Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Kadın & İslam (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=31)
-   -   Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=5648)

imhotep 27-02-2008 22:57

Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Türbanlı olarak kamuda çalışmak isteyenler, AKP Genel Merkezi ve milletvekillerine başvuruyor

Kamuda da 'türban' isteği

AKP, üniversitelerde türban yasağını çözmek için anayasa taslağında hüküm koymaya hazırlanırken çok sayıda yurttaş türbanlı olarak kamu kurumlarında çalışmak için AKP Genel Merkezi'ne başvuruyor. Başbakan, Adana'da türbanlı olduğu için kürsüden indirilen öğrenciyi telefonla arayarak teselli ederken "Başörtümüz nedeniyle kamuda iş bulamıyoruz" diyenlere, "Sabredin, sorun çözülecek" yanıtı veriliyor.


AKP hükümeti, üniversitelerde türban yasağını anayasa değişikliğiyle kaldırmaya hazırlanırken AKP Genel Merkezi ve milletvekillerine kamu kurumlarında türbanla çalışmak için yapılan başvurular arttı. Milletvekilleri, "Biz inancımız gereği olarak başımızı örtüyoruz.

Ancak başörtümüz nedeniyle kamu kurumlarının kapısı bize kapalı. Başörtümüzü çıkarmadan kamuda işe girmek istiyoruz. Artık bunun vakti geldi" diyen türbanlı kadınlara, "Biraz daha sabredin.

Bu sorun da çözülecek" yanıtını veriyor. Parti yönetimi, başvuruları daha sonra değerlendirilmek üzere tek bir merkezde topluyor.

AKP hükümetinin üniversitelerde türban yasağını anayasa değişikliği ile kaldırma girişimi, Abdullah Gül 'ün cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından türbanlı eşi Hayrünnisa Gül 'ün protokolde yer alması, kamu kurumlarında da türban yasağının kaldırılmasına ilişkin istekleri arttırdı.

Başbakan Tayyip Erdoğan, Adana'da kazandığı kompozisyon ödülünü almak için çıktığı kürsüden Kozan Kaymakamı ve Garnizon Komutanı tarafından indirilen imam hatip lisesi 11. sınıf öğrencisi Tevhide Kütük 'ü telefonla arayarak teselli ederken, parti yöneticileri ve milletvekilleri de kamu kurumlarında türbanlarıyla çalışmak için başvuran kadınlardan "sabırlı olmalarını" istiyor.

Tamamı isim verilerek yapılan yazılı ve sözlü başvurularda, "Biz inancımızın gereği olarak başımızı örtüyoruz ve bundan hiç taviz vermedik. Ancak başörtümüz nedeniyle kamu kurumlarının kapısı bize kapalı. Başörtümüzü çıkarmadan kamuda işe girmek istiyoruz. Bunun vaktinin geldiğine inanıyoruz" gibi görüşler yer alıyor.

Milletvekilleri seçim bölgelerinden bu yönde gelen başvurulara, parti yönetiminin talimatı uyarınca, "Biraz daha sabredin. Bu sorun da çözülecek.

Ama öncelikle moralinizi bozmayın" yanıtını veriyor. Milletvekilleri sözlü başvurulara ise sabır dileğinin yanı sıra Başbakan Erdoğan'ın türban sorununun çözümü konusunda, "Toplumsal mutabakat oluştu, kurumsal mutabakat da oluşmalı" sözlerini anımsatarak bunun için zamana gereksinim olduğunu belirtiyorlar.

Parti yönetiminin talimatı doğrultusunda il ve ilçe başkanlarınca, iş arayan türbanlılar, "geçici bir süreliğine" özel sektör ve belediyelere yönlendiriliyor.

Emine Kaplan - Cumhuriyet

imhotep 27-02-2008 22:58

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Kuzu'dan türban itirafı

TBMM Anayasa Komisyonu'nun AKP'li başkanı, yeni anayasada 'açık düzenleme' olacağını vurgulayarak 'Türbanlı kızların üniversitede okumalarının önündeki engel kaldırılacak' dedi

TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı ve AKP milletvekili Prof. Burhan Kuzu , "Başörtülü kadınların siyaset yapma engeli kalkar diyemem, ama başörtülü kızların üniversitede okumalarının önündeki engelin kalkması için yeni anayasada açık düzenleme olacak" dedi.

AKP İstanbul İl Kadın Kolları'nca Muammer Karaca Tiyatrosu'nda düzenlenen "5. Pera Buluşması" nda, "Türk Kadınının Seçme ve Seçilme Hakkının 73. Yılı" dolayısıyla "yerel siyaset" konusu ele alındı.

Prof. Kuzu, panelde yaptığı konuşmada, Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının tanınmasının üzerinden 73 yıl geçmesine rağmen ortadaki tablonun hiç iç açıcı görülmediğini belirterek kadınların sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada uzun yıllar 2. planda kaldığını anlattı. "Kadınlar neden yerel yönetimlerde zayıf" diye soran Kuzu, bunlardan birinin "mahalle baskısı" olabileceğini ve yerel bir çevrede kadınların piyasaya çıkmakta zorlanabileceğini belirtti.

'Türban yasağı insan hakkı ihlali'

Türkiye'de malların yüzde 92'sinin erkeklerin üzerine kayıtlı olduğuna işaret eden Kuzu, "Koca parasıyla markete gidilir, ama siyaset yapılmaz. Kadınların önce kendi paralarını kazanmaları lazım. Ben de dairemi eşimin üstüne yaptım. Yani ben yüzde 92'nin içinde değilim. Her zaman kadınların arkasındayım" diye konuştu.

"Başörtülü kadınların siyaset ve başörtülü kızların üniversitede okuma engeli" bulunduğuna ilişkin bir soru üzerine de Kuzu, "Başörtülü kadınların siyaset yapma engeli kalkar diyemem, ama başörtülü kızların üniversitede okumalarının önündeki engelin kalkması için yeni anayasada açık düzenleme olacak" dedi. Kuzu, bir öğrencinin ödülünü türban takarak almasına izin verilmemesini de "insanlık ayıbı" olarak nitelendirdi.

BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ni ve bu konudaki raporları anımsatan Kuzu, raporlarda türban nedeniyle okuyamayan kızlara ilişkin insan hakları ihlallerinin yer aldığını ve bu konuya Kadın Adayları Destekleme Derneği'nin de sahip çıkması gerektiğini savundu.

Cumhuriyet

imhotep 27-02-2008 23:00

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
AKP Genel Başkan Yardımcısı Göksel, eğitimde türban yasağının kaldırılması gerektiğini savundu

'Üniversitede yasak kalkacak'


AKP Genel Başkan Yardımcısı Nükhet Hotar Göksel , eğitimde türban yasağının kaldırılması gerektiğini, bunun için toplumsal uzlaşma olduğunu savundu. Göksel, "Eğitim derken ilköğretimi mi, ortaöğretimi mi, yükseköğretimi mi kastediyorsunuz" sorusu üzerine ise "Tabii öncelikle yükseköğretim" dedi.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Nükhet Hotar Göksel, dün gazetecilerle sabah kahvaltısında bir araya geldi. Hotar, yeni anayasada türban yasağını kaldıran bir düzenleme olup olmayacağının sorulması üzerine, "Bunu biz ilk günden beri söylüyoruz. Buna bir sorun da denmez. Özellikle eğitimde kızlarımız için bir engel. Bu engelin kaldırılması da ancak bir toplumsal mutabakatla sağlanabilir. Bu herkesin sorunu olmalı. Herkes bunun kaygısını taşımalı. Taşıyabildiği ölçüde de toplumsal bir mutabakatla bu soruna bir çözüm getirilmeli" dedi.

'Partiler bir araya gelebilir'

İlke olarak eğitimde her türlü engelin, her türlü yasağın kalkmasından yana olduklarını anlatan Göksel, bunun nasıl ve ne zaman yapılabileceği konusunda bir şey söylemenin mümkün olmadığnı söyledi. Göksel, "Somut bir şeyimiz yok. Ama anayasa olabilir, ama yönetmelikler olabilir. Ama insanlar bu konuda bilinç oluşturur, öyle de olabilir.

Bütün partiler bir araya gelip bu konuda bir çalışma yapabilir. Bunların her biri bir alternatiftir, bir şıktır. Şekli buralardan herhangi biri de olabilir, hepsi de olabilir. Ama biz temel olarak özellikle eğitimde her türlü yasağın kalkmasından yanayız" diye konuştu.

Göksel, bir gazetecinin "Eğitim derken ilköğretimi mi, ortaöğretimi mi, yükseköğretimi mi kastediyorsunuz" sorusuna, "Tabii öncelikle yükseköğretim" yanıtını verdi.

Toplumsal uzlaşmanın sağlanıp sağlanmadığına ilişkin sorular üzerine de Göksel, "Toplumda, vatandaşlarda yani halkın içinde bu mutabakat çok fazla var. Hatta akademisyenler arasında da var.

Yani öğretim üyeleri bu şekilde bir yasağı çoğunlukla kabul etmiyorlar. Dolayısıyla hem akademisyenler arasında hem halkın arasında böyle bir görüş var" görüşünü dile getirdi.

Anayasaya türban maddesi

Göksel, yeni anayasa taslağında bu konuda nasıl bir düzenleme olacağı yönündeki bir soru üzerine, "yükseköğretim kurumlarında eğitim hakkı herhangi bir şekilde kısıtlanamaz" gibi bir ifade olabileceğini, başka seçenekler üzerinde de durulduğunu söyledi.

Türban yasağının düşüncenin gelişimine engel olduğunu ileri süren Göksel, üniversitelerde düşünce, söylem, kılık ve kıyafet fark etmeden her türlü yasağın kalkması gerektiğini söyledi.

Göksel, üniversitelerin görüşlerinin topluma yön vermesi gerektiğini, bir olay olduğunda önce üniversitelere dönüp ne düşünüldüğünün sorulması gerektiğini belirtti. Göksel, bir gazetecinin "Büyük bir çelişki doğuyor. Haydi kızlar okula kampanyası ile birlikte özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde kızlar okula gönderilmeye çalışılıyor. Diğer taraftan kızların türban nedeniyle üniversiteye alınmaması büyük bir çelişki" sözlerine, "evet" karşılığını verdi.

AKP Van Milletvekili Gülşen Orhan , türbanın serbest bırakılmasının Doğu ve Güneydoğu'da kızların okula gitmesine katkısının olup olmayacağının sorulması üzerine, "Bence olumlu yönde etkiler. Tek tip insanlar olmak bence Türkiye'ye yakışmayan bir olgu. Çünkü Türkiye böyle zengindir, böyle dünyada söz sahibidir" dedi.

Cumhuriyet

imhotep 27-02-2008 23:01

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Türban ve Kamu Yöneticileri

Kamu yönetiminde türbanın referans haline gelmesine ve örgütsel yapının da odak olmasına karşın kamuoyu araştırmaları eşliğinde türbanlıların artıp artmadığı meleklerin cinsiyeti tartışmasına dönüştürülerek gerçeklerin üstü örtülmeye çalışılmaktadır.

Kimileri, kırsal kesimden kente göç olgusuyla türbanın görünür olduğunu, kimileri de kadının modern yaşama girmesine olanak sağladığını vb. toplumbilimsel (!) açıklamalarla siyasal simge haline gelmiş olan türbanın tehlike oluşturmadığını kanıtlama çabasına girmektedirler.

Oysa kırsal kesimde simgesel giysilerin bulunmadığı ve Cumhuriyetin kazanımlarıyla kadının esasen toplumsal yaşamı içinde bulunduğu unutulmaktadır!

Bu bağlamda rektörlerin türban yasağını uygulamamaları halinde haklarında soruşturma açılmaması ya da aynı yöneticilerin kendi hallerine bırakılmaları durumunda yasağın kendiliğinden ortadan kalkacağı gibi hukuk dışı çözümler ciddi bir biçimde en yetkili kişilerce önerilebilmekte ve dahası Anayasa Mahkemesi kararlarının üniversite dışında alındığından, hukuk sistemi göz önünde bulundurulmadan, söz konusu kararların önemli görülmemesi gerektiği ifade edilebilmektedir. Üstelik bu şekildeki söylemler konunun teknik ayrıntısını bilemeyecek kişilerden de gelmemektedir.

Anayasaya göre hukuk devleti ilkesi Cumhuriyetin temel niteliklerindendir. Gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk' ün milliyetçilik anlayışına bağlı, onun devrim ve ilkelerine dayanan demokratik ve laik bir hukuk devletidir.

Yükseköğretim Yasası'nın 4. ve 5. maddeleri de yükseköğretimin amacı ve ana ilkelerinin Atatürk devrimi ve ilkeleriyle milliyetçiliğine bağlı olarak yapılacağını öngörmektedir.

Yükseköğretim Yasası'nın ek 16. maddesinin "Yükseköğretim kurumlarında, dershane, laboratuvar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dini inançlar sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir " biçimindeki düzenlemesi, Anayasa Mahkemesi'nin 7.3.1989 tarih ve 1989/12 sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Yüksek mahkeme, laiklik ilkesini odak alarak yasağın kaynağının anayasada olduğunu vurgulamıştır.

İptal kararından sonra aynı yasaya bu kez 25.10.1990 tarih ve 3670 sayılı yasanın 12. maddesiyle " Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir " şeklindeki ek 17. madde eklenmiştir.

Anılan bu düzenlemeyle ilgili açılan iptal davasında, Anayasa Mahkemesi, getirilen düzenlemin "dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü ve türbanla kapatılması ve dinsel nitelikli giysileri kapsamayacağını" açıklayarak yorumlu ret kararını vermiştir.

Mahkeme, 9.4.1991 tarih ve 1990/36 esas ve 1991/8 sayılı kararında "yürürlükteki kanun" ibaresinden sadece yasal düzenleme değil, başta anayasa olmak üzere yürürlükteki hukuk düzeninin anlaşılması gerektiğini belirterek laik hukuk devrimine vurgulama yapmıştır.

Aynı kararda, normatif düzenlemeden dinsel inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü ve türbanla kapatılmasının anlaşılması halinde anayasanın 153. maddesine aykırılık oluşturacağı da açıklanmıştır.

Anayasa Mahkemesi kararlarının gerekçelerinin bağlayıcı olması ve mevcut düzenlemenin de yorumlu ret kararındaki gibi anlaşılmasının gereksinmesine ve bu kararların anayasaya göre "yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri" (ay. m. 154/son) bağlamasına ve genel olarak da mahkeme kararlarına uyulmasında zorunluluk bulunmasına ve kararların değiştirilemezliği ile yerine getirilmesinin hiçbir suretle geçiktirilemezliğine karşın (ay. 138/son) uymak ve uygulamakla yükümlü olanların kararları önemli görmemelerinin yanı sıra daha ileri giderek söz konusu kararlara karşı yöneticilerin de uymaması yönünde telkinde bulunmaları, geliş amaçlarına uygun olsa bile, anayasal ilkelere ters düşmektedir.

Hangi gerekçeyle ya da güdüyle olursa olsun yargı kararlarına karşı direnç göstermek, kararları uygulamakla yükümlü olanlara haklılık kazandırmaz! Kaldı ki Yargıtay'a göre yargı kararlarını uygulamamak şöyle dursun, kararların uygulanmasını geciktirmek ya da şeklen uygular görünerek hukuksal sonuçlarını etkisiz kılmayı amaçlamak kararlılıkla suç sayılmaktadır.

Öte yandan, yasal düzenlemenin anayasaya uygun yorumlanmasının zorunlu bulunması ve anayasadaki laiklik ilkesi gereği 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 217. maddesinin "Halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik eden kişi, tahrikin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde... cezalandırılır" şeklindeki içeriği karşısında kararları uygulamakla yükümlü olmayanların kararlara uyulmaması gerektiği yolundaki söylemlerinde suç işleme özgürlüklerini kullandıkları da kabul edilmelidir!

Hamdi Yaver Aktan - Yargıtay 8. Ceza Dairesi Üyesi

imhotep 27-02-2008 23:02

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Türbancılık Sahteciliğin Tesettürüdür...

Özdemir İnce dünkü köşesine Kuranıkerim'den kimi ayetleri aktarmıştı..

Birinci ayet Bakara 178:

" Ey inananlar!

Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı.

Özgür kişiye karşı özgür..

Köleye karşı köle...

Kadına karşı kadın..."

Öteki ayetleri de yayımladıktan sonra, İnce yazısını şöyle bitiriyor:

"Birinci ayete göre kısas ve intikam olarak öldürmek yasak değil... (Yasak değilden öte, farz... İ.S.)

Üç ayete göre kölelik meşru ve eşitlik geçersiz.

Şimdi Kuran hükümleri mi, yoksa Cumhuriyet yasaları mı geçerli?

