Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   İslam (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=9)
-   -   Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'! (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=4763)

hiramusta 07-09-2007 14:23

Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Bakmakla görmek arasındaki farkın ayrıntısını bu yazıda bulacaksınız.

http://www.haber10.com/makale/8564/

zelzeleci 07-09-2007 14:37

Re: Bakmak var,bi de görmek var!
 
Bundan üç bin yıl önceki böylesi bir durumu bizlerin anlamakta güçlük çekmesi, bundan üç bin yıl sonra farzımuhal Türkçe inen bir vahiyde şöyle denmesi gibidir: “Kara kartalların sarı kanaryaları yendiği gün…”

Böylesi bir durumda bunun ne olduğunu bilmeyen ve din adamı uydurmaları ile dolu kitaplara müracaat etmek dışında “yol kenarlarında” duran kalıntılara bakmak gibi bir “lükse” de tenezzül etmeyen birisi ortada bir mucize olduğunu sanacaktır. Ya da kimileri de aslı astarı olmayan bir Türk halk efsanesi olduğunu zannedecektir. Halbuki ortada ne kara kara kartallar, ne de sarı sarı kanaryalar uçuşuyor değildir. Bunlar bu kuşları kendine sembol olarak kabul etmiş, “futbol kulübü” adı verilen bir takım insanlardan başka bir şey değildir.

* * Herhalde İ.E'ye de yavaştan vahiyler gelmeye başlamış. :)

* * Bekliyoruz, "Kuran versiyon 2.0". :P

__KokTengri__ 07-09-2007 14:57

Re: Bakmak var,bi de görmek var!
 
Sevgili hiramusta,
Öncelikle şunu söyemek istiyorum.Link veriyorsun güzel fakat uzunlar.Bir dahaki sefere okuduktan sonra buraya kendi özetinle konunun ana düşüncesini yazabilirmisin? :roll:

Uzun yazılar bir çok kez forumlara cevap yazmamı engelliyor.Bazen o kadar uzun oluyorki okuması yavaş biri için 1 saat alıyor bazı yazılar.

Benim anladığım kadarıyla burada Kur'an daki bir ayetle dikilitaşın mucizesini anlatıyor.Ama buradaki mcize dikilitaşın yol kenarında dikili olması olduğunu anladım.

Bkz. Yeryüzünü gezin, eski uygarlıkların kalıntıları hala yol kenarlarında duruyor, onlara bakın

Eğer sadece bu bilgiye dayanarak mucize diyorsan bir de şu resme bakmanı öneririm.Dikilitaş bu uygarlığın yanınında sadece üstüne oturmalık bank kalır.

[img]http://img210.imageshack.us/img210/4...cchuui6.th.jpg[/img]

thunderpoint 07-09-2007 15:30

Re: Bakmak var,bi de görmek var!
 
Sevgili hiramusta,

Bu 'cömert beyefendi' bunları önce kendi yandaşlarına bir kabul ettirsin. Sonra siz bir birlik tespit edin, bunları ondan sonra dinleyelim. Çünkü çok komik oluyor.
Kendi çalıyor kendi oynuyor yani.

Sevgili zelzelecinin dediği gibi nihai versiyonu bekliyoruz. Daha doğrusu kaçılacak tarafı olmayan versiyonu. (Hani Kuran apaçık ya, ondan söylüyorum.)

Sevgiler...

okinono 07-09-2007 16:29

Re: Bakmak var,bi de görmek var!
 
Aslında ihsan eliaçık doğru bir konuyu yanlış yönde kullanmış bence.

Her zaman düşünmüşümdür, Kuran'da neden bu kadar tarihsel olay varken ve sarsılmaz bir iman ile bağlı insanlar da varken ve Allah gidin bakın ibret alın derken, hep gayrimüslimler gelip müslümanların ülkelerinde arkeoloji ile ilgilenmişlerdir diye.

İlk bakışta buna Kader inancı ile cevap veriliyor. Ancak Allah o zaman neden Müslümana git ibret al diyor ki? Hem bugün Kuran'ın en eski orjinal nüshalarından biri yemendeki tahta camide çıkan fasiküller iken, müslüman ülkenin polisi *tarafından cami etrafı kuşatılarak kimseye gösterilmeden hemen almanlara teslim edilmiştir ki? Bu nasıl mantık anlamakta zorluk çekiyorum. Sonra o Alman Kuran hakkında bazı şeyler söyleyincede vayyy senmisin kafir diyorlar. İyi de kardeşim sen teslim etmedin mi? Ne bağırıp duruyorsun ki!!!

Yoksa bu müslüman devlet, hırıstiyan devlet, yahudi devlet gibi genel sınıflanırma kavramları sadece domestic bir kavramıdır. Anlayan beri gelsin.

Bu yazının sonunda bir yorum yazan okuyucu şöyle demiş, "Kemikleşmiş düşüncelerimize yazılarınızla kırıyorsunuz." İşte Bence dikkat edilmesi gereken yazının içeriğinden ziyade bu okuyucu cümlesi olmalıdır.

Çok bariz bir şekilde görülmektedir ki, artık söylence yerini sorgulamaya bırakmıştır. *

Okumaktan, sorgulamaya geçişin bir örneği olarak yazıyı olumlu bulduğumu belirtmek isterim. (Hımm düşünce evrimine örnek olabilir belki bu.)

Yazının içeriği *ise henüz soran bir kişinin kulaktan dolma sentezlerinden başka bir şey değil.

hiramusta 07-09-2007 16:33

Re: Bakmak var,bi de görmek var!
 
Arkadaşlar makaleyi ,başlığı dikkate alarak ve denmek istenenin ne olduğunu anlamaya çaba sarfederek birkez daha okuyun.

Thunderpoint,bunlar ilk defa söylenmiyor ben de ilk defa duymuş değilim.Hatta bunları duymadan önce de yaptığımız Kur'an değerlendirmelerinde buna benzer yaklaşımlara varmıştık.Sana 2 ayrı örnek vereyim.Birisi 50 sene öncesinden, diğeri günümüzden.

“Nihayet Neml vadisine vardılar. Neml kabilesine mensup bir kadın: Ey Neml’liler, dedi, yuvalarınıza giriniz ki Süleyman ile ordusu, farkına varmadan, sizi çiğneyip ezmesinler.”


Neml vadisi, karıncalar deresi demektir. Fakat bunu bu şekilde tercüme etmek doğru olamaz. Tacülarus, (vadi) kelimesinden bahsederken Neml vadisinin Jirbin ile Asklan arasında olduğunu, Nemle’nin, karınca yumurtaları manasındaki Mazin gibi kabile ismi olduğunu anlatır. (Kamus) da da Nemle’nin bir kabile olduğunu tasrih edilir. (kamus), Bark kelimesinden bahsederken Abrika, Nemle’nin sularıdır, der.” (1947, II, 601). Ömer Rıza Doğrul


Diğeri de Hakkı Yılmaz'dan;
Neml suresinde *konu edilen karınca ve karınca vadisine gelince, detay Neml suresi tahlilinde *verilecek olmasına rağmen kısaca ifade edelim: Söz konusu karınca da bir insandır!

Nemle. Tekil bir sözcük. Müzekker ve müennesi aynı kelimeyle söylenir. Ama burada başındaki fiil müennes olunca, bu sözcüğü dişi olarak anlamak zorundayız. Neml Vadisindeki halktan bir bayan; herhangi biri veya *onların kraliçesi, yöneticisi olabilir. Mutlak surette insan. Bir düşünün, Hadi Süleyman *mucize olarak karıncanın dediklerini duymuş olsun. Peki karınca gelenin Süleyman *ve ordusu olduğunu, ve kendilerini ezip perişan edeceklerini nasıl bildi? (ortada mucize filan yok.) Süleyman orada Karınca Vadisi halkının bayan yöneticisi ile neler görüştü, konuştu bunu bilemiyoruz. Onlar bize anlatılmamış. Yalnız görüşmelerden sonra, Karınca Vadisinin bayan yöneticisi halkına, “yoldan çekilip Süleyman ve ordusuna karşı çıkılmayacağı kararını” duyurmuştur.

Neml/Karınca Vadisi: Jirben ile Asklân arasında bir bölgenin adıdır.. (Tac-ul Arus 20/ 286)

Neml Vadisi Halkı: Türkiye’deki “Peri Bacaları” gibi oyma, taş ve toprak içinde yaptıkları evlerde yaşayan halk. “Neml” sözcüğünün *sözlük anlamlarından biri de çukur kazmaktır. Karınca evini toprağı kazarak yaptığı için bu isim ile adlandırılmıştır.Yine Tac ül Arus’ta açıklandığına göre “Mazîn” sözcüğü karınca yumurtası demektir. Ama aynı zamanda bir kavmin de adıdır. Bu gün dünyanın her yerinde bunlara benzeyen, kuş, haşere, ağaç, kaya adlarıyla isimlenmiş bir çok kavim, kabile ve oymak bulunmaktadır. Hatta kırsalda her yerleşim alanında bunlara çok rastlanır. Bunlar mecâzi, müteşâbih anlatımlardır. Bir örnek de ülkemizden vereyim. “Sarıkanaryalar” sözcüğü “sarı renkli kanarya kuşlarını” ifade etmeyip bir “futbol takımını” ifade eder. Gazetelerde “sarıkanaryalar” yazısını okuyanlar bundan sarı renkli kuşları değil “futbolcuları” anlarlar.

okinono 07-09-2007 17:09

Re: Bakmak var,bi de görmek var!
 
Hiram usta,

Bir üste astığım yazıda ki çelişkiyi bütün bunlar ışığında değerlendirmenizi isterim.

Tefsirlerini verdiğiniz şahısların bu bilgileri aldıkları kaynaklar müslüman kaynaklarımıdır?

Eğer değilse, o bilginin doğruluğuna nasıl inanacağız. Bildiğiniz gibi dezanfarmosyon denilen bir propaganda ile pekala Türkçe baskılarda çok farklı bilgiler bu işler ile uğraşanlara farklarında olmadan da servis yapılmış olabilir. Üstüne üstlük bu yazı birde bu ülkede gazete adı altında bu işlerin servisinin yapıldığı değil, mutfağında çıkıyor. Buna örnek isterseniz 1948-2007 yılları çıkan haber arşivleri yeterli örneği gösterir size sanırım.

Yazarın yazısının gücünün temeli, delile dayalı olmaldır *darb-ı meseldir. Üslup ve akıcılık herkesin sandığının aksine yazıyı sabun köpüğü ile uçurmaktan öte bir işe yaramaz. Birde okuma özürlü toplumlara angut muamelesi yaparken işe yarar ki, her fikirden etrafta bu *konuda bolca yazar mevcuttur.


Bu bilgiler ışığında bu tür yazıların çokluğu toplumda bir kanıksama haline gelip doğru kabul edilince de, biri çıkar, Kuran yalan söylüyor der, işin aslı şudur der. Zınk kalır müslümanda. Sonra da bunlar israiliyat cümlesi ile kapanır konu.

Taşıma suyla değirmen döner mi sizce?

