![]() |
Köşe Kapmaca..
Basındaki 'din' içerikli yazılar için başlıktır...
*********************************** Mine Kırıkkanat, Vatan/ 03.09.2007 " Sektör helal, şerait fuhuş * Türkiye’deki tatil sektörünün tarih faktörünü “yatak sayısıyla” yendiği turistik bölgelerimiz arasında, en yataklı olmasa da yatarlılık bakımından “Bedroom” diye anılan yarımadamız, muazzam bir misafir ağırladı bu yaz. Temmuz ayının son haftası bir gece, Bedroom havaalanına konan Boeing 767’den 5 adet entarili bedevi indi. Bedevilerin efendisi, kule gördü mü dubara sallayan “mahdum”dan başkası değildi. Bedroom’a gizlice geliyorlardı, zaten kimliklerini jandarmaya bildirmeyen çok yıldızlı otelin başı sonradan derde girecek, jandarmaya “vallahi habersiz geldiler, habersiz gittiler, biz de tam size bildirecektik ki, siz bilmişsiniz...” açıklamasıyla durum kurtarılacaktı. Oysa şeyh mahdum ve dubaracı tayfasının Bedroom’u teşrifi yalnız çok yıldızlı otelin çok Müslüman sahibi tarafından bilinmiyor, Filipinli sauna ve Rusya’daki fuhuş sektörü tarafından da yakından takip ediliyordu. Bedroom’a sabah inen özel uçakla Rusya’dan taze taze getirilen ve zaten hepsinin 20 yaş altı olmaları şart koşulan 40 adet nataşa, otele çoktan teslim edilmişlerdi. Keza 20 adet Filipinli masöz (masajcının dişisine denir) de tedarik edilmişti. *** Çok yıldızlı otelin çok Müslüman sahibi, tabii ki en şaşaalı villaları ile karaya köprüyle bağlanan küçük adayı, dubaracı mahdum ve dört seyisine tahsisle, bu özel ziyaretin mahremiyetini de sağlamıştı! Otelin, sayıları bine yakın diğer müşterilerine kapatılan ada, VIP bedevileri beklerken şöyle bir manzara arzediyordu: Ahşap kaplı adacıktan denize uzatılan kerevetler ışıklandırılmış, üzerlerine yerleştirilen masaj masalarının başında Filipinli masözler dikiliyordu. Oraya buraya serpiştirilen mangal ve kebap tertibatlarında kuzu, koyun, inek, geyik, Allah’ın “haram” demediği ne kadar dört ayaklı varsa döne çevrile pişiriliyor, orta yere de 60 kişilik bir masa kurulmuş, konukları bekliyordu. Köşe büfeleri gibi oraya buraya serpiştirilen 40 adet “körpe” nataşa, ellerine tutuşturulan şampanya kadehleriyle saatlerden beri ayakta durmaktan yorgun düşmüşlerdi ki... Gece 11’de dubara mahdum ve dört seyisi, beyaz entarileriyle avdet etti. O dönerden bir lokma, bu kebaptan bir parça tadaraktan orta masaya ilerlediler ve oturdular. Nataşalar da yanlarına oturunca, 60 kişilik masanın 15 koltuğu boş kaldı. Mahdum boşluktan hoşlanmazdı. Filipinli masözlerden 15 adedi de masaya buyur edildi ve sefa başladı. Şeyh mahdum ve dört emiri, o gece o adada yediler, çaktırmadan içtiler, hatta bol bol burun ‘çektiler’, beyaz yeldirmelerini uçura uçura nataşalarla dans ettiler, yorgunluklarını masaj masalarında attılar. Gecenin bir saatinde, nataşaları da yanlarına alıp villa süitlerine çekildiler. *** Ertesi sabah bir yat, beş bedevi ve 40 nataşayı güvertesine alarak, Akdeniz’in enginlerine açıldı. Ancak bir nataşanın o sabah “adet gördüğü” anlaşılınca, yat alelacele Göcek’e döndü, “murdar mal” karaya bırakıldı ve Arap şeyhinin günlük zina turuna 39 tazeyle devam edildi. Yat, otelin rıhtımına akşam döndü. Mahdum, hizmetinden çok memnun kaldığı çok Müslüman sahibiyle çok yıldızlı oteli gezerken, “Bize kaç kişi hizmet etti?” diye sordurdu seyisine. “100 personel” denince küçümsedi. “Burada kaç kişi çalışıyor?” diye sordurdu bu kez. Cevap, “500!” olarak gelince şanına yaraşan “bahşiş” emrini verdi. Seyisi, yanında taşıdığı çanta irisi bavuldan vakumlanmış (evet, vakumlanmış!) bir dolar paketi çıkarıp verdi. İçinde, açılınca genleşen 250 bin dolar vardı. Otel yönetimi tarafından 500 personele, tabii ki “liyakat” esas alınarak, kademeli ölçülerde dağıtıldı. Ve mahdum ile dört emiri, Boeing 767’lerine binip havalandılar Türkiye’den. 1001 gece masalları nerdeee?.. Arap şeyhinin 120 personelin seferber, 40 nataşanın sefertası olduğu fuhuş seferi, hepi topu bir gün bir gece sürmüştü. Ama Bedroom Bedroom olalı, ne böyle “helal zina” gördü, ne de helalinden böyle bahşiş!" |
Re: Köşe kapmaca..
Sevgili thunderpoint ; Sanırım,yazacaklarım sevgili Mine Kırıkkanat'ın yazısı ile çok uyumlu değil. Hoşgörüne sığınıyor yine de yazıyorum. Amerika'da koyu dindar dört kadın, bir yandan kahve içiyorlar, bir yandan sohbet ediyorlardı. Birinci kadın, oğlundan söz açtı: -Benim oğlum rahiptir. Bir topluluğa girdiğinde onu gören herkes kendisine “Peder'” der. İkinci kadın da kendi oğlundan söz etti: -Benim oğlum ise papazdır. Bir topluluğa girdiğinde onu gören herkes kendisine “Aziz Peder” der. Üçüncü kadın da oğluyla övündü -Benim oğlum ise kardinaldir. Bir topluluğa girdiğinde onu *gören herkes kendisine “Yüce Aziz” der. Üç kadın oğullarıyla övünmelerini bitirdikten sonra, dördüncü kadını dinlemeye hazır olduklarını belirtmek için gözlerini ona dikerler ve beklerler. Fakat dördüncü kadın konuşmaz ve büyük bir keyifle *kahvesini yudumlar. İlk üç kadın bir müddet sonra dayanamayıp hep bir ağızdan sorarlar: - Ya senin oğlun? Sen de bahsetsene oğlundan!" Dördüncü kadın, kahvesinden son yudumunu aldıktan sonra ağır konuşarak oğlunu anlatmaya başlar: - Benim oğlum, 1.95 boyunda, dalgalı siyah saçlı, yeşil gözlü, geniş omuzlu, atletik yapılı, son derece şık giyinen ve 29 yaşında olmasına *karşın çok zengin bir kişidir. Bir topluluğa girdiğinde onu gören tüm kadınlar birbirlerinin kulaklarına eğilirler ve “Aman Tanrım'”derler. Bir de Tansel Emir arkadaşımızın açtğı "Allah ve para" topiği geliyor aklıma. |
Re: Köşe kapmaca..
ee sevgili thuneder artık bu şeyh lerin gelip gitmelerine arsalar alıp alemler yapmalarına alışmalıyız
ülkemizde hala onlara peygamber soyu diye *üstün bakan pis arabı başına taç eden yobazlığın yılmaz savunucuları akp iktidarı var yasin kadı gibi teröriste malınla canınla kefil olan başbakanın ülkesinde bu olay deve de kulak kalır bu arada yukardaki pis arap kelimesi sadece konudaki şeyhler için geçerlidir:) olayda faşist bir niyet yoktur her ne kadar arap milleti ülkesine giren abd yi onların bayraklarıyla karşılayacak kadar bizi her fırsatta sırtımızdan vuracak kadar seviyesini belli etmiş bir millet olsada :) hepinize en derin sevgi ve saygılarımla |
Re: Köşe kapmaca..
bu arada psiko abim fıkran harikaydı :)
|
Re: Köşe kapmaca..
Ruhat Mengi, Vatan/ 03.09.2007
Holbrooke’un minik yanılgısı! * ABD’nin eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke “Türkiye ile Malezya dünyada ılımlı İslâm’ın uygulandığı iki ülke” diyerek bizi onurlandırdığı (!) gün Malezya’da üniversitelerde türbanın mecburi olduğunu, bazı bölgelerinde de şeriat hükümlerinin uygulandığını ‘Bu nasıl benzetme’ sorusuyla birlikte yazmıştım. 22 Temmuz seçimlerinden kısa bir süre sonra yabancı basının “Türkiye’de İslâmcılar büyük farkla iktidar oldu” diye zil takıp oynadığı, “Cumhuriyet bitti, Türk İslâm Demokrasisi geliyor” diye havalara uçtuğu günlerdeydi. Örneğin, Amerikan basınının “Türkiye’nin ABD’yle laik Türk politikacıların çoğundan daha dost bir cumhurbaşkanına sahip olmasından büyük mutluluk duyduklarını” dile getirdiği günlerdi. “Laik Türk politikacılar”ı vurgulama nedenlerinin, bu cumhurbaşkanının laik olmadığına, “İslâmcı” dedikleri siyasetçilerin laiklikle ilgisi olmayacağına inanmalarından mı ileri geldiğini onlara soramadık maalesef. Ama tabii Türkiye’nin bu noktaya gelmesi, böyle yorumlara fırsat verilmesinin önemli bir nedeninin İslâmcı dedikleri parti karşısındaki diğer partilerin “Batı”ya, AB’ye, liberal ekonomiye karşı, IMF’ye karşı, Kuzey Irak’a da seçim sonrası hemen giriverecekmiş gibi budala ötesi bir politika izlemeleri olduğunu da unutmamak lâzım. Sanki Türk milleti Müslümanlıkla yeni tanışıyormuş da Erbakan misali “O partiden olmayan Müslüman değil”miş gibi iktidarı boyunca dini siyasete taşıyan ve din üzerinden halkı bölen bir partinin karşısında “Laiklik neden önemli” sorusunun cevabını bile anlatacak zekâyı, yeteneği gösteremeyenleri, “laiklik, ilkeler, Cumhuriyet kazanımları” diye papağan gibi tekrarlayıp duranları unutmamak lâzım. Zekâ, bilgi, strateji, plân, program olmayınca içi boş sözcüklerle bir yere varılmaz. Şimdi ilk paragrafa dönelim; Holbrooke bizi “Dünyanın iki ılımlı İslâm ülkesi” diye Malezya ile aynı kefeye koymuştu. Endonezya’yı ekleyememesinin nedeni ise bu 150 milyonluk ülkenin “ılımlı İslâm” derken kısa sürede radikal İslâm’a çoktan kaymış olmasıydı. TEK OL YETER! Tesadüfe bakın ki bu deneyimli Amerikalı siyasetçinin mutluluğu uzun sürmedi ve sözünün üstünden birkaç hafta geçmeden Türkiye “Dünyanın ‘tek’ ılımlı İslâm ülkesi” olarak kalakaldı. Malezya Hükümeti’nin yasalarda şeriat kurallarına dayalı bir değişiklik yapacağını Adalet Bakanı Ahmed Firuz açıkladı. ABD Başkanı Bush’un “Liderliğine hayranım” diyerek övdüğü Malezya Başbakanı Ahmed Bedevi ise “Malezya laik bir devlettir” maddesinin anayasadan çıkarılabileceğini söyledi. Ama elbette bunları Türkiye de onlara benzer mi diye söylemiyorum. Milletin yüzde 47’si, başta büyük sermaye olmak üzere aksine inanırken benim endişe duymamın lâfı mı olur? Biz farklıyız; AB’ye gireceğiz, ekonomimiz süper, borç harç yok, refah tavana vurmuş, işsiz kalmamış, ayrıca hâlâ laikliğin önemine inanan küçük bir kesim (yine bazılarının ve yabancı basının deyimiyle laik elitler) varken Türkiye asla Malezya’ya benzeyemez. Holbrooke birazCIK yanılmış ne çıkar? Hem üstelik, konu ne olursa olsun “dünyada tek” olmak iyidir. “Dünyada tek laik demokratik Müslüman çoğunluklu ülke” olmak fazla geldiyse buyrun buradan yakalım o zaman. Dünyanın tek ılımlı İslâm ülkesi! ***** Zencilik karaborsada! Zenciliği de laiklere çok gördüler. Bu kez ordunun davetlerine, bayram resepsiyonlarına eşsiz katılanlara zenci yakıştırması yapılıyormuş. Yavuz Donat’ın köşesinden öğrendiğime göre DTP’li Sırrı Sakık ise bunu kabul etmiyor ve “Asıl zenciler biziz. Hiç davet edilmeyenler” diyormuş. Kısacası zencilik karaborsaya düşmüş durumda. Mağduriyet edebiyatının iyi iş yaptığı memlekette kapış kapışa gidiyor. Bu arada, eşsiz gidilen davetlerden sonra Çankaya Köşkü’nün internet sitesi yenilenirken “Sayın Hanımefendi” bölümü ve özgeçmişi çıkarılmış, Abdullah Gül’ün özgeçmişinde de eşinin adı geçmiyormuş. Bunlar da ilk bakışta Hayrunnisa Gül’ün (veya eşiyle birlikte) bir kez daha zenci sıfatını kapmasına neden oluyor. İkinci bakışta ise Abdullah Gül, “devletin başı” konumunda devlet dinî bir kimliğe sahipmiş gibi görüneceği için, daha önce yapılmış Anayasa yorumları nedeniyle bu sorunun çıkacağını bilerek adaylığında ısrar etti. Yani AİHM’nin üniversite konusunda verdiği kararda olduğu gibi “kuralları bilerek” o mevkiye geldi. Bu nedenle sonucu kabullenmeyi baştan taahhüt etti yani mağduriyet söz konusu değil. Öte yanda, kişisel görüşüm yakında bu sorunun da ortadan kalkacağı yönündedir, zira kadın erkek eşitliğinin olduğu bir ülkede bir cumhurbaşkanından 7 yıl boyunca yalnız fotoğraf vermesini, birlikte görünmemesini bekleyemezsiniz. Hangi nedenle olursa olsun haksızlıktır. Ama bu sorunu çözmek de Erdoğan ve Gül’e düşer. Bakın nasıl ilerliyoruz adım, adım... Sabredin diğer sorunlar (!) da çözülecek yakında... “Sonra” mı?.. Sonrası için yukarıdaki yazıya tekrar bakın isterseniz! |
Re: Köşe kapmaca..
Bekir Coşkun, Hürriyet/04.09.2007
10.5’uncu Cumhurbaşkanı... CUMHURBAŞKANI’nı halkın seçmesine ilişkin referandum yasası için havaalanlarında oy verme işlemi başlıyor ve halkın oyuna sunulan yasada "11’inci Cumhurbaşkanı’nı halk seçer" diyor. Eeee... Abdullah Gül de 11’inci Cumhurbaşkanı. Etti mi iki tane 11’inci... Yasayı "12’nci Cumhurbaşkanı’nı halk seçer" diye düzeltmek de şu aşamada olanaksız, çünkü Meclis tatile girecek ve Anayasa değişikliği de gerekli. İki tane "11’inci Cumhurbaşkanı" olmaz. 10 ile 11 arasında ise rakam yok... Cumhurbaşkanları niye numara ile anılırlar? Gerçi Fransızların Louis serisinde olduğu gibi tarihte birçok numaralı imparatorlar, krallar, padişahlar var. Ama onların isimleri aynı. Diyelim ki anons edildiğinde Louis’lerin 16’sı birden mikrofona koşmasınlar diye belki... Kenan Evren ile Süleyman Demirel arasında hiçbir isim benzerliği yok. Zaten bu numaralama işini de Demirel icat etti, kendisine "eski" denilmesin diye. Abdullah Gül kaçıncı?.. 11’inci... Peki, şu anda oylanmakta olan, askılarda, işlemlerde ve Yüksek Seçim Kurulu’nun tüm kararlarında yer alan "11’inci Cumhurbaşkanı’nı halk seçer" hükmü ne oluyor? 10’uncu Cumhurbaşkanı Sezer idi gitti, 11’inci şu sıralarda yapılan referandumla "seçilir" deniyor. Geriye kalıyor 10 ile 11’in arası. 10 ile 11’in ortası ise... 10.5... Her zaman şakayla takıldığım, genç gazetecilere her zaman örnek gösterdiğim sevgili Uğur Dündar, Başbakan ile o ünlü söyleşisinde sanırım bunu açmak istedi. Ancak yanıtı yok. Bu bir demokrasi kazasıdır, nasıl olsa düzeltilir. Ama iktidardaki arkadaşların ne halde olduklarını gösteriyor bize. Bir "11’inci Cumhurbaşkanı" daha seçiyorlar. Olmadı Abdullah Gül’e "10.5’uncu Cumhurbaşkanı" denilir, olur biter... |
Re: Köşe kapmaca..
Tufan Türenç, Hürriyet, 05.09.2007 Köşe yazısı...