Kararsızlara haber vereyim: Bu kafayla Türkiye çok yakında Pakistan ve Malezya olur." (Hürriyet, 8 Ocak 2008)

*

Türkiye bugün öyle bir noktaya gelmiştir ki halka açık seçik sorulması gerekiyor:

Kuranıkerim'in tümüyle ve bütün buyruklarıyla uygulanmasını istiyor musunuz?..

Evet mi?..

Hayır mı?..

Çünkü ülkemizde Müslümanlık siyasetinin aldatıcı görüntüsü altında, dinciler, büyük bir sahteciliği politika olarak yürütüyorlar...

Türbancılık yapıyorlar...

Oysa erkek ilkelliğinin, tahakkümünün, kıskançlığının siyasette dışavurumunu içeren türbancılık, İslamcılık politikasındaki sahteciliğin tesettürünü oluşturuyor...

*

Kuranıkerim bir anayasadır; kamu hukukunu da özel hukuku da saptayan kuralları düzenler...

Türkiye'nin çağdaşlaşması, uygarlaşması, demokrasiye geçebilmesi için Kuran'ın kimi buyruklarının ve kurallarının yürürlükten kaldırılması gerekiyordu...

Atatürk devrimi budur...

1923 Cumhuriyeti, Aydınlanma devriminin Batı'daki işlevini Anadolu'da yürürlüğe koymuştur.

*

Atatürk'e düşmanlığı çok partili rejimin olanaklarından yararlanarak demokrasi maskesi altında yürütmeye çalışan İslamcı takımı, ülkenin bugün vardığı aşamada açık seçik yanıt vermeye zorlanmalıdır:

Çok mu Müslümandırlar?..

Atatürk devrimleri kadınlara erkekle eşit miras hakkı tanıdı...

Evlilikte erkeğin 'boş ol' diye tek tümceyle kadını boşamasını yürürlükten kaldırdı...

Kadına nafaka hakkı tanıdı..

Kadına oy hakkı sağladı..

Kadının kafasına türbanı geçiren erkek tahakkümünün İslamcılığı, Kuranıkerim'in buyruklarına göre, kadını ikinci sınıf insan mı sayacaktır?.. Yoksa cümle âlemi aptal mı sayıyor?..

*

Atatürk'e düşmanlıkla İslamcı sahtekârlık birlikte, kol kola, el ele yürüyor... Türkiye, dincilerin toplumu, halkı, ulusu, kutsal İslamı kullanarak kim vurduya getirmesine olanak tanımayacak...

Bunun içindir ki Kuranıkerim'i açık seçik öğrenmek ve öğretmek İslamcıların sahteciliğini ortaya çıkarmak için en gerçekçi ve doğru yöntemdir.

İlhan Selçuk

Cumhuriyet

imhotep 27-02-2008 23:04

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
'Simgeye yasak olmaz'

İlk kez türbanın 'siyasal simge' olarak takılabileceğini savunan Erdoğan, İspanya'dan yandaşlarına açıkça 'Bu sorunu çözeceğiz' mesajı gönderdi.

Anayasa değişikliğine karşı çıkan rektörlere "Kendi işlerine baksınlar. Herkes yerini bilsin" diyen, türban serbestisi konusunda ise "Siyasi simge diyorlar. Bu çok yanlış" açıklamasını yapan Başbakan Tayyip Erdoğan, İspanya'daki basın toplantısında türbanın "siyasal simge" olarak takılabileceğini savundu.

Türkiye'de başını örtenlere "Başörtüsünü siyasi simge olarak kullanıyorsun" şeklinde baskı yapıldığını ileri süren Erdoğan, "Bir siyasi simge olarak taktığını düşünün.

Bir siyasi simge olarak takmayı suç kabul edebilir misiniz? Simgelere yasak getirebilir misiniz? Özgürlükler noktasında dünyanın neresinde böyle bir yasak var? Buradaki dert başka aslında. Biz bunu çok iyi biliyoruz. Bunu maalesef takdirde zorlanıyoruz" dedi.

Erdoğan Medeniyetler İttifakı Forum Toplantısı için geldiği İspanya'nın başkenti Madrid'deki Intercontential Otel'de Europe Press Ajansı tarafından düzenlenen toplantıya onur konuğu olarak katıldı.

Erdoğan, burada açıklamalarda bulunarak katılımcıların sorularını yanıtladı. Bir gazetecinin "Türkiye'de ilerici bir İslam devleti olamaz mı" sorusu üzerine Erdoğan, "Soru ne yazık ki hâlâ Batı'nın bizi anlayamadığını gösteriyor" dedi. "İslamcı" ifadesini anlamanın mümkün olmadığını belirten Erdoğan, "Biz din kökenli bir parti değiliz. Din üzerinden siyaset yapmayı asla kabul etmiyoruz" diye konuştu.

Üniversitelerdeki türban yasağına da değinen Erdoğan, başını örtenlere "Başörtüsünü siyasi simge olarak kullanıyorsun" şeklinde baskılar yapıldığını söyledi.

Erdoğan, "Velev ki bir siyasi simge olarak taktığını düşünün. Bir siyasi simge olarak takmayı suç kabul edebilir misiniz? Simgelere bir yasak getirebilir misiniz?

Sembollere bir yasak getirebilir misiniz? Bugün Avrupa'da, Amerika'da, değişik ülkelerde rahatlıkla başı örtülü olarak üniversiteye kızlar gidebiliyor. Oralarda bir sorun yok. Ama halkının yüzde 99'u Müslüman olan ülkemde böyle bir sıkıntı yaşanıyor maalesef. Ama bu sıkıntıyı aşacağımıza inanıyorum" diye konuştu.

Erdoğan, "Anayasa ile mi bunu çözeceksiniz'' sorusunu yanıtlarken de "İdeal anlamda kanunla zaten çözülmüştü. Kanunda burada kilitlenme veya yasak yok. Kanun önünü açıyor'' dedi. Erdoğan aynı konuyla ilgili başka bir soru üzerine de şunları söyledi: "Bunu düzenlemeyle aşmak öyle zannediyorum ki eğitim özgürlüğü noktasında bir sıkıntıyı aşmaya da vesile olacaktır."

Cumhuriyet

imhotep 27-02-2008 23:06

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Erdoğan'ın 'siyasi simge olarak türbana yasak konulamayacağı' sözleri hukukçulardan büyük tepki gördü

'Din siyasete alet ediliyor'

Başbakan Tayyip Erdoğan 'ın simgelere yasak getiren ülke olmadığına ilişkin değerlendirmesi gerçeği yansıtmıyor.

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcası Sabih Kanadoğlu, dini inanç perdesi altında türbanın siyasi simge olarak kullanılmasının açıkça, "dinin siyasete alet edilmesi" olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Ülkü Azrak ise siyasi simge yasağının birçok ülkede olduğunu belirterek "Başbakan dünyayı bilmediği için siyasi demagojiye sapıyor" dedi.

Kanadoğlu, Erdoğan'ın sözlerini değerlendirirken siyasi simgelerin yasak olduğuna dikkat çekti. Kanadoğlu, "Anayasanın değiştirilmesi teklif edilemeyecek, gerek laikliğin tanımını içeren başlangıç bölümü ve gerekse ikinci maddesinde yer alan laik Cumhuriyet ilkesi ve ayrıca anayasanın 24/son maddesi bu kullanmayı açıkça yasaklamıştır" dedi.

Kanadoğlu, iki siyasi partinin türbanı savunmaları nedeniyle Anayasa Mahkemesi'nce kapatıldığını anımsattı. Kanadoğlu, kapatılan partilerden RP'nin AİHM'ye yaptığı başvurunun da reddedildiğini belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:

"Anayasa gereği mahkeme kararları bağlayıcıdır. Yasaklanmış bir eylemin simgesi, kuşkusuz o yasağın kapsamı içindedir. Ayrıca simgelere ve sembollere yasak, bu konuda acı anıları olan her ülkede vardır.

Terör örgütünün yasak olması karşısında onu çağrıştıran simge ve sembollerin serbest olması nasıl düşünülemez ise yine yasak olan dinin siyasete alet edilmesinin simgelerinin de siyasi amaçlarla kullanılması da aynı şekilde düşünülemez.

Anayasanın 69/6 maddesi uyarınca, bir siyasi parti genel başkanının partiyi bağlayıcı sözlerinin, o partinin laik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerin odağı olduğunu kabulde yeterli olduğu da unutulmamalıdır."

Prof. Azrak ise Başbakan'ın "Dünyanın neresinde siyasi simgelerin yasaklanması var" sözlerini anımsatarak "O kadar çok örneği var ki. Almanya'da gamalı haç Nazileri hatırlattığı için yasaktır.

Çoğunluğu Katolik olan Bavyera eyaletinde okullarda haç kullanımı öğrencilerin ikiye ayrılmasına neden olacağı gerekçesiyle yasaklanmıştır" diye konuştu.

Azrak, anayasa değiştirilse bile üniversitelerde türbanlı öğrencilerin serbestçe dolaşamayacağına işaret ederek "Çünkü kendi yaptıkları anayasa değişikliğinin başka hükümleri buna imkân vermez. Başbakan anayasaya açıkça aykırı olan bir şeyin propagandasını yapıyor. İşte bu dünyada görülmemiştir" dedi.

YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu da Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının "demokraside dinin siyasallaşamayacağı" anlamını taşıdığını vurgulayarak şunları söyledi: "Dolayısıyla serbest olmayan bir şeyin simgesi de asla serbest olamaz.

Dinin siyasallaşması demek, siyasal alanda demokratik kuralların yerini dinsel kurallara terk etmesi, demokrasinin dinsel kurallara feda edilmesi demektir. Erkler ayrılığında çoğunluk iradesi bile asla kendi yargısını yaratamayacağına göre, tek yapılacak şey yargı kararlarına uymaktır. Başka bir seçenek de söz konusu olamaz.

Aksi söylemler, yargı üzerinde sindirme ve baskı amaçlıdır ki asla kabul edilemez."

Cumhuriyet

imhotep 27-02-2008 23:07

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Medeniyetler İttifakında Türban Çatışması!


Başbakan Erdoğan uluslararası projeleri çok sevdi. "Nerede proje varsa, eşbaşkanlığı benden" diyor. 20. yüzyılın son demlerinde ortaya atılan "medeniyetler çatışması" tezini silmek için "medeniyetler ittifakı" tezi gündeme getirildi, eşbaşkanı bizimki.


Medeniyetler ittifakı tanımı özünde AKP'nin hedefleriyle örtüşüyor. AKP mantığına göre, Batı başka bir medeniyetse, bizim onların düzeyine ulaşmak için uğraşmamıza gerek yok. Biz başka bir medeniyetiz, kendi içimizde kendi derebeyliğimizi kurarız, onlarla da ittifak yaparız!

Bize göre bu tanım, birleştirici değil ayrıştırıcı!

Konunun felsefe yanını bir kenara koyalım, Erdoğan'ın Madrid çıkışını sütuna yatıralım. Ne dedi:

"Başörtüsü üniversitelerde serbest olacak. Velev ki, siyasi simge... Yasak mı koyacaksın? Dünyanın kaç ülkesinde böyle yasak var! Yeni anayasayla birlikte bu yasağı da kaldıracağız..."

Erdoğan, bir bakıma medeniyetler ittifakı toptantısına türban çatışmasını taşımış oldu. Olayları birazcık yakından izleyen bir İspanyol sormaz mı:

"Sayın Başbakan, sen kendi ülkende ittifakı sağlayamamışsın... Sen kendi devletinin tarihiyle barışamamışsın, hangi medeniyeti hangi medeniyetle uzlaştıracaksın?"

***

Soruyu çengelli bırakıp içimize dönelim. Başbakan bu çıkışıyla pek çok tartışmalı konuya da açıklık getirmiş oldu:

1- Türban bir simgedir. Siyasi simgedir. İlanen duyuruyoruz.

2- Bu konudaki uzlaşma ancak herkesin bizim görüşümüze gelmesiyle oluşabilir.

3- Anayasaya türban girecek mi girmeyecek mi tartışması bitmiştir; girecektir.

Bugüne kadar kamuoyu AKP'nin türbanı bir siyasi simge olarak görüp, bunu siyasal ranta çevirmek istediğini söyledikçe AKP'liler çıkışıyordu:

"Nereden çıkartıyorsunuz? Amacınız nifak sokmak. Bizim gizli bir gündemimiz de yok, türbanı siyasi simge olarak görme niyetimiz de yok."

Başbakan eğer, "Onlar benim Madrid'deki görüşlerimdi. Ankara'da başka türlü düşünüyorum" demezse, türbanın siyasi simge olarak "tescili" tamamlanmıştır.

Erdoğan, bu çıkışı yaptıktan sonra yöntemini de şöyle açıklıyor:

"Yasağı germeden kaldıracağız."

Yumurtayı kırmadan omlet yapacağız demek gibi bir şey!

Sonuçta MHP bile özünde çok farklı düşünmemesine karşın AKP'yi "türban sorununun çözümünde samimi davranmamakla" suçladı!

***

Önümüzdeki aylar anayasanın çok konuşulacağı bir dönem olacak.

Başbakan türban konusunu gererek belki de şöyle bir taktik izleme kararı aldı:

"Şimdi ben türbanı gerilim malzemesi olarak öne sürdüm mü, herkes peşine düşer. Anayasayı istediğim gibi değiştiririm. Son anda türbanda sözcükleri değiştirir, anayasadaki öteki planlarımı yaşama geçiririm..."

Oyunun içinde biraz da "cambaza bak" var!

BOP eşbaşkanı, medeniyetler nifakı, affedersiniz ittifakı eşbaşkanı Erdoğan'a bir sorumuz var:

Size, Türkiye'yi darmadağın etme projelerinde de benzer görev önerildi mi?

Mustafa Balbay

Cumhuriyet

imhotep 27-02-2008 23:07

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Ampul aydınlarına ÖSS soruları...


Türban üniversiteye girmeli mi?

"Gene" tartışılan bu.

*

Kızlarımız sadece "18 yaşını doldurduğu zaman" türban taksaydı, "türban üniversiteye girmeli mi" tartışması, yeterli olabilirdi belki.

Halbuki...

Kızlarımız sadece "reşit olduktan sonra" türban takmıyor; henüz 10-11 yaşındayken takıyor veya taktırılıyor.

Dolayısıyla...

Üniversiteye türbanla girecekse...

Liseye de türbanla girecek mi?

İlkokula?

Öğrenci türbanla girecekse, öğretmenin de türbanla girmesinin ne sakıncası var?

Veya, öğretim üyesinin?

*

Türbanı "inancı gereği" takıyorsa...

Çarşafı da "inancı gereği" giyiyor.

Çarşafla da girecek mi?

Türban için "kişisel özgürlüktür" derken, çarşaf için "kişisel özgürlük değildir" diyebilir misin?

*

Ulemaya mı soracaksın?

Yoksa, işine geleni "din"le, işine gelmeyeni "hukuk"la mı tarif edeceksin?

*

Çarşafla girerse, ki girer...

Sarıkla da girecek mi?

Mecbur mu cekete, kravata?

Cüppeyle niye girmesin?

Sen değil misin "sana ne" diyen...

"Sana ne?" demezler mi adama?

*

Veya spor... Yetenektir.

İlla "okul" gerekmez.

Farz edelim, türbanlı bir kızımızın doğuştan kabiliyeti var, voleybolcu, hentbolcü, halterci... Ve, milli...

"Milli takımda türbanla oynamak istiyorum" derse, ne denilecek?

*

"Spor başka şey, dine-siyasete karıştırmayalım, bu özgürlük sadece üniversite için geçerli" dersen...

"Anayasal hak" olarak üniversiteye, spor akademisine türbanla giriyorsa, "milli forma"yı türbanla niye giymesin?

*

Özetle...

"Türban üniversiteye girmeli mi" sorusu, hem eksiktir, hem de yanıltıcıdır.

*

ÖSS dediğin...

Tek soruyla olmaz!

"Ampul aydınları"mızın, üniversiteye girmeden önce, kıvırmadan, mertçe, yukarıdaki soruları cevaplaması zorunludur.


Yılmaz Özdil

Hürriyet

dilaver 27-02-2008 23:44

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
oldu olacak Ali Demirsoy Hoca nın tüm bilim insanlarına yaptıgı çagrıyı da burada yayınlayayım. Koyacak bir yer bulamamıştım, ama bu güzel yazı da tam buraya uygundur diye düşünüyorum :

"AYDIN İNSAN" KİME DENİR?

Tarihte ve bugün, hakarete ve soruşturmaya uğrayan, ceza ve işkence gören, idam edilen ya da eller üstünde taşınan ve baştacı edilen birçok insan "aydın" sınıfı içerisinde değerlendirildi. Toplumun bir kısmı bunların aydın olduğunu savundu, diğer bir kısmı ise onları toplum ve sistem düşmanı olarak gördü. Tartışmanın ardı arkası kesilmedi. Bugün birçok ülkede aydın, uluslararası adlandırılması ile "entelektüel" terimi hâlâ tartışmalıdır. Hatta bir ülkedeki bir aydın, diğer bir ülkedeki insanların önemli bir kısmı için bozguncudur.