Müslüman tarihi kalıntılar ile ibret alıp Kuran'ı farklı bir bakış ile yorumlamak için 2007 nin bu son çeyreğine geldiğimiz dönemde biraz geç kalmadı mı sizce?

Ayrıca ikinci bir çelişki de var ki nereden başlasam bilmiyorum.

Bu haberin muhatabı kim diye sorsam , sanırım Allah'ı kabul eden, Kuran'a inan kişiler denilebilir. Kuran'a inandığına göre, karınca'nın konuşamayacağı konusunda fikir yürütmesi ile inanç nasıl bağdaşır ki. Ya da daha net sormak gerekirse, Kuran'da teşbih varmıdır? Varsa hangi teşbih sanatları kullanılmıştır? Konu ile alakalı bir link verirseniz sevinirim.

Belki şöyle denilebilir. Kuran haktır. Ama biz anlayamıyoruz. Bu yüzden bu tür açılımlara gerek var.

Ama o zaman da, Kuran'ın Hak olduğana vardığınız başlangıç noktası nedir? İnanın bu sitede olmamın neredeyse yegane sebebi bu başlangıç noktasını bulmak. Allah iki cilt arasında kitap yolluyor, bununla beni tanı , içindeki emirlemi uygula diyor, Sonra ben okuyorum, anlayamıyorum. Karınca konuşurmu diyorum. Ve sonrada muhal olan yerleri halletmeden, inandım diyorum. Burayı inanın anlayamıyorum.

Allah'ı tanımak ve kabul etmek için Kuran a gerek yok derseniz bu kezde karşımıza şeriat çıkıyor. Şeriatın kaynağı ve bu konu hakkında yeterince bilgi TD sitesinde var zaten.

Yani çıkış yok gibi görünüyor. Ya da ben bulamıyorum.

Ya ben dünyanın en aptalca sorgulayan adamıyım, ya herkes herşeyi biliyor tek kafası karışık olan benim, ya da İmanı sorgulamak cesareti malesef vakumla alınmış çevremden.

Bu sinemaya bilet almak gibi birşey değil ki, al bileti kurul koltuğa seyret; film bitince de çek git olsun.

Bu sanki, labirente sıkışmış bir farenin çaresizliği gibi duruyor şu an benim için. Üstten çıkışı gören varsa da ben içindeyim. yoksa da zaten içindeyim.



Yardımcı olursanız sevinirim.


Teşekkürler...

thunderpoint 07-09-2007 17:11

Re: Bakmak var,bi de görmek var!
 
Tamam da sevgili hiramusta,

Kuran zaten apaçık değil mi diyorum ben de...

Neden biribirinden farklı binlerce yargıyla çıkıyorsunuz diyorum.

Ben seni gayet iyi anlıyorum da beni anladığından şüpheliyim...

(Bunları herkes söylemiyor; sayın cömert bey ve sizin gibilerin iddiiası bu! Zaten yazıda kendisi de belirtiyor bunu "kanaatimdir" diyerek. Yani bu farklı yorumları yaparken bile Kuran'ın bariz olduğunu iddia eden Allah'a "hayır açıklamaya gerek vardır" diyerek şirk koşmuş oluyorsunuz!
Belki böyle söyleyince anlarsın.)

zelzeleci 07-09-2007 17:20

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Ya gördüğün gibi bakarsın, ya baktığın gibi görmeye başlarsın, zorlanırsan da görmek istediğin gibi bakarsın. (Hz. zelzeleci) :lol:

frodo 08-09-2007 16:39

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Yazıyı (İhsan Eliaçık'ın yazısı) okuyunca ilk aklıma gelen şey insanların ne kadar kolay
manipüle edilebilir oldukları oldu.

Yazıya eleştirel gözle bakıldığında sn.İhsan Eliaçık'ın hayalgücünden başka bir şey olmadığı
o kadar aşikar ki. Okinno arkadaşımız üstü kapalı biçimde bunları dile getirmiş. Ben daha
net ve açık sorayım :

*1- Hitit, Babil ülkelerini de kapsayacak biçimde bir egemenlik kurmuş İbrani devleti var mıdır ?
Bırakın İbrani olmayı başka bir devlet var mıdır ?
*2- Sadece Kutsal kitaplarda Tevrat ve Kuran'da geçen Sebe (Tevrat'ta Saba mıydı ?) ülkesi veya krallığının sembolünü nereden bilmekteyiz ? (Karınca imiş)
*3- Babil devletinin simgesinin cin-peri olduğunu kim söylemiş ? Dahası üstadımıza bu düşü gördüren dikilitaştaki hiyerogliflerden hangisi cin-periyi sembolize ediyormuş ?
* 4- Champollion'dan beri artık okunabilen mısır hiyeroglifleri ne zamandan beri ülkelerin sembolleri olmuş.
* 5- Üstadımız ustaca geçiştirerek sanki anlamsız semboller gibi gösterdiği mısır yazısında
şunların okunabildiğini bilmiyor muymuş ;

* * ""Zengin, güçlü ve becerikli olan ve bu niteliklere de güneşin altın renklerini dünyaya saçan tanrı Amon sayesinde sahip bulunan, 18. soydan III. Thutmosis, Tanrı Amun’a şükran borcunu ödemek için, armağanını sunar. III. Thutmosis denizleri aşarak iki ırmak arasındaki memleketleri zaptetti. Saltanatının 30. yılında bu anıtı dikti."

* * *Kuran'da ki akıldışılıklara yeni kılıflarla savunma getirmeye çalışmanın sınırı yazanın düşlem
gücüyle sınırlı olmak zorunda. İhsan Eliaçık'ın da düşlem gücü epeyce gelişkin.Ama lütfen bu düşlerimizi başkalarına yeni keşfedilen gerçeklermiş gibi yutturmayalım. Bunu yapanlara da hiç olmazsa lise tarih bilgilerimizle sorular sormaktan geriye kalmayalım.

* * *İkinci el bir araba almaya kalkınca gösterdiğimiz şüpheciliği, tüm yaşamımızı belirleyecek
dünya görüşlerine ,savlara ve iddialara da gösterebildiğimizde bir şeyleri başarmış olacağız.

* * Bu başlığın aslında şöyle değişmesi gerekli ; İnanmak için bakmaya da görmeye de ihtiyaç yoktur.

ozgur_beyin 08-09-2007 17:13

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Doğrudur. Bakmakla görebilmek arasında, çok fark vardır. Tıpkı fıkrada olduğu gibi.
* * *
* * DELİK

Adamın biri mirasla ilgili bir tezgahtan, tımarhaneye düşer.Bunu bir koğuşa verirler. Koğuşa girerki ,bütün deliler
maçta ,stadın önünde, kuyruğa girmiş insanlar gibi sıradalar. Onlar sıra beklerken ,o bir kenara oturur.
Biraz sonra dikkatini çeker. Duvarda bir delik var. Sırası gelen, beş on saniye deliğe bakıyor. Yine kuyruğa giriyor.
Öğlen *yemek geliyor, yemekten kalkan hemen sıraya giriyor
Bu böyle iki gün devam edince ,adam *acaba delikte ne var? diye meraklanıyor. Merak bu ya ,oda sıraya giriyor Sıra ona gelince ,bir gözünü deliğe dayıyor. Bakıyorki delikte hiç bir şey yok. İçinden
-Gözüm herhalde karanlığa alışık değil ,ondan göremedim. Deyip, ona ikinci sıra gelene kadar bir gözünü yumup,
karanlığa alıştırıyor. Sıra ona gelince gene bakıyor. içerde bi bok yok, sadece delik.
Diğer delilere
-Ulan burda bi bok yok, niye bakıyorsunuz. Der demez diğer deliler
-Biz *iki senedir bakıyoruz, bizde daha bi bok göremedik, sen iki bakmaylamı göreceksin. deyip
Adamı eşşek sudan gelinceye kadar dövüyorlar

08-09-2007 19:25

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 

Sevgili özgür_beyin;

Bakıpta gör(e)meyenlerin sonu bak nasıl oluyor, başka bir şekilde *:lol:

Arslan,ormanda karşışına çıkan tilki,çakal,maymun,tavşan vb gibi tiplere son derece sert ve otoriter bir tavırda soruyormuş
-Hey sen! söyle bakayım bu ormanın kralı kim ?
Pek tabi ürkek bir ses ve tavırla gelen cevap
-Tabi ki sizsiniz sayın kralım
oluyormuş.
Derken arslan fil'e rastlayıp aynı soruyu aynı şekilde sorunca,fil bunu hortumuna alıp bir sağdaki ağaca bir soldaki ağaca çarptıktan sonra havaya fırlatınca, arslan
-Bilmiyorsan,bilmiyorum de yahu ne kızıyorsun ?
deyivermiş....

ozgur_beyin 08-09-2007 20:46

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Vay takiyyeci aslan, vay. :lol:

hiramusta 19-09-2007 11:36

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Değneğin fonksiyonları;
Değnek kıssasındaki anlatımın temsili olduğunu söyleyebiliriz. Ancak temsili olan kıssa değil, anlatımdır. Kur`ân-ı Kerim, Hz. Musa`nın peygamberlikte bulunduğu dönemin bir kısmını, farklı bakışlara anlam verebilen ve birbirini tamamlayan bir değnek temsiliyle ve çok güçlü bir dille anlatmıştır. Kıssada değneğin fonksiyonlarını dile getiren üslup da vardığımız bu sonucu desteklemektedir:

- Şu sağındaki ne!
- Değneğim! Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak çırparım, benim onda başka ihtiyaçlarım da var." *

Bu anlatımın temsili olduğuna işaret eden en büyük gösterge; "Şu sağındaki ne!" seslenişinin, Allah`a isnat edilmiş olmasıdır. Her şeyi bilen ve kullarına şah damarından daha yakın olan Allah, Musa`nın sağındakini de bildiği hâlde, yine de ne olduğunu sormaktadır.

Dikkat edilmesi gereken ikinci husus ise sorudaki "şu" sözcüğüdür. Metindeki karşılığı olan "tilke" kelimesi dişildir. Bu isim, Kur`ân üslubunda ondan fazla yerde ilahi mesajın bölümlerine işaret eder. Yani soran özne, sorulan nesnenin "ne" liğini sorunun içinde zaten tayin etmiştir. Demek ki bu salt bir soru değildir. Amaç başka bir şeye dikkat çekmektir. Amaç, önündeki kalemi göremediği için aranıp duran birisine, "Önündeki ne!" demek gibi bir hatırlatmadır.

Bu durum, anlatımın temsili oluşundan da öte, sorunun, o şeyin "niçin" liğini muhataba hatırlatıp ikrar ettirdiğine de işaret eder. Zaten bu nedenle Musa (a.s.) tek kelimelik bir cevapla yetinmemiş ve değneğin fonksiyonlarını sıralamıştır. Yoksa klasik dönem yorumcularının dediği gibi, ilahi huzurda daha fazla bulunmak için sözü uzatmış değildir.

