinde olduğu çağ dahilinde dolaylı bir dil kullanmak zorunda. (21. yüzyıldayız, hala dolaylı dil kullanmak zorunda kalıyoruz, dinlerin asmaya, kesmeye meyilli şiddeti, dogmalara, ya dediğimi akıl-mantık-bilim süzgecinden geçirmeksizin, düşünmeden oto kabullendiğin bir slogan, ayet gibi savunursun ya da sana yer yok türünde olan yüksek bağımlılık, zombi kültürü oluşturuyor. Örneğin zombileri tedavi edeceksek, onları direk karşıya alan, savunma-saşdırı pozisyonuna sevk eden, böylece zombiliğini güçlendiren veya bu sayede anlamasını engelleyen, düşünmeye sevk etmeyen, düşünmekten korkutğu için de zaten bu yetisini layıkıyla kullanamayan kitleler dahilinde, dolaysız hedef alan dilden uzak durmamız gerekir, zira bu tedavi olmuyor, aksine hem güçlendiriyor, hem de ifade edilenleri anlama imkanları kalmıyor)

Felâsife 06-02-2018 01:16

Alıntı:

Neva´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 618567)
Sevgili Felasife bilinenin tekrari diyecekmis sanki ama ortam ve sartlar geregi dile getirememis gibi.:)

Alıntı:

spartacus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 618574)
Bana göre safsatayı çözmüş, çelişkiyi yakalamış, ama içinde olduğu çağ dahilinde dolaylı bir dil kullanmak zorunda.

Arife tarif gerekmez demişler, söylediklerinden daha çok söylemedikleri tahmin etmek zor değil aslında, aynen öyle... Hayattayken bile kaç devlet tarafından ölüm fermanı çıkartılmış biri, üzerinde sürekli bir baskı zaten var, Anadoluya bile gelmesinin ardında baskılar var.
Buna rağmen genede yaşlılığında ölüyor.

Sizin taptığınız ayağımın altında dediği için yaka paça tutuklanıyor, fakat ilginçte bir savunma yapıyor, ben bunları söylerken bilinçli değildim, kendimde değildim diyor, haliyle ceza veremiyorlar.
İdamdan kurtuluyor ama daha önce yazdıklarına tekzip düzenleme filan yapması isteniyor o da yapıyor mecburen.
Arabi böyle şartlar altında aslında, kesinlikle hiç rahat değil, kimsede demiyor ki Tanrıya hem bilinmez diyorsun hemde destan destan yazıyorsun bu ne çelişki diye, ama diyemiyorlar, ilimleri yetmiyor.

Sevgiler

Felâsife 15-11-2018 11:14

Ka'be'yi tavaf ederken başıma gelen çok ilginç bir öyküsü oldu bunun: Bir gece Ka'be'nin etrafında tavaf ediyordum. Vaktim güzel geçiyordu. Birden bana bir hâl oldu, titremeye başladım. Bu hâli bilirdim. Bu nedenle, tavaf yerinden çıktım, çünkü orada bir hayli kalabalık insan vardı. Bu kez kumlar üzerinde tavaf etmeye başladım. Tam o sırada bir ilham sağanağına yakalandım ve şiir söylemeye başladım. Söylediğim şiirleri, hem söylüyor hem dinliyordum. Orada biri var idiyse o da duyabilirdi:
Ah bir bilseydim, ah bir bilebilseydim

Hangi kalbe sahipler, acaba biliyorlar mı?

Ah gönlüm bir bilseydi, bir bilseydi

Hangi yollara düştüler, nasıl aştılar dağları

Sen sağ sâlim mi görüyorsun onları?

Ya da helâk olmuş, yok olmuş gibi mi onları?

Hayrete düştüler âşıklar, geçtiler kendilerinden

Aşk içinde yanıp yıkıldılar, şaşırdılar yolları

Öylesine kendimden geçmişim ki, ipekten daha da yumuşak olan bir el sırtıma vurunca ancak kendime gelebildim. Sırtıma vuran kim diye dönüp baktım. Bir de ne göreyim, karşımda Rum kızlarından (min benâti'r-rum) güzel genç bir kız duruyor. Ondan daha güzel yüzlü, ondan daha tatlı dilli, ondan daha narin, ince yapılı, ondan daha latif yumuşak kalbli ve ince duygulu, konuşması ondan daha kibar olan birini ömrümde görmedim. Zerafet, edep, güzellik ve marifet yönünden akranlarının hepsinden üstündü.