Bu yazıyı yazarken ve değişik zamanlarda, bilim adamı statüsünden maaş alan, önemli bir kısmı yabancı ülkelerde eğitim görmüş ve doktora yapmış onlarca, hatta yüzlerce dosta, arkadaşa, meslektaşa "aydın kelimesinden ne anlıyorsunuz? "sorusunu yönelttim. Aldığım yanıtlardan, doğrusu, ortak bir öz ya da fikir çıkaramadım. Son zamanlarda basında, üniversite hocalarını kast ederek “aydınlar da türbanın serbest bırakılmasına destek sağladılar” diyerek, sanki üniversite hocalarının hepsi aydınmış gibi bir görüntü yaratmış buluyorlar. Kural olarak hepsi, bilgili olmayla aydın olmayı özdeşleştiriyordu. Bilgili olmanın aydın olmanın temel koşulu olduğuna inanıyorlardı. Daha sonra, halk arasında zaman zaman duyduğumuz, "çoban; ama aydın bir kişi, tahsili yok; ama aydın bir kişi" gibi tanımlamaların ne anlama geldiğini sorunca, ayrıcasız hepsinin afalladığını gözledim... Bu soruları kendime sorduğumda, bu sefer şaşkınlık sırası bana gelmişti. Çünkü, aydın kelimesini ağzından bırakmayan ben ve benim gibi insanlar, gerçekte aydın konusunda ortak bir fikre sahip değildik. Ayaküstü hemen açıklamaya çalışanlar da ciddi değildi...

Aydın nedir diye? Tartışmayı çok severiz. Ama fikrini söyleyene de hemen itiraz ederiz. Aydının bir özelliğinin, belki de ilk olması gereken özelliğinin, düşünceyi ciddiye almak olduğunu düşünmeyiz. İkinci özelliğinin ise, düşüncesi ve varsayımları ile tutarlı olması, düşüncesinin kendini götürdüğü yere korkmadan gidebilmesi, çelişkilerden sakınabilmesi, yanılgılarını çekinmeden açıklayabilmesi olmalıdır. Bir anlamda "düşünce namusu ve dürüstlüğü" aydın olma niteliğinin ilk belirleyici unsurudur.

"Şu anda ülkenizde aydın olarak gördüğünüz ilk 10 insanın adını verebilir misiniz?" şeklindeki bir sorunun yanıtlarında, ortak bir isim çıkmadığı gibi, 10 rakamına da hiç bir zaman ulaşıldığını görmedim. En ilginci de, son 40 yıldır bizi yöneten politikacıların hiçbirinin bu sıralamaya sokulmamasıydı... Ailenizde aydın var mı? Sorusunu ise çoğunluk "hayır" diye yanıtladı. Acaba gerçekten bu toplum aydının ne olup olmadığını mı bilmiyor, yoksa, toplumda özlenen ya da hayal edilen aydın sayısı sayılamayacak kadar mı az? Lütfen bu soruları bir de kendinize sorun!

Pekâlâ, tanımlayamadığımız; fakat baş tacı ettiğimiz ya da eziyet ettiğimiz "aydın"ın gerçekte niteliği nedir? Bir kısmı için bilgili olma, bir kısmı için uyumlu olma, bir kısmı için yaratıcı olma, bir kısmı için akıllı olma, bir kısmı için paylaşımcı olma, bir kısmı için dünyadaki gelişmelerden haberdar olma; bir kısmı için aksayan düzene korkusuzca karşı çıkma, bir kısmı için düzeni değiştirme, birçoğu için de bu niteliklerin değişik şekillerdeki kombinasyonuna sahip olmadır.

Fakat bilgi birikimi olmayan dağdaki çobanın, sadece motordan anlayan bir ustanın, ticaretle uğraşan bir tüccarın, vs.nin de aydın olarak tanımlandığı bilinmektedir. Buna karşılık, kendi konusunda becerikli ve ilgili bir cerrahın, iyi bir mühendisin, çok iyi şarkı söyleyen bir ses sanatkârının ya da çok iyi yüzen bir sporcunun, kendi konusunda bilgi sahibi bir öğretim üyesinin, her zaman aydın olamayacağı da bilinmektedir. Demek ki bilgi sahibi olma ya da yetenekli olma, aydın olma için zorunlu bir koşul değildir. Eğer öyle olmuş olsaydı, atomu parçalayan Openheimer, Rusya'yı Rusya yapan Petro, müzik dünyasının ilahı Mozart, peygamberlerin tümü, matematikte ünlü eşitlikleri bulanlar, DNA'nın yapısını açıklayan Watson ve Crick, İstiklal marşımızı yazan eşsiz şiir dehası Mehmet Akif, tartışmasız aydın olarak kabul edilecekti. Oysa edilmiyorlar... edilseler de bu fikir; ancak bazıları tarafından benimseniyor...

O zaman aydın kavramının, ait olduğu toplumun yapısına bırakılmaksızın, ayrı bir nitelik olarak incelenmesi gerekir. Belki de bunları, bir ormanda yücelmiş dev bir ağaç ya da çıplak bir dağın başında tutunmuş bir ardıç, bir çölde vaha olarak görmek gerekir. Aydındaki meziyetler sayılabilir; fakat ölçülemez. Bu nedenle de aydını bilim adamından, bilgili adamdan farklı olarak ele almak gerekir. Bilgi az olabilir; fakat niteliklerin kombinasyonu onu aydın yapar. Bu bir alan bilgisiyle ya da meslek grubuyla sınırlı olmadığı için tanımı zordur. Bir ormanda göze çarpan bazı ağaçlar vardır, bir stepte göze çarpan güzel bitkiler vardır, bir çölde farklı bir geven vardır. Her biri kendi ortamında diğerlerinden farklı ve güzel bir görünüme sahiptir. İşte aydın da farklı kategorilerde yer almış değerli insanların tanımı için kullanılır. Eğer bu nitelikler bilgiyle de desteklenirse, aydının etkinliği ve dolayısıyla göreceli olarak değeri artar. Aydını, bugün yaşadığımız çok ilginç tartışmalar bağlamında, özellikle üniversitelerdeki bir kısım öğretim üyelerinin turbanı tehlike, bir kısmının da özgürlüğe atılmış bir adım olarak görme bağlamında yeniden tanımlamaya kalkışırsak:

Dogmatik (koşullanmış) duygulardan kurtulmuş ya da kalıtsal olarak bu yapıda olmayan, kendisi uygulasa da uygulamasa da yeniliklere açık olan, bir sorunun nedenini araştıran, bilgi toplayan, öğrendiklerini çevresindekilere yaymaya çalışan ve onlarla paylaşan, düşüncelerini özgürce savunan, baskıcı ve çıkarcı idari sistemlere karşı uygarca ve cesurca karşı koyabilen, toplumun çıkarı için kendi çıkarlarından ödün verebilen, edindiği bilgiler ile doğru varsayımlar kurabilen ve yargıya ulaşan, yeni bilgilerin ışığı altında kazanmış olduğu eski ya da yanlış düşünce ve tavrını değiştirebilen, başka insanların yanılgılarına da hoşgörülü olabilen, ... kişi aydın olarak nitelendirilebilir.

Bilgisini sadece kendisine saklayan bir hekimin, bilgisini üstünlük kurmak için kullanan bir politikacının, çıkar sağlamak için çağdışı öğretileri devam ettirenlerin, kendini doğrudan ilgilendirmeyen konularda fikir ve bilgi edinmeye çaba göstermeyenlerin ve insan soyunun geleceğini ve çeşitliliğini tehlikeye düşürecek her türlü eyleme destek verenlerin, kazanılmış kültürel aydınlığı karanlığa çevirenlerin aydın olarak nitelenmesi düşünülemez.

Türban ile ilgili tartışmalarda, üniversitelerdeki öğretim üyelerinin taraf olması doğaldır; ister yanılmış olsunlar isterse doğruyu savunsunlar. Ancak, öğretim üyelerinin destek sağlaması, başak bir kesimin destek sağlamasından farklı bir olgudur. Çünkü öğretim üyesi, eğer üç kağıtçılık yaparak ya da siyasi görüşü nedeniyle yandaş bulup o unvanları kazanmamış ise, analistik düşünen insan demektir. Her kesim, öğretim üyelerinin açıklamalarına kulak vermek zorundadır. Acaba, bu son gelişmelerde, böyle bir analistik yargı olmuş mudur? İlk bakışta birileri, ister körü körüne olsun ister masum bir inanç nedeniyle olsun, başlarını örtmek isteyenlere destek vermeyi aydın olmanın bir unsuru olarak düşünebilir; bu düşüncesinde de haklı görülmelidir. Ancak, aydının toplumu ve geleceği düşünmesi gibi bir sorumluluğu da vardır. Diyelim ki imza toplayarak, mecliste çoğunluğu sağlayan ve dediğim dedik diyen bir ziyniyete, içtenlikle ya da körü körüne destek sağlıyorlar. O zaman, bilim adamı kadrosundan maaş alan bu kesimin şu evrensel hesabı da yapması gerekiyordu. En azından bir matematik profesörü olan aydın bir düşünürün oğlu, bu hesabı yapabilmeliydi. Diğerlerinin hesabı yetmiyor olsa dahi, bu matematik profesörünün hesapta hata yapacağını düşünemeyiz. Basit bir mantık, 2 X 2 = 4; bu gerçekten böylemidir? Olabilir de olmayabilir de… Yani türbanın serbest bırakılması bir özgürlük simgesi olabilir de olmayabilir de… O zaman işlemin tersini yaparak bunun doğruluğunu sınamaya girişiriz, yani 4’ü 2’ye böleriz. 4/2 = 2 çıkınca da doğruluğu onaylanmış olur. Aynı mantıkla, turban bir özgürlük simgesi ya da aracı ise, bunun tersi de doğrudur; yani başörtüsü ya da türbanın toplumsal simge ya da zorunlu giyim aracı olduğu toplumlarda özgürlükçü düşünce yaygındır. Şimdi imza toplayan meslektaşlarım özellikle bu matematik profesörümüze soruyorum. Başını örtüp, turban takıp da özgür düşünceye ulaşmış bir ülke ya da topluluk tanıyor musunuz? Yaklaşık 58 Müslüman ülkede – ki bunların hemen hepsinde türban ya da benzeri örtü zorunludur- özgür düşünce yaygın mıdır? Irkı, coğrafik yapısı, geçirmiş olduğu tarihi süreci, dili farklı olan bu kadar ülkede nasıl oluyor da, her defasında turban = cahillik, despotizm, anti-özgürlük, bilimdışlılık, yalancılık, dolandırıcılık yaygındır. Sayın matematik profesörümüz bu eşitliğin bir rastlantı olduğunu ileri sürebilir mi? Süremiyorsa ya da kendine göre –dogmalarını değil, aklını kullanabilen insanları- ikna edecek bir açıklama yapamaz ise, bu bulunduğu toplumu bile bile uçurama sürüklemek demektir. Bu tip insanların tanımını da benim yapmama gerek yok, bir vatanperver ve bir düşünür olan babası zaten yapmıştı…

Türbanperest bu öğretim üyeleri aklını kullananlara ve olaylara analistik gözle bakanlara –ötekilere- olmasa dahi kendilerine şu hususları da açıklamak zorundalar. Eğer, gerçekten dini inançları nedeniyle bir kesim giyim, kuşam ve diğer hususları, inançlarının gereği gibi yaşamak istiyorlarsa ve bunda da ısrarlı olmak hakları ise, önümüzdeki günlerde bunların şu isteklerine de, bu –özgürlükçü öğretim üyesi kardeşlerimiz- bir çözüm bulmuş olmalıdırlar. Bunu bir öğretim üyesi olarak örenmek isterim.

Dini kitabın (bu Kuran da olabilir, Tevrat da olabilir, İncil de olabilir) içeriği tanrı kelamı olduğuna göre, hiç bir insanı kural bu kitabın ilkelerinin üzerine çıkamaz. Eğer bir insanın üniversitede dini inancını aynen koruyarak eğitilmesi isteniyorsa, bu kesimin bize eğitim ve öğretim sırasında şu hususları yönetmesi ve talep etmesi de kesinlikle hakları olacaktır.

Kuran’da miras hukuku vardır. Bayanlar gayrimenkulden pay alamazlar. O halde miras hukukunu ben Kabul etmiyorum ve okumak istemiyorum diyebilir

Kuran’da 40 miskal altın ya da gümüş karşılığı kazancın yıllık ödenmesi gereken zekâtı, bir miskaldir; yani %2,5’luk bir çeşit ödenti. O zaman, bu öğrenciler de bize şu soruyu yönetebilirler; bir tanrı oranı varken, siz ne hakla, %18 KDV ya da bilmem ne oranlarında vergi hukukunu bana okutup ya da talep ediyorsunuz?

Kuran’da insanlar kaderi-alın yazıları ile birlikte yaratıldıklarına göre, siz hangi hakla bir ceni üzerinde iyileştirme operasyonunu giriyorsunuz? Bunu şiddetle ret ediyor, genetik ıslahı ve biyoteknolojik uygulamaları öğrenmek istemiyoruz derlerse ne diyeceksiniz?

Bugün dünyanın gelişmiş üniversitelerinin hemen hepsinde öğretilmesi zorunlu evrim konusu, yaratılış inancımız nedeniyle yasaklanmalıdır derse ne diyeceksiniz?

Zina yapanlar recm (taşlanarak öldürme) edilmelidir derlerse (AKP, inancımıza aykırı olarak zinayı serbest bırakan yasal düzenlemeyi yapmış olmasına karşın) edilmeli, hırsızlık yapanların kolu kesilmeli der ve ben sizin ceza hukukunuzu kabul etmiyorum ve öğrenmek de istemiyorum, benim inançlarım, sizin kurallarınızdan daha evrenseldir ve tanrısaldır derse ne diyeceksiniz? Örtüsüne evet dediğiniz bu çocuklarımızın, kutsal kitapta yazılı buyruklara hayır demesini mi öğütleyeceksiniz? Birileri hayal görüyor… Aydın hayal görmez, geleceğini de hayallere oturtmaz. Aydın, geleceği görerek önlemini alan insanın tanımıdır… Üniversiteler de bilgili, eğitilmiş, aydın insanların bulunduğu kurumlardır… Çağdışların değil… *

Önümüzdeki yüzyıl, dogmatik kalıpların batağında yüzen değil, bilgi birikimi sağlanmış, yeterince beceri kazandırılmış, kendi kısa vadeli çıkarlarını toplumun çıkarından önde görmeyen, tarihten gelen tortulardan arınmış "aydın" insanların dünyası ve egemenliği olacaktır. Bunun dışında kalanların ise yaşama şansı olmayacaktır. Dünya olanak bakımından, sayısız insana değil, nitelikli insanlara yuva olacak kadar küçülmüştür. Bunu, bugüne kadar doğal seçilim yürütmüştür; önümüzdeki yüzyıldan sonra ise yapay seçilim yürütecektir. Hazırlıklı olmayan toplumların ve bireylerin alacakları yaraları bir uyarı olarak bildirmek, benim bilimsel görevimdir. Dilerim, bu uyarıları birileri yeterince algılar ve bu toplumun gerçek bilim toplumuna dönüşmesi için gerekli ilk adımları attırır... Bu gücün lokomotifi de üniversitelerin aydın insanları olmalıdır. Yoksa bin bir emekle bugüne kadar getirdiğimiz, uygarlaşma yolunda önemli aşama kaydetmiş, canımızdan daha çok sevdiğimiz –modern model -Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte, tüm Müslüman ülkelerin acı sonunu hazırlamış olabiliriz… Omzunuzdaki yük çok büyüktür derim… *

Mitolojiye göre, bir gün, Tanrı, yakın zamanlarda bulunan Sümer yazıtlarına göre Mezopotamya'da yaşadığı bilinen bir topluluğa, tufan olacağını bildirmiş. Bu uyarıyı ciddiye alan tek insan (Sümer yarı tanrısı Zisudra) Nuh Peygamber olmuş ve yaptığı büyük bir gemiye, her hayvandan birer çift alarak, tufanda kendi ailesinin ve bu hayvanların dölünün korunmasını sağlamış. Uyarıyı ciddiye almayanlar da sulara gark olmuş...

Bir bilim adamı olarak bir tufanın yaklaşmakta olduğunu düşünüyorum.

Ali Demirsoy

okinono 28-02-2008 00:37

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
İnsanlardaki Riyayı bu kadar güzel yüzüne vuran bir yazıyı uzun zamandır okumamıştım.

Riya ne acaip bir takınılmış tavır. Dinliside dinsizide aynı görünüyor içerisine girince.