Değnek kıssasındaki anlatımın temsili olduğuna işaret eden öğelerden bir diğeri ise, sorunun, "Elindeki ne!" yerine "Sağındaki ne!" şeklinde sorulmuş olmasıdır.

Gerçi değnek sağda tutulur. Bu nedenle sağ el yerine, sadece sağ da denebilir. Ancak bu anlamı karşılayan "yemîn" sözcüğünün Kur`ân üslubunda hemen geçilemeyecek derin çağrışımları bulunmaktadır.

İnsan, sağdan ve soldan iki "telakki"ye açıktır. *Müminler "sağ", inkarcılar "sol" ashabıdır. *Çünkü sol şerrin, sağ ise hayrın kapısıdır. Sağ, kuvvetin *ve hakkın geliş yönü, *ayrıca kitap yazma cihetidir. *Hz. Musa`ya gelen vahyin cihetini simgeleyen ağaç da mukaddes vadinin sağ kıyısındadır. *Kur`ân, peygamberlerden birisi, Allah`a iftira edecek olsaydı "sağından" yakalanırdı der. *

Bütün bu anlamlar ise, Hz. Musa`nın sağındaki iman, hayır, hak, kitap ve vahye ait şeyleri çağrıştırmaktadır.

Artık üzerinde düşünülmesi gereken şey, bütün bunların koyunlarla ilişkisinin ne olabileceğidir?

"Koyunlar" ile devam edecek .

Ahmet Baydar

hiramusta 19-09-2007 11:39

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Koyunlar


"Şu sağındaki ne!" sorusuna Hz. Musa`nın verdiği cevabın ilk şıkkı, "ona dayanırım" dır. *Dayanırım sözcüğünün kökü ise, bağlamak anlamı da veren "v-k-e"dir. Kıssada geçen çekimli hâli de, "bağlanırım" demek olur. Değneğe bağlanmak ona dayanmak demek olduğu gibi, yasalara dayanmak ise onlara bağlanmak olur.

Hz. Musa`nın cevabının ikinci sözcüğü "koyun", temsilin öğesi olarak çok daha anlamlıdır. Koyunun dişisi-erkeği ve büyüğü- küçüğü için farklı sözcükler bulunur. Kıssada kullanılan "ganem" ise sürüyü anlamlandırır. Bu kelime, zorba birisinin elinden zorla alınacak olan ganimet ile aynı köktendir. *

Bu koyunlar, kıssadaki bağlamında, zorba Firavun`un elinde uysallaştırılmış olan toplumdur. Nitekim Tevrat ve İncil üslubunda da sürgün, esir ve rehbersiz kalan toplumlara koyun denmiştir. Tevrat`ta şöyle denir: "O kişi topluluğun önünde yürüsün ve topluluğu yönetsin. Öyle ki, Rab’bin topluluğu çobansız koyunlar gibi kalmasın."

Kıssadaki "Yaprak çırparım" diye tercüme edile gelen "Ehuşşu" sözcüğü de, cömertlik etmek, iyilik yapmak, sevindirmek, yüz güldürmek anlamları veren bir köktendir. Gerçek bir koyun sürüsüne yapılan iyilik yaprak çırpmak olsa da, esir bir topluma yapılacak olan iyilik, onlara uyandıracak ve ruhen doyuracak olan mesajı ulaştırmak olur.

Hz. Musa`nın cevabındaki "ihtiyaçlar" kelimesi de temsili anlam akışını güçlendirmektedir. "İhtiyaçlar" kimi zaman da "işler" şeklinde tercüme edilen kelimenin kökü; akıl ve akit anlamları da veren "e-r-b" dir. *Nitekim "el-İrb" dehâ demektir. *Akıl ve akit de herhâlde esir bir toplumun özgürleştirilmesi için gerekli olan ihtiyaçlardır.

Bu durumda, Hz. Musa`nın, bu fonksiyonlara sahip olan değneğini bırakınca yılan olmasının ne anlama geleceğini düşünmemiz gerekecektir.

"Yılan" ile devam edecek.

Ahmet Baydar

hiramusta 24-09-2007 09:21

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Yılan


Hz. Musa, kendisine iletilen vahyi tebliğ etmiş, böylece ilahi yasalar toplumla bütünleşmiştir. Değnek temsili ile devam edilecek olursa: Değnek bırakılmış ve o yılana dönüşmüştür.

Yılan, gizli hayatı nedeniyle; sinsilik ve düşmanlık seciyesinin, deri değiştirmesi nedeniyle de yeniden doğuşun simgesi olarak biline gelmiştir. Nitekim Tevrat`ta "Aranıza yılanlar, büyüden etkilenmeyen engerekler göndereceğim sizi sokacaklar" denmiştir.
Bu çerçeveden bakıldığında Kur`ân`ın, Hz. Musa`nın değneğinin yılana dönüşmesini üç farklı sözcükle ifade etmesi, özgürleşmenin üç farklı evresine işaret eder ki bunlardan birincisi "cann"dır. *

“Cann”, ince, beyaz ve öldürmesinden sakınılan intikamcı bir yılandır. Kur`ân`ın anlatımında Hz. Musa`nın değneği bir “cann” olmamış ama "onun gibi" olmuştur. *Kıssada yılanın bu durumunu, dalgalanma anlamındaki "tehtezzü" kelimesi niteler. Bu kök, insan kalabalığında fitne çıkarıcı bir dalgalanmayı da ifade eder. Yani esir toplum, ilahi yasalara kavuşunca; düşmanlık edici, fitne çıkarıcı ve kan dökücü sinsi bir tür gibi görünmüştür. İnsan teki bazında söylenecek olursa, henüz "cann"dır. Hilafeti üstlenmeye ve "âdem" olmaya hazır değildir.

Hz. Musa`nın değneği, büyük buluşma için Firavundan randevu alma zamanında *"hayye" ye dönüşmüştür. Kelime, aslında canlı demektir ve yılanın her türüne hayye denir. Değneğin bu durumunu, koşmak anlamı verilen "tes`â" kelimesi nitelemektedir. Bu kökün türevleri Kur`ân üslubunda koşma anlamında değil, çalışmak, iş yapmak, *uğraşmak, *gayret, şevk ve heyecanla bir şeyin ardına düşmek *anlamlarındadır. Bunların hepsini birleştiren temel ise; bir işin peşinde koşuşturmaktır.

Bu kelimenin, kıssanın doğru anlaşılmasına kazandırdığı boyut ise; ilahi tebliğle uyanan bir toplumun, Firavun`a düşmanlıkta daha da istekli, gayretli ve hırslı bir hâle gelmiş olduğunu ifade etmesindedir.

Hz. Musa sonuçtan korkar. Ona korkmaması vahyedilir ve yılanın eski "sireti"ne döndürüleceği bildirilir. *Sîret ise bir toplumun bir beldeden başka bir beldeye gitmesidir, *gidişat ve sünnet demektir. *Yılanın ilk sîretine döndürülmesi, Firavun`un esaretindeki itaatkar hâllerinden çıkarıldıktan sonra, Allah`a itaatkar olma hâline döndürüleceklerine işarettir.

Hz. Musa`nın değneği, Firavunla buluşma sahnesinde "Su`bân"a dönüşmüştür. *Sü`bân, vadiyi dolduran sel gibi uzunluğu ve yayılmışlığı ifade eden bir kökten; uzun ve iri yılan, ejderha anlamına gelir. Ejderha, çeşitli hayvanların özelliklerini bünyesinde toplar ve onların niteliklerini topluca sembolize eder. Kadim kültürde tabiat ötesi güçlerin cesaretin ve korkusuzluğun sembolüdür.

Değnek sihirbazların “yaptıklarını” ve “çarpıtmalarını” yutan bir ejderha olmuştur. Kıssada, değneğin ejderha durumunu niteleyen bir kelime yoktur. Çünkü ejderhanın iriliği, özgürlüğünü ifade etmesi için yeterlidir. Temsil göz önüne alınarak söylenecek olursa; esir toplum, iki elçinin tebliği ile diklenmiş ve kendilerine söylenen büyülü sözleri reddederek özgür hareket edecek duruma gelmiştir.

Ahmet Baydar

"Elini Koynuna Sok!" ile devam edecek.
1) Tevrat Yeremya 8: 17
2) Neml 27/10-12. Kasas 28/31-32.
3) Neml 27/10, Kasas 28/31.
4) 20/22-70.
5) Necm 53/39, Tâhâ 20/15.
6) "Fî" harfiyle kullanılınca olumsuz bir işin peşinde gayret etmek.
7) İsrâ 17/19.
8 ) Tâhâ 20/21.
9) Yusuf 12/10.
10) İbn Fâris, Mu`cem.
11) A`râf 7/108-117, Şuarâ 26/32-45.

dilaver 24-09-2007 09:32

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
sevgili hiram

* * şimdi ben bu yazıyı okuyunca sen rüya tabir ediyorsun zannediyorum. Her halde bu açıklamaları Arapça asılları ile karşılaştırarak, ya da yorumlayarak veriyorsun ama biraz daha anlaşılır olası için bunların nasıl geçtiklerini de izah etmen gerekmez miydi.

* * Bir de sonunda 11 tane tahminimce açıklama ya da kaynak vermişsin ama nerelerle ilintili bunu da anlamış degilim. Hele 8 incinin başında neden ikon var onu da yorumlamak için kimi bulmamız gerekecek bilmiyorum. Soro ya başvursak senin yorumunun tabirini bize yapabilir mi, yoksa Hiram ın görüşleri bizi baglamaz diye işin içinden çıkar mı *:lol:


* * *saygılarımla

hiramusta 24-09-2007 10:32

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Sevgili Dilaver,yazar numaraları koymuşki dipnot olarak yazının sonuna almış fakat sanırım yazıyı yayına hazırlanırken numaraların konulması unutulmuş olmalı.Sevgili Dilaver,Kur'anda yılan,3 şekilde isimlendirilir.Birincisi "cann" dır.Cann'ın hareket etmesi "tehtehzü" kelimesiyle anlatılmıştır.27/10 ve 28/31 de geçer.

Ve elkı asak* felemma raaha tehtezzü ke enneha cannüv vella müdbirav ve lem yüakkıb* ya musa la tehaf innı la yehafü ledeyyel murselun 27/10

İkincisi "hayye"dir.Hayyenin hareketi tes'a kelimesiyle anlatılmıştır. 17/20 de geçer.
Fe elkaha fe iza hiye hayyetün tes'a 17/20

Üçüncüsü de "su'ban"dır.Su'ban "mübın" kelimesiyle nitelendirilmiştir.

Fe elka asahü fe iza hiye su'banüm mübın 7/107

Yazıdaki anlatılmak istenenin Arapça karşılıklarını da gördüğüne göre,konunun tarafınca anlaşıldığını varsayıyorum.

hiramusta 12-10-2007 11:09

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
İSLAM'DA CİHADIN ANLAMI

İslam'da cihad ne için meşru görülmüştür?
Cihadın gayesi kafirleri yok etmek ve yeryüzünde Müslümanlardan başka kimse bırakmamak mıdır?
Cihad herkesi tek tek müslüman yapmak için mi vardır?
"Allah yolunda savaş" ne anlama geliyor?
"Gaza namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar" cihad sevabı mı almaktadır?