Sivil anayasadan sivillerin haberi yok BÖYLE bir şey dünyada ne görülmüş ne de duyulmuştur. AKP kendi dünya görüşüne yakın akademisyenlerden bir kurul oluşturuyor. Onlara "Şöyle şöyle bir anayasa yapın" diye talimat veriyor. Onlar da oturup öyle bir anayasa taslağı hazırlıyorlar. Bu işi büyük bir gizlilik içinde yapıyorlar ve taslağı AKP’ye veriyorlar. Gazeteciler ancak taslakla ilgili tırtıkladıkları bilgilere dayanarak haberler yapabiliyorlar. İşte, kamuoyunun, sivil toplum örgütlerinin, meslek odalarının, derneklerin, sendikaların, üniversitelerin bildikleri, basında çıkan bu sınırlı bilgilerden ibaret. Şimdi hem komisyon, hem akademik kurul Tayyip Bey’in başkanlığında toplanacak ve taslağa son şeklini verecek. Oysa anayasalar toplumsal bir uzlaşma belgesi olduğu için geniş bir tartışma ortamında hazırlanır. Ama bu anayasa toplumun değil, AKP’nin anayasası olacak. Onun için ömrü de uzun olmayacak. * * * Siviller çalışmalardan bihaber oldukları için bu sivil anayasaya bir katkı yapamadılar. Şeffaf ve demokrat iktidar bu demek olmalı. AKP tarafından izlenen anayasa yapma yönteminin ne kadar demokratik ve saydam olduğunu kendilerini bu dinci partiye yakın bulan neo solcu liberaller iyi düşünsün. Baksanıza, hukukçular yangın yemiş gibi şaşkın ve çaresiz. "Tartışamadık, böyle dayatmalarla yapılan anayasalar toplum tarafından benimsenmez" diye yakınıyorlar. AKP’ye toz kondurmayanlar ise nasıl kıvıracaklarının hesabını yapıyorlar. Ama kimse umudu kesmesin. Bizim başbakanımız su katılmamış bir demokrattır, aşırı uzlaşmacıdır. Ama bir huyu vardır önce yapar, sonra uzlaşma arar. Ne yapalım yani, uzlaşan uzlaşır, kabul eden eder, etmeyen ise anasını da alır gider. Yakışıksız söylem Ben daha çok demokrasinin Türkiye’nin bütün sorunlarının çözüm anahtarı olacağına inanırım. Düşünce ve ifade özgürlüğü, bir toplumdaki bütün sıkıntıların hazım ilacıdır. Daha çok demokrasinin bir ülkeyi bölüp parçaladığı da dünyada görülmemiştir. Gerek Kürt sorunu olsun, gerek öteki sorunlar olsun ancak daha çok demokrasiyle çözülebilir. Ancak... Buna rağmen Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in üslubu ve yaklaşımını yanlış ve demokrasiye aykırı buluyorum. Bir belediye başkanı, bir ülkenin başbakanına, içinde bulunduğu psikolojik durum ne kadar sıkıntılı olursa olsun, böyle meydan okuma nezaketsizliği içinde olmamalı. Evet Baydemir Başbakan’dan ve iktidardan şikáyetçi olabilir. Başbakan ve partisini eleştirebilir. Ama konumu, böyle bir üslup kullanmamasını gerektirir. Baydemir 24 saat siyaset yapmak yerine, belediye başkanlığı yapsın. Diyarbakır halkına daha iyi hizmet vermiş olur. |
Re: Köşe kapmaca..
Vatan Gazetesi, Mustafa Mutlu, 06.09.2007 köşe yazısı
Polis sınavı için ilginç iddialar! * Dün 26 Ağustos’ta yapılan Polis Meslek Yüksek Okulları Giriş Sınavı’nda yaşanan skandalı yazmıştım. Sorular çalınmış, bu nedenle Adana’da bir kişi hakkında tutuklama kararı bile verilmişti. Daha da ötesi; soruların sırf bu sınav için özel kurs düzenleyen bazı tarikat destekli dershanelere sızdırıldığı söyleniyordu. Bu yazıma ilginçtir ki (en azından şimdilik) İçişleri Bakanlığı’ndan ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nden yanıt gelmedi... Fakat yurdun dört bir yanından kendileri ya da yakınları bu sınava girenlerden çığlıklar yükseldi... İddialar akıl alır gibi değil: *** Adı bende saklı bir okur: “Ben Karşıyaka’dan bir okurunuzum. Polislik sınavına çok yakın arkadaşlarım girdi. Hepsi bir cemaat dershanesi olan K.....’in öğrencisiydi. Sınava girmeden önce arkadaşlarımdan biri soruların büyük bir kısmının ellerine geçeceğini söyledi. Sınav öncesi yurtlarda kamplara alındılar. Yurtlarda da bir hiyerarşi söz konusuydu. Cemaate yakınlık derecesine göre adaylara 50 ile 70 arasında soru cevapları verildi. İkinci dereceden cemaate yakınlığı bulunanlara ise 2002-2006 ÖSS sorularına çalışmaları söylendi. Sorular da oradan çıktı! Cevapları alan arkadaşlarım sınavı kazandı.” Halil Taş-Gaziantep: “Ben 32 yıl görev yapan bir polis emeklisiyim. Çocuğum da benim mesleğime devam etmek istedi, sınava girdi. Üç yıldır dershanelere yılda 1,5 milyar para ödüyoruz. Ama kazanamıyor. İşin en garip tarafı, çocuklara ÖSS gibi bir sınav sonuç belgesi gönderilmiyor. Kaç doğru yapmış, kaç yanlış; bilemiyoruz.” Buğra Okay: “Ben de sınava girdim. 80 puan beklerken 54 puan aldım. Fethullah Gülen cemaatinden olanlar ise rahatlıkla kazandı. Çünkü onlar sınavdan bir hafta önce gittikleri kursun düzenlediği kampa alındılar. Sorular onlara o kampta dağıtıldı. Dikkat ederseniz bu sınavı Öğrenci Seçme Yerleştirme Merkezi yapmıyor. Neden?” Fidan Garipler: “21 yıllık öğretmenim. Oğlum bu yıl Balıkesir Polis Meslek Yüksek Okulu’na başvurdu. Mülakatta kolundaki küçük aşı izi yüzünden elendi. Oysa daha büyük yarası olanların, boy-kilo orantısı bulunmayanların, boyu 1.64’ü geçmeyenlerin mülakatı kazandığını gördük. Benim 1.90’lık oğlum şimdi depresyona girdi. Bizim de tarikatçı mı olmamız gerekiyor?” Mehmet Türkoğlu: “Bahsettiginiz tarikat desrhaneleri haftalık kamplarda kadrolaşmaya müsait gençlere soruların tamamını, yalnız Adana’da değil, tüm illerde vemişlerdir. Ben de bir polis adayı babası olarak tüm bunlara şahit oldum. ‘Siz neden sorulara ulaşamadınız’ derseniz bizim gibi vatandaşların tarikatlarla tekkelerle işi olmaz... Zaten onlar da vermezler.” Adana Avşar takma isimli okur: “Adana’daki bütün cemaat dershaneleri, soruları önceden dağıttı. Bu sınav sizin de söylediğiniz gibi derhal iptal edilmeli.” Mehmet Açıkalın: “Elazığ’dan Adana’ya bu sınav için öğrenci götürüldü. Buna kendim şahit oldum. Medya bu işin peşini bırakmasın.” ***** GÜNÜN SORUSU Sorum Emniyet Genel Müdürlüğü’ne: Üzerine bu kadar büyük bir şaibe düşmüş sınavı iptal etmek için daha ne bekliyorsunuz? |
Re: Köşe kapmaca..
Mine Kırıkkanat, Vatan Gazetesi 07.09.2007 köşe yazısı
Moskoflar geldi, uşaklar da burada * İsviçre’nin Neue Zuricher Zeitung gazetesi, geçen mayıs “Ukrayna’da futbol, siyaseti yansıtıyor” başlıklı bir makale yayınladı. Yasal nedenlerle size bu makaleden söz edemeyeceğim. Ama aynı gazetenin, 21 Haziran 2007 baskısında Ukraynalı Müslüman dolar milyarderi, iş adamı, parlamenter ve Shakhtar Donetsk futbol takımı sahibi Rinat Ahmedov’dan dilediği özür, içeriği hakkında yeterince bilgi vermekte: “DÜZELTME ‘Ukrayna’da futbol, siyaseti yansıtıyor’ başlıklı makale (NZZ, 16.05.2007) Rinat Ahmedov’a dair doğru olmayan ve yanıltıcı bir imaj vermektedir. Avukatlarının belirttiği ve NZZ’nin de kabul ettiği gibi, Shakhtar Donetsk futbol kulübü başkanı Bay Ahmedov ile Ukrayna’daki organize suçlar arasında hiçbir ilinti yoktur. Ayrıca, makalede yanlış biçimde iddia edildiği gibi Bay Ahmedov, yurt dışında dava açmak yoluyla Ukrayna yasalarından kaçmamaktadır. Ahmedov’un ekonomik başarısı, kesinlikle suç oluşturacak yöntemlerle kazanılmış başlangıç sermayelerine dayanmamaktadır. Son olarak, gazeteci İgor Aleksandrov’un kurban gittiği cinayetle Rinat Ahmedov’un etkinliklerinin hiçbir ilgisi olmadığı belirtilir. NZZ, bu açıklamaların yayınından ötürü pişmanlığını bildirir ve açıklamaların Bay Ahmedov’a verdiği tüm sıkıntılardan dolayı kendisinde özür diler.” Neue Zuricher Zeitung’un Rinat Ahmedov’u suçlayan makalesindeki iddialarını, yayınlandıktan bir hafta sonra böylesine eğilip bükülerekten yalanlayıp yutmasına neden olan etken, dünyanın en güçlü avukat bürolarından, uluslararası 900 hukukçu mevcutlu Akin Gump avukatlarının yasal girişimidir. Peki Ukraynalı Müslüman bir dolar milyarderi ve İsviçreli bir gazeteden bize ne? Şöyle söylesem, acaba yeterince ilgi alanımıza girer mi: Rinat Ahmedov, İgor Gumenyuk’un “patron” düzeyinde ortağıdır. İgor Gumenyuk, Fettah Tamince’nin ortağıdır. Fettah Tamince, Fethullah Gülen hayranı ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan başta, bazı AKP ileri gelenlerini Rixos otellerinde ağırlayıp yat gezilerine çıkaran, 10 yılda 16 “dünya markası” kuran iş adamıdır. İnşaat şirketi, 2004’te Ukrayna’da “Yılın İnşaat Şirketi” bile seçilmiştir. *** Tarih ne garip değil mi? Bir zamanlar, “komünistler Moskova’ya!” diye bağırılırdı Türkiye’de. “Moskof uşağı!” diye tükürülürdü Marksistlerin yüzüne. Sürüm sürüm süründürüldü, uzaktan yakından, ilgisi olan olmayan SSCB ülkeleriyle, hatta rejimi bile değil, kültürü ve edebiyatıyla. Ruslar, en büyük, en korkulacak, en tarihi düşmandı. Kars’ta, Ardahan’da gözleri vardı, ama her şeyden önce dinsiz, imansız, Allah’sızlardı, çünkü mülkiyet kavramı yoktu, “karıları bile paylaşırlar”dı! Zaman geçti, devran döndü, önce nataşalar geldi Türkiye’ye. Türk erkekleri tarafından “mülkiyet duygusu” olmadan iştahla paylaşılıyorlar. Sonra Moskoflar, “iş adamı” olarak geldiler. Eh, gelen Moskofa “uşak” da gerekti. Bol bol “Moskof uşağı” türedi. Hem de hangi çevreden? Bir zamanların en hızlı Moskof düşmanı, İslamcılar arasından tabii... Küresel barış buna denmez de neye denir, sorarım size. *** Artık Moskoflar aramızda. İş adamı. Milyar dolarlık yatırımlar yapıyorlar, milyon dolarlar kazandırıyorlar Türkiye’deki hizmetlilerine. Bir gün sabah kalkıp bakacağız ki, aaaa Kars, Ardahan derken, güney sahilleri geçmiş Moskoflara, ellerinin kirini Akdeniz’de yıkıyor, meğer Türkiye’deki “sıcak para”larını da zaten turizm sektöründe patlatılan şampanyayla serinletiyorlarmış... Bu yazıyı neden mi yazdım ? Dünkü Vatan’da Putin’in hakkında tutuklama kararı çıkarttığı Müslüman Rus “iş” adamı Mihail Gutseriyev’in Antalya’ya kaçtığı haberine şaşırdım da ondan. Antalya’daki Moskoflar ve ağababaları, benim bildiğim Putin’in Ukraynalı “yakınları.” Mihail Gutseriyev, olsa olsa “arabuluculuk” istemeye gelmiştir Antalya’ya. Ukraynalı ya da Rus, fark etmez. Müslüman Müslümanı koruyup kollar ya. |
Re: Köşe kapmaca..
Kişiliğinden tutun,alaycı gülümsemesine kadar hiçbir şeyini beğenmediğim Mine *Kırıkkanat'ın hergün böyle çatır çatır çatlamasını gördükçe zevkten dört köşe oluyorum.Hele aklıma bide Tuncay Özkan'ın seçim gecesi asılan suratı geldikçe daha bir neşeleniyorum.Hanım, yap bi çayda içelim şöyle karşılıklı. :)
|
Re: Köşe kapmaca..
Buna şaşırmadım ki sevgili hiramusta,
Ben de senin sakallı, kavuklu, sıkmabaş bir çok değerinden nefret ediyorum zaten... |
Re: Köşe kapmaca..
Bu da şer'i zihniyetin şovenlerinden...
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/72...d=180&a=439072 ************************************************** ********* Özdemir İnce, Hürriyet, 08.09.2007 Köşe yazısı... Sahte ya da Nakşi demokrasi BU yazının hedefi kesinlikle AKP iktidarı değil. O kusurlu malını elbette satmak isteyecek. Hedef: Onun piyasaya kakaladığı Nakşi demokrasinin sahte olduğunu gizleyenler, onu bize has demokrasi olarak sunanlar. "Neo liberalizm, küresel sermayenin hizmetine girmiş küçük bir grubun çıkarlarının, toplumun toplu çıkarlarını ezip geçtiği bir diktatoryadır" deseler, siz ne dersiniz? Toplumsal adaletin sürgüne gönderildiği böyle bir düzene demokrasi denilebilir mi? AKP’nin politikası yukarıdaki tanımın neresinde? Bu soruyu bütün iktisatçılara, ekonomi yazar ve vaizlerine soruyorum. Çünkü, kimi gazete yazıcıları bu türden eleştiri yapanları orducu, askerci olmakla suçluyorlar. * * * Biz bu mugalataları bir yana bırakıp yolumuza devam edelim: "Küreselleşme bir demokratik proje değildir. XIX. yüzyılın toplumsal sınıf kaynaklı işçi enternasyonalizminin tersine, siyasal temsilin ve genel oyun ölümünü simgeler." Türkiye’nin bu gerçekleri artık düşünmeye başlaması gerekiyor. AKP’nin yüzde 46.6 oyunda uluslararası (küresel) sermayenin, uluslararası finans şirketlerinin, banka kumpaslarının ve yabancı özel servislerin payı nedir? Bunların eğer bir payı varsa (ki bence kesinlikle vardır) 22 Temmuz seçimlerinin, sonuçlarına karşın, halkın gerçek çıkarlarını temsil ettiği söylenebilir mi? Genel oyunun sonuçları ile halkın gerçek çıkarları genellikle örtüşmez; halk kendi gerçek çıkarlarını temsil etmeyen bir siyasal cemaate (partiye değil!) neden oy verir? Toplumbilim alimlerimizin bu konu üzerinde düşünmeye başlamaları gerekmiyor mu? Türkiye’nin yaşamakta olduğu Nakşi demokrasi dönemi, gerçek demokrasinin neresinde? 17 Mayıs 2007 tarihli Radikal Gazetesi’nde Portekiz’in Nobelli yazarı Jose Saramago ile yapılan bir söyleşi özeti yayınlandı, Saramago bakın ne diyor: - "Demokratik bir sistemle yönetilmiyoruz. Demokrasi halkın belirli aralıklarla oy vermesi ise o yapılıyor. Bence bu bir aldatmaca. Ötekisi siyasetçilerin elinde, büyük sermaye sahiplerinin, feodal beylerin, ağaların elinde. Onların büyük başarısı, insanları demokrasinin böyle bir şey olduğuna inandırmaları." // "Mesela IMF, Dünya Bankası demokratik kurumlar değil. Bunları biz seçmedik ki. Onlar kendi aralarında oturuyorlar, bizim düşüncemizi almadan bizim için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar veriyorlar." // "Ben size bir soru sormak istiyorum: Türkiye’deki muhafazakárlar kim, neyi muhafaza etmek istiyorlar?" Benim yıllardır sorduğum cevapsız bir soru bu. Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi’ndeki, Yargıtay’ındaki, Danıştay’ındaki, TSK’sındaki atanmışlara tahammül edemeyenler, IMF ve Dünya Bankası’nın ecnebi atanmışları önünde nasıl da esas duruşa geçiyorlar! * * * Jose Saramago, "Maniere de voir"ın 83. sayısında da şöyle yazıyor: "Deneyimlerimiz şunu gösteriyor: Ekonomik ve kültürel demokrasinin üzerine oturmayan bir siyasal demokrasi beş para etmez." |
Re: Köşe kapmaca..
Necati Doğru, Vatan Gazetesi, 09.09.2007 tarihli köşe yazısı..