Benim ilgilendiğim yer ise *şu iddia;

"Dünya olanak bakımından, sayısız insana değil, nitelikli insanlara yuva olacak kadar küçülmüştür. Bunu, bugüne kadar doğal seçilim yürütmüştür; önümüzdeki yüzyıldan sonra ise yapay seçilim yürütecektir. Hazırlıklı olmayan toplumların ve bireylerin alacakları yaraları bir uyarı olarak bildirmek, benim bilimsel görevimdir. Dilerim, bu uyarıları birileri yeterince algılar ve bu toplumun gerçek bilim toplumuna dönüşmesi için gerekli ilk adımları attırır..."

Bu bölüm tam benim saklı başlığa yaraşır. :)

Selamlar

imhotep 28-02-2008 20:55

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Üniversitelerde Türban Serbest Olamaz


Türban yasağı, yargı kararlarında belirtildiği gibi Cumhuriyetin temel niteliklerinden birisi olan laiklik ilkesinin gereğidir. Anayasa Mahkemesi'nin yukarıda belirtilen yorumları yine anayasaya göre bağlayıcı niteliktedir. Bu kararları üniversite dışında alınan ve sadece yargıyı ilgilendiren kararlar olarak yorumlamak hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz.

Türbanı kadın özgürlüğü olarak sunan ve bunu siyasi rant aracı olarak kullanan düşüncenin Çankaya'ya çıkmasının ardından, yeni YÖK Başkanı'nın üniversitelerde tüm yasakların kaldırılacağını açıklaması türban konusunu yeniden gündemin ön sıralarına taşıdı.

Siyasal simge olarak kullanılan türbanın üniversitelerde kullanılması anayasa ve yasalarımıza aykırıdır. Anayasanın temel ilkeleri değişmedikçe bu aykırılık devam edecektir.

Üniversitedeki öğretim elemanları, memurlar ve öğrencilerin kılık kıyafetleri ilk kez YÖK Başkanlığı'nın 20.12.1982 tarihli genelgesi ile düzenlenmiştir. Söz konusu genelge öğrencilerle ilgili olarak 22.7.1981 tarihli Bakanlar Kurulu kararnamesine gönderme yapmış ve kız öğrenciler için "Kurum içinde baş örtülmeyecek" düzenlemesini getirmiştir. Adı geçen genelgenin iptali için açılan davayı Danıştay 8. Dairesi 13.12.1984 tarihli kararıyla (1984/1574) reddetmiştir.

Daire bu kararında "Başörtüsü masum bir alışkanlık olmaktan çıkarak kadın özgürlüğüne ve Cumhuriyetimizin temel ilkelerine karşı bir dünya görüşünün simgesi haline gelmektedir. (...) Aydın, uygar ve cumhuriyetçi gençler yetiştirmekle görevli eğitim kurumlarının bazı kuralları öğrencilere uygulaması doğaldır. Bu kurallar herkesçe bilinen ve benimsenen Cumhuriyetin kurallarıdır. Bu kuralları öğretmek ve benimsetmekle görevli eğitim kurumlarının bunlardan ödün vermesi düşünülemez" denilmektedir.

İlk düzenleme 1988'de yapıldı

Üniversitelerde öğrencilerin kıyafetleri ile ilgili ilk yasal düzenleme 10.12.1988 tarih ve 3511 sayılı yasa ile yapılmıştır. Bu yasa ile 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası'na ek 16. madde eklenerek "Yükseköğretim kurumlarında, dershane, laboratuvar, klinik, poliklinik ve koridorlarda çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur.

Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir" düzenlemesi getirilmiştir. Söz konusu yasa, Anayasa Mahkemesi'nin 7.3.1989 tarihli kararıyla (1989/12) anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararında "Devlet kuruluşlarında dini inanç ve düşünce sebebiyle belli kişilere örtü veya türban örtme hakkının tanınması, Anayasanın 24. maddesinde belirlenen din ve vicdan hürriyeti sınırlarını aşan ve laiklik ilkesiyle tamamen çatışan bir durum arz etmektedir. (...) Türkiye Cumhuriyeti'nde sadece belli bir inançta bulunan kesimin yıllardır oluşturmak istediği Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı yaşam biçimi, benimsedikleri kılık ve kıyafetle simgelenmekte ve böylece toplumda ayrı bir yeri ve kamplaşmayı ortaya koymaktadır" denilmektedir.

Yürürlükteki yasa

Üniversitelerde kılık kıyafetle ilgili ikinci yasal düzenleme 25.10.1990 tarih ve 3670 sayılı yasa ile yapılmıştır. Bu yasa ile 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası'na ek 17'nci madde eklenerek "Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile üniversitelerde kılık kıyafet serbesttir" hükmü getirilmiştir. Bu yasa halen yürürlüktedir. Yasanın anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile iptal davası açılmış ve Anayasa Mahkemesi bu davayı reddetmiştir.

Burada ret gerekçesi önem kazanmaktadır. Yüksek mahkeme 9.4.199 sayılı kararında (1991/Cool aynı konudaki önceki kararına gönderme yaparak "yürürlükteki yasa" deyiminin anayasayı da kapsadığını belirtmiş, "Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak koşulu, anayasaya aykırılığı saptanmış olan, dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü ve türbanla kapatılması durumunu kılık kıyafet serbestisi dışında tutmaktadır.

Madde, öngördüğü serbestiyi kendi içinde sınırlandırmıştır" demiştir. Başka bir deyişle "yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak" demek zaten türban yasağını içermektedir. Mahkeme söz konusu yasayı bu gerekçe ile iptal etmemiştir.

Yasaları bağımsız yargıçlar yorumlar

Anayasamızın 153'üncü maddesinin son fıkrasında "Anayasa Mahkemesi kararları, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını gerçek ve tüzelkişileri bağlar" denilmektedir. Bu nedenle yukarıda belirtilen Anayasa Mahkemesi kararları hukuken bağlayıcıdır. Bir hukuk devletinde yasaları bağımsız yargıçlar yorumlar. Bir suçtan dolayı ceza alan bir kişi, "Ben yasayı böyle yorumlamıyorum, bu karara uymuyorum" diyemez. Siyasi ve ideolojik nedenlerle hukuka uymamak, hukuk kurallarını beğenmemek hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz.

Üniversitelerde türban yasağına uymayan öğrencilere verilen disiplin cezaları aleyhine idari mahkemelerde açılan pek çok dava yukarıdaki gerekçelerle reddedilmiştir. İç hukuk yollarının tükenmesi üzerine konu Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na (AİHK) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşınmıştır.

AİHK, 3.5.1993 tarihinde verdiği kararla, "Yükseköğrenimi laik bir üniversitede yapmayı seçen bir öğrencinin bu üniversitenin düzenlemelerini kabul etmiş sayılacağını, laik üniversitelerin, öğrencilerin kılık kıyafetlerine ilişkin kurallar koyabileceğini, bunun din ve vicdan özgürlüğüne müdahale sayılamayacağını" belirtmiştir. AİHK'nin bu kararından sonra, 2002 yılında Türkiye Cumhuriyeti aleyhine 100.000 Avro tazminat talebi ile dava açan Hayrünnisa Gül davasını geri çekmiştir.

AİHM ise Leyla Şahin davasında 29.4.2004 tarihli kararında "İstanbul Üniversitesi'nce İslami başörtüsü giyilmesine kısıtlama konulmasının ve bunu uygulamak için tedbir alınmasının demokratik bir toplumda gerekli olduğunu" belirtmiştir. AİHM'nin temyiz mahkemesi niteliğindeki Büyük Kurulu, 10.11.2005'te Leyla Şahin'in itirazını karara bağlamış (44774/9Cool, "Türban yasağının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni ihlal etmediğini" teyit etmiştir.

Hukuk yolları tükendi

Görüldüğü gibi üniversitelerimizde türban yasağının kaldırılması ile ilgili olarak iç ve dış hukuk yolları tükenmiştir. Bu yasağa uymayanlar hakkında ceza kanunlarımızda tanımlanan bir yaptırım bulunmamaktadır. Konu disiplin hukuku çerçevesinde yaptırıma bağlanmıştır.

YÖK Başkanlığı'nca 2000 yılında üniversitelere ve üniversiteyi kazanan öğrencilere gönderilen yazıda, "Türbanlı olarak üniversiteye gelmek, üniversitenin huzur ve sükûnetini bozan siyasi ve ideolojik bir eylem" olarak kabul edilmiş ve Öğrenci Disiplin Yönetmeliği'ne göre (Md 10/b) yükseköğretim kurumundan çıkarılmayı gerektiren bir disiplin suçu olarak değerlendirilmiştir.

Türban yasağı, yargı kararlarında belirtildiği gibi Cumhuriyetin temel niteliklerinden birisi olan laiklik ilkesinin gereğidir. Anayasa Mahkemesi'nin yukarıda belirtilen yorumları yine anayasaya göre bağlayıcı niteliktedir.

Bu kararları üniversite dışında alınan ve sadece yargıyı ilgilendiren kararlar olarak yorumlamak hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz. Hukuka uymak ve uymayanları uydurmak yöneticilerin asli görevleridir. "Hukukun üstünlüğüne bağlı kalacaklarına" namus ve şerefleri üzerine ant içmiş olan siyasetçiler bu kurallara uymak zorundadırlar. Yasağa uymak siyasi bir tercih sorunu değil, hukuki bir zorunluluktur.

Laiklik ilkesi anayasadan kaldırılmadıkça üniversitelerde türban yasağı devam etmektedir. Anayasanın temel niteliklerini değiştirmeye parlamento çoğunluğunun yetkisi yoktur ve gücü yetmez. Türbanın Çankaya'ya çıkması, üniversitelerdeki türban yasağı ile ilgili yukarıda belirtilen hukuki düzenlemeleri geçersiz kılmaz.

Cihangir Dumanlı - Eski Yükseköğretim Denetleme Kurulu Üyesi

imhotep 28-02-2008 20:55

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Türban Tartışmaları...

Anayasa Mahkemesi ve AİHM'nin kararları ortadayken türbanın serbest bırakılabilmesi için anayasaya hüküm konması anayasanın değiştirilmesi teklif edilemeyen maddeleri ve İnsan Haklan Avrupa Sözleşmesi'yle açıkça çelişecektir.

Başbakan Tayyip Erdoğan 'ın İspanya'da gerçekleştirdiği basın toplantısında türbana yönelik olarak beyan ettiği, "Simgelere, sembollere, özgürlüklere yasak getirebilir misiniz?" şeklindeki sözleri hukuku doğrudan ilgilendirdiği için bu açıklamanın yapılması zorunluluğu doğmuştur.

Öncelikle belirtmeliyiz ki, hukukta bu konuda birçok mahkeme kararı yayımlanmıştır. Türbanın siyasi simge olduğu ve de simgelerin kamusal alanda kullanımını yasaklayan mahkeme kararları bir arada düşünüldüğünde, hukukumuzda bir türban mevzuatı oluştuğunu söylemek olasıdır.

Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve de son olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından verilen türban kararlarının gerekçelerinde altı çizilen en önemli konu, bir siyasi (dini değil) simge olan türbanın başta üniversiteler olmak üzere hiçbir kamusal alana girmeyeceği ve laiklik adına girmemesi gerektiğidir.

Bilindiği üzere anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddesi olan 2. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik niteliğini, 24. maddesi ise dini özgürlüğün sınırlarını düzenlemektedir.

AİHM'nin de türban kararlarında sıklıkla vurgu yaptığı Anayasa Mahkemesi kararı da türbanın hukuk karşısındaki konumunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna göre Anayasa Mahkemesi'nin 1998 tarihli Refah Partisi davası ve 2001 tarihli Fazilet Partisi davalarındaki kararlarında, söz konusu partilerin liderlerinin kamu sektöründe ve/veya okullarda türban giyilmesine ilişkin ifadelerinin şeriat temelinde bir rejim oluşturma niyetini ortaya koyduğu şeklinde değerlendirmiştir.

Yine Leyla Şahin/ Türkiye kararında AİHM, üniversitelerde dini simgelerin giyilmesine getirilen yasaklamanın temelini oluşturan düşünce laiklik ilkesidir.

Çoğulculuk değerlerinin, diğerlerinin haklarına saygının ve özellikle yasa önünde kadın ve erkeğin eşit olduğunun öğretildiği ve hayata geçirildiği bir çerçevede görülmekte olan dava da dahil olmak üzere, kız öğrencilerin üniversitede bulundukları sırada başlarını türbanla örtmelerine ve dini semboller kullanmalarına konuyla ilgili yetkililerce onay verilecek olması halinde, bu onayın laiklik değerlerine aykırı olarak değerlendirilmesi anlaşılabilir bir durumdur, diyerek, türban yasağının, İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü düzenleyen 9. maddesine aykırılık oluşturmadığına hükmetmiştir.

Aynı kararda başvurunun özel hayatı düzenleyen 10. madde ile ayrımcılık yasağını düzenleyen 14. maddesiyle ilişkilendirilemeyeceğini hüküm altına almıştır.

AİHM'nin de kararlarında sıklıkla vurgu yaptığı Anayasa Mahkemesi kararında da "Türban takmak, önemsiz ve masum bir uygulama olmanın dışında, Cumhuriyetin temel ilkelerine ve kadınların özgürlüklerine aykırı bir simge olma yolunda ilerleyen bir süreçtir" ifadesi yer alır. Başbakan'ın bu son demeciyle türban, süreç olmaktan çıkmış; Cumhuriyet'e ve çağdaş yaşamı benimsemiş kadınların özgürlüklerine karşıt bir olguya dönüşmüştür.

Avrupa'da yasak

Sayın Başbakan'ın "Böyle bir yasak dünyanın neresinde var?" biçimindeki sözleri de o anki heyecanla söylenmemişse bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü herkesçe bilindiği gibi Avrupa'nın birçok ülkesinde birçok siyasi simge yasaktır.

Buna türban da dahildir. Örneğin Fransa ile Almanya'da okullara türbanla girmek yasaklanmıştır. Fransa'da dini simgeler ya da dini çağrıştıran imler okullardan kaldırılmıştır. İspanya'da faşist Franko dönemini andıran simge ve işaretler bizzat yasa çıkarılarak yasaklanmıştır. Buna son örnekse Başbakan'ın bu açıklamasından tam bir gün sonra İtalya'da yaşanan olaydır.

Papa 16. Benediktus, Roma La Sapienza Üniversitesi'nde akademik yılın açılış» için yapılacak törene, protestolar nedeniyle katılamamıştır. Öğretim üyesi ve öğrencilerin protestolarının temelinde yatan nedene bakıldığında, yine aynı dini simgeyle karşılaşıyoruz. Papa'nın dini temsil ettiğini belirten öğrenciler, La Sapienza Üniversitesi'nin laik bir üniversite olduğunu, bu nedenle dinin yaşayan simgesi olan Papa'nın ziyaretinin laiklik ilkesine zarar vereceği endişesinden dolayı bu ziyarete izin vermeyeceklerini belirtmişler ve Papa'yı kararından vazgeçirmişlerdir.

Türbanın kamusal alanda yasaklanmasına karar veren Anayasa Mahkemesi, türbanı serbest bırakan düzenlemelerin anayasanın laiklik ilkesini düzenleyen 2, yasa önünde eşitlik ilkesini düzenleyen 10. ve nihayet din özgürlüğünün sınırlarını hüküm altına alan 24. maddesine aykırı olduğuna karar vermiştir.

Zorla kabul ettirilemez

Yüksek mahkeme kararında laiklik adına yaşamsal tespitler yer alır. Buna göre anayasal bir kazanım olan laiklik; yasa önünde eşitlik ve din özgürlüğünün bir garantörü olarak rol oynamış ve demokrasi için esaslı bir koşul olmuştur. Laiklik ayrıca, devletin, bir din ya da inancı tercih ettiğini göstermesini engellemiştir.

Son olarak, laik bir devlet, yasama işlevini yerine getirirken, dini bir inanca dayanamaz. Herhangi bir dine özgü kıyafeti giymenin bir hak olarak görülemeyeceği; ibadet, din ve vicdan özgürlüğünün öncelikle, bir dine uymak ya da uymamak bağlamında karar verme özgürlüğünü garanti altına alır. Mahkemeye göre, herkes, bir kadın ya da erkek, toplumun gelenekleri, dini ve sosyal değerleri açısından dilediği gibi giyinme konusunda özgür bırakılır.

Ancak, bir dinin dayanak gösterildiği özel bir kılık kıyafet yasasının, bireylere zorla kabul ettirilmesi, söz konusu dini inanç, çağdaş toplumla bağdaşmayan değerler grubu olarak sunulup ve algılanır. Nüfusun çoğunluğunun Müslüman olduğu Türkiye'de, türban giymenin zorunlu bir dini ödev gibi sunulması dini gerekleri yerine getiren Müslümanlar, getirmeyen Müslümanlar ve inanmayanlar arasında kılık kıyafet yüzünden ayrımcılıkla sonuçlanabileceği, türban takmayı reddedenlerin hiç kuşkusuz din karşıtı veya dinsiz olarak değerlendirebileceği de kararda belirtilmiştir.