Çoğu İslami kavram gibi "cihad"ın da anlam kaymasına uğradığını görüyoruz.
Kur'an'daki savaş ayetlerini dikkatle incelendiğimizde sadece "zulüm ve zorbalığın" savaş sebebi sayıldığı görürüz.
Bakara 193. ayetinde "fitne"nin kaldırılması ve "din"in egemen kılınması için Müslümanlar savaşa teşvik edilir. Ayet doğru çevrildiğinde şu anlam ortaya çıkmaktadır.

"O halde artık baskı ve zulüm (fitne) kalkıncaya ve din (adil otorite) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın..."
Bu ayetin yeryüzünde kendi halinde yaşayan her gayr-i müslimi değil; baskıcı, despot, tiranî zalim otoriteleri hedef aldığı anlaşılıyor. Çünkü bu otoriteler haklarını baskı altında tutmakta ve en ağır zulümleri işlemekten çekinmemektedirler. Halbuki insanlar kendi fıtratlarıyla baş başa kalabilecek özgürlük ortamını bulabilseler Allah'ın dinine meyledebileceklerdir. İşte Allah bu ortamı oluşturmak için cihad edilmesini emrediyor. Ayetin sonunda şöyle deniliyor: "Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur..."

Demek ki gıtal anlamında "cihad'ın" sebebi her tür baskı, zorbalık ve tiranlık anlamına gelen zulüm...
Gayret, çaba, uğraş anlamında "cehd'in" sebebi ise İslam ve insanlık için yapılan her türden sivil faaliyet...
Şura 42. ayetinde de zulme ve zorbalığa yol verilmemesi emrediliyor;
"Haksız yere yeryüzünde zorbalık yapanlara ve insanlara zulmedenlere asla yol verilmemelidir. İşte can yakıcı azap bunlaradır."

Ayette "asla yol vermemek" (innema's-sebilu) tabiri dikkat çekicidir. Yani yeryüzünde zulüm ve zorbalığa geçit verilmemeli, fırsat tanınmamalı, meydan onlara bırakılmamalı denmek isteniyor...
Eğer yol verilirse fesat çıkacak, dünya harap olacak, insanlar zulmün ve zorbalığın pençesinde inleyip duracaklar...
Nisa 75. ayetinde ise zulüm ve zorbalık altında kalmış erkekler, kadınlar, çocuklar, ezilmiş çaresizler için niçin savaşılmadığı sorulur.
İşte savaş (qıtal) anlamında cihad bu durumda olanlar için savaşmak olmaktadır.
Kur'an'da savaş ekseni olarak zalim-mazlum çelişkisinin ortaya konduğunu görüyoruz. Bunun dışındaki iman-küfür de dahil hiç bir çelişkinin savaş sebebi sayılmadığını, nerede zulüm varsa harekete geçmenin farz kılındığını, mazlumun Müslüman olmasının şart koşulmadığını, davranışları zulme ve zorblağa dönüşen herkesin savaş hattının öbür tarafında değerlendirildiğini görüyoruz.

Oysa genelde cihad "Müslümanlara yapılan zulmü" ortadan kaldırmak için savaşmak olarak anlaşılıyor ve "bizden" olmayanlara kayıtsız kalınabiliyor. Bize dokunmuyorsa sanki zulüm ve zorbalık değilmiş gibi davranılabiliyor. Halbuki "zulüm" zararı bütün herkese dokunan davranışlardır.
Bunun için mazluma dini sorulmaz.
Buradan Kur'an'ın "zulme karşı cihad" espirisi ile, Müslümana muazzam bir evrensel misyon yüklediği ve insanlık çapında çok büyük bir vizyon çizdiği anlaşılıyor olmalı.
Bunu idrak edenin gözlerine uyku gireceğini sanmıyorum.



R.İhsan ELİAÇIK

ozgur_beyin 12-10-2007 11:22

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Sevgili hira, Eliaçık abi ''cihadı'' iyi süslemiş.
Bugünün dünyasında cihadlar! çoğaldı
Petrol cihadları
Geliştirilmiş silahları, deneme cihadları
İnsanları birbirine kırdırma(ırakta) cihadları.
En önemsizide, insanalrın birbirini kandırma cihadları.dır (H.Y. yaptığı cihadlar! bu nevidendir)

hiramusta 12-10-2007 11:28

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
İyi süslemiş değil,doğru anlatmış olacak Özgür kardeşim.

hiramusta 12-10-2007 11:29

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
İbadetlere Ruhaniyet Bürüme Hastalığı!



İbadet denilince çoğunluğun aklına gelen şey, Allah’ın *emrettiği birtakım şekilsel unsurlardır. Namaz, oruc ve hac gibi. *İbadet elbette bunlarla sınırlı değildir. *İbadet; *Hududullah çerçevesi içerisinde erdemli bir hayat sürmektir.



Kur’an’da çoğunluğun anladığı şekliyle ibadetlerin anlatılış biçimine baktığımızda çok yalın ve sade bir dil kullanıldığını görürüz. *“Namazı kılın”, “zekatı verin”, “orucu tam tutun”, “O’na ibadet edin”, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” gibi. Kur’an; emir vurgularını gayet net ve herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatmaktadır. *İbadetle ilgili ayetlerde ruhani bir hava sezmek neredeyse imkansızdır. İbadet etmek için mucize beklemeye gerek de yoktur.



Ruhaniyet bürümekten kasıt nedir?



Tabiki ki; işi sulandırmak ve konuya arabesk bir boyut katmaktan başka bir şey değildir.



Birkaç örnek verecek olursak. Şöyle ki:



“Tut bizi ey oruç”, “Kıl bizi ey namaz”, “gözümün nuru namaz”, “başımın tacı hac”, *“kandilli mehtaplı geceler”, “ruhun gıdası namaz”, “dinin direği namaz” (Şayet din için bir direk aranacaksa bu elbette şirk koşmamak olmalıdır). *Gibi başlıklar ve bu başlıkların alt metinleri.



Yukarıdaki örnekleri çoğaltmak mümkün.



Türbecilerin türbeleri kutsaması, oralara çaput bağlayarak, anahtar sürerek, yalanarak, sürtünerek ruhaniyet bürümeleriyle, namaz ve oruc gibi ibadetleri bu şekilde kutsamak ve ruhanileştirmek arasında pek bir fark olduğu söylenemez.



Bu farkı anlamak için illaki, seccadenin önüne çaput bağlamak, ya da iftar açmak için kapı kirişlerini yalamak gerekmez.



Peki böyle bir ruhaniyet bürümenin ne gibi bir tehlikesi olabilir?



Bu düpedüz bölücülüktür. Hududullah içinde hududullah oluşturmaya çabalamaktır. Din içinde özel bir alan oluşturmak ve o alana insanları hapsetmeye çalışmaktır. *Tıpkı toplumun camilere hapsedildiği gibi, tıpkı Ramazan ayının bir tarafa, diğer 11 ayın da *öbür tarafa ayrıştırıldığı gibi…



Tıpkı namazın bir tarafa, yoksullara yardım etmenin, sosyal dayanışmanın, yalan söylememenin, zina etmemenin, gıybet etmemenin, *büyük günah işlememenin öbür tarafa olduğu gibi.



Bu ayrıştırmanın sebebi elbette Allah değildir. Yorumculardır. Bazen insanlara ibadetleri sevdirmek gibi safiyane bir niyetle, bazen bilgi birikiminin ne derece üstün olduğunu kanıtlamak gibi kötü niyetle, bazen de bir takım oluşumların etkisinde kalarak (tasavvuf, felsefe, edebiyat) böyle bir çaba içerisine girmektedirler.



Sonuç her ne olursa olsun, sadece ibadetlerden bir ibadet olan, hududullah sınır içerisindeki herhangi bir olguyu ön plana çıkarıp, ona cicili bicili ambalajlar giydirip, o ibadeti insanlara, olduğundan farklı pazarlamak düpedüz kandırmacadır. Evrakta sahteciliktir, hayali ihracatçılıktır.



Bu çaba; Samiri’nin buzağıyı süslemesi ve ona mistik bir hava katmasına benzer bir çabadır.



İşte bizler, bu yorumcular yüzünden sadece Ramazan ayında Müslüman olduğumuzu zannederiz, diğer aylarda ise Müslüman rolü yaparız. *Yine bunlar yüzünden sadece namaz eşittir ibadet zannederiz, hesaplama cetvelleriyle 40 yıllık kazaları eda ederiz. *Yine bunlar yüzünden hacca gitmekle vaftiz edilmek arasında herhangi bir fark yokmuş gibi davranırız. *Hacca gider, pürü pak geliriz, ta ki bir dahaki hacca kadar kirlenmek güzeldir anlayışıyla hareket ederiz. *(Tabi hırsızın da kabahati yok değil)



Oysa; peygamberler arasında ayırımcılık yapmamak, en az namaz kılmak kadar önemli bir ibadettir. *Ana babaya itaat etmek ve onlara “öf” bile dememek en az oruç tutmak kadar önemli bir ibadettir.



İşte bir kısım ibadetleri önemsiz gibi gösteren, hatta ve hatta yok sayan, bir kısım ibadetleri de kutsal ilan eden, onlara ruhaniyet bürüyen bu zihniyet, hayatın her alanında İslam dini’nin yaşanılmasını imkansız hale getirmişlerdir.



Allah’ın dediği gibi; “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp diğer kısmının üstünü mü örtüyorsunuz?”. (2/85). Yani bütünü bölüyorsunuz, parçalıyorsunuz. Bir kısım ibadetleri gündem maddesi yapıp, diğerlerine sırt çeviriyorsunuz.



Sonuç itibariyle İslam kemale ermiş bir dindir. Bölünmesi, parçalara ayrılması, bir takım ibadetlerin ön plana çıkarılıp, diğer ibadetlerin geri plana itilmesi gibi bir durum söz konusu değildir.



Bu çabalar; bilerek ya da bilmeyerek, *fantezi-arabesk karışımı, duygu yoğunluğu aşırılaşmış, müşriklerin el çırpma hareketlerine benzer dinde bir takım ritüellerin oluşmasına sebebiyet vermektedir.



Öyle ki, namaz kılarken tasavvuf musikisi veyahutta güzel bir enstürmental parçanın dinlenip dinlenemeyeceği bile fıkhın ilgi alanı haline gelmiştir.



Bir Müslüman için, namaz, oruc, hac sadece ibadetlerden bir ibadettir. Herhangi bir kutsallığı söz konusu değildir. Müslüman hayatının bir parçasıdır.



Bu din yorumcularının;



Toplumun batağı olan fuhuş üzerine topyekün bir çalışma yaptıklarına şahit oldunuz mu? *Sokaklarda fuhuşa karşı herhangi bir gösteri yaptıklarına?



Hırsızlık/kapkaç gibi *sosyal sorunlara çözüm için bulmak için topyekün bir gayret sarfettiklerini gördünüz mü? Duydunuz mu? (Çözüm bulmak yerine el kesmek tercihleridir).