Din dersi öğretmeni can! Diğerleri kuru patlıcan! * Dine saygılı olmak, sevgili olmak, inanmak, onun yolundan yürüyüp; “dünya malından, açgözlü olmaktan, bencillikten, hırstan, tamahtan el-etek çekip” kişinin kendi nefsinin köpeği olmaktan kurtulmasına destek vermek ayrı... (Kişisel notum: Yazarın bu yorumunda asıl anlatmak istediğine katılıyorum fakat anlatımda kullandığı tavrı şiddetle reddediyorum. Çünkü dinli-imanlı olanların ahlaklı olduğu gibi bir tarz çıkıyor ortaya..) * Buna kimse karşı değil! Saygısız değil. Ancak “dini istismar etmek” onu bir leviye gibi, maşa gibi, sıçrama sopası gibi kullanıp; “inancı afyonlaştırıp” halk kitlelerinin oyunu kaparak iktidara gelmeye de göz kapatamayız. Kapatırsak! Ahlaksız oluruz. Bir çözüm düşünülür umuduyla “200 bin öğretmen işsiz” sorununu gündeme taşımaya çalışırken ulaşabildiğim bilgilerden biri de şu oldu: Din öğretmeni can! Diğerleri patlıcan! Bu ayrımı yapıyorlar, “Din kültürü ve ahlak öğretmeni” olarak mezun olmuşlara Milli Eğitim Bakanlığı, “7 katı-8 katı daha yüksek kontenjan verme” yolunu seçiyor. *** İşte bir tablo: (Son 5 yıl) Biyoloji..........993. Fizik...............230. Kimya............231. Din dersi.....7.758. İşte başka bir tablo: Mesleki ve teknik eğitim veren liselerde; İngilizce, Almanca, beden eğitimi, fizik, kimya, edebiyat diye giden 30 dal var. YÖK Başkanvekili Prof. Dr. İsa Eşme’nin yazar Erdal Şafak’ın köşesinde yaptığı açıklamaya göre “2007 yılında mesleki ve teknik eğitimin 30 dalına toplam 948 öğretmen atanırken, din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni sayısı 1.852 oldu.” Niçin bu ayrım? Ne yapılıyor? Din dersi okullarda bir leviye, bir maşa, bir sıçrama sopası gibi kullanılıp “iktidar partisi AKP’nin kadrolaşma aracı” olarak mı kullanılıyor? *** Şu mektubu okuyun. Bir öğretmen yazmış. “.... size bugünkü yazınıza katıldığımı bildirmek için yazıyorum. Köşenizde yayınlarsanız adımı açıklamayın, küçük bir ilden yazıyorum ve binde bir ihtimal de olsa ‘öğretmen olarak iş bulma umudumu’ taze tutmak istiyorum. Yüksekokul bitirdim. Tezgahtarlık yapıyorum. Son 3 yıldır sınavına girip KPSS’den 78 puan almış olmama rağmen iş bulamadım. Ancak iş bulmanın kolay yolunu öğrendim. Üniversite okumaya gerek yok. Veliler dersanelere boşuna milyarlar dökmesin. Seçim zamanı (önümüzde de bir tane var, belediye) birkaç ay AKP kadrolarıyla ev ev gezip ‘oy toplayıp AKP kollarına katılır canla-başla çalışırsanız’ ilkokul mezunu da olsanız sizi devlette sözleşmeli pozisyonda işe yerleştiriyorlar. Emin olun hem de Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde...” *** 200 bin öğretmen işsiz. Büyük sorun. Her yıl bu 200 bin işsiz öğretmene 50 bin işsiz öğretmen daha katılıyor. Bu hızla giderse 15 yıl sonra işsiz öğretmenlerin sayısı 1 milyonu geçecek. Üniversiteler amipleşti. Üniversiteler amip gibi bölünerek çoğalıyor, bir yıl içinde 36 üniversite açtılar. Üniversitelerde 64 eğitim fakültesi var. Bu fakültelere girebilmek için lise sonda okuyan çocuklarına veliler yılda 10 milyar dolar (Türk Eğitim Derneği Araştırması) akıtıyorlar. Gençler mezun oluyor. Fakat işsiz. Mutsuz. Umutsuz. İktidar partisi; dini maşa gibi, leviye gibi, sıçrama sopası gibi kullanıp kadrolaşıyor. |
Re: Köşe kapmaca..
Mine Kırıkkanat, Vatan/ 10.09.2007 tarihli köşe yazısı..
Ayakta yurttaşlıktan dizüstü kulluğa * Şempanze genetiği ile insan genetiği arasındaki fark ancak yüzde 1 oranındadır. Aynı canlılar arasında, “morfoloji” dediğimiz biçimsel fark ise yüzde 60 dolaylarında. Oysa şempanze ile insan çiftleşmesinden üremeyi, yüzde altmışa varan morfolojik uyuşmazlık değil, sadece yüzde birlik genetik engelliyor. Bilimin, canlılardaki temel kalıtım molekülü DNA’yı keşfinden sonra yapılan araştırmaların sonucu bu veriler, insanı insan kılan ve genetik haritasını yüzde 99 oranda paylaştığı en yakın hayvandan ayıran incecik farkın, hem kendi varoluşunu hem de yeryüzünün kaderini nasıl değiştirdiğini kanıtlıyor. *** Peki insanı nasıl değiştirmiş bu yüzde 1 genetik uyuşmazlık? Bu sayede mi düşünmüş, konuşmuş, yazmış ve üretmeye başlamışız? Bu genetik farklılık önce, her şeyden önce, iki ayağı üzerine kaldırmış insanı. Şaşırtıcı ama gerçek, dört ayak üzerindeyken doğrulup iki ayağımızla yürüdüğümüz için düşünmüş, konuşmuş, yazmış ve üretmişiz... Başka bir deyişle insan, ayağa kalktığı için diğer memelilerden daha akıllı. Bilim, şöyle açıklıyor ayağa kalkan insan zekâsının gelişimini: Memeli canlılarda omurilik, kafatasındaki artkafa deliğinden (oksipital) geçerek beyne ulaşıyor. Oksipital deliğin bulunduğu yer, gövdenin genel duruşunu da belirliyor. Dört ayaklı canlılarda oksipital delik, omurganın bitiminde, kafatasının gerisinde. Oysa iki ayaklılarda, delik tam ortada. Böylece, iki ayaklı insanın omurgası, kafatasının köküyle dik açı oluşturmakta. İşte insan beyninin hacmi, dolayısıyla kapasitesi bu anatomi sayesinde artabilmiş. Stephen Jay Gould, insanlık evrimi demek olan anatomik değişimi, şu güzel tümceyle özetler: “İnsan önce ayağa kalktı, sonra akıllandı.” *** Zaman zaman ayağa kalkmayı beceren, ancak akıllanacak kadar ayakta kalamayan maymun ve ayı gibi hayvanlar, koşmak, kaçmak için dört ayak üzerinde seğirtirken, özellikle saldırmak ya da saldırır gibi yapmak için iki ayakları üzerine dikilirler. Böyle bir açıdan düşünecek olursanız, kulların, biat belirtisi olarak diz çöküp secdeye gelmeleri, korkunun karıştığı bir saygının olduğu kadar, insanın “yaratık” olduğu çağların teslimiyet göstergesidir. Başka bir deyişle, iki ayak üzerine kalkınca beyni gelişen insanın, hele başka insanlar önünde diz çökmesi, zekânın, özgür iradenin, yurttaşlığın bitip, kulluğa gerilemesidir, sevgili okurlar. Bütün dinler, Tanrı’nın önünde diz çökmeye, secdeye varmaya mecbur tutar kulları. Ama insanlığın genetik belleğinde “ayağa kalkmak” la gerçekleşen o muhteşem ilerlemeden öylesine bir iz kalmıştır ki, örneğin hangi mezhepten olursa olsun tüm Hristiyanlar, ikinci İznik Konsili’nde alınan ortak bir kararla, pazar ayinlerinde ve Paskalya yortularında “ayakta” dua eder. Çünkü Hz. İsa’nın dirilişi, ayağa kalkarak temsil edilir. Hatta Yunancada “dirilmek” ayağa kalkmak demektir: Egeiro. *** Uzun yıllardır sorgulanıyor: Niçin İslamiyet, ilk çağlarındaki bilim ve kültür ihtişamını yitirdi, niçin Müslüman ülkeler hiçbir buluşa, keşfe, icada, velhasıl hiçbir yeniliğe sahne olmuyor? Bırakın dâhi, ne mucit çıkıyor bu ülkelerden ne de herhangi bir uygarlık öncüsü. Acaba diz çökerek biat etmek, Tanrı kulluğuyla yetinmeyip sultanın, şeyhin, emirin önünde secdeye gelmek, anatomilerini değiştirmiş ve onun bunun önünde bellerini büke, kafalarını eğe, beyinleri küçülüyor olabilir mi? Vekilinin önünde diz çöken ümmetçi surata iyi bakınız. Rahlenin önünde ileri geri sallanarak alınan eğitimin, kulbaş öğretmenidir o. Vekiller yerine Başbakan’ı bulsaydı, secdeye de kapanırdı. Zaten Başbakan da bir zamanlar, Taliban şeyhi Hikmetyar önünde diz çökmemiş miydi? Bu diyarda bazıları, ayakta yurttaşlıktan dizüstü kulluğa, uygarlık evrimini acaba tersten mi yaşıyor? |
Re: Köşe kapmaca..
Mustafa Mutlu, Vatan Gazetesi, 11.09.2007 terihli köşe yazısı
Ya İzmir? * Eğer 85 yıl önce 9 Eylül günü Atatürk’ün askerleri İzmir’e girmeseydi... Eğer o gün Yunan askeri denize dökülmeseydi... Cahit Külebi zor yazardı o şiiri: “İzmir’in denizi kız / Kızı deniz / Sokakları hem kız / Hem deniz kokar!..” Ne İzmir’in denizinin hayalini kurabilirdik, ne de kızları olurdu hayatımızda... O kahraman askerler canlarını dişlerini takarak sürmeselerdi atlarını dörtnala İzmir’e; sadece İzmir değil, bağımsızlığı da rüyamızda görürdük ancak... Ama nankörüz; küsmeyin... Darılmayın, kızmayın, bilgisayarınızın klavyesinin tuşlarına vurarak suçlamayın beni... Saygısızız! Ne bağımsızlığımızın değerinin farkındayız ne de onu bize kazandıranların verdikleri mücadele umurumuzda... Hoyratız! Önce iyi düşünün: Nankör olmasak, bugün bağımsızlığın nimetlerini paylaşırken o günleri unutur muyduk? İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun... Emperyalist devletlerin pençesinden sıyrılışının... Türkiye’nin aydınlığa kavuşmasının 85’inci yıl dönümünü “iş” olarak görüp, kutlamasını “şehir protokolü”ne bırakır mıydık? *** Başbakanımız vefalı! Ama vefası bu ülkeyi düşmandan kurtaranlara değil; kuran Osman Gazi’nin babasına... Bu yüzden 726. Ertuğrul Gazi’yi ve onun annesi Hayme Ana’yı anma şenliklerine gidiyor Söğüt’e... Hiç aklına gelmiyor ki; eğer bugün yaşasasıydı önce Ertuğrul Gazi koşardı İzmir’e; “Oğlunun kurduğu devleti kurtaranlara” teşekkür etmek için! Ya İzmir, Sayın Erdoğan? Kuranlara saygınız var da kurtaranlara bir kuru teşekkürünüz neden yok? Söğüt’ten İzmir; helikopter uçuşu kaç dakika alt tarafı? *** MHP lideri de vefalı! Ama onun vefası da Ertuğrul Gazi’ye ve annesine... O da bu yüzden Söğüt’te... Çünkü parti tabanının ruhunu okşayıp, oyunu daim kılacak! Ya İzmir, Sayın Bahçeli? Denizi ve kızı için değil; bağımsızlığımızın sembolü olduğu için gitmeye değmez miydi İzmir’e? Oy getirmez mi bağımsızlık partinize? *** Ana muhalefeti hiç sormayın... Ortadan ikiye bölünmüş; bir yarısı Anıtkabir’de, diğeri parti genel merkezi önünde... Çünkü 9 Eylül, CHP’nin kuruluş yıldönümü aynı zamanda... Ama bunu kutlayanlar, hiç kendilerine sormuyor, “Atatürk neden CHP’yi 9 Eylül’de kurdu” diye... Sorsalar İzmir’i unuturlar mı? İşte bu yüzden, aynı soru onlara da: Ya İzmir? İzmir kurtarılmasaydı düşmandan, CHP mi olurdu? *** “İzmir’in denizi kız / Kızı deniz / Sokakları hem kız / Hem deniz kokar!..” Söğüt iyi de... Anıtkabir’e gitmek harika da... Ya İzmir? *** GÜNÜN SORUSU 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül işbaşı yaptı... Ama biz “11. Cumhurbaşkanı’nı halk seçsin mi, seçmesin mi” diye referanduma gidiyoruz... Oy verme işlemi gümrük kapılarında resmen başladı... Daha önce bu kadar garip bir halk oylaması yapıldığını duydunuz mu? *** Başkanının adını bilmeyen partiye biz nasıl inanalım? CHP Genel Merkezi’nin Anıtkabir ziyaretine kimi gazetelere göre 25-30 bin, kimilerine göre ise 40 bin kişi katılmış... CHP ise katılımcı sayısının en az 200 bin olduğunu, sadece saat 11.00 itibarıyla 175 bin kişinin katıldığının tespit edildiğini iddia ediyor... CHP İstanbul İl Başkanlığı da dün bu konuda bir basın bildirisi yayınladı... Gelin görün ki bu basın bildirisinde, CHP İstanbul İl Başkanı’nın adı üç yerde “Gürsel Tekin”, bir yerde ise “Tekin Gürsel” olarak geçiyor... Gürsel Bey... Bu etkinliğe kaç kişinin katıldığıyla uğraşmayı bırakın da, önce kendi teşkilatınıza adınızı öğretin... Ve son söz: Ey koca CHP... Kimlerin eline kaldın... |
Re: Köşe kapmaca..
Zülfü Livaneli, Vatan Gazetesi, 12.09.2007 tarihli köşe yazısı..
Siyasal İslam’ın yolunu 12 Eylül açtı * 27 yıl önce bugün, Türkiye’nin kaderini değiştirecek dönüm noktalarından biri yaşandı: Kenan Evren ve arkadaşları darbe yaparak, ülke yönetimine el koydu. Siyasi partileri kapatıp, politikacıları tutukladılar ve onlara yıllarca sürecek siyaset yasakları koyarak demokratik olgunluğumuzu geciktirdiler, partileri parçaladılar, iki ana nehir halinde akması gereken siyasi hayatımızı bin bir partiye bölünen yamalı bohçaya benzettiler. Bunun acısını hâlâ çekiyoruz. Ama en büyük hataları bu değildi. *** Eğer Türkiye 60 yılında müdahaleye uğramasa, arkasından 71 ve 80’de bu iş tekrarlanmasaydı; klasik demokrasilerdeki ana sağ ve ana sol eksen, CHP ve DP çizgisinde kendini geliştirerek ve yeni kadrolar yetiştirerek devam edecek, Türkiye başka türlü kutuplaşmalara ve bölünmelere uğramayacaktı. Kenan Evren ve arkadaşları, toplumu ve sosyal olayları, kendi kafalarına göre düzenleyeceklerini sanarak müthiş bir yanılgıya imza attı. Ama en büyük yanılgıları bu da değildi. *** Üniversite hocalarının sakallarına bile karışan, muhalif aydınları vatan haini ilan etmekten çekinmeyen askeri yönetim, gençliği politikadan uzaklaştırmak için, sonuçları bugün bile hissedilen bir program uyguladı, sendikalar başta olmak üzere her tür sivil örgütlenmeye darbe indirdi. Ama en büyük kötülükleri bu da değildi. *** Ortalığa gözdağı vermek için 17’sine yeni basmış bir çocuk olan Erdal Eren’i, yaşını büyüterek idam ettiler. Belki en büyük cinayetleri buydu ama ülkenin geleceğini etkileyecek stratejik kararları bu değildi. *** 12 Eylül yönetiminin Türkiye’ye yaptığı kötülükler saymakla bitmez ama gelin bunların en büyüğünün ne olduğunu saptayalım: 12 Eylül cuntası, uluslararası güçlerin planlaması sonucunda Türkiye’yi uzun dönemde siyasi İslam’a kaydıracak projenin uygulayıcısı oldu. Batı’da pişirilip kotarılan bu plan, Kenan Evren ve arkadaşları tarafından sahneye konuldu. Soğuk Savaş döneminde sol öğrenci hareketlerini en büyük düşman olarak ilan eden cunta, bunun karşısına İslamcı bir hareket yerleştirmek istedi. Çok sayıda imam hatip okulu açılmasına ve bunların Arap kökten dinciler tarafından finanse edilmesine, müfredatlarının da onlar tarafından oluşturulmasına destek verdi. Parayı yatıran çevreler, bu işin yirmi senede sonuç vereceğini ve bu okullarda yetişen kadroların Türkiye’yi dönüştüreceğini biliyordu. Öyle de oldu. Ne kadar çelişkili görünse de; 12 Eylül darbesi, Türkiye’nin siyasal İslam’a kaymasının temelini hazırladı. Uluslararası güçlere karşı görevlerini yerine getirdiler ama kendi ülkelerine yaptığı kötülüğü nasıl açıklarlar, bilemiyorum. Kenan Evren’in yaptığını ortaya koyan esas tablo budur. |
Re: Köşe kapmaca..
Mine Kırıkkanat, Vatan Gazetesi, 12.09.2007 tarihli köşe yazısı
Üç perdeli bir piyes. Birinci perdede aile, çocuğu iyi okullarda okutmak istemektedir... “Bu yıl OKS’ye giren kızımın Amerikan Robert Lisesi’ne ön kaydı için gün boyu kuyrukta bekledik. Çünkü pek çok veli, aynı zamanda burs başvurusu yapıyordu. Akşam saatlerinde okula 65 çocuğun burs başvurusundan ancak 5’inin kabul edildiğini öğrendik. Dolayısıyla burs istemeyen bizlerin kesin kayıt şansı yükselmişti. Ancak 6 kız, 7 erkek çocuk için yer kaldığını görüp şaşırdık. Meğer burs başvuruları okul tarafından kabul edilmeyen 60 öğrenciden 53’ü, okul ücretlerinin lise öğrenimi boyunca bir ‘hayırsever’ tarafından karşılanacağı teminatıyla, 6 bin YTL’lik ilk taksitlerini aslanlar gibi ödeyip okula kayıtlarını yaptırmış. Burs alamamalarına rağmen kesin kayıt yaptıran öğrencilerin tamamı, ne tesadüf, hepsi (İstanbul’un tarikatlarıyla ünlü bir semtinin adı) F... dershanesi öğrencisi, deniyor. Bu dershanenin sahibi, aynı zamanda A... dershanesinin de sahibi. Ve bu dershaneler, Bakü’de iki saat önce başlatılan OKS sınav sorularının Türkiye’de sınav başlamadan ‘iletildiği’ iddia edilen dershaneler. Polis Kolejleri sınav sorularının belli bir kesime yakın insanlara verildiğini bizzat sizin gazeteniz yazdı. Ama Amerikan Robert Lisesi özelinde, bir sürü iyi niyetli Robert Lisesi mezununun okula verdikleri maddi desteğin doğru kullanılıp kullanılmadığını denetlemeleri gerektiğini düşünüyorum.” Z. C. *** İkinci perde: Çocuk çok iyi bir eğitim kurumuna girmeyi başarmış, İTÜ İnşaat Fakültesi son sınıfında okumaktadır... “İstanbul-Ankara seferini yapmakta olan N... Turizm otobüsünde, cep telefonuyla konuşan bir yolcu, kendisini uyaran muavin ile tartışmaya başlar. İTÜ öğrencisi Ertunga Şimşek, tartışmaya katılır ve muavinden yana çıkınca, cep telefonuyla konuşan yolcu ve yanındakiler tarafından 45 kişinin gözü önünde dövülür, ancak dayakçılar hırslarını alamaz. İstanbul yolunu Eskişehir’e bağlayan kavşakta N... Turizm şoförüne kapıyı açtırırlar ve öğrenci Ertunga Şimşek’i, hareket halindeki otobüsten dışarı atarlar. Arkadan gelen bir araba çarpar ve Ertunga Şimşek ölür. Ertunga Şimşek’i önce dövüp, sonra yola atarak ölümüne neden olan kişiler, bir büyüğümüzü korumakla görevli ‘güvenlikçiler’dir. Dolayısıyla halen bu cinayetle ilgili olarak yalnızca otobüs şoförü ve muavin tutukludur. Ve onca yolcu arasında TEK bir tanık bile bulunamamıştır.” E. E. *** Üçüncü perde: Çocuk üniversiteyi bitirmeyi ve canlı kalmayı başarmıştır. Hayatını kurmaya çalışmaktadır... “Hani demiştin ya Mine, ben insanların daha insan olmasını isterim diye. Hafta sonu mangalcıları, hafta içi en ballı iş olanaklarından nemalanırken ben ne yapıyorum dersin? Bir yıldır iş arıyorum. Öğrencilik yıllarımda çalışarak aldığım kitapları tekrar okuyor ve emekli öğretmen bir babadan aldığım bozuk parayla her gün internet kafelerde, gazetelerde iş ilanlarına bakıyorum. Türkiye’nin en köklü üniversitesinden mezunum ve şu an garsonluk başvurusu yapıyorum. Ne siyasal bir bağlantım var ne de cemaat. Zaten ne de Ankara’da amcam ve dayım. Bundan sonra ne mi yapacağım? Herhalde kül tablalarını döker, belki yine seni okurum. Bu ülke insanları daha iyi nasıl yaşar diye ütopyalar peşinde, sen de ben de boğuluruz küller içinde böylece. Demek okuduğum tüm kitaplar, makaleler yalan söylüyordu. Ya bu devir benim devrim değil ya bu dünya. Bol bol geğirsinler, göbeklerini kaşısınlar, belediyeyi soysunlar, iliklerine kadar kadrolaşsınlar, afiyet olmasın. Boğazlarında kalır, umarım.” S. Ü. *** Üçüncü perdenin son repliğini yazar söyler, ey okur. Sahnenin ışıkları kararırken çıkıp: “Çığlıkta henüz umut vardır, çığlık atmak güç ister. Tehlike, fısıltıdadır. Çünkü fısıltı, bir tükenişin ifadesidir” der. Ve perde iner. |
Re: Köşe kapmaca..