Devlet eğitiminin tarafsızlığı ilkesiyle uyumlu olmayan türbanın, farklı dini inanç ve itikat sahibi öğrenciler arasında çatışmaların doğmasına neden olabileceğine de dikkat çekilmiştir.

Üniversite sonrası

Bu durumda hükümetçe hazırlanan Anayasa taslağında türbanın önünün açılması ve üniversitelerde serbest bırakılması tartışmalarına da değinmek istiyoruz. Kamuoyuna yansıdığı biçimiyle türbanın üniversitelerde serbest bırakılması için anayasaya konması düşünülen "Ahlak kurallarına ve ceza kurallarına aykırı olmamak koşuluyla, üniversitelerde giyim kuşam serbesttir" hükmü de türbanın hukuken önünü açmaya yetmeyecektir.

Anayasa Mahkemesi ve AİHM'nin kararları ortadayken türbanın serbest bırakılabilmesi için anayasaya hüküm konması anayasanın değiştirilmesi teklif edilemeyen maddeleri ve İnsan Haklan Avrupa sözleşmesiyle açıkça çelişecektir. Kaldı ki türbanla okuyan bir öğrencinin eğitimden sonra mesleğini yerine getirirken de türban takmak isteyeceği, bu konuda da dayatmada bulunacağı kaçınılmaz bir gerçektir. Bu nedenle eğitimin türbansız sürdürülmesi laiklik açısından bir zorunluluktur.

Siyasi iktidarın aldığı oya güvenerek çoğunlukçu siyaset yöntemiyle "ben yaptım oldu" anlayışından, bir an önce vazgeçmesi tüm toplum kesimlerinin yararınadır.

Medeniyetler zirvesine katılan Sayın Başbakan'ın, uygarlığın ve demokrasinin ölçütü olan laiklik ilkesini en fazla korumakla görevli olan kişi konumunda olduğu da unutulmamalıdır.

Av. Kazım Kolcuoğlu - İstanbul Barosu Başkanı

imhotep 28-02-2008 20:56

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
'Velev ki Siyasal Simge de Olsa..'

Türban ya da sıkmabaş, toplumu bölüyor...

Tabii medyayı da...

Tartışma yaygınlaştıkça, insanların, yazarların tıynetleri de ortaya çıkıyor.

Kimi ağırbaşlı, soğukkanlı...

Kimi saldırgan, pervasız...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, türban için 'Velev ki siyasal simge olsa... ' deyince, Cüneyt Ülsever , 17 Ocak 2008'de Hürriyet 'te şunları yazdı:

"...dini inanç gereği takılan türban siyasal simge olarak kullanılamaz.

Zira anayasanın 24. maddesi:

'Kimse... dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz' diyor.

Din gereği takılan türbanın siyasal sembol olarak da kullanılması bir 'istismar'dır ve anayasaya göre böyle davranmak suçtur..."

Ülsever yazısında, türban ya da sıkmabaş üniversitelerde serbest bırakılırsa, bu simgeyi kullanmayanların da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurma haklarının doğabileceğini belirtiyordu:

"...Anayasa değişse dahi, türban takmayan bir kişinin türbanın yasaklanması için yeniden AİHM'ye gitmesi, AİHM'nin yeni bir karar alırken 'Leyla Şahin Kararı'nı bir içtihat olarak kabul etme ihtimali her an mevcuttur."

İki gün sonra Nazlı Ilıcak , 19 Ocak tarihinde 'Ah Hoca, Vah Hoca' başlığıyla Sabah 'ta şunları yazdı:

"Perşembe akşamı, hem Show TV'de, hem de Kanal D'de başörtüsü tartışıldı. Kimilerinin sergilediği cehalet karşısında dilim tutuldu. Prof. Semih Gemalmaz , Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM), Leyla Şahin hakkında verdiği karar sebebiyle, üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılamayacağını, kaldırıldığı takdirde, başı açıkların mahkemeye müracaat edebileceğini ileri sürdü. Koskoca üniversite profesörü çıkmış, bilim dışı konuşuyor ve herkesin sözlerine inanmasını bekliyor..."

Ilıcak yazısını bitirirken şöyle diyordu:

"...AİHM, Leyla Şahin ' e üniversitede uygulanan başörtüsü yasağını, Sözleşme'ye aykırı bulmadı; 'Hak ihlali yok' dedi. Türkiye'de yasak kalktığı takdirde, başı açık olanlar AİHM'ye başvuramazlar."

20 Ocak 2008'de Ülsever "Başbakan'ın 'hınk' deyicisi!" başlıklı yazısıyla Ilıcak 'a yanıt verdi:

"... Nazlı Ilıcak' ın 'yeniden AİHM'ye gidilemez' sözleri sadece 22 Temmuz seçimleri öncesi AKP'den aday adayı olduktan ve parti tarafından adaylığı reddedildikten sonra TMSF tarafından tayin edildiği Sabah Gazetesi'nde sürdürdüğü 'hınk deyicilik!' görevinin gereğidir, gerçekle hiçbir alakası yoktur..."

Ülsever yazısında daha sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıcı Rıza Türmen 'in 16 Ocak tarihinde Sabah 'ta yayımlanan demecine gönderme yapıyordu.

Bu demecinde Türmen şöyle demişti:

"...Türkiye yasağı kaldırabilir. Tersi bir dava, başı açık bir kişi tarafından AİHM'nin önüne getirilirse, bu yeni bir durumdur ve değerlendirilir. Fakat mahkeme, daha önce verdiği içtihadi kararlar ışığında karar verir."

Ülsever yazısını Ilıcak 'a iki soru sorarak bitiriyordu:

"1) İlla ki AİHM dediğini yapacak diye bir şey yok, ama yılların AİHM yargıcı Rıza Türmen de mi cahildir ve her ne demekse bilim dışı konuşmuştur? Nazlı Ilıcak olmasa o da mı herkesin kendisine inanmasını umacaktır?

2) Nazlı Ilıcak kendi gazetesi Sabah ' ı neden okumuyor?"

***

Ilıcak 'ın "bilim dışı konuştuğunu" öne sürdüğü Prof. Gemalmaz , bu konuda yazdığı muazzam kitabıyla tanınan bir hoca.

Ilıcak 'ın, bir bilim insanına karşı kullandığı hakaret edici sözler beni çok üzdü.

Galiba insanlar, haksız oldukları ölçüde saldırganlaşıyor, ya da zaten sahip oldukları bazı olumsuz özellikleri dışarı vuruyor.

Emre Kongar

Cumhuriyet

imhotep 28-02-2008 20:57

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Laik Rejimin Yüzü Ak mı Kara mı?

Maske düştü, gerçek göründü.

Yıllardır türbanın sadece üniversitelerde serbest bırakılmasını savundu.

Kamuoyunu, partileri, medyayı uyuttu.

Oysa asıl amacı türbanı devletin hemen her kesiminde serbest bırakmak.

Bu amacını genç kızların üniversiteye devam etmelerini savunarak örttü.

Bu isteğe kimi saftirik aydınlar, medyanın önemli bir bölümü, ilim bilim adamları da katıldı.

Öyle ya; yükseköğrenim görmesini engellemek insan haklarından tutun da düşünce özgürlüğüne kadar bir yığın çağdaş kurallara aykırı. RTE 'nin sürüklediği bu iddia toplumda giderek yerleşti. Kabul gördü.

Sadece üniversitelerde türbana olanak tanımayı savunan RTE'nin asıl hedefi üzerinde durulmadı.

Üniversite örtüsü altında asıl amacın türbanı kamuya yaymak, böylece türbanı ulusallığa taşımak olduğunu son günlerde nihayet -saftirik aydınlar, medyanın önemli bir bölümü, anlı şanlı kimi ilim ve bilim adamları- görmeye başladılar.

Bu hedefe varmayı amaç edinen RTE'ye; MHP ve onun yükseklerde dolaşan, ne ki, öngörü gerektiren siyasal stratejiden yoksun olduğunu örnek olaylarla kanıtlayan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli payanda oldu.

İkinci kez RTE'nin kuyruğuna takıldı. AKP'ye ortak oldu.

***

Evet maske düştü, gerçek göründü.

Bahçeli, ne yazık ki, RTE'nin asıl amacını anlayamadı.

İkinci kezdir AKP'nin önündeki engelleri kaldırıyor. "Siyasal istikrara hizmet" sloganı altında 11'incinin Çankaya'ya çıkmasını sağladı.

Şayet RTE amacına ulaşmakta başarılı olursa; Bahçeli, yeşil ışık yakarak laik Cumhuriyetin temellerine ikinci kez dinamit koymasını sağlayacak.

***

Bahçeli, anayasanın 10. maddesinde yapılacak değişiklikle yıllardır toplumu sarsan sorunun çözümleneceğini sandı.

RTE'yi tanımamak, hâlâ değiştiğini sanmak tam bir gaflet!

Değişmedi. Dinci saplantılarından asla vazgeçmedi. Ustaca sakladı. -Saftirik aydınlara, medyanın önemli bir bölümüne, anlı şanlı kimi ilim ve bilim adamlarına- "değiştiğini" yutturdu.

Şimdi olan nedir?

RTE, anayasanın 10. maddesiyle yetinmiyor. Kırk dereden su getirerek, anayasanın 2. maddesindeki laiklik saptamasını bahane ederek, diğer bir maddeye -hiçbir kayıt konulmadan- üniversitelere tanınmak istenilen kılık kıyafet "özgürlüğünü" devletin hemen her kademesine yaymak istiyor.

AKP anayasasının mimarı Prof. Ergun Özbudun bile isyan ediyor. Maddeye "inkılap kanunları, kamu düzeni, genel ahlak gibi, başkalarının hürriyetlerini ihlal etmek şartı gibi birtakım sınırlamalar getirmek" gerektiğini söylüyor.

Fakat RTE'nin kafası bu kısıtlamalara basmıyor. Ona göre, "Her insan giyiminde kuşamında özgür olmalıdır".

Bu sözün içeriğinde yatan anlam çok açık: İsteyen çarşaf da, cüppe de, poşu da giyebilir!

İnsan hak ve özgürlüklerini din uğruna kullanıyor.

***

Çankaya'daki AKP'li de gerçek niyetini Kayseri'de sergiledi. Türban konusundaki tartışmalara katılmak, siyaset yapma anlamına geleceği için, girmek istemediğini söyleyen Çankaya'daki 11'inci; "üniversitelerde inançların serbestçe yaşanmasını" istiyor.

Bu, şu demeye geliyor: Üniversitelerde türban yasağını kaldıran anayasa değişikliğini derhal onaylayacak.

İkinci olasılık; pazartesi günü aydınlanacak.

RTE, türbana her alanda kısıtlama getirmeyecek anayasa değişikliklerinde Bahçeli'yi "ikna edebilirse" ... veya ileride türbanı üniversite sınırları içinden çıkarıp yayacak bir manevra olanağı sağlayacak bir formül bulursa... Çankaya'daki türbanın bütün devlet dairelerine yayılmasını da onaylayacak demektir.

Pazartesi... laik rejimin yüzü ak mı kara mı... Göreceğiz.

Cüneyt Arcayürek

Cumhuriyet

imhotep 28-02-2008 20:57

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
AKP zihniyetinin demokrasiye bakışını en iyi liderleri özetlemişti:

Demokrasi bizim için bir tramvaydır, araçtır. Hedefimize ulaştığımız yerde ineriz!

Bu anlayışı güncellemek gerekirse, din ve kadın da AKP zihniyeti açısından bir "araç". Temel hedef iktidarda kalmak ve bunu perçinlemek.

İstanbul'dan bir okurumuz şu elektronik mektubu iletti:

Üniversiteyi bitirdikten sonra iş bulamayan aile dostumuzun kızı, belediyeye başvurmuştu. Kendisine, "bizde iş yok ama, şu şirkete git, orada iş verebilirler" demişler. O şirkette şu öneriyle karşılaşmış; ayda 500 YTL net maaş alacaksın, sigortan yapılacak, cebine uzun kullanımlı otobüs bileti koyacağız. İşi şu olacak; sana vereceğimiz türbanı takacaksın, belediye otobüslerinde yolculuk yapıp merkezi yerlerde dolaşacaksın!

Bu ve benzeri psikolojik mücadele yöntemlerini değişik yerlerden duyuyoruz. Toplumda zaten bir dönüşüm var. Bütün amaç bunun iyice yerleştiği, herkesin kabul etmesi gerektiği fikrini oturtmak!

***

Bir başka okurumuz... Şehrin hemen dışındaki akaryakıt istasyonundan, şu notu iletti:

Son dönemde değişik bir baskı unsuru ile karşı karşıyayız. Adam geliyor, benzin pompasının önünde camını açıp soruyor; "Mescidiniz var mı" diye. Yok deyince bir sürü laf ediyor. Bir daha gelişte yine olmazsa, buradan alışveriş yapmayacağını söylüyor!

Ankara'dan bir örnek:

Kentte hızla yaygınlaşmakta olan pastane zincirlerinden birinde bir grup türbanlı kadın toplantı yapıyor. Yiyip içiyorlar. Bir süre sonra "Mescit var mı" diye soruyorlar. Görevli eleman, "Burası bir inanç merkezi değil, eğer namaz kılmak isterseniz, bakın az ileride cami var, daha sonra da kılabilirsiniz, kazası var" karşılığını veriyor. Kadınlar ısrarla bir bölümün mescit olarak ayrılmasını istiyor, aksi halde bir daha gelmeyeceklerini söylüyor.

Bu gidişin mahalle baskısından öte, müşteri baskısına dönüştüğü görülüyor. Zorla "talep yaratıp" ardından "toplum böyle istiyor, millete karşı mı çıkıyorsunuz" edebiyatı!

***

Yukarıda aktardığımız örnekler gidişin boyutlarını ortaya koyuyor.

Kadınlar, toplumun dönüştürülmesinde önemli bir araç olarak kullanılacak, bu kesin!

Kapitalizmin kadını bir "cinsel obje" olarak kullanmasını yıllarca eleştirdik, karşı çıktı.

Şimdi siyasi yapı kadını bir "dinsel obje" olarak kullanıyor!

Kadınlarımız ne yapacak?

Erkekler olarak mücadeleyi onlara yükleyip kenara çekilmekten yana değiliz ama, mademki siyasi yapı bunu yapıyor, çağdaş, uygarlığı benimsemiş kadınlarımızın buna yanıt vermesi gerekir.

Önümüzdeki dönem mücadele kadınlar üzerinden yürüyecek. Kadınlarımızın içinden, ayrı ayrı kesimlerde çıkacak 200 kişilik toplum önderi gündemi etkileyebilir, kadın hareketini yönlendirebilir!

Kadınlar haykırmalı:

- Erkekler bizim üzerimizden siyaseti bıraksın... Biz ne cinsel ne dinsel objeyiz...

Biz insanız!

Mustafa Balbay

Cumhuriyet

imhotep 28-02-2008 20:58

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Simgelerin 'Özgürlüğü'Sınırlıdır!

"Türkiye'de kendi dinlerinin sembollerini ve dini inançlar üzerine kurulmuş bir toplum kavramını empoze etmeye çalışan aşırı siyasi hareketlerin olduğunu gözden kaçırmadığını" gerekçede belirten Avrupa Mahkemesi, sözleşme hükümlerine uygun olarak türbana karşı, Türkiye'nin, tarihsel deneyimini de dikkate alarak, tutum takınabileceğini açıklamaktadır.

Yüksek mahkemelerin yerleşik ve kararlılık gösteren kararlarında tartışmasız bir biçimde türbanın simge olduğu kabul edilmektedir.

Dinsel ya da siyasal simge olup olmadığı bağlamında değerlendirildiğinde, dinsellikten hareketle siyasallığa geçtiğine de kuşku bulunmamalıdır.


Gerçekten de, oldukça uzun bir süredir, siyasallaştığı ve laiklik ilkesini hedef aldığı görülmektedir. Yasaklamanın dayanağının laiklik ilkesi olması karşısında da anılan ilkeyi hedef alması bir bakıma doğaldır. Ancak, bunun doğal olması doğru olacağı anlamına gelmemelidir.

Dinsel inanç gereği takıldığının ifade edilmesi de takmayanlara karşı inançsızlık söylemini beraberinde getirmektedir.

Değişik ülkeler ve kararlar


Bireysel tercihlerin ya da özgürlüklerin sınırsız olmadığı, sınırlanabileceği evrensel hukukun kurallarındandır. Değişik ülkelerde dinsel simgelerin kullanılamayacağına ilişkin yargı kararları da bu düşünceyi doğrulamaktadır.