Memlekette eften püften sebeplerle adam öldürülürken bu yorumcuların bu soruna parmak bastığını gördünüz mü? (Taşlaşmak (recm) dururken ne gerek var çözüm üretmeye)



Huzurevleri (neresi huzurluysa) bu memlekette her gün çoğalırken, “ana-baba sevgisini aşılamak” konusunda topyekün adım attıklarını gördünüz mü? *(F-tipi gibi ideolojik bir yaklaşım *söz konusu olduğunda önüne gelen yazar-çizer kesilir. Huzur-tipi olunca hiçbir *önemi yok)



Esirgenip korunacak, kimsesiz, bakıma muhtaç yetimler için var mı elle tutulur bir projeniz? (Meydanlara çıkıp çok sevdiğiniz peygamberinizin “yetimlerin başlarını nasıl okşadığını” salya sümük timsah gözyaşları dökerek anlatmasını da pek seversiniz.)



Adalet olgusu ayaklar altındayken, namaz hocası yazmaktan, taharetin aç taşla mı beş taşla mı yapılması gerektiğinden *başlarını kaldırıp, adaleti diriltmek için çaba sarfettiklerine şahid oldunuz mu?



Karanlıkta ortaya çıkan yarasalar gibi, 11 ayın sultanı ilan ettikleri ramazanda ortaya çıkarlar. Namaz kılmak için duran şöföre ceza haberi duyduklarında ortaya çıkarlar. *Diyanet hac ücretlerine zam yaptıklarında ortaya çıkarlar. *(Gırtlağına kadar pisliğe batmışken başkasının üzerindeki lekeyi görmeyi de pek severler. )



Kısacası; İslam’ın yorumlanmaya, birtakım ibadetlerin ruhanileştirilmesine değil, İslam’ın en kısa zamanda bu yorumculardan kurtarılmaya ihtiyacı vardır. *Bu da ancak bilinçlenmeyle ve sorgulamayla mümkün olabilir.



Ey bu yorumcuları popüler hale getiren halkım! Bu yorumculardan kurtulmadığınız müddetçe, dosdoğru yola *ulaşamazsınız, dosdoğru yola *ulaşamadığınız müddetçe Allah’a ulaşamazsınız, Allah’a ulaşamadığınız müddetçe de cenneti unutun!



Uğur ERZİNCAN

thunderpoint 12-10-2007 12:00

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Alıntı:

hiramusta";p=&quot´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 95488)
Bakara 193 doğru çevrildiğinde şu anlam ortaya çıkmaktadır."O halde artık baskı ve zulüm (fitne) kalkıncaya ve din (adil otorite) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın..." Bu ayetin yeryüzünde kendi halinde yaşayan her gayr-i müslimi değil; baskıcı, despot, tiranî zalim otoriteleri hedef aldığı anlaşılıyor.

Alıntı:

hiramusta";p=&quot´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 95488)
Şura 42. ayetinde de zulme ve zorbalığa yol verilmemesi emrediliyor: "Haksız yere yeryüzünde zorbalık yapanlara ve insanlara zulmedenlere asla yol verilmemelidir. İşte can yakıcı azap bunlaradır."
Eğer yol verilirse fesat çıkacak, dünya harap olacak, insanlar zulmün ve zorbalığın pençesinde inleyip duracaklar...


Alıntı:

hiramusta";p=&quot´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 95488)
Kur'an'da savaş ekseni olarak zalim-mazlum çelişkisinin ortaya konduğunu görüyoruz. Bunun dışındaki iman-küfür de dahil hiç bir çelişkinin savaş sebebi sayılmadığını, nerede zulüm varsa harekete geçmenin farz kılındığını, mazlumun Müslüman olmasının şart koşulmadığını, davranışları zulme ve zorblağa dönüşen herkesin savaş hattının öbür tarafında değerlendirildiğini görüyoruz.

Alıntı:

hiramusta";p=&quot´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 95488)
Buradan Kur'an'ın zulme karşı cihad espirisi ile, Müslümana muazzam bir evrensel misyon yüklediği ve insanlık çapında çok büyük bir vizyon çizdiği anlaşılıyor olmalı. Bunu idrak edenin gözlerine uyku gireceğini sanmıyorum.


Sevgili hiram,

Senin bu cömert bey komedyen mi?

thunderpoint 12-10-2007 12:15

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Alıntı:

hiramusta";p=&quot´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 95495)
Ruhaniyet bürümekten kasıt nedir? Tabiki ki; işi sulandırmak ve konuya arabesk bir boyut katmaktan başka bir şey değildir.

Tabii, İslam Arabesk değilmişçesine!...



Alıntı:

hiramusta";p=&quot´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 95495)
Bu ayrıştırmanın sebebi elbette Allah değildir. Yorumculardır.

Bunlar sizin içinizden çıkmamışçasına!...



Alıntı:

hiramusta";p=&quot´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 95495)
İşte bizler, bu yorumcular yüzünden sadece Ramazan ayında Müslüman olduğumuzu zannederiz, diğer aylarda ise Müslüman rolü yaparız.

Şeriat istemezcesine!...



Alıntı:

hiramusta";p=&quot´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 95495)
Bu din yorumcularının;
Toplumun batağı olan fuhuş üzerine topyekün bir çalışma yaptıklarına şahit oldunuz mu? Sokaklarda fuhuşa karşı herhangi bir gösteri yaptıklarına?
Hırsızlık/kapkaç gibi sosyal sorunlara çözüm için bulmak için topyekün bir gayret sarfettiklerini gördünüz mü? Duydunuz mu? (Çözüm bulmak yerine el kesmek tercihleridir).
Memlekette eften püften sebeplerle adam öldürülürken bu yorumcuların bu soruna parmak bastığını gördünüz mü? (Taşlaşmak (recm) dururken ne gerek var çözüm üretmeye)

Sanki bunun sorumluları başkalarıymışçasına!...


Alıntı:

hiramusta";p=&quot´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 95495)
Kısacası; İslam’ın yorumlanmaya, birtakım ibadetlerin ruhanileştirilmesine değil, İslam’ın en kısa zamanda bu yorumculardan kurtarılmaya ihtiyacı vardır. Bu da ancak bilinçlenmeyle ve sorgulamayla mümkün olabilir.

Ve artık sıkışmış olduğunuzu anlamışçasına yapılan bu yorumlar yüzyılların 'günah çıkarışı'mı oluyor hidayetli kardeşim?

Hayırlı salınımlar!...

aldostu 12-10-2007 12:18

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
" Kısacası; *İslam’ın *yorumlanmaya, *birtakım *ibadetlerin *ruhanileştirilmesine *değil, *İslam’ın *en *kısa *zamanda *bu *yorumculardan *kurtarılmaya *ihtiyacı *vardır. * Bu *da *ancak *bilinçlenmeyle *ve *sorgulamayla *mümkün *olabilir.
*
Ey *bu *yorumcuları *popüler *hale *getiren *halkım! *Bu *yorumculardan *kurtulmadığınız *müddetçe, *dosdoğru *yola * ulaşamazsınız, *dosdoğru *yola * ulaşamadığınız *müddetçe *Allah’a *ulaşamazsınız, *Allah’a *ulaşamadığınız *müddetçe *de *cenneti *unutun! *

Uğur *ERZİNCAN


İmzayı "Uğur Erzincan" olarak görmeseydim,
Hiramusta'mın kendi yazısı diyecektim bu güzel yorumlara.
Ama inanıyorum ki, Hiram yazmış kadar sahiptir bu duygulara.

Keşke bütün Müslüman kardeşlerimiz bu bilince ,
bu inanç temizliğine kavuşabilseler de,
doğruya ulaşmada daha güzel bir yola girseler.

Bütün dinlerde , şekilsel ibadetler bırakılsa da, işin özüne dönülse;
ne savaş kalır dünyada, ne kavga, ne eziyet, ne sömürü..

Müslümanla Ateistin,Hıristiyan ile *Hindunun, herkesin herkesle kucaklaştığı,
huzur mutluluk ve yardımlaşmanın tüm dünyaya yayıldığı
kardeşlik ve insanlık dolu günleri yaşamak dileğiyle,

bayramların ulviyetine inananan inanmayan tüm insanların,
bütün günleri huzurlu , mutlu, sağlıklı, başarılı ve sevinçli olsun.

hiramusta 15-10-2007 10:53

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Sevgili Thunderpoint,İhsan bey parçaları birleştirebilerek bütünü görebilen ender şahsiyetlerden birisidir.

Sevgili Aldostu ağabey,Uğur Erzincanın hemen hemen bütün görüşlerine katılmaktayım.Çünkü cama değil camdan aynı yere baktığımız kanaatindeyim.Allah Onun yolunu açık etsin.
Sevgili ağabey.Rabbimiz biz Müslümanlar için "Siz vasat yani orta yollu bir topluluksunuz" der.Yani negatif ve pozitif aşırılıklardan uzaksınız/uzak olmalısınız der.Aşırılığın hertürlüsü Allah nezdinde kötüdür.Sırf öz'e meyledip,şekli arkaya atmak ya da sırf şekle meyledip öz'ü arkaya atmakta böyledir.Doğru olanı, şekli ve özü bir arada götürmek yani vasat olmaktır.Mesela namazın şekilsel bir yönü vardır,eğilip kalkmak şeklinde.Birde özü vardır;Allah'ın davetine icabet etmektir.Her daim bu davete katılmak insana bir takım sorumluklar yüklemektedir.Nedir bunlar?Bunlar doğru olmak,hayatın her alanında ahlaklı olmak,elindekini paylaşmayı bilmek,hoşgörülü,merhametli ve mütevazi olmak,insanlara iyiyi,güzeli,doğru tavsiye etmek gibi erdemlerdir.İşte şekilsel bir ibadet yönü de olan namazın özündeki unsurlardan bazılarıdır bunlar.Kur'anda yetimleri koruyup,kollamayanın,yoksulu doyurmayanın dini yalanlamış olması ve bunların kıldıkları namazlardan habersiz olmaları ve böylece sadece gösteriş yaptıklarını ve namazın insanı kötülüklerden alıkoyacağını ,dolayısıyla kötülüklerden uzaklaştırmayan namazın namaz olmayacağını belirten ayetler bu şekil-öz dengesini oldukça yerinde anlatan ayetlerdir.
Müslümanla Ateistin,Hıristiyan ile *Hindunun, herkesin herkesle kucaklaştığı,
huzur mutluluk ve yardımlaşmanın tüm dünyaya yayıldığı
kardeşlik ve insanlık dolu günleri yaşamak dileğiyle,

Aynı dilek ve temennilerle Allah'ın salat'ı üzerine olsun ağabey.

hiramusta 22-10-2007 14:15

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Din ve ibadet anlayışımız (1)

http://www.haber10.com/makale/9064/

thunderpoint 22-10-2007 15:34

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Sevgili Hiram,

Senin 'cömert bey' kesinlikle Cem Yılmaz'a rakip; bunu buradan açıklıyorum! *:D

hiramusta 22-10-2007 16:37

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Cem Yılmaz'ın bilge bi yanı var zaten.Adamın bütün esprileri fikir kokuyor. :)

hiramusta 22-10-2007 16:50

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Adını geçmişken,Cem Yılmazdan birkaç espri patlatalım da pasımız silinsin.Bu iyiliğimi de unutma Thunderpoint. :)

DİYARBAKIR A gidiyordum uçakla. Hostesle muhabbet ediyoruz. Business ta oturuyorum. Hep Business ta otururum. Buraya da Business geldim. Ankara ya business açılmış çok süper bir şey. Bilmeyen varsa söyleyeyim. Business iş amaçlı gidilen seyahat manasına gelmiyor. Portakal suyu veriyorlar sen de kendini bir b.k zannediyorsun. Aynı uçağın içinde ne sınıf yapıyorsun ulan. Portakal suyu içerken kendini ne zannediyorsun. Mersi canım. Bunu içmeden uçamıyorum . Bir de perdeyle ayırmıyorlar mı tavım ona. Soruyorsun Somon var mı? Arkana bakıyorsun. Fakirler, ekonomi, allah belanızı versin. Uçak sizin neyinize . Bir hava yaratırlar ki sanki uçak düşünce Business takiler ölmüyor.