Mine hanım ,eleştirdiğiniz kadrolaşmaları sempatizanı olduğunuz partilerin iktidarları dönemindeki kadrolaşmalara sayarsınız.Belki unutmuşsunuzdur,size bir örneğini hatırlatayım;
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=20356 |
Re: Köşe kapmaca..
Yani yazılanları kabul ediyorsun hiramusta...
|
Re: Köşe kapmaca..
Hayır kabul etmiyorum.O bayan gazeteci,bir kadrolaşma olduğunu söylüyor ben de buna binaen cevap verdim.Varsa bi kadrolaşma bunu geçmişteki kendi yaptığınız kadrolaşmalara sayın, dedim.Bakın size şunu izah edeyim.Yönetim işi ekip işidir.Ben bir organizasyon kuracaksam ekiplerin başına yetkili olarak uyuşabildiğim kimseleri yerleştiririm.Bu kadrolaşma değildir.Her yönetim anlaşabileceği kimselerle çalışmak ister.Benim öğrencilik yıllarımda Refahyol da dahil olmak üzere Dyp iktidarlarında Milli eğitim müdürü Dyp'liydi.Anasol-M zamanında Dsp'liydi.Üstelik benim de hocamdı.Kendisinden vekil öğretmenlik isteğim zaman da bana görev vermemişti.Şimdiki Milli eğitim müdürü de Akp'li.Ben buna kadrolaşma değil ekip çalışması derim.Kadrolaşma nedir?Kadrolaşma işte yukarıda örneğini verdiğim gibi sınavsız,değerlendirmesiz,adaletsiz bir biçimde Devletin bütün bir kurumuna kendi zihniyetinde olan insanları doldurmaktır.Bugün böyle birşey varmı? Yok.Herkesin bildiği gibi devlet kurumlarına personel alımı kpss sınavıyla yapılmaktadır.Ha! resmi kurumlarla çalışan taşeron firma elemanlarını kadrolaşma olarak görürseniz bu da sizin olayı çarpıtmanızdır.
|
Re: Köşe kapmaca..
Alıntı:
Üstelik atamalar ve kadrolaşmaya getirilen zorunluluk son derece masum: İlahiyat mezunu ya da İmam Hatipli olmak! |
Re: Köşe kapmaca..
thunderpoint,nerden buldun bu şeyh yazısını?gülmekten öldürüyor adamı
|
Re: Köşe kapmaca..
13 Eylül 2007 *
Ahmet HAKAN * 12 Eylül siyasal İslam'a kapı mı açtı DOĞRUDUR! Yani Zülfü Livaneli haklıdır: 12 Eylülcüler, kökü dışarıda ideolojilere savaş açınca... Yani Marksizm ve sol "en esaslı düşman" ilan edilince... Ortaya çıkan boşluğu doldurmak gerekiyordu. Böylece "Çokça Türklük, biraz da zararsız Müslümanlık" formülü belirdi. 12 Eylül'ün başat ideolojisi "Türk-İslam sentezi", işte bu yaklaşımın ürünüdür. * * * Biz buna kısaca "kontrollü İslam ile gençliği ehlileştirme operasyonu" diyebiliriz. Yani 12 Eylülcüler, İslam'ı kullanmak istediler. Tabii kontrolü elden bırakmadan. Yaklaşımları şöyleydi: Madem "Gençlik kökü dışarıda ideolojilerin esiri" haline geldi... O halde bu gençliğe biraz vatan, millet şuuru aşılayacak, fazla aşırıya kaçmamış bir din algısı kazandıralım. Tehlikenin farkındaydılar! Ama kendilerini "Nasıl olsa her şey devletin kontrolünde olacak" diye avuttular. Devlet kontrolüne de aşırı önem verdiler zaten: Devlet kontrolünde imam hatip okullarının sayısını artırdılar. Devlet kontrolünde Kuran kurslarına ağırlık verdiler. Devlet kontrolünde zorunlu din dersleri koydular. Devlet kontrolünde televizyonda dini sohbetlere geçit verdiler. Devlet kontrolünde cemaatlere hiç ses etmediler. * * * Sonra acayip bir şey oldu. İslam'ın kontrol altına alınamadığını fark ettiler! Diyelim ki... Siz "bir doz" İslam vermek istiyorsunuz. Ancak "alıcılar", tuhaf bir şekilde o "bir dozluk" ölçekle yetinmeyip daha fazlasına temayül ediyorlar. Bu doz aşımının en görünür alanı, üniversitelerde türbanlı genç kız sayısının artmasıydı. Görünür olana aşırı duyarlı okumuş yazmışlarımız, bu konuyu dillerine doladılar. Neler oluyordu? Siyasal İslam'ın simgesi türban, üniversiteleri ele mi geçiriyordu? Manşetler bu konuyu haykırıyordu. Her köşe başında bu mevzu tartışılıyordu. Ve herkesin gözü "Devlet Başkanı" Kenan Evren'e çevrilmişti. Kenan Evren, Antalya'da yaptığı konuşmayla tavrını koydu: Türban yasaklanmalıdır! * * * Evren'in "Türban yasaklanmalıdır" çıkışı, bir tür itiraftı. "Biz İslam'ı kontrollü bir şekilde kullandık ama maalesef kontrolü elden kaçırdık" demek istiyordu. Öyle ya... Gençleri ehlileştirmek, apolitikleştirmek ve kolay yönlendirilebilir hale getirmek için kullanılan İslam, sonunda kontrolden çıkmış, "yaramaz" çocukların belirmesine neden olmuştu. Solcu ya da sağcı yaramazlıkların başı ezilmişti. Ama bu sefer de "dinci gençlik" adlı başka bir yaramazlık peyda olmuştu. Yani toplum mühendisliği bir kez daha işe yaramamış, "Türk-İslam sentezi" 12 Eylül'ün karanlık günlerine hapsolurken, sentezin "İslam" kanadı, Çankaya Köşkü'ne bile çıkabilmiştir. Keşke Zülfü Livaneli, işin bu kısmına da işaret etseydi. http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/gost...42&yazarid=131 |
Re: Köşe kapmaca..
12 Eylül 2007 *
Ahmet HAKAN * Sağım solum türban EYGİ'NİN ÖNERİSİ Mekteb-i Sultani mezunu İslamcı yazar Mehmet Şevket Eygi, Hayrünnisa Hanım'ın türban sorununu çözmek için şahane bir öneride bulunmuş... Sorunun biraz da Hayrünnisa Hanım'ın baş bağlama biçiminden kaynaklandığını düşünen Eygi, "Yves Saint Laurent marka bir şal alıp başına atarsın, sorun çözülür" demiş. Yani Eygi, "Ünlü bir Fransız markasına takılırsan hem kimse bir şey demez, hem de acayip çağdaş olursun" demeye getiriyor. Peki madem öyle, Erbakan Hocamız yıllarca Versace marka kravatlar taktı da ne oldu? O bilindik "Erbakan algısı"nda milim değişiklik oldu mu? Bilmem Eygi buna ne der? ERDEM'İN ÖNGÖRÜSÜ Tarhan Erdem'in, "Türban yasağı kalkarsa başı açık kimse kalmaz" şeklindeki öngörüsü Türkiye'de neye tekabül ediyorsa, "Türban zorunluluğunu ortadan kaldırırsak İran'da herkes başını açar" cümlesi ona tekabül etmektedir. Oysa önemli olan herkesin başını örtmesi ya da açması değildir. Önemli olan özgürlük yanlısı olmaktır. "Mahalle baskısı"nın yol açacağı baskılarla uğraşmak ayrı bir şeydir, yasakçılıkla sorun çözmeye kalkışmak ayrı bir şeydir. Ve Tarhan Erdem'e en çok özgürlük yanlısı tutumlar yakışmaktadır. MAGAZİNİN TÜRBANI Seda Sayan'ından Gülben Ergen'ine, Sezen Aksu'sundan Petek Dinçöz'üne álemin ne kadar namlı kadını varsa hepsi türban üzerinden bir elektrik yaratmanın peşine düşmüş durumda... Kimisi "Ben örterim" demekte, kimisi "Benim türbanım kalbimde" demekte, kimisi ise "Ben hizmete bakarım, türbanla ilgilenmem" demekte. Ama ben en çok Helin Avşar'ın türbana girmiş halini merakla beklemekteyim. Bir de Sibel Can'ın "Hulki örtünmemi istiyor" şeklinde demecini. Vakit'ten iki arıza tip YILMAZ YALÇINER Vakit adlı karanlık gazetede "Abdullah Birisi" müstear adıyla "arşiv" adı altında sayfa hazırlayıp ona buna hakaret eden mülevves tiplerden biri de budur. Kişisel tarihinin en kayda değer olayı, 12 Eylül günlerinde bir uçak kaçırma olayına imza atmasıdır. Ancak o kadar sakar ve şaşkındır ki, yaptığı eylem, "Türkiye tarihinin en sersem ve en beceriksiz uçak kaçırma olayı" olarak kayıtlara geçmiştir. Uçak kaçırma olayı nedeniyle bir süre hapis yatmıştır. Hapisten çıktıktan sonra ise Vakit Gazetesi'nde müşahede altına alınmıştır. Ancak buna rağmen arıza çıkarmaktan geri durmamış, ölümcül oyunlar oynamıştır. Mesela Ahmet Taner Kışlalı'nın resminin üzerine çarpı atıp "Yuh! Pişkin zorba" diye yazan odur. Kışlalı, bu olaydan birkaç gün sonra katledilmiştir. Tamamen serbest bırakıldığında hayli tehlikeli olabilecek bu adam, bugünlerde "sidik" ve "çiş" üzerinden İslami cihat yapmaktadır. ABDURRAHİM KARAKOÇ Aslen kara kavruk bir halk ozanıdır. "Şehirliler tarafından horlanan ve ezilen köylülerin acıklı şiirleri"ni yazar. Bazen de olağanüstü bir incelikle "Sarı saçlarına deli gönlümü / Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban" diye dizeler attırır. Tam da "Bu adam yoksa ikinci Karacaoğlan mı olacak?" diye bir beklenti yaratmışken, tuttu Vakit'e yazar oldu. Oldu da ne oldu? Ne yaşından başından utandı, ne de yazdığı dizelerden. Vakit'teki çirkeflik yarışında ön sıralara yerleşti... Ama hakkını yemeyelim: Bu adamın ekstra bir tehlikesi de var. Milliyetçilik ile şeriatçılığı, Türkçülük ile İslamcılığı karıştırarak yeryüzünün en zorba ideolojik karışımını elde etti. Böylece o "Kara kavruk halk ozanı" gitti, yerine "En iyi küfür eden Müslüman Türk" unvanlı bu tatsız adam geldi. http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/gost...39&yazarid=131 |
Re: Köşe kapmaca..
2 Eylül 2007 *
Ahmet HAKAN Bıkmadık mı? ÖMER ÇELAKIL "Kuran'ın şifresini çözdüm" diyen tıp fakültesi öğrencisi olarak tanımıştık onu. Utangaç, mahcup, kendini göstermekten ziyade elindeki bilgileri kamuoyuna aktarma derdinde olan biri izlenimi veriyordu. Önceleri bin bir nazla çıkıyordu ekranlara. Sonra nazı kesti. Çağrılınca hemen üzerine atlamaya başladı. En sonunda ise "Yeni şifrelerim var! Kıyametin ne zaman kopacağını haber vereceğim" diye televizyon kanallarını aramaya başladı. Hikáyesi budur Çelakıl'ın. Bugünlerde yeniden gündemde. "Mars'ta hayat var" meselesini Kuran'dan çıkardığını söylüyor. Ayrıca dünyamızın susuz kalacağının da Kuran'da şifrelendiğini iddia ediyor. İnanmak için matematiksel kesinlik arayanlara ya da inançlarını bu tür mucizevi kanıtlarla kesinleştirmek isteyenlere kuşkusuz iyi geliyordur Çelakıl'ın şifreleri. Ancak kötü bir haberimiz var: Çelakıl Arapça bilmiyor! Arapça bilmeyen birinin Arapça kelimelerdeki harf sayısını çıkaramayacağını da bilmiyor. Yani harf sayılarıyla kurduğu teorisinin baştan sona yanlış olduğunu anlayamıyor. Ya da anlıyor da anlamamaktan geliyor. Kısacası "tüccar şifreci" oyununu oynamaya devam ediyor ama galiba en azından ben bu işten sıkılmaya başladım. CAN DÜNDAR İşte yine "Genizden gelen ses tonu"yla çıktı meydana. Bu kez "Abdullah'ın hikayesi"ni anlattı. "Kayseri'den çıktı yola / Selam verdi sağa sola" kıvamında bir hikáye bu. Bakmayın siz "her şeyi anlatıyorum" havası basmasına. Bu bir gayri resmi "Gül belgeseli" falan değil tabii ki. Gül'ün izin verdiği ölçüler içinde kalarak hazırlanmış resmi bir belgesel. Ancak Can Dündar'a iki yararı var: BİR: Parayla belgesel hazırlamak için reklam imkánı... İKİ: "Her zaman / Her koşulda / Hep gözde / Ve herkesle arası iyi" durumunu muhafaza etme avantajı... Kısacası "tüccar belgeselci" oyunu sürüyor ama galiba biz bu işten biraz sıkılmaya başladık. HELİN AVŞAR Helin Avşar, dünkü Hürriyet'te Ayşe Arman'a verdiği röportajda, "Ölümlü dünya! Kasamam" demiş. Sanki "Rezilliğin dibini bulmak" ile "kasmak" arasında bir yer yok gibi. Sanki "Yunan adalarında önüne gelenle sarmaş dolaş olma hali" ile "kasıntı olma" hali arasında bir yer olamazmış gibi. Helin tarafından anlaşılıp anlaşılmayacağımdan emin değilim. Ama yine de denemek istiyor ve Helin'e şunları söylemek istiyorum: Helin arkadaş! Tamam, kasma! Evet, her canlı ölümü tadacaktır. Doğru, dünyamız ölümlüdür. Ve fakat, reel durum bu diye, hiçbir kural kaide tanımadan dağıtamayız. Dünyamızın ölümlü olması gerçeği, bizi bir parça "Gül, eğlen, oyna! Bu dünya kimseye kalmaz" havasına soksa da, ancak kendimizi zaptetmesini başarabildiğimiz oranda uygar oluruz. Aksi takdirde gerçekten senin bu hallerin ve bu hallerini meşrulaştırma çaban biraz sıkıcı olmaya başlar. Benden söylemesi... Atatürk'ten türbana meşruiyet çıkarmak NE zaman "Çankaya'da türban" konusu açılsa... İslami camianın yayın organları, hemen "Latife Hanım'ın türbanlı fotoğrafları"nı arşivden çıkarıp, "Atatürk'ün eşi Latife Hanım da Çankaya'ya türbanla çıkmıştı, Hayrünnisa Hanım niye çıkmasın?" sorusunu soruyor. Bunun üzerine... Anti türban cephesi de harekete geçip, Latife Hanım'ın başı açık fotoğraflarını arşivden çıkarıyor. Onlar da "Latife Hanım hiçbir zaman örtülü olmadı. Çankaya Köşkü'nde Cumhuriyet'in ilk döneminde çok kısa bir süre başını örttü. O da mecburiyetten. Ama ilk fırsatta başındaki örtüyü çıkardı" diyorlar. "Önceki uygulama" ile "sonraki uygulama" arasında hangisi daha değerlidir meselesi gündeme gelince de... Anti türban cephesi biraz daha önde görünüyor. * * * Vakit'in küfürbaz ve demagog adamı Hasan, "Aferin"i kapmak için Latife Hanım'ın örtülü fotoğraflarının dışında yeni bir "maden" daha keşfetmiş. Hasan'a göre... Atatürk, Nutuk'unda şöyle diyormuş: "Dinimizin tavsiye ettiği tesettür (örtünme) hem hayata, hem fazilete uygundur... Tarz-ı telebbüsümüzü (kıyafet şeklimizi) ifrata vardıranlar, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine mahsus an'anesi, kendine mahsus ádeti, kendine göre milli hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin mukallidi (taklitçisi) olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti dáhilinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz hüsrandır." Mücadele için her yol mubah anlayışında olan Hasan, açıkça yalan yazıyor ve sahtecilik yapıyor. Çünkü... Bu cümleler, Nutuk'ta yer almıyor. Atatürk'ün 1923'te Konya'da böyle bir konuşma yaptığı biliniyor. Ancak... Kısa bir süre sonra Atatürk, bu konudaki yaklaşımını "Kıyafet Devrimi" ile netleştiriyor. Kadın kıyafetinde bir yasa çıkarmıyor ama modern giyimi açıkça teşvik ediyor. 1927'de okuduğu Nutuk'ta tesettür savunuculuğu yapması bu açıdan mümkün değil. Yani Hasan, yalan yazıyor! * * * Hasan ve Hasan gibiler böyledir. Türbanın bir tercih meselesi olduğunu, bu açıdan ancak insan haklarının konusu olabileceğini anlayamazlar. Onlar, Latife Hanım'ın örtülü fotoğraflarıyla ya da Nutuk'ta geçmeyen konuşmanın Nutuk'ta geçtiği yalanıyla, sözüm ona köylü kurnazlığı yapıp işi bitirmek isterler. Çünkü... Hasan ve Hasan gibiler... Tercihten ya da insan haklarından falan anlamazlar. Öyle olsa... Her gün gazetelerinde başkalarının tercihleri konusunda iğrenç yazılar yazarlar mıydı? http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/gost...61&yazarid=131 |
Re: Köşe kapmaca..