Nitekim Amerika Birleşik Devletleri'nde Federal Yüksek Mahkeme Goldman V. Weinberger davasında dinsel kıyafet-kamu düzeni çatışmasında kamu düzenine ağırlık verilmesi gerektiği ve dinsel simgelerin giyilemeyeceğini kararlaştırmıştır. (1)

Fransız Danıştayı (Conseil d'Etat) genel kurulu da 27 Kasım 1989 tarihli istişari görüşünde, dinsel simgelerin, eğitim kurumları içinde taşınmasının, kurumun düzenini ya da kamu hizmetinin normal işleyişini bozabileceğine işaret etmiştir.(2)

İsviçre Federal Yüksek Mahkemesi'nin 12.11.1997 tarih ve E.No. 2P. 419/1996 sayılı kararında da kuvvetli dinsel simge olan giysilerin belli koşullarda yasaklanmasında inanç özgürlüğünün özüne tecavüz olmadığı kararlaştırılırken idari mercilerce yapılan bu tür uygulamalarda "önemli derecede kamu yararı" nın varlığından söz edilmiştir.(3)

Öte yandan 23 Mayıs 1949 tarihli Federal Almanya Anayasası'nda laiklikten açıkça söz edilmemesine ve Bavyera eyaletinin okul düzenine ilişkin 21 Haziran 1983 tarihli yönetmeliğin dini eğitim, din dersi başlığını taşıyan 13/1 madde-fıkrasına göre resmi okullarda sınıflara çarmıh asılması zorunluluğu anayasa mahkemesi tarafından, bu kuralın ve kurala bağlı uygulamanın devletin dinsel alanda tarafsızlığını zedeleyeceğine hükmedilmiştir. (4)

Türkiye'deki uygulama ve kararlar

Anılan tüm bu kararlar Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 15.3.2005 tarih ve 2004/8-201 esas ve 2005/30 sayılı kararında, türban bağlamında dayanak-destek olarak da kullanılmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Türk Anayasa Mahkemesi'nin kararlarında dinsel simge olarak değerlendirilmesi yapılan türbanın öğretim kurumlarında yasaklanmasının laiklik ilkesine uygun olduğuna karar vermiştir.

Leyla Şahin /Türkiye davasında Dördüncü Daire'nin 29 Haziran 2004 tarih ve 44774/98 sayılı kararında Türk anayasa sistemi içinde kadın haklarının korunmasına verilen öneme değinilerek "Laik Anayasa Mahkemesi tarafından anayasanın temelini oluşturan değerlerde mündemiç bir ilke olarak tanımlanan cinsiyet eşitliği aynı zamanda Avrupa Mahkemesi tarafından sözleşmenin temelini oluşturan anahtar ilkelerden biri olarak tanınmaktadır ve Avrupa Konseyi'ne üye devletlerin ulaşması gereken bir amaçtır" denilmektedir.

Türbanın dinsel simgeden, laikliğe yönelik bir tehdit olarak siyasallaşmasına yine aynı kararda "özellikle Türk mahkemelerinin bu dini sembolün Türkiye'de yakın zamanda siyasi önem kazandığına karar vermelerinden beri" yasaklanmasının zorunlu-toplumsal gereksinim olduğu ifade edilmektedir.

"Türkiye'de kendi dinlerinin sembollerini ve dini inançlar üzerine kurulmuş bir toplum kavramını empoze etmeye çalışan aşırı siyasi hareketlerin olduğunu gözden kaçırmadığını" gerekçede belirten Avrupa Mahkemesi, sözleşme hükümlerine uygun olarak türbana karşı, Türkiye'nin, tarihsel deneyimini de dikkate alarak, tutum takınabileceğini açıklamaktadır.

İtiraz üzerine inceleme yapan AİHM'nin Büyük Dairesi de 10 Kasım 2005 tarih ve 44774/98 sayılı kararında dinsel ve giderek siyasal simge olduğunu kabul ederken Türk Anayasa Mahkemesi ile Dördüncü Daire'nin karar gerekçelerine aynen katılmıştır.

Simgelerin, bir toplumda, devlette önemli olduğu (5) genel olarak doğrudur; ne var ki her simgenin ve özellikle dinsel referanslı siyasal simgenin, laik bir devlette, kamusal alanda, sınırlanabileceği de yargı kararları eşliğinde düşünüldüğünde artık içselleştirilmelidir.

"Eğitim ve öğretim kurumlarında bazı giysilerin kullanılmasının özgürlük" sayılamayacağını açıklayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın son derece yetkin ve içerikli, yasal durumu da açıklayarak yaptığı "uyarı" dan sonra toplumda ve devlette gerilim yaratılmasından kaçınılacağı düşünülmelidir.

Türban için "sivil" (?) anayasa yapmanın lüks olduğu da unutulmadan!

Notlar

1- Abdullah Sezer: Türk ve Amerikan Yüksek Mahkeme Kararlarında Din-Vicdan Özgürlüğü ve Din-Devlet İlişkisi-Laisizm-Sekülarizm, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul, 2000, s.266
2- Sezer, age, s.137-138
3- Hüseyin Pekin: "İsviçre Yüksek Mahkemesi'nin Türban Kararı" Manisa Barosu Dergisi, sayı, 65, 1998, s.48-49
4- Ayşe Nuhoğlu: "İnanç Özgürlüğüne İlişkin Alman Anayasa Mahkemesi'nin Bir Kararı" Prof.Dr. Nurullah Kunter'e Armağan içinde, İstanbul, 1998, s.181-193
5- Selim Deringil: Simgeden Millete, İstanbul, 2007, özellikle s.53-93


Hamdi Yaver Aktan Yargıtay 8. Ceza Dairesi Üyesi

imhotep 28-02-2008 20:58

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Çene altı laikliği...

BU formül iyi:

"Çene altı..."

Türbanın bağlama yeri "çenenin altı" olunca hem demokrasiye uygun düşüyor, hem devrim yasaları açısından zararsız oluyor, hem laik cumhuriyet elden gitmiyor.

AKP ile MHP’nin çene çeneye verip buldukları bu:

"Çene altı formülü..."

Oysa AKP’ye yalakalık yapan bizim çenesi düşük aydınlar yıllardır ekranlarda yırtındılar da bunu akıl edemediler.

"Çene altı" formülü şöyle:

Türbanlı kızlar türbanın iki ucunu çenenin altında bağlayacaklar, böylece türban laik anayasaya uygun olacak.

Bir toplumu salak yerine koyarak, devrim yasaları ile alay ederek, Anayasa’daki laiklik tanımı ile dalga geçerek bulunan formül ancak bu kadar olur.

Çenenizi yormayın...

*

Türklerin,; ekonomiden sağlığa, depremden spora kadar her şeyi çene ile çözdüklerini bilirdim de, türban gibi rejimin tehdidi bir simgeyi "çenenin altı" ile çözecekleri hiç aklıma gelmemişti.

Bu kadar kolaymış:

"Çene altı..."

(........)

Ben asıl şu "altı" üzerinde duruyorum; bu ülke ne çektiyse "altı" olan şeylerden çekti:

Dil altı, sümen altı, şuur altı...

El altı, bel altı, hasır altı.

Hoş, vatandaş açısından hepsi aynı yere varıyor:

"Okka altı..."

AKP milletvekili ve Kadın Kolları Başkanı Fatma Şahin, şu türbanın nereye kadar yayılacağı konusunda, tıpkı çenesini tutamayan öbür milletvekilleri ve belediye başkanları gibi, partisinin bilinç altını açıkladı:

"Adım adım gideceğiz..."

*

Şimdi AKP’ye şirin gözükmek isteyen hukukçulara, profesörlere, işadamlarına, medya editörlerine bir görev düşüyor.

Ya bu "çene altı formülünün" çok da faydalı olduğunu anlatıp duracaklar, çeneye kuvvet...

Ya da; çenelerini kapatacaklar...

Nasıl olsa yalakalığın sınırı yok...

Bekir Coşkun

Hürriyet

imhotep 28-02-2008 20:59

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Çene Bağı...

AKP ve MHP türban sorununa iyi bir başlangıç yaptılar. Girişimin sorunu çözmeyeceğini, tam tersine başlatacağını vurgulamıştık. Geçen haftadan bu haftaya süren tartışmalar bunu ortaya koyuyor.

Adını ne koyarsanız koyun; ister türban, ister başörtüsü, enine boyuna tarifini de yaptığınıza göre, konu anayasaya girmiştir.

İki partinin üzerinde uzlaştığı son tarif şu:

Başı örtecek ama yüzü örtmeyecek, çenenin altından bağlanacak!

Bu tarife göre, bundan sonra en ciddi sorun şu:

Bağ yeri neresi?

Çenenin altı mı, üstü mü, yanı mı?..

Belki de türban ve başörtüsünden sonra yeni bir ad daha gündeme gelecek:

Çene bağı!

İki parti olayın üzerinde bu kadar çene patlattıktan sonra çözüm merkezini de çenenin altına getirmeleri rastlantı olmasa gerek.

AKP'nin bugünlerde başlıca kaygısı şu:

Partinin çekirdek tabanının çenesini tutamaması, "Bu yetmez, devamını isteriz" demesi!

Bu yüzden Başbakan, "Provokasyon istemiyorum, sorun çözülmüştür" diyor. Aslında çözülmediğini kendisi de biliyor ama, "bu aşamada, bu kadarı yeterli"!

****

Hakkını yemeyelim; bugünlerde en iyi muhalefeti MHP yapıyor.

Kime karşı?

AKP hariç her kesime karşı!

Siyasetin doğasına bakınca bunda küçük bir yanlışlık var; demokrasilerde bir iktidar vardır, muhalefet partileri de iktidarı denetlemek ve seçenek oluşturmakla sorumludur.

MHP, kendisine başka bir görev edinmiş görünüyor.

Devlet Bahçeli , partisinin son grup toplantısında, siyaset diliyle yorumlamak gerekirse herkese bindirdi...

TÜSİAD'a bindirdi, işine bak diye...

AİHM'ye bindirdi, karışma diye...

Yargıya bindirdi, haddini bil diye...

CHP'ye bindirdi, germe diye...

Bunca bindirmeden sonra AKP'yi de tepesine bindirdi, götürüyor!

22 Temmuz öncesinde Bahçeli'nin kullandığı AKP'ye ilişkin önemli saptamalardan biri şuydu:

İnanç hortumcuları!

Sanıyoruz türban bütün bunları örtmeye yeter!

****

Konunun hukuki boyutu bundan sonra konuşulacak başlıca alanlardan birini oluşturacak.

Bugüne kadar Meclis defalarca af çıkarmıştır. Ama bunların hemen hiçbirinin adı "af yasası" olmamıştır. Değişik adlarla çıkan ama sonuçta affı gündeme getiren her yasa yine geleneksel olarak hep genişlemiştir.

Neden?

Çünkü böylesi düzenlemelerde ayrımcılık yapıldığında hukuk ilk iş olarak şunu gündemine alacaktır:

Eşitlik!

Yapılan türban düzenlemesinde ısrarla, altını üstünü çize çize bunun sadece yükseköğrenimi kapsayacağı söyleniyor.

Türbanın serbest olması da özünde ve sonuçta bir af... Bundan yararlanamayan herkes soluğu mahkemede alacak.

Bu durumda yüce mahkemenin önünde belki de iki yol kalacak:

Ya tümüyle değişiklikleri şekilden bozup yok sayacak ya da ayrımcılık yapılamaz diyecek!

AKP ve MHP'nin siyasal bir simge haline getirdiği türban için yargı hangi kararı alırsa alsın, sorun bir kez daha derinleşmiş olacak...

Türbanı çenenin altına ne kadar indirirseniz indirin, çenenin içinden çıkmayacak!

Mustafa Balbay

Cumhuriyet

imhotep 28-02-2008 21:00

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
'Türbancılar' ve Anayasaya Saygı...

Son yirmi yıldır sinsi sinsi gelişen dinci ortamın örneklerini görüp yaşadıktan sonra; ayrıca hem ulusal hem de uluslararası hukuk, üniversitelerde

türbana izin vermeyip türban yasağını hukuka uygun bulduğu halde, türbancıların ve onlara destek olanların "Türbana özgürlük" aldatmacası, hukuk devletine ve anayasaya saygısızlıktan başka bir şey değildir.

80'li yıllarda tanıştığımız "Türban" ve "Türbancılar", 90'lı yıllara türban olayını bayraklaştırarak girmişler ve Üniversitelerimizdeki türban yasağını "yüzyılın ayıbı" olarak nitelemişlerdi. Oysa daha o zamanlarda irticaın, teokratik düzen özleminin simgesine dönüşmüş olan türban, türbancıların beyinleri yıkamaya çalıştıkları gibi "kadınlar için bir özgürlük ve insan hakkı" sorunu olmayıp gerçekte bir özgürlükten kaçış, kazanılmış haklardan gönüllü olarak vazgeçme ve gönüllü kulluğu seçme sorunu idi.

Türban, dinsel-siyasal bir araçtı ve amaca yani İslam devletine ulaştıracak yolda atılan en önemli adımlardan biri sayılıyordu. Nitekim, o dönemde hemen hemen her cuma yapılan türban gösterilerinde kullanılan sloganlar, olayın bu gün gösterilmeye çalışıldığı gibi, "masum bir inanç, bir kadın hakkı ya da din ve vicdan özgürlüğü meselesi" olmadığını kanıtlamaktaydı.

Yüzlerce türbanlı kız öğrenci ve türbancı yandaşları, Beyazıt'tan Aksaray'a doğru izinsiz gösteri yürüyüşü yaparken "Tek Yol İslam"; "İslamcı Hareket Engellenemez"; "Muhammed'in Ordusu- Laiklerin Korkusu"; "Kahrolsun Laik Diktatörlük"; "Türban, Bu Düzene Mezar Olacaktır" diye haykırıyorlardı.

Amaçları hiç kuşkusuz masum bir inancın gereğini yerine getirmek olmayıp laik Cumhuriyet'in yerine özledikleri İslamcı düzenin gelmesiydi. Zaten bu kesimin yandaşları da televizyon ekranlarında göğüslerini gere gere "Elhamdülillah Şeriatçıyım" diyor ya da "Şeriatı Seviyorum" başlıklı kitaplar yayımlıyorlardı. Yine bazı ünlü televizyon programlarında yapımcılar, laik-cumhuriyetçi kadınlara, küstahça, kara çarşaflı kadınlarla "uzlaşmalarını" teklif ediyorlardı.

Laik-Cumhuriyet'ten yana olduğu düşünülen ve o günlere kadar sevilip sayılan siyaset bilimci bir öğretim üyesi, bu "uzlaşma masalı" ve izlenme rekoru uğruna şeriatçı ve tarikatçılarla el ele, kol kola görüntü verip televizyon programları yapıyordu.

Türbancılar ayrıca Üniversite kürsülerine ve gazete köşelerine yerleştirdikleri yandaşları aracılığı ile gençliğe sürekli olarak Atatürk ilkelerinin ve Cumhuriyetimizin "eskimiş, geçersiz, yetersiz olduğunu" ; dine, dile, eğitime, giyim-kuşama, hukuka damgasını vurmuş olan Kemalist Devrim'in "Toplumun hafızasını, sonuç olarak da kimliğini yok ettiğini" şırıngalamaya çalışıyorlardı.

Türbancılar, her fırsattan yararlanarak ideolojilerini benimsettikleri muhafazakâr kadınları militanlaştırıp sokağa çıkartıyor, cinsiyete dayalı farklı alanlar yaratmanın, yani toplumsal bir "apartheit" ın adımlarını atıyorlardı.

Bu akımın öncülerinden bir türbancı kadın, propagandalarını yaptıkları bir televizyon kanalında "Türban (tesettür) Müslüman kadını tanıtır, kötülüklerden korur... Cumhuriyet dönemi baskıları bugün geriye tepmiştir. Yok edilen bir geçmiş, hiç beklenmedik bir anda ortaya çıkıvermiştir. Cumhuriyet'in diktiği dar gömlek, çoktan yırtılmıştır" diyordu.

Türbancılar, Türkiye Büyük Millet Meclis'inde de büyük sayılarda yer aldılar. Ama Meclis'te anayasaya bağlılık yemini ettikten sonra "Ben yemin etmedim, yalnızca anayasanın bir maddesini okudum" türünden açıklamalar yaptılar. Şeriatçı köşe yazarları ise "edilen yeminlerin şer'i anlamda geçersiz olduğu" fetvasını verdi.

Türbancılar iktidar ortağı olarak Meclis'e girdikten sonra yer aldıkları Milli Eğitim Komisyonu'nda tek başına iktidara geldikleri zaman, "Milli eğitimin hedeflerini milletin inancına, tarihine ve dünya görüşüne göre belirleyeceklerini, çünkü eğitimin 1920'li yıllarda da daha sonra da hiçbir zaman milli olamadığını" dile getirdiler.