HOSTESLE muhabbet ediyorum. Laf döndü dolaştı sünnete geldi. Eh business ta oluyor böyle şeyler. Beni kadın sünnet etti dedim. Hostes dedi ki, Aaa kadınlar bindiği dalı kesmez ama . Hostesin şakasına bak. Biz yapsak, aforoz ederler.

NE yaparsan yap ne olursan ol öleceksin. İnsan ölümlü bir yaratıktır. İnsan öleceğini bilir. Belgesellerde gördüğün kaplanlar aslanlar gibi değil. Belgeselde gördüğün kaplan, aslan hep koşacam zannediyor. O erkek aslanı görmüyor musunuz. Fönlü böyle. Artık ormanda nerede buluyorsa fönü. Bizimki daha kompleks bir yaşam. Öleceğini biliyorsun ve sıklıkla unutuyorsun. Hani ölümden dönenler anlatır ya; bir ışık geldi falan diye. O, kıça tıkılan pamuk.


SENİN inancını bilemem. İstersen toteme tap. Herkes ölecek. Mahşer var ya. Orası işte. Kıyamet kopsun herkes orada olacak. Büyük bir kokteyl gibi düşünün. İlk gün imza almaktan anan ağlayacak. Herkes orada çünkü. Aaa Sezar.


REENKARNASYONA inananlar var. Yok öyle bir şey. Hep şöyle yapıyorlar. Önceki hayatımda Rus Çariçesiydim Hiç o..... olan yok. Hiç duyuyor musunuz, Önceki hayatımda taksi şoförüydüm . Herkes kral...


HERKES yanacak dediğim bir kişi hariç. O da Fedon. Çünkü Fedon daha yanamaz. Fedon artık limitte onu direk cennete alacaklar.


TÜRK Hava Kurumu bizim memleketin en iyi çalışan kurumu. Kurban derisini veriyorsun ondan uçak yapıyor. Artık nasıl katlıyorsa. Bi de tuzlarsan F-16 oluyor diye bir geyik var ama yalan olmasın.


ASKERDE seni mesleğinle yönlendirirler. Terzisin terzi yaparlar. Atom mühendisiysen gazinoda televizyondan sorumlu olursun. Şahsına santral kuracak değil ya...


GENÇLİĞİN bir lafı vardır, En verimli çağımda askere aldılar Sanki herifi soğuk füzyonu bulurken götürdüler. Bunu söylediği zaman komik durum oluyor. Ama günde sekiz saat antrenman yapması gereken baleti 8 ay botla gezdirirsen Kuğu Gölü nden manda b.kuna transfer olur.


EN verimli çağımda askere aldılar. Ne yapıyordun ki? Verimli verimli evde oturuyordum. Ulan ben para basıyordum beni aldılar askere.


NİYE bedelli yapmadın diyorlar. 15 bin mark veriyordun 28 gün yapıyordun. Ben hiç para vermeden 550 gün yaptım. Bir de orada olanı biteni anlatıyorum senede 2 milyon dolar kazanıyorum. 28 günlük birikiminle single çıkaramazsın.


300 erkek yan yana yatıyorsun abi. Kalabalık bir erkek topluluğu demek, başka bir organizma demek abi. Kadın olmasa b.k içinde yüzeriz. Kadın kendine özenmen için sebeptir. Deodorant mı at gitsin. Konyalı arkadaşına koksan ne olur ya. Ayaklarını haftada bir mi yıkıyorsun. Ayda bir yıka. Kim senin mantar yetiştirmene birşey diyebilir. Askerliği yapmış olan o
kokuyu bilir.


KÜFÜR konusunda ben muzdarip bir insanım. Bu konuda bir çifte standart var. Vizontele de ben bir adamı canlandırdım. Yazıldığı haliyle bir o..... ç..... O adamı başka türlü canlandırmanın imkanı yok. Bizim eski filmlerimizde falan küfür yoktur. Trajedi yaşanır, adamın karısına, kızına tecavüz, bir de köyü yakarlar. Bizim filmin kahramanı finalde gelir, Alçaklaaar . Yani hiçbir caydırıcılığı olmayan.


BİR eroin kaçakçısının hayatını yapıyor herif. Böyle konuşuyor: Mal geldi mi? Geldi efendim. Fakat, filhakika malımız kantara girdi. Olur mu lan böyle. Bu adamlar böyle konuşmuyor ki. Mal geldi mi? Geldi a... koyum. Malın anasını s....ler.


DENİZ Harp Okulu nun kuruluş yıldönümünde sahneye çıkıyorum. İlk mezunlar da gelmiş. Nasıl bir yaş ortalaması anlatamam. İlk 20 dakika eski Türkçe anlattım. Filhakika, buna mukabil bir sonraki latifede buluşmak üzere. Benden sonra Ajda Pekkan vardı, şöyle sundum: Yeni yetenek Ajda Pekkan. Abicim sıfır reaksiyon. Herkes onaylıyor. Bu kız çok tutacak diyorlar.
AL kadehi ver al... Lider taklidi yaptım durduk yerde. Eskiden lider taklidi vardı. Şimdi çok zor. İki kişi koluna girecek. Amma zor iş.

14 Mart Tıp Bayramı nda doktor arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Bizde sperm bankası var mı diye sordum. Yok dediler. Dedim isabet. İçinde banka lafı geçtiği için biri hortumlar rezillik olur.

TheHebelehubu 22-10-2007 16:56

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
ayıp olmuyor mu

Bir mümin olarak kendine yakıştırıyormusun yazdıklarını

hiramusta 24-12-2007 10:16

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
ATALAR DİNİ (İhsan Eliaçık'ın yazısı)

Şamanizm başta olmak üzere antik (eski) Avrasya dinlerinin dört temeli vardı: Gök tanrı inancı, şamanlar, atalar ve ölüler…


“Gök” anlamına da gelen “Tengri” (Tanrı) kelimesinin, bütün bu coğrafyalarda iki bin yıldır hiç değişmeden kullanılıyor olmasından da anlaşılacağı gibi antik Avrasya dinleri, başta İslam olmak üzere yeni ortaya çıkan dinlere rağmen sanıldığının aksine ölmedi, yaşıyor…


Örneğin, Türklerin, İslam’a girmekle gök tanrı inancını, şaman merkezli din anlayışını, atalar kültünü ve ölülerin diriler üzerinde etkili olduğu inancını tümüyle terk ettiğini söylemek mümkün değildir.


Dahası İslam Arapları, Farsları ve Türkleri atalar dininden ne derece vazgeçirmiştir acaba?


Bugün bu ülkelerde gök tanrı inancı başta olmak üzere şamanik görüngüler; şeyhler, imamlar, pirler, seyyitler, dedeler, yeşil sarıklı ulu hocalar, seçilmiş hanedanlar, mübarek soylar…


Geçmiş büyük zatlar, kutsal atalar…


Türbeler, yatırlar, kabirler, anıtmezarlar…


Bütün görkemi ile sürüyor.


***


İyi de, İslam bunlara karşı mı ki?


Dinin kaynağı ve mutlak doğruluk ölçütü olarak görülüyorlarsa evet, her toplumda görülen olağan sosyolojik gerçekler olarak görülüyorlarsa hayır.


Sorun ne o zaman?


Sorun, bugün yaşayanların “Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık” argümanını mutlak doğruluk ölçütü ve her tür yeni açılıma karşı çıkmanın gerekçesi yapmalarıdır.


Mutlak doğruluğun ölçütü olarak ataların, ölülerin, mezarların gösterilmesidir.


Oysa yaşayanların aklını ve vicdanını hiçe sayan bu türden mutlak doğruluk ölçütlerine Kur’an’ın şiddetle itiraz ettiğini görüyoruz.


Kur’an’da en sert eleştirilerin “Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık” (Kasas; 28/36) diyenlere yönelik olduğunu biraz Kur’an okuyan herkes bilir.


“Ama orada kastedilen müşriklerin ataları, bunun bizimle ne alakası var?” diyorsanız Kur’an’ı hayatın ve çağın dışına yine itiyorsunuz demektir.


Kur’an “geçmiş atalar” (abâine’l-evvelîn) derken sadece o günkü muhatapların atalarını mı kastediyor? Eğer sadece İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın veya Muhammed’in (s.a.v) atalarının kastedildiği sanılıyorsa “Yaşayan Kur’an” diye boşuna çırpınıyoruz demektir.


Onlar öleli binlerce yıl oldu.


Ve şu an Kur’an’ı okuyan biziz.


Şu an “yaşayan muhataplar” biz olduğumuza göre oradaki atalar da artık bizim atalarımız.


Çünkü atalar kültü yaşıyor ve onları mutlak doğruluk ölçütü olarak kabul edenler hala var.


Ali Şeriati’nin tabiri ile atalar dini insanın dört zindanından birisi olmaya hala devam ediyor.


Bugün hala, İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın veya Muhammed’in (s.a.v) söylediğinin onda birini söyleyin, yaptığının birazcığını yapmaya kalkın aynı gerekçe ile mahkum edildiğinizi göreceksiniz; “Biz atalarımızdan böyle bir şey görmedik…”


Ve bunlar kıyamete kadar da bitecek gibi görünmüyor.


Onlar bitmiyorsa “Ya atalarınız bilmiyorsa” (Maide; 5/104) sorusu da bitmeyecek, kıyamete kadar sorulmaya devam edecek demektir. Çünkü Kur’an’ın soruları indiği yedinci yüzyıl dil, tarih ve coğrafya evrenine gömülüp gitmiş değildir.


Dikkat edilirse Kur’an bu tür sorularla konudan ziyade konuya itiraz gerekçesini sorguluyor. İstiyor ki “yetişkin insan” kendisi düşünsün, kendi kararını kendisi versin. Kendi ayakları üzerinde dursun, özgür olsun. Kur’an yaşayan ölüler değil; “özgür ve diri muhataplar” görmek istiyor.