Özdemir İnce, Hürriyet Gazetesi, 14.09.2007 tarihli köşe yazısı..
Ertuğrul Özkök’e itirazım var HÜRRİYET Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, 5 Eylül günü "Bizim Mahallenin Ülküdaşları" adlı ilginç bir yazı yayınladı. Hayatım boyunca hiçbir tekkenin, hiçbir dergáhın müridi olmadığım, kimseyle ülküdaşlık yapmadığım için söz konusu yazıda üstüme alınacağım bir taraf yok. Ancak Ertuğrul Özkök’ün yazısında itiraz etmem gereken bir bölüm var: "İşte size küçük bir Türkiye ’potpurisi’. / Kimisi laik, kimisi ’mümin’, kimisi güya liberal, kimisi sözde demokrat. / Onlar ağzına geleni söyleyecek, kışkırtacak, hakaret edecek, maraza çıkaracak, işine geleni yapacak? / Size de hep dayak yemek düşecek. / Neden? Sırf gerginlik yaratmamaya çalıştığınız için?" * * * İtirazım, laik sözcüğünün öteki sıfatlarla birlikte aynı bağlamda kullanılmasına. Örneğin, Mehmet Barlas "Artık laik demokratlar da var" (Posta, 10.09.07) diye yazarak Anayasal ve yasal laikliği demokrat olmamakla suçluyor. Sözcük konusunda titizlenmem bundan! Kimileri de İslamcı iktidara elçilik ve çeşnicilik yaparken kendilerini demokrasi havarisi olarak sunuyor. Sözcük konusunda titizlenmem işte bundan! Türkiye’de insanların kimisinin "mümin", kimisinin "güya liberal", kimisinin de "sözde demokrat" olmaları ya da olmamaları sadece kendilerini ilgilendirir. Olmalarının ya da olmamalarının yasal bir karşılığı ve yaptırımı yoktur. İnançsızlık, türlü-çeşitli liberal olmak, laçka demokrat yazılmak da suç ya da övünç nedeni değil. Ne anlama geldiklerini iyi bilmek koşuluyla sadece kişilik değerlendirirken kullanabiliriz bunları. * * * Ancak: Laiklik bireyin yasal ve anayasal boyutu, hakkı ve sorumluluğudur. Hiç kimse laiklik ile şeriatı yan yana ya da karşı karşıya kullanamaz. Ve kendi özel tanımını yapamaz! (thunderpoint'in kişisel notu: Yazarın koyu renk ile belirtilen düşüncelerini, İslam'ın "herkesin Müslüman yapılması ve Tanrı'ya inanmayanların öldürülmesi" ideolojisi sebebiyle mesnetsiz buluyorum..) Laik’in ılımlısı, jakobeni, azgını, radikali, köktencisi, fundamentalisti olmaz. Laik sadece laiktir. İmam hatip okulları normal liselerin yerine hazırlanırken, sivil liselerin yerine geçirilirken göstermemiz gereken laik tepkiyi, kim hangi hak ve yetki ile jakoben, azgın, köktenci, fundamentalist olarak tanımlayabilir? Kimse! Çankaya’ya çıkan türbanı bireysel inancın gereği olarak sunanlara, o bireysel (dinsel) inancın sadece türbanla sınırlı olmadığını neden hatırlatmayalım, bu gerçeği neden gözlerine sokmayalım? Anayasa, laiklik, medeni hukuk, ticaret ve borçlar hukuku, modern aile hukuku Tanrısal düzene, Kuran’a ve bireysel inanca aykırı değil mi? Elbette aykırı; öyle olmalı ve öyle kalmalı! Türbanı kendilerine bireysel inancın bayrağı yapanlar medeni nikáhı, faizi ve kredi kartını neden reddetmiyorlar, mirası neden Kuran’a göre bölüşmüyorlar? Din gibi laik düzen de bir bütündür. Birincisi öteki dünyada, ikincisi bu dünyada. Laikliği savunmamı ya da savunma tarzımı hiç kimse kışkırtma olarak tanımlayamaz, maraza çıkardığımı öne süremez. Çünkü yaptığım iş Anayasa’ya ve yasalara uygundur. Hakarete gelince: Ben kimseye hakaret etmem. Adımın önünde kullandıkları "Jakoben" sıfatı hakaret değilse, benim kullandığım "Yenimürteci" sıfatı da hakaret değildir. |
Re: Köşe kapmaca..
Bu gün inadına yapar gibi hepsi güzel şeyler yazmış. Güncel konular olduğunu düşünerek bugüne özel alıntılar yapıyorum. *
Özdemir İnce, Hürriyet.. TARAFSIZ AYDIN! Bu girişi yazmama neden olan Cüneyt Ülsever kardeşimiz ise taraf tutmanın Türk aydınının çıkmazı olduğunu yazıyor (Hürriyet, 06.09.07). Bu noktada çok kararlı. Ama taraf tutmadan nasıl aydın olunacak? Laik Cumhuriyet tehdit altında ise aydın taraf olmamak için Laik Cumhuriyet’i savunmayacak mı? Cüneyt Ülsever, "Cumhuriyetin nitelik değiştirmesi için rejimin değişmesi gerekir. Bu da ancak Anayasa’yı değiştirerek mümkün olur" diyor. Rejimin değişmesi için Anayasa’nın, yasaların değişmesine gerek yok. Anayasa’yı ve yasaları uygulamazsınız olur biter. AKP iktidarının yaptığı da bu. Sağcı iktidarlar, 1950’den sonra, imam hatip okullarını kuruluş amacının dışında kullanarak rejimin niteliğini tamamen değiştirmiştir. Bu sayede laik toplum, İslamcı bir toplum haline dönüşmüştür. Böyle olmasaydı, "laiklik"in bir anayasal ilke olmasına karşın, bu ülkede, otobüs yolcularının bir bölümü namaz kılmak için bindikleri otobüsü cami önünde durdurabilir miydi? TAKIYI DA REDDETSİN Üçüncü itirazıma gelince: "Hayrünnisa Hanım’ın dini inancının dışına çıkıp başını açmasını isteyenler öbür köyün bağnazlarıdır" diyor (Hürriyet, 05.09.07). Bayan Gül’ün dini inancı gereği, medeni nikáhı, Cumhuriyet’in miras hukukunu, Medeni Kanunu, ziynet ve takıyı, faizi, kredi kartını, modacıyı, kuaförü de reddetmesi gerekir. Türbanının dini inançla, düşünce özgürlüğü ile hiçbir ilişkisi yok. Onunki bir İslamcı militanın laik Cumhuriyet’i iptal etme, aciz bırakma denemesi. Bu denemede şimdilik başarılı olmuştur ***************************** Zeynep Göğüş, Hürriyet.. Demokrasiye mevlit okutmak Üniversiteyi birlikte okuduğum Belçikalı arkadaşım, ülkesinde İçişleri Bakanlığı’nda çalışıyor. Görevi sabahtan akşama Belçika’daki mezhepleri incelemek, bunlarla ilgili ayrıntılı rapor hazırlamak. Türkiye’deki bakanlıklarda böyle bir işi olan var mı merak ediyorum. Avrupa devletlerinin hiçbiri, dinle ilgili konuları başıboş bırakmıyor. Kiliselere mali açıdan sıkı denetim uygulanıyor. Demokrasi nasıl ortaya çıktı? Ortaçağdan itibaren alırsanız, demokrasi dediğimiz rejim dini bağnazlıklarla mücadele edilerek oluştu. Dini otoriteye başkaldıranlar demokrasi etrafında birleşti. Bu nedenle demokrasi özünde laiktir. Herhangi bir dini kayıran demokrasi olamaz, demokrasi ile din yan yana durmaz, böyle olması bu rejimin ruhuna aykırıdır. (thunderpıint’in notu: Demokrasiyi bu şekilde değil de temel anlamıyla yorumladığımızda yazarın düşüncesi havada kalıyor. Ayrıca İslam yani Şeriat bu tür bir seçeneğe anlayış gösteren bir din değildir ve siyasi yönetimi de kapsadığı için –totalitesi sebebiyle- özünde demokrasiye karşıdır.) Türkiye Cumhuriyeti de dini otoriteye karşı kurulmuş bir rejime sahip. Tanrı’yı bu dünyada temsil eden sultanlık rejimi yerine Cumhuriyet kurulmuş, Halifelik sona erdirilmiş. * * * Bugün "sivil Anayasa"yı tartışıyoruz. Bu tartışmada en büyük yeri dinle bağlantılı konuların işgal edeceği anlaşılıyor. Örneğin, tarikatlara özgürlük tanınması taslakta gündeme getiriliyor. Bazı meslektaşlarımız, tarikatların zaten serbest olduğunu, yasakçılığın işe yaramadığını düşünüyorlar. Diyelim ki 80 yıl öncesine geri döndük ve tarikatlara yasal serbestlik tanındı. Bunları kim denetleyecek? Cemaatlerin serbest bırakılmasını savunanlar, denetim modelini de halkın önüne koymak zorundalar. Dediğim gibi Batı’da dini örgütlenmeler başıboş değil, kiliseler sıkı takip altında. Karşı çıkanlara da dokundurmak gerek. Alternatif sosyal örgütlenme modeliniz var mı? Yoksa neden yok? 80 yıldır sırtını Silahlı Kuvvetler’e yaslayıp alternatif yapı örgütleyemeyenler biraz da bunu düşünsünler. * * * Devam eden demokrasi tartışmasında köktendinci İslam’a sınır getirmeyi isteyen her türlü girişimi ya da görüşü "askerci" diye nitelemek yanlış bir tutum. Demokrasinin özünde laik bir rejim olduğu, onu korumak gerektiği unutulmamalı. Demokrasiye sahip çıkılamadığı noktada ise dini otoriteye teslim olma tehlikesini ciddiye almak gerek. Avrupa demokrasisini koruyor. Bizden çok eski bir demokratik geçmişi olmasına rağmen bu konuda dikkatli davranıyor. Hatta kendi içinde bir azınlık dini olan İslam’ın ne kadar tolere edilebileceğini bugün bizden çok daha fazla ciddiyetle ele alıyor. Ve biz, özgürlük tartışmasını türbanla sınırlayıp ilerlerken Türkiye pırıltısını kaybediyor. Hedef yok, vizyon yok. Türkiye’nin iddiası bölgesinde lider olmaksa bunu destekleyecek mekanizmalar nerede? Ekonominin sektörleri vizyoner değil. Hindistan bilişime yatırım yaptı, bölgeler oluşturdu. Bizde böyle şeyler yok. Sözgelimi dünyayı sarsan "inovasyon" (Yenilik, yenilikçilik, yenilikçilik sistemleri) kelimesi, türbanın yüz binde biri kadar bile gündemimize giremedi. Bu arada duyduk ki sabah kuşağı magazin programlarında ilahiler söylenmeye başlanmış. Havaya ne kadar kolay uyuluyor. Sonuçta diyeceğim o ki, sivil Anayasamızı sonradan Türkiye Cumhuriyeti’ne mevlit okutmak zorunda kalmayacak şekilde yapmalıyız. Bunun için de "Demokrasi nedir, ne değildir"i iyi anlamak lazım. ******************************** Ruhat Mengi, Vatan.. Bu kitap neden sattırılmıyor? Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’ın “İslâm ve Giyim Kuşam-Başörtüsü sorununa dini çözüm” isimli bir kitabı var. Başörtüsünün nasıl ve hangi nedenlerle türbana dönüştürüldüğünden, sonunda bir rejim sorunu haline getirilişine, bir din kuralı olmaktan da çıkarılıp “namus simgesi”ne çevrilişine ve Kur’an’da başörtüsü/tesettür emrinin var olup olmadığına kadar son derece detaylı bilgiler veren bir kitap. O kadar açık, net bir üslupla yazılmış ki okuyan herkes rahatça anlayabilir. Ama bu kitap uzun bir süredir sattırılmıyor. Ne zaman Beyaz Hoca’ya rastlasam, ne zaman programıma davet etsem ilk sözü bu oluyor ve sesini duyuramamanın, bu haksızlığı önleyememenin üzüntüsünü tekrarlayıp duruyor. Sancak Yayınları tarafından çıkarılan bu aydınlatıcı kitabın satılması, okunması muhakkak ki radikal İslâmcı grupları rahatsız ediyordur. Öyle olsa bile bir kitabın satışı nasıl önlenebilir bunu anlamak mümkün değil. Yeni Kültür Bakanımızın dikkatini konuya çekersek bir yararı olur mu acaba? ***************************** Zülfü Livaneli, Vatan.. Neo-İslamcılık Öncelikle dünkü yazımda kullandığım ve bazı okurların sorduğu Neo-İslamcı tanımına bir açıklık getireyim. İslamı referans alan yeni politik hareketlere Batı basını gibi İslamist (İslamcı) demenin yanlış ve eksik olduğu kanısındayım. Çünkü Türkiye’de bu hareketin dışında kalan, bu tanıma girmeyen pek çok Müslüman yaşıyor. Yaklaşık bin yıldır Müslüman olan bir ülkeyi tekrar ama bu kez kendi kurallarına göre İslamlaştırmak isteyen akımlara “Neo-İslamcı” demek daha doğru bence. Çünkü Latince neo sözcüğü hem bu hareketin yeni oluşunu vurguluyor hem de Amerika’daki Neo-Con (Yeni muhafazakârlar) deyimini çağrıştırıyor. Bizdeki Neo-İslamcı hareketin, Washington’daki Neo-Con’lar tarafından desteklendiği ise bir sır değil. *** Bu deyim hareketin yeni oluşunu vurguluyor dedik. Evet; bu gerçekten de yeni bir olgu. Neo-İslamcı akım, tarihteki İslamcı hareketlere, Osmanlı İmparatorluğu’nda sarayla çelişkisi olan ve daha fazla şeriat isteyen ulema sınıfına, Batı ve modernleşme karşıtı olan 31 Mart gibi hareketlere pek benzemiyor. Tam tersine, Batı’yla ilişkinin güçlendirilmesini savunan, AB’ye girmek için mücadele veren, Washington’la ilişkilerine özel bir dikkat gösteren, faizi haram sayan zihniyetten uzak durarak adamakıllı bir zenginleşme stratejisi benimseyen ilginç bir hareketle karşı karşıyayız. Eski kalıplara göre ve özellikle de “ilerici-gerici” modeline göre düşünmek artık yeni Türkiye’yi ve bu hareketi anlamaya yetmiyor. Yeni tanımlara ve kelimelere ihtiyaç duyuşumuz bu yüzden. ***************************** Necati Doğru, Vatan.. Ülkemiz ekonomisi 2002 yılından beri tam 22 çeyrektir büyüyor, gelişiyor, serpiliyor. İhracatımız 100 milyar dolara dayandı, ithalatımız 170 milyar dolara koşuyor, o kadar iyi gidiyoruz ki, “istikrar içinde dünyanın cari açık veren birinci ülkesi ve yabancının parasına en yüksek faizi veren memleketi” olduk. Dolar milyarderi sayımız 80 yılda; “Koç-Sabancı-Karamehmet” diye bir çırpıda sayılabilen 3 kişiyi geçememişti, son 5 yılda “dolar ağası listesine giren zengin sayımız 25” oluverdi. Fakat çadır da artıyor. Her yıl kabarıyor. Hızla çoğalıyor. Ne zaman ki ayların sultanı Ramazan’a giriyoruz, daha ilk iftar saatinden başlayarak gözlerimizin önüne fakirlik, yoksulluk, çaresizlik, garibanlık, işsizlik, aşsızlık tevekkül ve teslimiyetinden kurtulamamış; Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Afrika’nın Kızılhaç yardımlarını kapışan Tutsi kabilesi görüntülerini hatırlatan “Ramazan çadırları” konuluyor. *** Bu yıl da konuldu. Geçen yıl kentlerimizde belediyelerin sevk ve idaresinde kurulan “Ramazan çadırlarında” 10 milyon yoksul, çaresiz, talihsiz, arkasız, torpilsiz, hamili kartsız, garip, gureba iftarını açarken bu yıl sayı 11 milyona ulaştı. İzdiham yaşanıyor. Büyük kuyruklar oluşuyor. Buna bir ad koymalı! Bu nedir? Sovyet sosyalizmi; “her insana iş imkânı yaratıp, insanın insandan yardım dilenmesini yok etmek” hedefi üzerine kurulmuştu. Başaramadı, insanları votka ile uyuttu. Bizim ülkemizde 5 yılda “dolar milyarderi sayısını 25’e çıkartıp, Başbakan’ın 26 yaşındaki oğlunu gemi sahibi yapabilen Türkiye liberalizmi” yoksul, garip, aşsız, işsiz, gelirsiz, talihsiz, torpilsiz 11 milyon kişi yaratıp onları “Ramazan çadırı” ile uyutuyor. Bizimkinin adı; olsa olsa “Sadaka sosyalizmi” olur ve kavram üretme işçiliğine uyar. |
Re: Köşe kapmaca..