Örneğin, bir türbancı milletvekili, çıktığı televizyon programında "iktidar olduklarında bütün bilgi dallarını tepeden tırnağa incelettireceklerini ve bilimlerin muhtevalarını (içeriklerini) milletin inancını, tarihini, dünya görüşünü iyi bilen ilahiyatçılar ile diğer âlimlerin belirleyeceğini" müjdeledi(!).

Ayrıca din derslerinin anaokullarından başlatılmasını, ortaokul ve liselerde de mutlaka "din dersinin laboratuvarları olan" mescitlerin açılmasını isteyen bu türbancı milletvekiline göre "bütün bilimler ilahiyat süzgecinden geçirildikten sonra üniversitelerde din eğitimine gerek kalmayacaktı".

90'lı yıllarda daha pek çok örnek verebileceğimiz bu süreç yaşandıktan sonra 2000'li yıllarda laik Türkiye Cumhuriyeti, tek başına iktidar olan Türbancılar ile tanıştı. Ama bu sözde neo-türbancılar, köklerini, tarihlerini inkâr ederek ve "eski gömleklerini çıkardıklarını" söyleyerek kendilerinin "muhafazakâr-demokrat, özgürlükçü ve gerçek anlamda laik (!)" olduklarını öne sürüyorlar.

Başbakanlarının ağzından Üniversitelere türbanları ile alınmayan kız öğrencilere yapılan "zulmün bitmesi, ana-babaların gözyaşlarının dinmesi" türünden duygu sömürüsü ile karışık tehdit söylemleri duyuyoruz.

Son yirmi yıldır sinsi sinsi gelişen dinci ortamın örneklerini görüp yaşadıktan sonra; ayrıca hem ulusal hem de uluslararası hukuk, üniversitelerde türbana izin vermeyip türban yasağını hukuka uygun bulduğu halde, türbancıların ve onlara destek olanların "Türbana özgürlük" aldatmacası, hukuk devletine ve anayasaya saygısızlıktan başka bir şey değildir.

Çünkü anayasanın 138. maddesi "Yasama ve yürütme organları ve İdare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organlar ve İdare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez" kuralını içermektedir. İşte bu nedenle, hukuk devletine ve anayasaya saygı göstermeleri gerektiği, tüm türbancılara, özellikle de Başbakan'a bir kez daha ve önemle duyurulur.

Prof. Dr. Necla ARAT

imhotep 28-02-2008 21:00

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Şeriat Devleti!..

O fotoğrafları gördünüz mü?..

Açık lise sınavlarına giren türbanlı, sarıklı, çarşaflı "öğrencilerin" fotoğraflarından söz ediyorum. Yanlış okumadınız, sarıklı ve çarşaflı öğrenciler!.. Onları içeriye buyur eden öğretmeni soracak olursanız, o perukluydu!.. Sınıflarda sınava giren başı açık öğrenci neredeyse yoktu!..

Aynı sıralarda AKP ile MHP'nin kurmayları harıl harıl, üniversitelerde ama sadece üniversitelerde(!) türban yasağını kaldıracak " sihirli formül " üzerinde son pazarlıkları yapıyorlardı.

Buldular da:

-Çene altı formülü!..

Koca koca adamlar, gayet ciddi yüz ifadeleriyle mümtaz Türk medyasının önüne çıkıp "çene altı türban modeli" ni üniversitelere uygun bulduklarını anlattılar!.. Televizyonlar, gazeteler hemen başların nasıl bağlanması gerektiğini göstere göstere izah etmeye başladılar!.. Yorumcu arkadaşlar bu müthiş buluşu övmekten helak oldular!.. Toz duman arasında rektörlerin feryadı da kaynadı gitti tabii:

- Cetvelle mi ölçeceğiz!..

***

Ama ben en çok hukuk profesörü Ergun Özbudun 'un acıklı hallerine güldüm!..

Önceki gün o televizyon senin, bu televizyon benim dolaşıp duran "AKP anayasa taslağı" nın mimarlarından Özbudun, gayet dertli bir yüz ifadesiyle uyarmaya çalışıyordu:

- Bu formülle peçeye engel olursunuz ama çarşafa değil... Ortaöğretime de girer.. .

Yaa, işte böyle!.. Özbudun çok dertliydi çoook, sanki kullanılıp köşeye atılmış, üstüne de fena halde aldatılmış, biraz da ezik bir havası mı vardı ne?!.. Hele aynı ekipten Serap Yazıcı' nın sözleri tam evlere şenlikti:

- Bir kişi başını öyle kapatabilir ama alt tarafında da çarşaf olabilir!..

Dikkatinizi çekerim, bu sözler muhalefete değil, Tayyip Bey 'e anayasa taslağı hazırlayan arkadaşlara ait!.. Eleştiriler iyice yükselip, keskinleşmeye başlayınca Tayyip Bey grup toplantısında zehir zemberek bir yanıt verdi. Türbanın yalnızca üniversitelerde serbest olacağını söyledi. Bunun dışındaki söz ve hareketler için de şu müthiş lafı etti.

Provokasyonlar olacaktır!..

Tayyip Bey'in bu veciz açıklamasına göre Konya'da açık lise sınavlarına giren sarıklı, çarşaflı, sıkmabaşlı arkadaşlar provokatör oluyorlar!.. Bu durumda, Van'da ve Konya'da "Sınırsız özgürlük isteriz" diye haykıran çarşaflılar ne oluyor? Tabii ki provokatör!.. İstanbul'da meşalelerle yürüyüp "Her yerde örtünmek istiyoruz" diye çığrışanlar? Elbette provokatör!..

- Peki, "Türban kamuda da kalkacak, sırasıyla inşallah" diyen AKP Konya Milletvekili ve de Anayasa Komisyonu üyesi Hüsnü Tuna 'nın sıfatı ne oluyor bu durumda?.

Peki, " Adım adım gideceğiz " açıklaması yapan AKP milletvekili ve Kadın Kolları Başkanı Fatma Şahin 'e " provokatör Fatma " diye mi sesleneceğiz bundan böyle?..

Peki, "Türbanlı belediye başkanı da olmalı " diyen AKP'li Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaban azılı bir provokatör mü oluyor bu şartlarda?..

Korkarım Tayyip Bey, "türbanı kotarıyoruz" heyecanıyla söylediği sözlerin önünü arkasını göremiyor, hesaplayamıyor!.. Biri çıkıp, "Ey Başbakan, önce kendi partine bak, provokatörler asıl orada kaynamakta " dese, ne diyecek koskoca Başbakan?..

***

Aslında iş tamamen çığırından çıktı...

Dinci-faşist kafa sonunda toplumu ortasından çatlatmayı başardı... Ama hâlâ yangına körükle gitmeyi sürdürüyor... Bunu yaparken "yanlıştan dönüş yolunu" dinamitlediğinin farkında mı bilemiyorum. Dinci gazeteler şimdiden " bu kadarı yetmez " diye bağırmaya başladılar bile... Yarın, ortaöğretimde, ilköğretimde, " Ben de ablalarım gibi okumak istiyorum " diyen " kurgulanmış " kız çocukları ortaya çıkmayacak mı sanıyorsunuz?.. Kamuda zaten delinmiş olan sıkmabaş yasağının fiilen ortadan kalkacağını, başı açık kadınların akıl almaz baskılarla karşılaşacağı günlerin ne kadar yakında olduğunu görmüyor musunuz?..

- Şeriat devletine dönüşmek üzereyiz, anlamıyor musunuz?!..

Sözüm bu ülkenin aydınlık insanlarına; ayağa kalkma, direnme, Cumhuriyetin kazanımlarını savunma vaktidir... Ortaçağ karanlığına direnmeyenlerin yarın ağlamaya bile hakkı olmayacaktır...

- Ve bu işin yarını yoktur, kalmamıştır!..

Ümit Zileli

Cumhuriyet

imhotep 28-02-2008 21:16

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Laik Cephe?

At izinin it izine karıştığı dönemlere önce şaşkınlık, sonra adamsendecilik egemen oluyor.

Topyekûn derdimiz laik rejimin geleceği. Başörtüsü çene altından mı yandan mı, yoksa başı, boynu, gerdanı tümüyle kapayan biçimde mi bağlanacak? Sorunumuz, yanıtı aranan soru bu.

Türbanla öne çıkan irtica; sonradan açığa vuracağı ucube kılıklı kadınlara kızlara dinin emridir diye yutturacağı hazırlıklara başlamıştır bile.

Örtünmeye giden yolun birinci kilometresindeyiz.

Oysa daha önemli gelişmeler yaşanıyor. Evvel Allah laik cephedeki son gelişmeler gibi.

Manşetler, TV haber bültenleri koca bir gün durmadan davul çaldı:

Üniversite rektörlerinin, yargı organlarının, bir kısım medyanın, kimi profesörlerin, bir avuç yazarın laik rejime sahip çıkmalarından sonra "asker de ne düşündüğünü" açıklayınca laik cephe bir kat daha güçlendi.

Laikliğin ve laik cephenin artık -kâğıt üzerinde- sırtı yere gelmez.

Ne ki; kimse kimseye, şu kurum bu kuruma, şu üniversite bu üniversiteye, bu gazete o gazeteye, şu yazar diğerine artık "Ne yapacaksınız?" sorusunu soramaz, sormaya hakkı yok.

Bu çevreler, bu üniversiteler, bir kısım medya, kimi yazarlar, bu bilim adamları; soruyu soranlara "Bu konuda düşüncelerimizi bilmeyen yok, ötesi malumu ilan olur" dedi mi, lütfen elinizi vicdanınıza koyarak yanıt verin, akan sular durmayacak mı?

***

Örneğin Orgeneralim gibi, uzak bir tarihte de değil, 23 Aralık 2007'de olduğu gibi, "Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal, laik ve üniter devlet yapısına kastedenler, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri ve ulusumuzun kararlı duruşu sayesinde emellerine ulaşamayacaklardır" diyen ve yaptırım kokan, umutlu beklentilere yol açan sözler söylemesine söylerim de... Velakin halkımın büyük çoğunluğu türbanın peşine takılır, laikliğin yüzüne tükürmeye başlayınca... hele yüzde 47'lik devr-i demokrasi, üstelik Avrupa Birliği ve de üstüne üstlük din konusu elimizi kolumuzu bağlamaz mı? El cevap: Bağlar!

Ama efendim; Mustafa Kemal din konusunun ağır bastığı, ümmeti ulusa çevirdiği, din devletinden laik ve çağdaş Cumhuriyet yarattığı günlerde bugünden daha ağır koşulları yıkarak hedefe varmadı mı?

O, Mustafa Kemal'di ve ona inanıp her türlü toplum baskısına, din baskısına karşın laik ve çağdaş bir toplum yaratmayı ve korumayı ulusal bir görev bilen bir avuç sivil-askerdi.

İçimden bugünlerdeki sivil-asker her kesimdeki gelişmelere bakıp ressam İbrahim Çallı 'nın öyküsünü yinelemek geliyor.

Kalamış'ta mehtapta sandalda kürek çekenlere bakıp Çallı; "Şu anda içimden geçenleri bir bilseniz, kendinizi denize atarsınız" demiş. Falih Rıfkı Atay , "Öyleyse sen at kendini denize" deyince Çallı:

"- Aaa... Siz bana bakmayın!" diye karşılık vermiş.

Yıllardır süregelen laf bol. Beklenti ve yaptırım vaat eden, yürekleri serinleten açıklamalar, bildiriler gırla.

Laik rejimin nereye gitmekte olduğu ortada. AKP-MHP ortaklığının son girişimi karşısında yıllardır söylediklerini daha güçlendirecek malumu ilandan öteye geçecek bir açıklama yapması beklenenler; -Associated Press'in (ABD) dediği gibi- "düşük bir profil sergiliyor."

At kendini denize deyince siz bana bakmayın diyen diyene!..

***

Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkan Yardımcısı Jan Marinus Wiersma, "Laik yapısıyla CHP'nin varlığı çok önemlidir. Türkiye'nin laik yapısını koruyacağını düşünüyoruz" diyor demesine de içimizden dışımızdan partiyi yıkmak, yıpratmak isteyenler elbirliği ile çalışıyor.

Hasan Pulur 'un dün yazdığı gibi, ağızlarında bir sakız, " Deniz Baykal gitsin de" diye çiğneyip duruyorlar.

Bir de gitsin de kim gelirse gelsin diyenler var. Pekâlâ! Gitsin, kim gelsin?

Genel başkanlığa aday piyasada adı geçenlere bakalım. Mustafa Sarıgül .

Son demeçlerine bakınız. "Cumhuriyet mitingleri doğru değildir" diyor.

Anadolu'da Vakit'te manşet: Baykal için "Ne laiklik ne Atatürk, tek derdi koltuk" diyor. En ufak fikir kırıntısı yok!

Haluk Koç 'un, seçim bölgesi Samsun'da bile gücü belli değil.

Bunlarla ve isimlerini vermediğimiz diğerleriyle bu parti birleşmeye, bütünleşmeye ve halkın beklediği eylemsel muhalefete veya fikir yapısına nasıl kavuşacak?

Bir başkası Haymana Kürtlüğünden koltuk sevdasına gözü dönmüş. O da diğerleri gibi sonuç vermeyecek girişimlerin peşinde.

Maceraperest, elindeki iletişim aracını kişisel ihtiraslarına alet eden, bir avuç kalabalık önünde ekranlarda görünmeye ve tabii gülmeye değer önderlik pozları vermeye meraklısıyla, nisan ayındaki kurultaya kadar CHP'yi içinden fethetme niyetinde.

Laikliği koruyacak, en azından azgın dalgalara karşı duracak tek bir örgüt var elimizde.

Buyurun onu da parçalayıp bitirelim; Tevfik Fikret 'in dediği gibi bu han-ı iştiha sizin!

Laik cephe bu. Karşı cephe ise birleşik kaplar!

Cüneyt Arcayürek

Cumhuriyet

imhotep 28-02-2008 21:16

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Türbanda Israr Neden?

Eğer söz konusu sadece kadının insan hakları, kişisel tercihi, inanç özgürlüğü, demokrasi olsa, ülkenin temel sorunu olarak sunulan türban için çözüm aranması gerekir.

Türban sorununa çözüm için kimler yoğun bir çalışma içinde diye baktığımızda, "kadın hak ve özgürlüğüne duyarlı!!" erkek siyasetçilerin anayasa değişikliği için uğraş verdiğini görüyoruz... Hazırlanan değişiklikte bir de "genel ahlak" gibi soyut kriterlere yer verilmek istenmesi dikkat çekici...

Bu ısrarlı çalışmaları kadın hakları açısından göz önünde tuttuğumuzda, türbanın, erkek egemen zihniyetin ve siyasetin kadınlar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıldığını söylemek yanlış olmayacak. Bu nedenle, "Türban, kadın haklarının örtüsü mü" diye sormalı ve kadınlara tanınmak istenen sözde türban özgürlüğünün hedefi nedir, diye bakmalıyız.

Aşağıdaki birkaç örnek bile "Türban, kadın haklarının örtüsü mü" sorusunu açıklamaya yetiyor olmalı:

- Son beş yılda kadın istihdamının azalması..

- "Kocası iyi kazanıyorsa kadın çalışmamalı" diyen bir bakan (hem de AB müzakerelerini yürüten bakan)..

- "Kadın işçi sayısı 100 - 50 arasında olan işyerlerinde emzirme odası ve 150'den fazlası için kreş bulunması zorunluluğunu kaldıran" AKP'nin yeni istihdam paketi..

- "Kamu kurumlarına eleman alınırken aranan" cinsiyeti erkek olma koşulu (ÖSYM web sayfası)...

- "Kadınlara mahsus parkların açılması" ...

- "Çalışan kadın aldatır, karılarınızı çalıştırmayın" diyen imam...

Özetle, "Kadınlar başımızın tacıdır, yorulmalarını istemiyoruz, bütün sorunlarını biz çözeriz" söylemi erkek egemen siyasetin temel göstergesidir.

Bu anlayışı demokrasiyle, dogmalardan arınmış günün ihtiyaçlarına göre geliştirilebilen laik hukuk düzeniyle, Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesiyle bağdaştırmak mümkün mü?

Anayasada yapılmaya çalışılan düzenleme, her ne kadar "kılık kıyafet serbestisi" adı altında kamufle edilmek istense de sadece kadınlar üzerinden yürütülen siyasetin aracı olan "türban" la ilgilidir. Çünkü tartışmalar son günlerde üniversitelerde türbanın serbest olmasını aşmış, bir din devleti görünümü vermeye yol açacak şekilde "türbanla kamu sektöründe hizmet vermeye" odaklanmıştır.

Bu arada Anayasa Mahkemesi kararı, Danıştay kararları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı ve anayasamızın değiştirilemez, hatta değiştirilmesi teklif edilemez hükümleri ise hiç dikkate alınmamıştır.

İşte bu nedenle ülkemizin tek sorunu türbanmış gibi AKP ve MHP'nin inatla, ısrarla gündeme getirdiği anayasada değişiklik girişimine toplumun her kesiminden tepki çok büyük.