Sanki şöyle demek istiyor: “Kendi aklınızı ve vicdanınızı kullansanıza? ‘Atalarımızdan böyle bir şey duymadık’ ne demek? Ya onlar bilmiyorsa? Ya onlar yanılmışsa? Sizi onlar mı kurtaracak?”


***


Cemaleddin Efgani’nin “Hiçbir peygamber yoktur ki getirdiği din kendisinden sonra ters yüz edilmemiş olsun” sözüne ek olarak “Hiçbir peygamber yoktur ki atalara, törelere ve geleneklere karşı gelmekle suçlanmamış olsun” dersek hiç de yanlış bir şey söylemiş olmayız.


İlk genellemeyi bizzat tarihî süreçten, ikincisini de bizzat Kur’an’dan çıkarıyoruz.


Kur’an, “Nuh, Ad, Semud ve onlardan sonrakiler…” diye genelleyerek peygamberlere hep şöyle denerek karşı çıkıldığını haber verir: “Siz de bizim gibi bir beşersiniz. Atalarımıza taptığımızdan bizi uzaklaştırmak istiyorsunuz. Madem öyle bize güce dayalı apaçık delil (mucize/sultanun mubîn) getirin…” Peygamberler ise bu talebe söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) getirerek cevap verirler. (İbrahim; 10/9-15)


Getirdiklerinin özü “Allah’a ve ahiret gününe iman”, uyarılarının (inzar) özü de ölüm, afet ve kıyameti haber vermekten ibaretti. Yani enfüsteki ve afâktaki ayetleri; olmakta olanı (tarih, hayat, tabiat) işaret eden kelimeleri (vahiy) iletmekten ibaretti.


İşte buna söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) demekteydiler.


İnkarcılar ise bunlara “bir takım büyüleyici sözler” (sihrun mubîn) diye karşı çıkıyorlardı. Bu ithamla, insanları büyülediklerini, akıllarını başlarından aldıklarını; Allah, cennet, köşk, huri vs. diyerek hayalî vaatlerde bulunduklarını, böylece çaresiz ayak takımını cazip vaatlerle cesaretlendirerek isyana teşvik ettiklerini kastediyorlardı.


“Bu asılsız bir büyülemeden başka bir şey değil; geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık” (Kasas; 28/36) dendiğine göre, burada “duymadık” (mâ semi’nâ) demekle söylenen sözün büyüleyiciliği kastedilmekteydi. Yani “Bu büyüleyici sözleri/parlak iddiaları daha önce atalarımızdan duymamıştık” demek istemekteydiler.


“Bunlar eskilerin masalları” (esâtiri’l-evvelîn) derken de kastettikleri kıssalar değil; ölülerin dirilmesi, hesap, cennet, cehennem konularıydı. Bunları hayal ürünü vaatler olarak görüyorlardı. Yani “Ölüler dirilecekmiş… Cennete veya cehenneme gidecekmişiz… Bunlar başka bir şey değil; eskiden beri söylenip duran hayal ürünü masallar…” demek istemekteydiler.


Yani tartışma, Kur’an’da imanın özü olarak ortaya konan “Allah’a ve ahirete iman” etrafında dönmekteydi. Ki bu konu İslam maneviyatının temeli olup esasında bilgiden ziyade, bilincin ve imanın konusudur. Yani herhangi bir maddi delil ile ispatlanabilecek veya çürütülebilecek bir konu değildir. Kişinin vicdanında/kalbinde/gönlünde uyanan bir duygu, sezgi, güven, itminan ve zihninde oluşan bir bilinç halidir. Bu açıdan bakıldığında İslam, sadece bir vicdan işi değil; vicdan ile başlayan bir iştir. Yani kökünde o iman vardır, o iman temeli üzerinde yükselir…


***


Şu halde peygamberler döneminde “dindeki yeniliklere”, peygamberlerden sonraki dönemlerde de “dinî düşüncedeki yeniliklere” hep aynı gerekçe ileri sürülerek karşı çıkılmaktadır: “Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık…”


Bunu sadece Allah’a ve ahiret gününe imanla ilgili ve müşriklere mahsus bir itiraz gerekçesi olarak görebilir miyiz?


Her kim karşılaştığı bir bilgi veya iddia karşısında “Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey görmedik” diyorsa bilsin ki eski inkarcılarla “aynı mantığı” kullanıyor demektir. Biz burada mantığı sorguluyoruz; inançları değil. Çünkü kendi aklını başkasına kiraya verici ve düşünmeyi başkasına hele de ölülere devredici bu mantık kesinlikle Kur’an’ın tasvip ettiği bir şey değil. Yani inkar edeceksen bari kendi aklınla inkar et; hiç olmazsa bir şey yapmış olursun…


Öte yandan bu argüman hayli de kullanışlı bir malzeme…


Akif’in tabiri ile “Böyle gördük dedemizden…”


“Onca geçmiş büyüklerimiz görememiş de...”


Peki, bir şeyin doğruluğu veya yanlışlığı “geçmiş büyükler” ile ölçülür mü?


Geçmiş büyükler doğruluğun veya yanlışlığın ölçüsü olabilir mi?


Ya İmamı Şafi hata yaptı ise?


Ya Gazali yanlış düşündü ise?


Ya Buhari’nin gözünden kaçtı ise?


Ya Mevlana bilmiyor idiyse?


Ya Said-i Nursi göremedi ise?


Ya Mustafa Kemal yanıldı ise?


Ne oldu? Şaşırdınız mı?


Bizim geçmiş atalarımız bunlar değil mi?


Hani Kur’an’ı şimdi iniyor gibi okuyacaktık?


Okuyoruz işte niye şaşırıyorsunuz?


Söyler misiniz, Kur’an’ın “Ya atalarınız bilmiyorsa?” (Maide; 5/104) sorusunun muhatabı şu an kim?


En arka sıra müdavimi haylaz öğrencilerin, öğretmenin “Sen! sen arkadaki söyle bakalım!” deyince, üzerine alınmamak için arkasındaki duvara bakması gibi, Kur’an’ın bu tür soruları karşısında arkamızdaki duvarlara mı bakalım?


O atalar bizim atalarımız.


Şu an muhatap da biziz, biz!


***


Onlar sağlam bilginin ışığında yürümüş ve doğru olanı yapmışlarsa tamam, ona sözümüz yok. Bilakis bu durumda bilgilerini esas almakla ve doğrularını sürdürmekle sorumluyuz. Çünkü “bilgiyi” ve “doğruyu” onlardan daha çok severiz. Rehberimiz atalarımız değil; onların da rehberi olan yaşayan değerlerdir; bilgi, doğruluk, dürüstlük, akıl, vicdan, iyilik, fıtrat, adalet, merhamet, söz, vefa…


Yaşayan değerler bunlar.


İnsanlık bunlarla ayakta durur. Peygamberler de dahil bütün geçmiş atalar bunlarla test edilir. Hz. Ebubekir’in o ölümsüz çıkışında dediği gibi “Her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah Hayyu Layemuttur…”


Yani: Allah ölümsüzdür, “Yaşayan Tanrı” O’dur. O ölmeyeceğine göre değerleri de ölmez. Yaşayan Tanrı’nın (Hayyu Kayyum) yaşayan değerleri (kelimeleri) ise insanlık vicdanını her daim ayakta tutan temel değerlerdir. Muhammed bize bunları getirdi. Bu kelimelerin nasıl hayata geçirileceğini örneklemek için vardı. Şu an bir insan olarak ise öldü ama örnekliği yaşıyor. Örnek almayı bırakıp kendisine tapmayın. Kim ona taparsa bilsin ki artık o yok ve bir daha da olmayacak. Kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah yaşıyor, kelimeleri yaşıyor ve hep yaşayacak. Yaşayana sarılın ey insanlar! Kim bu kelimelere hayat verirse O’na sarılmış ve kendi hayatında O’nu yaşatmış olur. Yoksa Allah zaten hayyu layemuttur... Bu nedenle sarılmanız gereken “naciz vucutlar” değil; Allah’ın söze ve adalete dayalı bir dünya kurulduğunda ancak tamamlanmış olacak olan yaşayan kelimeleridir. Çünkü “Rabbinin kelimeleri sıdk ve adalet olarak tamama ermiştir.” (En’am; 6/115)…


***


Şu halde, körü körüne ““Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık…” demekte neyin nesi oluyor?


Akif’in dediği gibi “Böyle gördük dedemizden sözü dinen merdud” değil miydi?


Bu konuda Türkiye’de falancılarla filancılar arasında bir fark görüyor musunuz?


Her ikisi de doğruluğun ölçütü olarak geçmiş atalarını görmüyor mu?


Onlara toz kondurmuyor, yanılabileceklerini asla düşünemiyor, “hazret, mübarek, ulu” vs. diye anmıyor mu?


“Atalar kültünün” nasıl da sürdüğünü, antik Avrasya dinlerinin kılıf değiştirerek yeni dinin (İslam) bünyesi içinde nasıl da derinden derine yaşadığını görmüş olmalısınız.


İnanmıyorsanız evliya türbelerini, yatırları, mezarları gezin…


Olmadı, çağdaş (!) Türkiye’nin başkentinin göbeğine gidin…


Keza kurbanın bu kadar yaygın olmasının sebebi nedir, hiç düşündünüz mü?


Çünkü kurban antik Avrasya dinlerinin en temel ritüeliydi. Bir kurban ayininde Şaman veya Brahman en az dört saat ayin yaptırırdı. Dinin birinci şartıydı kurban… Yeni dinde ise (İslam) farz bile yapılmadı. Peygamberimiz iki defa kurban kesmişti, o da hacca gidemediği için! İyiden iyiye azaltılarak hac ile sınırlı hala getirilmesine rağmen kurbanın “neden bu kadar yaygınlaştığı” üzerinde düşünün biraz…. Bunun da ele aldığımız konuyla (atalar dini) alakalı olduğunu görürseniz hiç şaşmayın…


Keza kandil gecelerinin bu kadar yaygın olmasının sebebi nedir, hiç düşündünüz mü?


Şeyhlerin, pirlerin, dedelerin, seyyitlerin, medyumların, cinci hocaların, okunmuş ayetlerin, türbelerin, yatırların, mezarların bu kadar revaç bulmasının nedeni nedir, hiç düşündünüz mü?


Çünkü antik Avrasya dinleri ölmedi, yaşıyor.


Ciddi bir karşılaştırma yaparsanız apaçık göreceksiniz.


Bu ülkenin halkını da, devletini de, dindarını da, laikini de diriler değil; ölüler yönetiyor.


Yaşayan akıl ve vicdan değil; veli, şehy, baba, dede ve ata ruhları yönetiyor.