Ahmet Hakan, Hürriyet, 16.09.2007
Hz. Muhammed ’Bak dostum’ der mi? ÇOK önemli bir gelişme yaşandı: Düşünceleri uğruna kurşunlanıp tekerlekli sandalyeye mahkûm olan Server Tanilli gibi "aydınlanma mücahidi" sayılabilecek bir "Hoca", Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazısında "Hoş geldin ey şehr-i ramazan" ifadesine yer verdi. Önce gözlerimi ovuşturdum. Evet, yanlış değildi... Yazıda gerçekten de "Hoş geldin ey şehr-i ramazan" ifadesi geçiyordu. "Acaba ironi mi?" diye yazıya bir kez daha baktım. Hayır! Server Tanilli Hoca çok ciddiydi. Üstelik... Olaya Marksist teori açısından yaklaşarak, ramazan ayında sınıfların kaynaştığından, dayanışmanın arttığından bile söz ediyordu. Gerçi yazısında "tartışmalı tezler" de ileri sürüyordu ama sonuçta "Sol" ve "İslam" arasında kapanmaz bir açık olmadığını da bir biçimde vurgulamış oluyordu. Bence Server Tanilli, bu yazısıyla, belki farkında olmadan, "dinin sağcılaştırılması" meselesine küçük bir fiske vurmuştu. * * * Ancak Hoca’nın yazısında küçük bir kusur da ortaya çıkıyordu ki değinmeden geçemeyeceğim. Sanırım terminolojiye biraz yabancı olduğundan, Hazreti Muhammed’in bir hadisini anlatırken, şöyle bir ifade kullanmış: "Hazreti Muhammed, kendisine soru soran bedeviye cevap verirken ’Bak dostum’ dedi." 14 asırlık İslam kültür tarihinde, Hz. Muhammed’in herhangi bir hadisinde, herhangi bir kişiye "Bak dostum" diye hitap ettiğine dair herhangi bir kayda rastlanmamıştır. "Yüzyılların Gerçeği ve Mirası" gibi sıkı bir kitaba imza atan Server Tanilli gibi bir Hoca’dan, İslam kültürünün ifade mirasına da bir parça saygı göstermesini beklemek bilmem fazla mı olur? Eğer Hoca, "Din" ve "Sol" arasında var olduğu iddia edilen mesafenin kaldırılması konusunda bir niyet sahibiyse... Söylediklerinin istismara kapı aralamaması ve muhatapları tarafından doğru anlaşılması için terminolojiye biraz özen göstermesi gerekir. *********************************** Mustafa Mutlu, Vatan, 16.09.2007 O 60 kişi hangi partiye oy verdi? * Gazetelerin üçüncü sayfaları sadece polis-adliye haberlerini vermekle kalmaz; topluma da ayna tutar... Ve ben bu sayfalardaki haberleri okurken her defasında, “Allah kahretmesin... Bu kadar hayvanlık da olmaz” diye söylenirken yakalarım kendimi... Dün yine böyle oldu: Antalya polisi, 12 yaşındaki bir kızı hırsızlık yaparken yakalamış... Sonra da bu küçük çocuğun yaşlı bir adam tarafından bir yıl önce “lunaparka götürülme” vaadiyle kandırıldığını, tecavüze uğradığını ortaya çıkarmış... Bu kadar da değilmiş kızın başına gelen: O mahallenin esnafından kimin canı kadın çekse, bu çocuğa musallat olmaya başlamış... Kokoreççi, kaportacı, fırın ustası, bisiklet tamircisi, bakkal, kasap; kimler yok ki 60 kişilik listede... “Al sana 10 lira yavrum, gel yatalım!” “Bu akşam seni atlı karıncaya bindireyim mi aşkım?” “Dönme dolap en tepedeyken, ne dersin ha?” Kız bu arada doğal olarak önce içkiye, sigaraya, sonra da esrara başlamış... Eeee; bunlar için de para lazım... Peki kimde para var? Esnaf amcalarda... Haydi lunaparka o zaman! *** Bu küçük kızın yaşadıkları bir ilk değil ülkemiz için. Biraz araştırsam buna benzer yüzlerce örnek bulabilirim... Beni üzen, “Allah kahretmesin” dedirten, gelecek için beslediğim umutlarımı azaltan da zaten bu... Haydi bir mahallede bir sapık çıkar... Tecavüz de eder, adam da öldürür... Ama aynı mahalleden 60 kişi birden böylesine iğrenç bir suça ortak oluyorsa, bütün mahalle sakinleri de gözlerinin önünde yaşanan bu iğrençliğe seyirci kalıyorsa; o zaman ortada gerçekten incelenmesi, araştırılması gereken “toplumsal bir manyaklık” var demektir... Suça eğilimli bazı iğreti kafalar şimdi, “Canım, kız da meyilliymiş” diyebilir... İyi de söz konusu olan 12 yaşında bir çocuk... Büluğ çağına bile girmemiş belki! Karşısına çıkan herkesin sapık olabileceğini, bir dakikalık hayvani zevk için gül gibi hayatını karartabileceğini nereden bilebilir ki? Üstelik nasıl olur da küçücük bir kızın hedef olduğu cinsel istismar, hiçbir annenin, babanın yüreğini dağlamaz? Neden kimse isyan etmez bu alçaklığa? *** Bütün toplum bilimcileri, Antalya’da yaşanan bu olayı araştırmaya davet ediyorum... Bu 60 kişinin ve toplu tecavüze seyirci kalan mahalle halkının yaşam tarzları incelenmeli tek tek... Birbirleriyle ilişkileri, böyle bir olayın kendi kızlarının başına gelmesi durumunda verecekleri tepki, gelir ve eğitim seviyeleri, dini inançları, gelenekleri, hatta son seçimlerde hangi partiye oy verdikleri, toplumun ne kadarlık bir bölümünü yansıttıkları saptanmalı... Sonra da bu araştırmanın sonuçları geniş bir rapor halinde topluma açıklanmalı... Açıklanmalı ki halimizi görelim. Kime güveneceğimizi, kime güvenmeyeceğimizi bilelim. *** Sizi bilmem ama... Ben, 60 kişinin 12 yaşındaki bir çocuğa bir yıl boyunca sırayla tecavüz ettiği... Koca bir mahallenin de bu iğrenç istismara seyirci kaldığı bir halka “benim halkım”... Bu insanların oy verdiği, nefes aldığı, düzenin temel taşlarını kafasına göre değiştirdiği bir ülkeye de benim ülkem demem... Diyemem! Şimdi ben yine “seçkinci”, yine “antidemokrat” mı oluyorum? |
Re: Köşe kapmaca..
Bugünkü önemli seçme başlıklar...
http://www9.gazetevatan.com/haberdet...2&Categoryid=1 http://www9.gazetevatan.com/haberdet...9&Categoryid=1 http://www.hurriyet.com.tr/gundem/73...d=180&sz=87194 http://www.hurriyet.com.tr/egitim/an...gid=180&sz=777 http://www.hurriyet.com.tr/gundem/73...gid=180&sz=777 |
Re: Köşe kapmaca..
Engin Ardıç
Çok direnecekler ama boşuna... Beklediğim gibi oldu: 'Anayasa değişmesin' demeye dilleri varamayanlar, işi yokuşa sürmek için bin dereden bin su getirmeye koyuldular. Kimisi, 'yeni anayasayı bilim adamları yapmalıdır' buyuruyor. Taslağı yazan Profesör Doktor Ergun Özbudun aslında kasap çıraklığından gelme, boş zamanlarında da semt pazarında çakmaklara gaz dolduran bir adam olduğu için, haklılar! Şaka bir yana, demek istedikleri şu : Sıddık Sami Onar ya da Hıfzı Veldet Velidedeoğlu gibi 'onların kafasında' bilim adamları yapsın da yeni anayasada da bürokrat sultası hiç dokunulmadan kalsın! Kimisi kurucu meclis diye tutturdu. Bir kurucu meclis toplamaya hiçkimsenin yetkisi yok, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin de yok! Taslağı kim yazarsa yazsın sonunda kabul ya da reddedecek tek merci olan TBMM Anayasa Komisyonu yetkilerini başka bir topluluğa devrederse gırtlağına kadar suça batmış olur! TBMM'nin dışında ve üstünde ayrı bir meclis toplamaya kalkışan, idamlık olur, idamlık! Kimisi de uzlaşma istiyor. Osmanlıca deyimiyle, mutabakat... Uzlaşma aramak, konuyu yokuşa sürmenin en kestirme yoludur. 'Encümene havale etmek' gibi bir şey... Toplumun en geniş kesimlerinin katılımı, falan filan... Bunlar parlak ama içi boş laflardır. Dünyada olsun Türkiye'de olsun, tarih boyunca hiçbir anayasa, toplumun en geniş kesimlerinin katılımıyla falan hazırlanmamıştır. Halkoyuna sunulması ya da sunulmaması apayrı bir konudur. CHP mi AKP ile uzlaşacaktır yeni bir anayasa için, yoksa MHP mi? Güldürmeyin beni... Uzlaşma yaygarası, işi 'yatırmanın' en fiyakalı kılıfıdır. Burada en hazin durum da, solcu geçinen birtakım zavallıların, sırf iktidara karşı çıkmak için, dikta anayasasını canla başla savunmaya başlamış olmalarıdır. 12 Eylül kazığını yiyenlerin Kenan Evrenci kesilmeleri, bir ibret vesikasıdır. Gerçi 'eski sosyalistin faşist olması' geleneği, faşizmin babası Benito Mussolini tarafından temelleri işin en başında atılmış olan bir gelenektir ama, Mussolini'de bulunmayan 'utanma' duygusunun hiç olmazsa bizimkilerde olduğunu sanırdım... Bana küfür etmeyi sürdüreceklerdir, ben de rezilliklerini her fırsatta yüzlerine çarpmayı sürdüreceğim. Etkili olamayacaklar: Kendi gazetelerinin okur sayısı kadar yer yakıyorlar. Seçim öncesi çevirdikleri dolaplar ve yazdıkları yalanlarla ne sonuç alabildilerse, bu konuda da aynı sonucu alacaklardır. Yani, hüsran. Zarar yok, para kazanıyorlar! Bir de şunu çok iyi biliyorlar: Türkiye, günün birinde Avrupa Birliği'ne girebilir mi giremez mi belli olmaz ama, 1982 Anayasası'yla asla giremeyeceği kesindir! Dolayısıyla kendilerinden ricam şudur: Baklayı ağızlarından çıkarsınlar, erkekçe 'anayasa değişmesin ve de Avrupa Birliği'nden vazgeçelim' desinler. Saygı duyarım. Ama hokkabazlık etmesinler. Bu işin sonunda ne olacağını da size şimdiden söyleyeyim: Her kafadan bir ses çıkacak, ortalığa kırk sekiz çeşit anayasa taslağı dökülecek, gazeteler bunları çarşaf çarşaf yayınlayıp ahkam kesecekler, hükümet bunlara aldırırmış görünerek ya da görünmek gereğini bile duymayarak kendi bildiğini okuyacak ve sonunda hükümetin dediği olacaktır. Cumhurbaşkanı seçiminde başka türlü mü olmuştu? |
Re: Köşe kapmaca..
Anıtkabir Farizası...
Engin Ardıç Başlığı böyle attım ama kuşkuluyum: Şimdi birçok solcu ve de halkçı, “fariza ne demek” diye soracak, sinirimi bozacak. Hani hac mevsiminin “bu sene kurban bayramına” denk gelmesine şaşan gazeteci kızlar vardı ya, onlar gibi... Kimi hayvan da “Osmanlıca konuşuyorsun, demek ki hükümete yağ çekiyorsun” diyebilir. Deniz Baykal, partisinin kuruluş yıldönümünde, yanına binlerce adamını alıp Anıtkabir’e çıkmış. “İzdiham” yaşanmış, falan filan. Orada gelenektir, “şeref defteri” imzalanır ve daha önce iki satır da birşeyler yazılır. Atatürk kalkıp onları okuyamayacağına göre, arkada bekleyen muhabirlerin okumaları ve gazetelerine bildirmeleri için. Yazılanlar genellikle ya imza sahibinin “Atatürk’ün ne kadar izinde olduğunu” belirtmeye yöneliktir, ya da birşeyler ya da birileri bu yoldan “Atatürk’e şikâyet” edilirler. Elbette şikâyet edildikleri merci, aslında Cumhuriyet Gazetesi ve Genelkurmay falandır. Bu ziyaret yerli yersiz, vara yoğa yapılan bir ziyarettir. Milli bayramlarda da oraya gidilir, maç kazanıldığı zaman da, parti kuran da soluğu orada alır, ihracat rekoru kıran da. Bir örneği başka bir ülkede yoktur. Sovyet yöneticileri bile resmi törenlerde Lenin’in anıtkabirinin içine girmezler, damına çıkarlardı... Bir arkadaş, 10 Kasım günleri Ankara’ya gidemediği için Dolmabahçe Sarayı’na gidiyor, yani Atatürk’ün yattığı yere ulaşamayınca öldüğü yeri tavaf ediyor, bunu her sene yapıyor ve okuyucularına da hararetle tavsiye ediyordu... (Fariza, izdiham, hararet, şikâyet, tavaf, muhabir, sene... Sen iyice gerici oldun be Engin Ardıç!) Aynı arkadaşlar, halk kadınları bağlı başlarıyla türbe türbe gezip çaput bağlayınca çok kızarlar. Yapılan, temelde aynı şeydir. Eh, Nutuk’u kutsal kitap, Çankaya’yı Kâbe, Atatürk portrelerini ikona, ilkokul öğretmenlerini rahip, tayyör-etek giyen iri kalçalı memur hanımlarını da rahibe gibi algılarsan, Anıtkabir’i de elbette peygamber türbesi kabul edeceksin! Onlar çaput bağlayacaklar, sen şeref defterine yazı yazacaksın. Onlar dua edecekler, sen esas duruş göstereceksin. Orada ezan okunacak, burada Onuncu Yıl Marşı. Sonra da ya kızıp köpüreceksin, ya da kara kara soracaksın, “biz nerede yanlış yaptık”... Atatürk’ü sevdirmediniz, insanları ondan soğuttunuz, bıktırdınız, yanlışı orada yaptınız. Öğretmediniz, ezberlettiniz. Düşündürtmediniz, korkuttunuz. Özgür bırakmadınız, ezdiniz. Açıklamadınız, yasakladınız. Tartışmadınız, örtbas ettiniz. Atatürk size hedef olarak çağdaş yaşama biçimini, rehber olarak da bilimi gösterdi, siz tuttunuz bir “Kemalizm dini” icat ettiniz. Üstüne üstlük, faşizmi de solculuk diye satmaya kalktınız. Bir kısım basın yuttu ama halk yutmadı. Atatürk’ü anmak mı istiyorsun sevgili dostum? Andrew Mango’nun mükemmel Atatürk biyografisini oku... Lord Kinross’a da, Şevket Süreyya Aydemir’e de beş basar. Üstelik kırk sekiz Anıtkabir ve de yirmi altı Dolmabahçe ziyaretinden daha faydalıdır. Zihnin açılır. |
Re: Köşe kapmaca..
Ertuğrul Özkök / Hürriyet
Ayşe Arman’a çok teşekkürler. Ama ondan çok, öğrencisi olmaktan hep gurur duyduğum, hocam Profesör Şerif Mardin’e çok teşekkürler. Çünkü Türkiye’nin geleceği üzerine bizi düşündürmeye, hem de çok ciddi düşündürmeye devam ediyor. Önce "mahalle baskısı" denen korkutucu olguya dikkatimizi çekti. Yani bu çağın en tehlikeli olgusuna. Mahalli despotluğa... * * * Şimdi de kadınlara çok ciddi bir çağrı yapıyor. Hürriyet Pazar’da Ayşe Arman’la yaptığı mülakatta çok açık bir ifade ile "Geleceğinizden korkun" diyor. Evet ben de giderek bu tehlikeden korkmaya başladım. Yanlış anlamayın. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın böyle bir despotluğu istediğini, böyle bir gizli ajandayı uygulamaya başladığını ve Türkiye’yi karanlığa götürmek istediklerini düşünmüyorum. Onları tanıdığım için, böyle bir endişem yok. Ama ben, onları da aşacak bir tehlikeden korkuyorum. Tek, bir tek kişinin başlatacağı bir "dini diktatörlükten" korkuyorum. Yani Türkiye’yi İran’dan bile beter hale getirecek bir tehlikeden. Bütün samimiyetimle hepimizi, AKP’lileri de, türbanlı kadınları da bu tehlikeye karşı uyarmak istiyorum. * * * Kafamdaki kıvılcım, geçen hafta Milliyet Gazetesi’nde çıkan bir yazı ile çaktı. Şehirlerarası otobüslerde bazı kişiler "namaz molası" istemeye başlamış. Şimdi bazıları çıkıp şunu söylüyor: "Canım birkaç kişi bunu yapmış ne olur?" Sosyolog yanım, bu gerekçeye hiç ama hiç güvenmiyor. Bütün Türkiye’den bunu yapan tek kişi bile olsa, bütün toplumu din taassubuna sokacak bir tehlike mevcuttur demektir. Çünkü o "tek kişi" bunu "din adına" yapıyor. Öyle yapıca hepimizin itiraz gücü bir anda kırılıyor. Demokrasinin temeli olan itirazın bağışıklık sistemi çöküyor. Neden mi? Buna da bütün samimiyetimizle teşhis koyalım. Çünkü korkuyoruz. Çıkıp bir iki kelime etsek, küçük bir itirazda bulunsak, hemen "dinsizlikle" suçlanmaktan, bizi fanatiklere hedef yapacak manşetlerden korkuyoruz. * * * İtiraf edelim, söz konusu din, hele hele İslam dini olunca hepimiz bu fanatizmden ürküyoruz. Bir otobüste 40 kişi olsak da, o bir kişinin yarattığı diktatörlük hepimizi sindiriyor. İşte bu nedenle, çok istediğim halde, üniversitede türbanın serbest bırakılmasını bütün gücümle savunamıyorum. Çünkü biliyorum ki, o serbesiyet, Anadolu’nun bazı kasabalarında, şehirlerinde, birileri tarafından "mecburiyet" haline getirilecek ve genç kızlar bu istibdat altında kaybolup gidecektir. Ki, aynı endişeyi eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin de paylaşıyor ve tehlikeye dikkat çekiyor. Ve bu endişe giderek "makul akıl" insanlarının ortak düşüncesi haline geliyor. * * * Demokrasiyi koruma refleksimiz bugüne kadar hep, hak ve özgürlükleri askeri darbelere karşı koruma fikri üzerine kuruldu. Yani bireyi koruma refleksimiz gelişti. Peki ya bizleri, hepimizi despot bireylere karşı koruma refleksi? Yani ramazanda içkimize müdahale eden, otobüs yolcularını namaz molasına zorlayan, ilerde muhtemelen Anadolu kızlarını üniversiteye türbansız sokmayacak zorbalığa karşı ne yapacağız? * * * Size şunu söyleyeyim. O despotizm çoğumuzu askerden çok korkutuyor. Hepimiz hissediyoruz ki, askerinkinde hapis var, ama ötekinde cinayet... Biri geliyor ve sonra kendi isteğiyle gidiyor. Öteki gelirse bir daha gitmeyecek. Şerif Mardin hepimizi uyarıyor. Ama emin olun bu uyarı bizden çok anayasa taslağı hazırlayan AKP’yi ilgilendiriyor. Çünkü artık onlara asıl tehdit bu cenahtan gelecek. Demokrasiyi bekleyen asıl darbe tehlikesi artık budur. ------------------ * * * *Herhalde ilk defa Ertugrul Özkök'ün bir yazısını severek okuyorum ve genelde hemfikir oluyorum. Şöyle ki Bumin'in açıklamalarından sonra turban savunucusu olan be bile turban olayına çekincelerle yaklaşmaya başlayarak acaba diye düşünmeye başladım. Dahası yasakçı olarak degil ama demokratik olarak bu egilimlere karşı çözüm üretmemeiz gerektigini düşünmeye başladım. Bu çözümler de Cumhuriyet mitinglerinden farklı olmamalı ve salt turbana degil ifade hakkına yönelik her türlü kısıtlamaya karşı olmalı. Akp tabanının geniş bir kısmını da içinde barındırarak şeriata yönelmeli. Şeriat anlayışının tecriti ve en azından oluşabilecek en marjinal halde kalmasının saglanması gerekiyor. Bunun yolu da baskı ve yasaklardan ziyade kitle baskısından ve aydınlanmadan geçiyor. * * * saygılarımla |
Re: Köşe kapmaca..