Sonra bana "Efendim! Ne dediniz?" diye sordu. Ben de,
"Ah bir bilseydim, ah bir bilebilseydim

Hangi kalbe sahipler, acaba biliyorlar mı?
dedim. Bunun üzerine, "Hayret!" dedi. "Sana şaştım kaldım. Sen ki çağının arifisin, böyle sözler söylüyorsun. İnsan bir şeye sahip olursa, onun ne olduğunu bilmez mi? Ayrıca insan bir şeye ancak onu tanıdıktan sonra sahip olmaz mı? Bir şeyi bilmek istemek onun yokluğunu düşünmeyi mi gerektirir? Oysa usul, hakkı söylemektir, hakkı düzgün bir dille anlatmaktır. Nasıl olur da senin gibi biri böyle bir şeye izin verir? Peki efendim, daha sonra ne dedin?" Ben de ona;
"Ah gönlüm bir bilseydim, bir bilseydim

Hangi yollara düştüler, nasıl aştılar dağları?"

dedim. Bunun üzerine o da bana, "Efendim! dedi, gönül ile gönlün içi arasındaki yollar, insanın bunları bilmesine bir engel teşkil eder. Nasıl olur da, senin gibi biri, ulaşılması mümkün olmayan bir şeyi temenni edebilir? Oysa usul, hakkı söylemektir, düzgün bir dille anlatmaktır." Ardından "Peki efendim, daha sonra ne dedi?" diye sordu bana. Ben de ona,
"Sen sağ sâlim mi görüyorsun onları?

Ya da helâk olmuş, yok olmuş gibi mi onları?"

dedim. Bunun üzerine o da bana, "Onları bırak, onlar sağ sâlim, kendi yolunda gidiyorlar. Fakat, asıl sen sor bakalım kendi kendine "sağ sâlim misin, yoksa helâk olmuş, yok olmuş gibi misin?" Peki, daha sonra ne dedin?" diye sordu bana. Ben de,
"Hayrete düştü âşıklar, geçtiler kendilerinden

Aşk içinde yanıp yakıldılar, şaşırdılar yolları."

dedim. Bunun üzerine, bir çığlık atarak, "Hayret, hayret!" dedi, "Aşka gönlünü kaptırmış biri hayrete düşsün, yolunu şaşırsın, bu nasıl olur? Oysaki onun ilgilendiği biricik işi aşktır; aşk insanın duygularını alt üst eder; aklını başından alır; ruhunu dehşet ve ürperti içinde bırakır; aşk insanı öldürür; dolayısıyla öldükten sonra hayrete düşmek nasıl olur? Aşkta kim kalabilir ki yolunu şaşırsın? Oysa usul, hakkı söylemektir, düzgün bir dille anlatmaktır. Senin gibi birinin bu şekilde konuşması uygun "değildir." Bunun üzerine ben de "Ey hala kızı, senin adın ne?" diye sordum. O da "Kurretü'l-Ayn! (Göz Nuru)" dedi. Ben de ona "Sen benim gözümün nurusun!" dedim. Sonra selâmlaştık ve ayrıldık.

Sonra, işte bu karşılaşmadan sonra, ben onu tanıdım; onunla dost oldum. Ve onda bu dört beytin açıklamasını yapanın anlatamayacağı ve kelimelerle anlatılamayan nice marifet incelikleri (letayif) gördüm.
İbn-i Arabi - Arzuların Tercümanı
* * *

Felâsife 18-11-2018 01:32

Alıntı:

Felâsife´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 627900)
"Hayrete düştü âşıklar, geçtiler kendilerinden

Aşk içinde yanıp yakıldılar, şaşırdılar yolları."

dedim. Bunun üzerine, bir çığlık atarak, "Hayret, hayret!" dedi, "Aşka gönlünü kaptırmış biri hayrete düşsün, yolunu şaşırsın, bu nasıl olur? Oysaki onun ilgilendiği biricik işi aşktır; aşk insanın duygularını alt üst eder; aklını başından alır; ruhunu dehşet ve ürperti içinde bırakır; aşk insanı öldürür; dolayısıyla öldükten sonra hayrete düşmek nasıl olur? Aşkta kim kalabilir ki yolunu şaşırsın? Oysa usul, hakkı söylemektir, düzgün bir dille anlatmaktır. Senin gibi birinin bu şekilde konuşması uygun "değildir."

İşte Arabi'yi Arabi yapan analizlerden birisidir bu da.

Adeta şu sözünü haklı çıkartma için,

"Bütün yüzyıllar yetiştirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benimle anılacak!"

Der ki ustalığını konuşturmuş usta.
Büyük ihtimal öyle bir kızda yoktu, kendi kurgulamış öyle gözüküyor.
Sonrada şiiri soru/cevap şeklinde açıyor.

Aşığa hayret elbette olmaz, çünkü artık başkası yoktur, yol şaşırma da olmaz, gayri yol yoktur. Ama koca Sufi hayret'e dikkat çekiyor.

Hayret'te ne sevinç olur, ne de üzüntü. O bir şaşırma halidir.
Hiç beklenilmeyen bir harekettir.
Öylece kala kalmak, ne ileri ne geri.

Zaman durur, mekan kaybolur, çevre ile bağlar kopar gider.
Düşünceye adeta kilit vurulur.

Sonrası sonsuz bir sessizlik gibidir.
İçinden çıkmayınca anlaşılmayan, benzersiz bir duygudur o.

İçinden çıkılsa bile anlaşılması, uzun yıllara yayılır.
Bu birazda hayretin şiddetiyle de alakalıdır.

Görünen o ki Arabi de işi çöl kumlarında, yalnız tavafa kadar getirdiğine göre, hayli şiddetli olmuş.


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:47 .