Gökte kutuplar, yerde şamanlar, dün evliyalar, bugün atalar…


Her kim onlara tapıyorsa bilsin ki hepsi geldi geçti ve şu an tamamı mezarlarda… Biz de gelip geçeceğiz ve sonumuz onlarınki gibi mezarlar olacak. Ölümsüz olan yalnızca Yaşayan Tanrı olan Hayyu Kayyum’dur. O’na dayanan yıkılmaz!


“Ne kör ile gören

Ne karanlıklar ile aydınlık

Ne gölge ile sıcaklık

Ne de ölmüşlerle yaşayanlar bir olmaz...

Mezarlar duymaz!” (Fatır; 35/19-22).

frodo 24-12-2007 20:59

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Ya İmamı Şafi hata yaptı ise?

Ya Gazali yanlış düşündü ise?

Ya Buhari’nin gözünden kaçtı ise?

Ya Mevlana bilmiyor idiyse?

Ya Said-i Nursi göremedi ise?

Ya Mustafa Kemal yanıldı ise?

Ne oldu? Şaşırdınız mı?

Bizim geçmiş atalarımız bunlar değil mi?

Peki ya Muhammed Mustafa eskilerin masallarını tekrar eden bir vaizse ?

vartor 25-12-2007 00:26

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Biz de farklisini demiyoruz ki, kendinden onceki masallarin devami olan, 1400 sene once ortaya atilan bir masala inaniyorsunuz. Ustelik diger masallara kuskuyla baktiginiz halde, kendi masalinizdan hic suphelenmeden, acaba mi diye sorgulamadan.

hiramusta 25-12-2007 10:48

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Alıntı:

frodo";p=&quot´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 103909)

Peki ya Muhammed Mustafa eskilerin masallarını tekrar eden bir vaizse ?

Peki ya,niçin?...Muhammed'e rahatlık mı batmıştı.Mekke'nin asillerinden birisiydi,geçmişte Mekke'nin emirliğini yapmış soylu bir aileden geliyordu.Zengindi,güçlüydü.Sonra birgün bu adama bişeyler oldu...Dünyanın en harika şiirlerini okumaya başladı.Ama o şair de değildi üstelik.Sözlerinde yetimleri korumaktan,yoksulları gözetmekten,köleleri serbest bırakmaktan,kadınlara iyi davranmaktan,üstünlüğün soya-güce değil erdemli bir hayattan olabileceğinden,elimizdekileri paylaşmaktan,zulme dur demekten,kız çocuklarını ölümden kurtarmaktan,yoksulluk gayesiyle çocukları öldürmeye son vermekten,kadınlara tanıklık ve miras hakkı verilmesinden,putlara tapmaya vazgeçmekten,ana-babaya iyi davranmaktan,nefs-i müdafa hariç bir cana kıymamaktan,yalan-dedikodu-iftiralardan uzak kalmaktan,otoritenin çıkar ilişkilerine dayanmasından değil adalet ve meşverete dayanmasından,atılan her adımın bir hesabının olacağından vs,vs bahsediyordu.
Onun bu çağrısı özellikle kadınlar,gençler,yoksullar ve köleler arasında revaç bulmaya başlamıştı.Durumun vehametini anlayan Mekke'nin zalim otoritesi Muhammed'e ve O'nun çağrısına kulak verenlere ellerinden gelen her türlü işkenceyi uygulamaya başladılar...
-Ne oluyordu bu adama?Rahatlık mı batmıştı?En güzel kadınlarımızı teklif ettik,servetine servet katalım dedik,gel başımıza reis ol bu sevdadan vazgeç dedik.Tutturdu da tutturdu;kadınlar,çocuklar,köleler,güçsüzler diye.Üstelik kendi servetini de heba etti bu yola.Hergün kendisiyle alay ettik,üzerine pislikler,işkembeler attık.Dövdük,sövdük,aşağıladık,taşladık,öldürdük,n e Muhammed ne de yandaşları bana mısın demediler.Neydi bu Muhammed'in karın ağrısı yav?...
Kabileler arasında hakem olmamışmıydı o?Aramızdaki en güvenilir kişi değilmiydi?Şimdi bile emanetlerimizi teslim etmiyormuyduk?Aramızda ki en doğru kişi o değil miydi?Hiçbir şey yapmasa bile Mekke'nin gelecekteki reislerinden birisiydi.Ne oldu bu çocuğa akıl almıyor bir türlü?Baksanıza amcası bile sözünü geçiremiyor.....

İşte sizin masal dediğiniz şey bu..

spartacus 25-12-2007 12:23

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Bir kişinin bizlerce iyi, yada kötü şeyler yapması bir anlam ifade etmez. Herhangi bir şeyin de ölçütü olarak ele alınamaz... Muhammed'den çok daha hatta 2000 yıl önce yaşamış, O'nun ortaya sürdüğü "davranışlar" dan çok daha anlamlı ve iyilikçi görüşler vardır, sunanlarda vardır. Bruno ortaçağda yakılarak öldürülmüştür ama kendisini kabullendirmek ve diğerlerinin biatını almak için hiç bir biçimde ne bir güç aramıştır kendisine nede böylesi bir gücü arkasına alarak kullanma gayesi gütmüştür... tanrısal kullanımların kökeninde insdan topluluklarını ardısıra götürme, onları kendi ardına takma ve önderlik etme gayesi yatar...

Asıl sorun yapmak istediklerini yaptırma, bir yaptırım oluşturma olarak bir Tanrıya yada kendini bir Tanrısallığa dayandırma davranışında ortaya çıkar... Tanrı inanılan toplumlar içinde manevi ve etkili, toplumsal bir güç teşkil eder. Günümüzde üretmeden, alnının teriyle bir kazanım sağlamadan, sağda solda ağlaşarak, her türlü olumsuzluklardan nemalanıp orada burada felaket tellallığı yaparak, zırlaşarak köşe olan hz. yeşil sarıklıları görmekteyiz... Sadece insanların inancında etkili bir güç timsali olan tanrı'yı kullanarak, arkalarına alarak bu gücü elde ediyorlar. Tarihsel gidişat, sorunun özünde hiçde Hiramusta'nın söylediği gibi basit bir davranış olmadığını gösteriyor, güncel doneler ise kazın ayağının bu gün olmadığı gibi o günde böyle olmadığını...

Güce dayanmak, o güçle kendinizi kabul ettirmek, dayatmak, kabul gördürmek ve biat istemek, en güçlü politik silah olsa gerek. Tapınaklarda sözde Tanrılara adanan adakları ağız tadıyla yiyip büyük bir iştahla paylaşan zamanın o büyük iyileri neyi kullandı ise Muhammed'de aynı şeyi, aracı kullanmıştır. ister iyilik öğütlüyor olsun isterse kötülük, iyilik öğütlemek böylesi bir aracı kullanıyor, topluma çobanlık ediyor olma gerçeğini değiştirmeyecektir... Komik olmayın. Allah bu kadar aciz mi?

frodo 25-12-2007 16:01

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
"Peki ya,niçin?...Muhammed'e rahatlık mı batmıştı.Mekke'nin asillerinden birisiydi,geçmişte Mekke'nin emirliğini yapmış soylu bir aileden geliyordu.Zengindi,güçlüydü.Sonra birgün bu adama bişeyler oldu...Dünyanın en harika şiirlerini okumaya başladı.Ama o şair de değildi üstelik.Sözlerinde yetimleri korumaktan,yoksulları gözetmekten,köleleri serbest bırakmaktan,kadınlara iyi davranmaktan,üstünlüğün soya-güce değil erdemli bir hayattan olabileceğinden,elimizdekileri paylaşmaktan,zulme dur demekten,kız çocuklarını ölümden kurtarmaktan,yoksulluk gayesiyle çocukları öldürmeye son vermekten,kadınlara tanıklık ve miras hakkı verilmesinden,putlara tapmaya vazgeçmekten,ana-babaya iyi davranmaktan,nefs-i müdafa hariç bir cana kıymamaktan,yalan-dedikodu-iftiralardan uzak kalmaktan,otoritenin çıkar ilişkilerine dayanmasından değil adalet ve meşverete dayanmasından,atılan her adımın bir hesabının olacağından vs,vs bahsediyordu.
Onun bu çağrısı özellikle kadınlar,gençler,yoksullar ve köleler arasında revaç bulmaya başlamıştı.Durumun vehametini anlayan Mekke'nin zalim otoritesi Muhammed'e ve O'nun çağrısına kulak verenlere ellerinden gelen her türlü işkenceyi uygulamaya başladılar...
-Ne oluyordu bu adama?Rahatlık mı batmıştı?En güzel kadınlarımızı teklif ettik,servetine servet katalım dedik,gel başımıza reis ol bu sevdadan vazgeç dedik.Tutturdu da tutturdu;kadınlar,çocuklar,köleler,güçsüzler diye.Üstelik kendi servetini de heba etti bu yola.Hergün kendisiyle alay ettik,üzerine pislikler,işkembeler attık.Dövdük,sövdük,aşağıladık,taşladık,öldürdük,n e Muhammed ne de yandaşları bana mısın demediler.Neydi bu Muhammed'in karın ağrısı yav?...
Kabileler arasında hakem olmamışmıydı o?Aramızdaki en güvenilir kişi değilmiydi?Şimdi bile emanetlerimizi teslim etmiyormuyduk?Aramızda ki en doğru kişi o değil miydi?Hiçbir şey yapmasa bile Mekke'nin gelecekteki reislerinden birisiydi.Ne oldu bu çocuğa akıl almıyor bir türlü?Baksanıza amcası bile sözünü geçiremiyor.....

İşte sizin masal dediğiniz şey bu.. "


Evet hiramustam bizim masal dediğimiz tam da bu :)

vgm.1 25-12-2007 16:51

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Sevgili Hiram usta, mesele aslında peygamberin kişiliği değildir Muhammed'de tarihte iyi-kötü işler yapmış figürlerden birisidir. İtiraz Allah'ın elçisi olmak gibi iddiası ve akla-bilime aykırı sözlerin içerildiği bir kitabı savunuyor olmasıdır. Arap kabilelerini birleştirdiği, kısmen de olsa topluma adalet ve düzen getirdiği yadsınamaz, tüm gelenek ve görenekleri değiştirdiği ve devrimci bir yapıda olduğuda vakadır, ama belirttiğim gibi tarihsel bir kişiliktir o kadar, bunun ötesi yanılgıdır ve yalandır.

Muhammed, Gandhi, Churchill, Atatürk. Birini diğerine tercih edersiniz, ayrı meseledir.

Saygılarımla;

aydoe 25-12-2007 22:30

Re: Bir 'bakmak' var, bir de 'görmek'!
 
Muhammed çok iyi akıllı adamdı,onun için kendinden 15 yaş büyük Hatice'yle evlendi.
Küçüklüğünden kendisine peygamber olacağı söylenmişti,pergamber olmayı bekleyip duruyordu.
38 yaşında yalnız kalmak istiyor,gaipten sesler duymaya,ışıklar görmeye başlıyor(halusinasyon,sanrı)
Bunlar psikotik belirtiler olup yaş itibariyle,paranoid şizofreniyle uyumludur,bu tür insanlar genellikle çok zekidir
Saygılar,sevgiler


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:07 .