Kavga
http://www9.gazetevatan.com/haberdet...3&Categoryid=7 Üniversitelerde türban serbest… http://www9.gazetevatan.com/haberdet...3&Categoryid=1 Financial Times’in türban yorumu.. http://www9.gazetevatan.com/haberdet...9&Categoryid=1 Ramazan’da açık lokanta var mı? http://www.sabah.com.tr/haber,E7981D...BAC20D7DB.html Fethullah Hoca’nın borcu.. http://www9.gazetevatan.com/haberdet...goryid=4&wid=2 Dekolteli dua, içkili lokantada namaz ve daha neler... http://www9.gazetevatan.com/haberdet...goryid=4&wid=4 'Hey sen başörtülü kız...' http://www9.gazetevatan.com/haberdet...ryid=4&wid=136 Ufukta yeni bir darbe mi var? http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/...id=61&sz=61328 Süleyman Ateş, Vatan, 17.09.2007 SORU: Bir yazar şöyle diyor: “Allah Kur’ân’ı Peygamber’e müjdeledikten sonra bu yüce kitapla baş edemeyeceklerini anlayan inkârcılar, milyonlarca sünnet ortaya çıkardılar. Gerçi bunlar İslâm alimleri tarafından sahih olanlar ve olmayanlar diye ayıklandılar ama sanki insanları Kur’ân’dan uzaklaştırmak, onu okumalarını engellemek için bu sünnet kavramı ortaya atıldı.” Yazının bu girişinden sonra şunu sormak istiyorum: Sünnet nedir? Farz olanın sünnetle gölgelenmesi mümkün mü? (Hasan Ahmet Okan) CEVAP: İslâm’ın tek kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir. Ancak sünnet adı altında toplanan Peygamberimizin hayat tarzı, sözleri de Kur’ân’ın anlaşılmasına yardımcıdır. Bunları bir çırpıda tamamen uydurma saymak, iyi niyetle bağdaşmaz. Kaldı ki bu sözleri müşrikler niçin uydursun? Hangi müşrik uydurmuş? Yazar bunu ispat edebilir mi? Siz sünneti tamamen devre dışı bırakırsanız Kur’ân’ın birçok noktası kapalı kalır, anlaşılmaz. Bir kere Kur’ân’ın tebliğcisi Hz. Peygamber’in yaşayış tarzı nasıl öğrenilecek? Hadisler olmadan bunları bilebilir miyiz? İslâm tarihini bilebilir miyiz? Evet hadis adı altında birçok uydurma söz, kitaplara girdi. Bunlar kendi aralarında çelişkilerle doludur. Ama bu uydurmalar var diye hiç hadis yok denilemez. Kur’ân temel yasadır. Hadisler yahut sünnet o temel yasanın yönetmeliğidir. Yönetmelik yasayı açıklar ama yasaya ilave yapmaz. Kur’ân’dan ayrı olarak dine ilaveler yapan, haramlar koyan rivayetler (sünnet veya hadis) özellikle Emevi döneminin uydurmaları olarak kabul edilebilir. Çünkü Peygamberimiz, Kur’ân’dan başka helal ve haram kitabının olmadığını vurgulamıştır. ********************************* Özdemir İnce, Hürriyet, 18.09.2007 KANSER TESTİ! 2 Eylül tarihli Vakit Gazetesi’nden birinci sayfa manşeti: "Secde kanserden koruyor. Bilim adamları, yeni yaptıkları bir bilimsel araştırmada, Allah’a secde etmenin insanı kanserden koruduğunu ortaya çıkardı." Güya Mısırlı bir biyoloji profesörüne göre beş vakit namaz kılanlar, yedi organlarının yerle temas etmesi nedeniyle enerji boşalttıkları için kansere karşı korunuyorlarmış. Çevreciler ne diyor bu işe? Demek ki termik santralların küllerindeki radyasyon kanser yapmıyormuş. Halep orda ise arşın burada. Dünya Sağlık Örgütü’ne bir sorulsun bakalım Müslümanlar ile Hıristiyanların kansere yakalanma oranları kaça kaç? Böyle Müslümanlar yüzünden İslam’ın işi çok zor! (Thunderpoint’in notu: Yapılan son araştırmayla sineğin 2 kanadının tam ortasına –sırt kısmına- bastırılınca çıkan salgıda insan vücuduna yararlı bir çok organizmanın bulunduğu ispat edilmiş. Ben 2 gün önce ‘Okur’dan öğrendim. Arkadaş çok okuduğu için hepimizden daha önde gidiyor tabii…) |
Re: Köşe kapmaca..
Şerif Mardin ? Emre Aköz'ün yazısı;
Taşı kuyuya sadece deliler atacak değil ya! Bazen bir akıllı taşı kuyuya atar, kırk akıllı çıkaramaz. Prof. Şerif Mardin'in son zamanlarda söyledikleri tam da böyle bir durum yarattı. Olayın başlangıcı mayıs ayına uzanıyor. Gazeteci Ruşen Çakır, Şerif Hoca'ya şu soruyu yöneltti: "İslamcılığın demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda dünyada çok az örnek var, biri de AKP... Dört buçuk yılda AKP size şahıs olarak güven verebildi mi?" Mardin : Bana onlar güven veriyor ama kalan şüphelerimi anlatmak için sorduğun soruyla ilgisi olmayan bir yerden başlayacağım. Türkiye'de " mahalle baskısı " diye bir şey var. Jön Türklerin en çok korktuğu şeylerden biri de oydu. "Mahalle baskısı" bilinmeyen ve sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir havadır. Bu havanın AKP'den bağımsız olarak Türkiye'de yaşadığına inanıyorum. Dolayısıyla AKP değil de, bu havanın gelişmesine müsait şartlar oluşursa o zaman AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır. ( Vatan, 15 Mayıs ) Bazıları hemen 'mahalle baskısı' tabirinin üstüne atladı. O yazdı, bu yazdı derken, 'mahalle baskısı' AKP'ye yapıştırıldı . Hani araştırma? Halbuki: 1) Şerif Mardin parti yönetimi ve teşkilatı ile İslamcışeriatçı vatandaşlar arasına özenle bir çizgi çekiyordu. 2) Mahalle baskısının parti politikalarını etkilemesini özel şartlara bağlıyordu. (Bu şartların ne olduğunu ise söylemiyordu.) 3) 'Mahalle baskısı' tabiri bundan 100 yıl öncesini, yani Osmanlı reformcusu Jön Türklerin karşılaştığı muhafazakâr direnci anlatmak üzere kullanılmıştı. 4) Mardin, 'mahalle baskısı' dediği şeyin 'hâlâ' varlığını sürdürdüğüne ' inanıyordu' ama bu konuda 'günümüze ilişkin' bir araştırmasına referans vermiyordu. Uydurdular! Daha sonra Ruşen Çakır, Prof. Mardin ile bir röportaj daha yaptı ve çok ses getiren 'mahalle baskısı' lafını bir kez daha sordu. Mardin buna şu cevabı verdi: "Ailemde, özellikle de Ebulala Mardin Bey'den ' ham sofu' diye geniş kullanımı olan bir tabir işitiyordum. Yaptığım işte bunu değiştirerek kullanmaktan ibaret. 'Mahalle baskısı' diyerek önemli bir sosyal olguyu anlamada ilk adımı atmış oluyorum. Sosyal bilimciler bu kavramın neleri kapsadığını, ne kadar yaygın olduğunu ve nerelere kadar gittiğini araştırırsa çok isabetli olur." ( Vatan, 10 Haziran ) Gördüğünüz gibi Prof. Mardin bu kavramın " günümüzde " neye-nasıl tekabül ettiğini ortaya koymuş değil. Sosyal bilimcilerin bunu araştırmasını, geliştirmesini arzuluyor. Yani... " Şerif Mardin'in de dediği gibi Türkiye'de mahalle baskısı var... Bu baskı, AKP'yi etkiliyor, onu İslamcı hale getiriyor " türü laflar tamamen uydurmadır . Çünkü Şerif Mardin böyle bir şey demiyor! Zaten Şerif Hoca'nın böyle bir "saptaması" olsaydı... Tayyip Erdoğan'ı ve AKP'yi tarihsel bir boyuta oturtmak üzere yazdığı makalede bunu ortaya koyardı. 2005 yılı başında Doğu-Batı dergisinde yayınlanan "Operasyonel Kodlarda Süreklilik, Kırılma ve Yeniden İnşa: Dün ve Bugün Türk İslami İstisnacılığı " adlı makalesini okursanız, böyle bir şeyden söz etmediğini görürsünüz. Hoca da anlamadı! Bir adım daha ileriye giderek şunu da söyleyeyim: Şerif Mardin, henüz AKP'yi anlayabilmiş değil! Bakın geçen günkü söyleşisinde ne diyor: "AKP belki de gerçekten gizli planları olan bir parti, onu zamanla anlayacağız (...) Henüz bilmiyoruz. Bazen kanıtlar üst üste gelir, ' Bu böyledir' dersin, bir karara varırsın ama burada durum böyle değil, olguları biriktirme, bekleme dönemindeyiz." ( Hürriyet, 16 Eylül ) Gizli plan vehmi AKP beş yıldır iktidarda... Sürüyle uygulamaya imza atmış... Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokmak için uğraşmış... Seçim bildirgesinde türbanın kelimesi dahi geçmiyor... İslamcışeriatçı vatandaşların yüzde 10 civarında olduğu bir ülkede yüzde 46.6 oy alarak, yani geniş kitlelere açılarak yeniden iktidara gelmiş... Ama siz bir din sosyologu olarak hâlâ bu partinin " gizli planları " olup olmadığını bilmiyorsunuz. Hadi bilmemeniz bir yana... Muğlak ifadelerle o partiyi töhmet altında bırakabiliyorsunuz. Ne diyeyim! |
Re: Köşe kapmaca..
Mine Kırıkkanat, Vatan, 17.09.2007
Avamyasa Arkadyalı Polybios (MÖ: 208-126) zamanının en büyük Yunan tarihçisiydi ve kadere bakın ki, yenik ülkesinden Roma’ya rehin gönderilen bin Yunanlı’dan biri olarak, Roma Cumhuriyeti’nin Anayasasını yazdı! Polybios, general rütbesinde bir asker, devlet adamı, siyasal kuramcı ve tarihçiydi. Arkadyalı Polybios (MÖ: 208-126) zamanının en büyük Yunan tarihçisiydi ve kadere bakın ki, yenik ülkesinden Roma’ya rehin gönderilen bin Yunanlı’dan biri olarak, Roma Cumhuriyeti’nin Anayasasını yazdı! Polybios, general rütbesinde bir asker, devlet adamı, siyasal kuramcı ve tarihçiydi. “Roma, öylesine evrensel bir fetih gerçekleştirdi ki, yaşadığımız çağda önünde durulamaz ve gelecek çağlarda, aşılamaz” dedi. Ve sözü, bugüne değin doğrulandı: Roma, cumhuriyetten imparatorluğa ancak kendi sınırlarını aştı ve tarihte böylesi geniş alana yayılan başka bir egemenlik kurulamadı. Bilmeyenler için söyleyelim, eski Roma uygarlığından üç dönemi anlamak gerekir: Romus ve Romulus efsanesiyle başlayan monarşik rejim “Regnum Romanum” (MÖ: 753-509), Cumhuriyet demek olan Res Publica (MÖ: 509-44) ve imparatorluk dönemi “Imperium Romanum.” Roma İmparatorluğu, Jül Sezar’ın kendisini “daimi diktatör” ilan ettiği MÖ: 44 yılında başlayıp, Batı Roma için MS: 476’da biterken, Bizans diye anılan Doğu Roma İmparatorluğu İstanbul’un fethi, 1453’e kadar sürmüştür. Başka bir deyişle Roma devleti, Doğu’da 2206 yıl, Batı’da 1229 yıl boyunca var olmuştur. *** Polybios, 17 yıl rehin kaldığı ülkenin devlet yapısını incelemeye başladığında, Roma Cumhuriyeti’nin yazılı olmayan bir Anayasası vardı. Yunan siyasal kuramcı, bu sözlü temel hukuk prensiplerinden yola çıkarak, Roma Cumhuriyeti’nin “beka”sını hazırlayan Anayasa’yı kurguladı. Önce, dünyada var olan (hâlâ da var) siyasal rejimleri belirledi: Özgürce kabul edilen, ikna yoluyla yöneten, şiddete başvurmayan monarşik rejim, Krallık. Akil adam ve bilginlerin hükümette yer aldığı Otokrasi/Aristokrasi. Çoğunluk iradesine dayalı egemenlik ve yasalara uygunluk aranan Oligarşi/Demokrasi. Ve kitlelerin her istediklerini dayatabildikleri rejim, Oklokrasi. Yunancada “okhlos” avam demek. “Krasi” de iktidar... John Stockwood, oklokrat devleti “Kaba kişilerin çıkarlarına göre yönettikleri devlet” olarak tanımlıyor. *** Polybios’un “siyasal rejimlerin devri dönüşümü” teorisine göre, tek krallı monarşi yozlaşınca ortaya çıkan despotluk aristokrasiye dönüşüyor, aristokrasi oligarşiye doğru soysuzlaşınca halkın iradesi demokrasi tarafından hizaya getiriliyor, demokratik ifade özgürlüğü ikinci kuşak halkı avamlaştırıyor ve avamın “ben yaptım oldu” diye dayattığı oklokrasi dönemi başlıyor. Rüşvet, yolsuzluk ve kan banyosuyla süren “oklokrat” rejim de ister istemez, bir despotun işbaşına gelmesiyle, ibreyi başa döndürüyordu. Dolayısıyla Polybios, Roma Cumhuriyeti’nin “bekası” için hazırladığı Anayasa’da, sıraladığı ilk üç siyasal rejimin niteliklerini birleştirerek birbirlerini denetlediği bir yönetim biçimi öngördü ve siyaset tarihinde ilk kez “güçlerin ayrılığı” dengesini, hukuksal temele oturttu, aziz okurlar: Roma Cumhuriyeti, Konsülleri, Senatosu ve halkıyla, birbirini denetleyen güçlere dayalı bir devletti. Bugün yürürlükte olan ABD Anayasası’nı hazırlayanlar, Polibius’u dikkatle okumuş ve onun “güçlerin ayrılığı” prensibine dayalı bir denetim mekanizması kurmuşlardır: ABD Başkanı’nın Kongre’ye karşı veto hakkı vardır. Kongre, üçte iki çoğunlukla geçebilen bir yasayla başkanı devirebilir. Halk seçim yoluyla gerek Başkan’ı gerekse Kongre’yi cezalandırabilir. Ama Başkanlık seçimleriyle Kongre seçimleri, iki devlet organı eşgüdümlü çalışmasın diye aynı zamanda yapılmaz. Böylece daima bir güce karşı güç dengesi oluşturulur. *** Peki Polybios’un Anayasası, Roma Cumhuriyeti’nin bekasını sağladı mı? Hayır. Ama onun “siyasal rejimlerin devri dönüşümü” teorisi, o gün bugündür her devlet için kanıtlandı. İnsan yaşamını aştığı için algılayamıyoruz, ama tarihte devrilmeyen rejim, yıkılmayan devlet yok. Üstelik biz, en uzun ömürlü devletlerden “ören” kalan topraklarda yaşıyoruz. Ve bir anayasa hazırlanıyor, devletimizin bekası için. Hangi evredeyiz derseniz, “Oklokrasi” derim. |
Re: Köşe kapmaca..
Mehmet Altan'ın köşe yazısı
Türban ve hırsızlık Dün sabah televizyondan Rektörler Komitesi’nin olağanüstü toplanacağını öğrenince, birkaç zamandır yeryüzü bilim dünyasında Türkiye’nin rezil olmasına neden olan ‘bilimsel hırsızlık’ olayını görüşeceklerini sandım. Yanılmışım. Sivil anayasa çalışmalarını değerlendirnek için toplanıyorlarmış. Gündemin ilk maddesi de, üniversitelerde ‘kılık-kıyafetin serbest bırakılmasına’ ilişkin tartışmaymış. Halbuki, ‘intihal’ bilim dünyasının en büyük suçudur. Dünyanın en saygın üniversiteleri öğrencilerine önce bunu öğretir... Örneğin Harvard dua gibi ezberletir... Duymayanı da anında tasfiye eder. Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun ise bir ‘bilim yamyamlığından’ farkı yok. *** Bu durumu en iyi, bu skandalın sessizce geçiştirilmesini önlemek için çırpınan Metin Münir peşpeşe yazdığı yazılarda anlattı: ‘Geçen hafta yayımlanan Nature’de birkaç Türk üniversitesi ve birkaç Türk adı vardı. Fakat bunların dergide yer almasının nedeni herhangi bir buluş değildi. Bilim dünyasında bu güne kadar meydana gelmiş en büyük intihal skandalıyla ilgiliydi. İntihal ‘bir kişinin eserinde başka kişilerin ifade, buluş veya düşüncelerini kaynak göstermeksizin kendisine ait imiş gibi kullanmasıdır.’ Yani, çalmasıdır. New York’taki Cornell Üniversitesi fizikçileri tarafından kurulmuş, bilimsel makale yayımlayan ArXiv adlı bir site var. ArXiv önce 14 Türk doktora öğrencisi, doçent ve profesöre ait orijinal araştırmadır diye yayımladığı 65 makalenin başka yazarlara ait makalelerden aşırı kopya olduklarını açıkladı.’ *** On dört Türk akademisyenin makale hırsızı olarak dünyanın en prestijli bilim dergisi Nature’de teşhir edilmesinin üniversiteler tarafından ölüm sessizliğiyle karşılanması bilim dünyamız adına utanç verici, küçültücü bir olay değil mi ? İçimi rahatlatan tek şey, olayı ortaya çıkaranın ODTÜ Fizik Bölümü Prof. Ayşe Karasu’nun olması. Olay geçen kasım ayında intihalci iki doktora öğrencisinin ODTÜ’deki sözlü sınavında ortaya çıktı. Nature’ün haberine göre, Saltı ve Aydoğdu’nun yerçekimsel fizikle ilgili yayımlanmış birçok İngilizce makalesi vardı. Ancak, sınavda lise düzeyinde fizik bilgisine sahip olmadıkları anlaşıldı. İngilizceleri de tatminkár değildi. Şüphelenen profesörler, öğrencilerin arXiv’de ve diğer birçok uluslararası bilimsel dergide yayımlanmış olan makalelerini incelediler ve bunların büyük bir bölümünün başka makalelerden aşırılmış olduğunu gördüler. Olayı arXiv’e bildirdiler. ArXiv kendi yaptığı araştırmasında, 14 akademisyene ait 64 makaleyi birçok bölümünün çalıntı olduğu iddiasıyla yayından kaldırdı. *** Laiklikle yatıp kalkan ve siyaset dışında hiç bir şey konuşmayan rektörler komitesi, bilimin önemini ve gereklerini unutmuş gözüküyorlar. Üniversiteler, insanların giyim kuşamlarıyla uğraşan terzihaneler değil... Gençlere, düşünmeyi, beyinsel özgürlüğü ve bilim saygısını öğreten yerlerdir. Ama bu gerçeği rektörlere kim öğretecek? Onları eğitecek bir üniversite yok ki... mehmealtan@stargazete.com (Star) |
Re: Köşe kapmaca..
Dünya türbanı konuşuyor..
http://www9.gazetevatan.com/haberdet...5&Categoryid=1 Anayasa'ya sert tepki.. http://www9.gazetevatan.com/haberdet...5&Categoryid=1 Anayasa bahane... Türbanı oylayacağız! http://www9.gazetevatan.com/haberdet...ryid=4&wid=102 Bekir Coşkun, Hürriyet, 20.09.2007 "TÜRKİYE Malezya olur mu, olmaz mı?" Bunu tartışıyor arkadaşlar. Üstelik Malezya’yı bilen yok. Türkler bilmedikleri şeyleri tartışmayı her zaman çok sevdikleri için tartışma alevleniyor: "Şimdi orası neresi?.." "Biraz şey bir yerdir..." "Hah işte gördün mü? Yani biz ne münasebet orası gibi olacağız. Orası başka burası başka. Bir defa onlara şeyimiz uymaz..." Arkadaşlarımız bunu Kıbrıs yolunda memleketin Cumhurbaşkanı’na sordular: "Türkiye Malezya olur mu?.." Ne cevap beklersiniz?.. Yani, "Olur, orucunu yiyen dövülecek... Kim günah işlerse yere yatırıp üzerine portmantoyu koyacağız..." diyebilir miydi? Elbette "Olmaz" dedi: "Olması düşünülemez..." Hemen haberin yanındaki fotoğrafa baktım: Cumhurbaşkanı’nın hanımı türbanı-tesettürü ile tam bir Malezya fotoğrafı. * Malezya’nın nüfusunun sadece yüzde 65’i Müslüman. Orucunu yiyenleri yakalamak için "oruç polisi" oluşturdular. Oruç polisini gören ağzını kıpırdatmıyor. Bizde öyle oruç polisi-molisi yok. Ama sıkıysa ağzınız kıpırdasın. Her iki kişiden birisi oruç polisidir bizde ve oruç tutmuyorsunuz diye bıçaklanma ihtimaliniz yüksektir. Belli semtler dışında, kentlerde, kasabalarda, hatta kimi üniversitelerde ağzı oynayan dayak yer gülüm. * "Türkiye Malezya olur mu, olmaz mı?" Hani daha bundan bir süre önce, "Türkiye, Belçika olur mu, olmaz mı?", "Türkiye, İsviçre olur mu, olmaz mı?", "Türkiye, Amerika olur mu olmaz mı?"yı tartışıyordunuz. Malezya olup olmamayı mı tartışacaktınız?.. Bu noktaya mı geldiniz? "Malezya olup olmayacağımızı" Cumhurbaşkanı’nıza soracak kadar vahim mi durum?.. Ulaşmak için çırpındığımız Batı uygarlığının yerini, Uzakdoğu’nun şeriat adası Malezya mı aldı?.. Berbat ettiniz Türkiye’yi. Nasıl kıydınız, nasıl?.. |
Re: Köşe kapmaca..
Mine Kırıkkanat, Vatan, 21.09.2007..
Boşuna debelenmeyin * Bir arkadaşımın yolu bu hafta Yalova’ya düştü. Uzun bir iş günü sonunda karnı acıktı. Aylardan Ramazan olduğu için, zaten ve uzuuun yıllardır, herhangi bir lokantada içki içemeyeceğini biliyordu. Dolayısıyla sadece sulu yemeğe koşullanmıştı. Ne yiyeyim, nerede yiyeyim derken, aklına Yalova’nın göbeğindeki Merkez İşkembecisi’nin pek lezzetli çorbası, paçası falan geldi. “Haydi, sakatat takılayım” deyip dükkânın yolunu tuttu. Ama Yalova’nın Merkez İşkembecisi, “içkili” lokantaymış gibi kapalıydı. Arkadaşım şaşırdı. “Neden kapalı?” diye sordu çevre esnafa. “İçkiyi çağrıştırıyor ya, ondan abi...” dediler. “Nasıl yani?” dedi arkadaşım: “Benim bildiğim burası zaten içki vermez?” “Vermez de...” dediler, “bilirsin ya, kafayı çekenler gecenin bir saatinde işkembe çorbası içerler hani... Yani işkembe çorbası dedin mi, akla içki, içkici falan gelir, işte ondan kapalı!” Sizin anlayacağınız, Ramazan’da alkol yasağını geçtik, alkolü çağrıştıran yasaklara dayandık, ey okur. Böyle bir yasaklama özgürlüğünün, üniversite kapılarında “kadın başı yasağına” getirilecek özgürlükle nasıl bir demokrasi patlaması yapacağını, varın siz düşünün. *** Kılık kıyafet serbestisi, sadece saçı başı paketli kızlarımızı değil, cüppeli, kara sakallı, poturlu erkek öğrencilerin de akademik ufkunu açacak. Eh, üniversiteyi bitiren kıl yasaklı kızlarla, tıraş yasaklı delikanlılar da avukat, hakim, doktor, mühendis, dizaynır vb. olunca ya da akademik kariyerde karar kılıp doçent, profesör kıvamına erişince “şeriatın emrettiği kılık kıyafet” buraya kadar demeyecekler, herhalde. Mahkemeler kadı kılıklı yargıçların, hastaneler molla doktorların, postaneler takkeli softaların namaz saatlerine göre işleyecek, tabii. Emniyet amirlikleri yıllardır namaz molası veriyor, belediye gişeleri çoktan cinsel ayrıma tabi, aşama aşama diğer tüm kurumların dinin gereklerine göre düzenlenmesinden daha tabii ne olabilir ki? Başbakan, Türkiye’de eveleyip gevelediğini Financial Times’e açıkladı: Yeni anayasanın birinci vazifesi, üniversitelerde baş örtüsü yasağını kaldırmakmış. Ey yüzde kırk yediler, duydunuz mu? İlk hedefiniz Akdeniz değil, Malezya’ymış, ileri! Arabistan’ı hedeflemenize gerek yok, onların hedefi burasıydı, zaten geliyorlar. AKP’ye oy vermeyenlerin çığlıklarını, yukarıda olacakları uzun yıllardır gördükleri ve yaşadıklarıyla, deneysel anlamda bilen laiklerin direnişini, anlayabiliyorum. Onlar, yani bizler, tehlikenin farkındaydık. Tehlike olmaktan çıkıp saldırıya geçen zihniyetle sonuncumuz yenilene kadar mücadeleye, zaten kararlıyız. Ama şu “laik değil, seküler olalım” diyen liberallerimizin, niye debelenmeye başladıklarını çözemedim. İstikrar istikrar diyorlardı, işte istedikleri oldu. İslami cumhuriyet uhdesine sadakatte AKP’den daha istikrarlı bir hükümet mümkün mü? Artık zevk almaya çalışsalar ya? *** Saçlarını üfüre uçura AKP’ye giren 26 kadın milletvekilinden “kaçı” hükümete girebildi ve kaçı genel başkanın sözünden çıkabilirse, eh, üniversitelerde başlayacak tesettür baskısına karşı başı açık hemcinslerini korurlar herhalde! Ya da üniversitelerden çıkacak sıkmabaşlar ve cüppeler ve poturlar ve takkelerin meclise girmelerini yasaklamak mümkün olamayacağından, kendileri de başlarını bağlar, milletvekili maaşlarını alıp, mecliste zikirmatik çekerek otururlar. Sonra zikirmatik, ümmeti cumhuriyeye yayılır. Bir kararnameyle ithal vergisi indirilir. Bir bakan çocuğu zikirmatik ithalatıyla dolar milyarderi olur. AKP’nin seküler liberalleri susmazlarsa susturulup, “ya sabır” yerine zikirmatik çekmek zorunda kalırlar. *** Zikirden fikire geçilebilirse, bir gün belki, “Yahu Atatürk, niye kılık kıyafetle uğraşmış, niçin kılık kıyafet için kanun bile çıkarmıştı? Yoksa bir bildiği mi vardı?” diye düşünebilirler belki. Ama iş işten geçmiştir. Ey AKP’nin yüzde bülbül kırk yemişleri, işte bu yüzden debelenmeyin diyorum; olan oldu, verdiniz vereceğinizi, artık zevk almaya çalışın, zevk! |
Re: Köşe kapmaca..
Gene saçmalıyor bu kadın yav.Allah kimseyi acziyet içinde bırakmasın.Böylelerinin ne saçmalayacağı,nereye sataşacağı belli olmaz.Neymiş?Bi arkadaşının yolu Yalova'ya düşmüşmüş.Ramazan dolayısıyla içkili lokanta bulamayacağını düşünerek sakakat bari yiyim demiş.İşkembeciye gitmişmiş.Aaa!o da ne işkembeci kapalıymış.Neden kapalı olduğunu düşünemeyen arkadaş,esnafa buranın neden kapalı olduğunu sormuş.Esnafta işkembe içkiyi çağrıştırıyorya,ondan kapalı demişmiş.Bizde sazanızya,yedik bunları...Bide sanki bu lokanta kapatmalar ilk defa oluyormuş,daha önce hiç olmamamış gibi anlatmıyorlar mı?Kıl oluyorum abi yav. :) Sanki lokantalar Ak Parti döneminde kapanmaya başladı.Ben bir Anadolu çocuğuyum ve kendimi bildim bileli,bizim oralarda karayolunun etrafındakiler *hariç içkili,içkisiz bütün lokantalar ve kahvehaneler kapanır.Ha yalnız birkaç Alevi kahvehane ve lokantası da açıktır.Onlar da camlarına perde çekerlerki,oruçlular rencide olmasın diye.Bir kişide çıkmazki;"Yav sen niye burayı kapatıyorsun veya açık tutuyorsun?" diye çıkışsın.Karşılıklı saygı ve hoşgörü vardır Anadolu'da.Tabi bunların maksadı üzüm yemek değil bağcıyı dövmek.
|
Re: Köşe kapmaca..
Emre Aköz'ün köşe yazısı;
Okula döndüğünde yüzü kızaracak mı? Geçen gün, " 367'cileri kapıdan kovduk, bacadan içeriye alıyoruz " başlıklı yazıda " anayasada siyasetin sınırlarını " sorguladım. Ancak hukuk eğitimi almadığım için öne sürdüğüm fikrin makul olup olmadığını merak ediyordum. Anayasa felsefesi üzerine doktora tezini henüz tamamlamış, yakında öğretim üyesi olacak bir hukukçuya danıştım. Ele aldığım konunun ciddi biçimde tartışıldığını söyleyince rahatladım. (Demek ki gazeteci aklımla önemli bir meseleye parmak basmıştım.) Telefonda konuşurken laf lafı açtı. YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç'in geçen günkü açıklamasını nasıl bulduğunu sordum. "İnanın" dedi, "TV'den izlerken utandım. Çünkü Erdoğan Teziç, bu ülkenin en önemli anayasa hukukçularındandır. Biz Teziç'in kitaplarıyla yetiştik. Şimdi orada yazdıklarının tam tersini söylüyor." Biliyorsunuz YÖK Başkanı, özetle, " Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi türban yasağını onayladı... AİHM kararları iç hukukun üstündedir... Dolayısıyla anayasayı değiştirseniz dahi türban yasağı kaldırılamaz" dedi. Teziç aldatıyor Bunu söyleyen Teziç, hukuksal konulara vakıf olmayan insanları resmen aldatıyor. Olayın doğrusu şöyle: Diyelim ki bir yasak koydunuz... Üst mahkeme de bu yasağı uygun buldu... Aradan zaman geçti... Yasağı kaldırdınız... Böyle bir durumda, " Hayır efendim madem ki üst mahkeme uygun bulmuştu, o yasak devam eder " denemez . Aksini iddia etmek saçmalıktır, mantıksızlıktır. Zaten AİHM mevcut anayasaya ve yasalara göre karar verdikten sonra Türkiye'ye şu mesajı gönderdi: "Türban yasağını kaldırmak istiyorsan, yasalarını değiştir. " İşte olay bu kadar basit. Üniversitelerde türban yasağının devam etmesini isteyebilirsiniz. Bu sizin fikrinizdir, dünya görüşünüzdür, ideolojinizdir. Yasağın sürmesi için mücadele de edebilirsiniz. O da demokratik hakkınızdır. Ancak Teziç'in yaptığı gibi AİHM kararını öne sürerseniz, saçma sapan bir iddiada bulunmuş olursunuz. Türkiye'de gerçekten vahim bir durum var: Uzmanlar, olaya siyaset karışınca, uzmanlıklarını bir yana atıp yalan da dahil her türlü aracı kullanarak siyasi-ideolojik görüşlerini savunabiliyor. Böyle bir davranışı içlerine sindirebiliyorlar... Düşünsenize... O uzmanlığa erişmek için yıllarınızı vermişsiniz. Onca emek harcamışsınız. Kitap okumaktan gözleriniz harap olmuş. Ama siyasi bir konuyla karşılaşınca bütün o çalışmaları çöpe atıveriyorsunuz. Görev süresi 8 Aralık'ta bitecek olan Prof. Teziç, büyük olasılıkla Galatasaray Üniversitesi'ndeki işine dönecektir. Ders sırasında, bir öğrenci, " Hocam YÖK Başkanı iken böyle dememiştiniz; o mu doğru, bu mu " dediği anda yüzü kızarmayacak mı? Hukukçu meslektaşları satır arasında bu olaya dokundurduğunda içine bir pişmanlık ateşi düşmeyecek mi? Çarpık zihniyet Uzmanlığı bu kadar kolay kenara atmanın ardındaki zihniyet ne? Acaba sosyolog Prof. Kadir Cangızbay'ın anlattığı olay bize bir fikir verebilir mi? Tarih: Mayıs 2000. Yer: Muğla Üniversitesi. Cangızbay, İstanbul'dan gelen meslektaşına yeni kitabını imzalayarak verir: "Bak abi, güzel bir kitap oldu, ne olur oku..." Kıdemli profesörün cevabı: "Ben senin neler yazacağını biliyorum. Ama şimdi sosyoloji yapma zamanı değil, Cumhuriyet'i koruma zamanı. " ( Toplum ve Bilim dergisi, no: 97 ) Dikkatinizi çekerim: Olay 2000 yılında geçiyor. Başbakan Bülent Ecevit . Süleyman Demirel'in yerine Köşk'e Ahmet Necdet Sezer çıkıyor. Ekonomik kriz henüz ülkeyi vurmamış. AKP'nin kuruluşuna ise daha bir yıl var. Ama işte zihniyet bu: Hocam Cumhuriyet'i koruyacak! Bunun için de gerekirse uzmanlığını feda edecek. Şimdi o profesörü bulup konuşsanız, " Bakın ne kadar haklıymışım; geleceği görmüşüm " diyecektir. Kıssadan hisse: Başlıktaki soru boşuna. Prof. Teziç'in yüzü kızarmayacak, "Cumhuriyet'i korumaya çalışıyordum" diyerek işin içinden çıkacak. sabah |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:14 . |