Türban üzerinden son zamanlarda sürdürülen siyaset, sadece erkek egemen zihniyetin hâkim kılınmasıyla sınırlı olsa; kadınların eşit haklar yolundaki mücadelesiyle aşılabilir. Ancak, anayasa değişikliğindeki ısrarın, kadın erkek eşitliğinin de güvencesi olan Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesini ve laiklik ilkesini hedef aldığı, ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim olduğu endişesi ağır basmaktadır.

Soruyoruz: Peki türban neyi örtecek, sadece kadınların saçını mı?

Görüldüğü gibi sorun, türban sorunu değil, Türkiye'de dinin siyasete alet edilip edilmemesi sorunudur. Bu nedenle, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olan Cumhuriyetimizin din devletine dönüşmesine kadın erkek herkesin, ama en başta başı örtülü ya da açık her kadının bütün gücüyle karşı çıkması, sözde türban serbestisini sağlayacak anayasa değişikliklerine tepki vermesi gerekir.

AKP'nin hazırlattığı anayasa taslağında, yürürlükteki anayasada mevcut olan kadın erkek eşitliği hükmünün çıkarılmış, taslakta "Kadınların engelliler, yaşlılar gibi toplumun özel surette desteklenmesi gereken kesimi" olarak kabul edilmiş olduğunu unutmayalım.

Cumhuriyetin bireyi olan başı örtülü veya açık hiçbir kadın, "Ilımlı İslam" resmi altında bir devletin kulu olmayı kabul etmeyecektir.

Nazan Moroğlu

imhotep 28-02-2008 21:17

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
"Değerli öğretim üyeleri,

Basınımızın değerli mensupları,

Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Bugün burada son zamanlarda iyice tırmandırılan, ama gerçekte yıllardır Türkiye'nin gündeminden düşürülmemiş olan türban konusundaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Önce bir noktayı ısrarla vurgulamak durumundayım: sözlerim hiçbir siyasi partiyi veya görüşü eleştirmek, bir siyasi partiyi ve görüşü desteklemek amacı kesinlikle taşımamaktadır. Tek amacım, yakın siyasi geçmişi yaşamış, bu konularda birtakım deneyimleri olan; fakat daha da önemlisi, bir öğretim üyesi olarak edinmiş olduğum bilgi birikimine dayanarak bazı analiz ve tespitlerde bulunmaktır. Sözlerim zaman zaman tavsiye zaman zaman da eleştiri şeklinde olacaktır. Tek dayanağım, bir öğretim üyesi olmak, bu görevin bilinci ve sorumlulukları çerçevesinde bir takım uyarılarda bulunmaktır. Unutulmasın ki her ülkede ve her zaman akademisyenler daima geleceğe gözlerini dikerler. Analizleri hoşa gitmese de, görüşlerini bütün açıklığıyla ifade ederler. Bu sebeple üniversiteler her ülkenin en önemli dayanakları ve güvenceleri; gerçekleri söyleyen, uyaran ve aydınlatan kurumları olmuştur. Türkiye'nin ve dünyanın saygın üniversitelerinden birisi olarak da buna fazlasıyla hakkımız olduğunu düşünüyorum.

Eğer çok kısaca ifade etmek gerekirse, Türkiye'nin gündeminin görünüşteki konusu, türbanlı kızlarımızın üniversiteye devamlarında karşılaştıkları sorunlardır. Bu sorun, özgürlüklerin kısıtlanması olarak yorumlanmaktadır. Dinimizin bir gereğinin bu yolla engellendiği ve okuma olanaklarının öğrencilerimizin elinden alındığı çeşitli platformlarda dile getirilmektedir. Bu dile getiriş, bazen tehditkar, bazen yumuşak bir üslupla ama genellikle bir polemik konusu olacak şekilde işlenmektedir.

Türban'ın Üniversitelerde yasaklanmasını isteyenler ise, gelecekte ortaya çıkabilecek sorunların ve tehlikelerin ilk adımının türban yasağının kaldırılmasıyla başlayacağı düşüncesinden hareket etmektedirler.

Yani bir yanda geleceğe ilişkin endişeler, kaygılar ve tehdit algılamaları taşıyan bir grup, öte yandan haksızlığa uğradıklarını, okuma özgürlüklerinin ellerinden alındığını ve zulme uğradığını söyleyen diğer bir grup bulunmaktadır.

Şu anda gelinen nokta, olabilecek en tehlikeli yerdir. Çünkü toplumsal barış bir anda yerle bir olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Ülkenin kalkınması için el ele vermesi gereken güçler arasında büyük bir güven bunalımı doğmuş durumdadır. Ülkenin huzuru hızla elden gitme eğilimine girmiştir. Konuya doğrudan taraf olmayan halk kitleleri bile tartışmanın içine çekilmekte, kurumlara ve kişilere karşı kışkırtılmaktadır.

Bu noktada ister istemez şu soru gündeme gelmektedir: türban, üniversitelerde yasak olmaktan çıkarılırsa acaba toplumsal barış sağlanacak mıdır? Sorunlar çözülecek midir? Bunca kışkırtma, bunca tahrik sonunda oluşan gerginlik ortadan kalkacak mıdır?

Ne kadar aksini düşünmek istesem de cevabım hayır olacaktır.

Çünkü gelinen nokta, her türlü uzlaşma zeminini ortadan kaldırmış durumdadır. Güvensizlik hat safhadadır ve ne yazık ki bir anda ortadan kaldırılamayacak kadar da derindir. Halbuki görevde olduğumuz üç yıl içinde türbanla ilgili hiçbir sorun yaşanmamıştır. Yasakların kalkması, mevcut duruma göre bir karmaşa ortamının doğması olanağını da içinde taşımaktadır.

Türban yasağının kaldırılması için yapılacak girişimler sonunda, taraflar arasında acımasız bir gerilim başlayacak, köprüler atılacak ve korkarım işler çığırından çıkacaktır. Bir yanda yıllarca zulme uğradığına inandırılmış bir grup, öte yandan kaygılar, endişeler ve mutsuzluklar içinde kalacak ve artık daha sert bir mücadelenin başlamasının gerekli olduğunu düşünecek başka bir grup olacaktır.

Bu durumda akla şöyle bir soru gelmektedir: Türban acaba gerçekte neyi örtmektedir?

Ülkemizin bu kadar sorunu varken, toplumu geren, kişi ve kurumları birbirine düşman eden bu yapay sorun acaba gerçekte neleri gizlemektedir? Bu sorunun tüm cevaplarını burada tartışmayacağım. Ama bildiğim bir husus var: Bu kadar gerginlik, ülkenin sonu belirsiz maceralara sürüklenmesine sebep olabilecektir. Birbirine güvenmeyen kişi ve kurumların olduğu bir toplumun böyle bir sorunla başa çıkması hiç de kolay olmayacaktır.

Türban sorunu, bence, ülkemizin bölünmez bütünlüğü gibi ilkelerin görmezlikten gelinmesine sebep olmaktadır. Hiç kimse şu anda Ulusumuzun içinde bulunduğu Güneydoğu sorununu, Ermeni sorununu, ekonomik sorunları yok farz edemez. Ayrıca üniversitelerimizin onca hayati sorunu karşımızda durmaktadır. Daha iyi bir eğitim için maddi koşulların, laboratuarların, burs olanaklarının sağlanması bunlardan sadece birkaçıdır.

Şu anda gelinen noktadan geri dönülmesinin ne kadar güç olduğunun farkındayım. Tahrik edilmiş, beklenti içine sokulmuş kitlelerle bir uzlaşma zemini bulmanın hiç de kolay olmadığı ortadadır. Yıllar boyu oy uğruna insanlarımızın getirildiği bu noktadan geri adım atılabilmesi için çok güçlü ve ileriyi gören siyasetçilerin gerektiğini hepimiz gayet iyi biliyoruz. Bu noktada büyük bir iyimserlikle, sadece İstanbul Üniversitesi olarak değil, tüm Üniversite camiası olarak türban sorununun ne kadar büyük yaralar açabileceğini, toplumu geri dönülmez noktalara sürükleyebileceğinin görülmesini tüm siyasi kadrolardan bekliyoruz.

Biliyoruz ki türban aslında bir din sorunu değildir. Ayrıca bizler de başka bir dinin mensupları değiliz.

Türban ile ilgili kaygıların temelinde ne dinsizlikle ilgili bir tercih ne başkasının haklarına karşı gelmek, ne de eğitimin engellenmesi gibi bir düşünce bulunmaktadır. Tek kaygı, Ülkemizin geleceğinin karartılmaması, sonu belirsiz maceralara sürüklenmemesi ve kapkara örtülerle örtülmemesidir.

Türban bugün bütün toplumun sorunu haline getirilmiştir. Üniversitede hiçbir yakını olmayan kimseler bile bu sorunun bir parçası olmuşlardır. Bu oy kaygısıyla yapılmış bir hareket değil midir? Üniversitelerin ve bütün toplumun bu kavganın içine çekilmesinin mantıklı bir açıklamasını hiç kimse yapamaz.

Türban sorunu elbette çözülmelidir. Ama bugünkü şartlarda zorlama bir şekilde ileri sürülecek her çözüm, sonra daha da büyük sorunları beraberinde getirecektir.

Bugün anayasa değişikliği girişimi aslında türban sorunu ile ilgilidir. Sorarım: Böyle bir sorun için anayasa değiştirilir mi? Veya toplum karşıt gruplara ayrılmışken anayasa değişikliği önerisi getirilir mi? Anayasalar toplumsal barış, huzur ve güven üzerine kurulabilirler. Hangi kurum bu şartlarda güvence altında olabilir ve hangi kurum kendini güvende hissedebilir? Böylesine olumsuz koşullarda oluşturulacak bir anayasaya kim güvenebilir?

Türbanı dinin gereği olarak görmek ve daha önemlisi göstermek, yanlışların en büyüğüdür. Türbanı savunan kaç kişi mirasın Kuran esaslarına göre paylaşılmasına razı olabilir? Kadınların çalışmamasını ve toplumda ikinci sınıf olarak görülmesini kim onaylayabilir? Kaygı odur ki, türbana ilişkin talepler sonuçta belli bir yaşam tarzının dayatılmasına yol açacaktır. Türbanla başlayacak olan bir yaşam tarzı, yakın bir gelecekte diğer alanlara da sıçrayacaktır. Bu kaygılar yersiz de değildir. Çünkü serbest bırakılmak istenilen türban, Türk toplumunun gelenekleri, örfü ve alışkanlıklarının dışında olup Arap dünyasına ait toplumsal yaşam biçimini yansıtmaktadır.

Fakat çok ilginç olan bir nokta, bazı İslam ülkelerinden gelen başbakan veya cumhurbaşkanı düzeyindeki temsilcilerin eşlerinin türban kullanmamasıdır. Dinin gereği olduğu ileri sürülen türban, İran gibi kökten dinci yerler dışında birçok İslam ülkesinde, zorlama bir biçimde kabul ettirilmemektedir.

İslamiyet evrensel bir dindir; bir kılık kıyafete, özellikle de tek tip bir kıyafete de hiç indirgenemez. Ekvatorda veya kutuplarda, yani kendine özgü yaşam ve giyim tarzları olan toplumlarda İslamiyet'i yaşatmak isterseniz tek tip bir kıyafeti ve yaşam biçimini, yani türbanı, çarşafı veya peçeyi oralarda savunamazsınız.

Türkiye Cumhuriyeti bugün kurumlarıyla, ekonomisiyle, refah düzeyiyle, birçok İslam ülkesinin gıpta ile baktığı bir noktaya gelmiştir. Yaşam biçimi, bu gelinen yerle doğrudan ilişkilidir. Türbanı savunanların bir kısmının aslında onun gerisindeki yaşam biçimini savundukları ortadadır. Öyle bir yaşam biçimi ki bu, sağduyu ile bağdaştırılması mümkün olmayan, bireylerinin sadece baskı altında benimsemek zorunda kalabileceği birtakım davranışları içermektedir. Başta türbanın ve ona bağlı bir yaşam biçiminin, dinin emri olduğu görüşü, aslında bütünüyle tartışmaya açıktır. Nitekim bir İran'da, giyim kuşamdan ve müzik seçiminden sinemaya kadar uzanan bir alanda karşımıza çıkan yaşam biçimi, diğer bir İslam ülkesinde kabul görmemektedir. Türk toplumu, gerek dininin gereklerini yerine getirmede gerek giyim-kuşam konusunda kendi geleneklerini oluşturmuştur.

Bugünün türban savunucuları niçin bu tarafa dikkatlerini çevirmemektedirler? Kendi dar ve kısır dünyalarını niçin bir topluma empoze etmeye çalışmakta, toplumda son derece tehlikeli çatışmalara zemin hazırlamaktadırlar. Toplumsal birliğimizin bozulmasını hiçbir şekilde umursamamaktadırlar. Toplumu niçin son derece tehlikeli bir noktaya itmektedirler?

Türban üniversitelerde serbest bırakılınca Türkiye daha mı dindar olacaktır? İşsizlik sorunu mu çözülecek, Ermeni sorunu, Kürtçülük sorunu ortadan mı kalkacaktır? Hepimizin çok iyi bildiği gibi bu soruların cevabı hayırdır.

Tam aksine, iş dünyasından bürokrasiye, bilim dünyasından sanat dünyasına, hukuktan asker kesimine kadar Ülkemize çok şey katan bir kitle huzursuz olacaktır. Bu mudur yapılmak istenilen?

Yaratılmak istenilen havaya bakılırsa, sanki din elden gitmektedir. Türbanla üniversiteye girememek, eğitim özgürlüğünün kısıtlanmasının çok ötesinde dinin yasaklanması olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Ama öte yandan, türbana endekslenen din, aslında boş bir şekilcilik kalıplarına hapsedilmiş olmaktadır. Gelinen bu nokta, tam anlamıyla hurafedir ve dinin gerçek yönünün gözlerden uzaklaştırılmasıdır. Türbanlı bir kimse, dinin sanki en büyük buyruğunu kendince yerine getirmiş olmaktadır. Dinin özüyle değil biçimiyle ve bu şekilde yaşanması, hiç kuşkunuz olmasın, dini değerlerin yozlaşmasıyla sonuçlanacaktır. Kişiler kendi egolarını, bastırılmış duygularını tatmin etmek için bu şekilciliğin arkasına sığınıp diğer insanları yargılayacaklar ve her şeyi yapma hakkını kendilerinde göreceklerdir.

Bunların da sevap kazanma uğruna yapılacağından hiç kuşkunuz olmasın.

Sonuçta, dinimizin özünü oluşturan tüm güzel değerlerin göz ardı edilmesi ve aşındırılması, son derece sığ görüşlerin, hurafelerin, baskıların ortalığı kaplaması kaçınılmaz olacaktır.

Din her toplumun en önemli kurumudur. İslamiyet'in mevcut dinler içinde en rasyonel özellikler taşıdığına ve diğerlerine göre sayısız önemli olumlu ayrıcalıklara sahip olduğuna inanıyorum. Ama öte yandan yüce dinimizin hurafelere alet edilebildiğini de hepimiz biliyoruz. Bu durumda, dinimizi türban gibi tamamen şekle indirgemek ve onu yozlaştırmak kime ne yarar sağlayacaktır? Dinin özünü kavramış din adamlarına ihtiyaç varken, şekille uğraşan ve hiçbir derinliği olmayan sorunları gündeme taşıyan din adamları ortalığı kaplayacaktır. Din bir toplumu yüceltebileceği gibi, savaşlara, yıkımlara sebep olacak şekilde de kullanılabilir. Günümüzde bunun sayısız örneklerini yaşıyoruz.

Unutulmasın ki, büyük liderler, toplumdan gelen her talebi karşılamak yerine toplumun önünü açabilen, ona yön verebilen kimselerdir.

Sorunun sadece türban olmadığına, türbanla birlikte birçok şeyin olumsuz olarak etkileneceğine ilişkin endişeler niçin görmezlikten gelinmektedir? Bu tehlikeyi dile getiren başta üniversiteler olmak üzere birçok kimse niçin dikkate alınmamaktadır.

Politikacılara, yöneticilere, hatta politikacıların güdümündeki bürokratların vicdanlarına sesleniyorum: Bu kaygıları taşıyan, sorunları dile getiren, geleceğe ümitsizlikle bakan, yakın gelecekteki tehlikelere dikkat çekenler başka bir dinin mensupları mıdır? Yoksa onlar öğrencileri eğiten, topluma ışık saçan, geleceği kuran, hukuku ve demokrasiyi savunan, ülkesini koruyan, ulusunu her alanda ileri taşıyan insanlar değil midir?

Kılık kıyafetin aslında örfe dayanan bir tarafı olduğu ve bu örfü din kisvesi altında sunmanın politik bir hesap anlamına geldiği niçin gözlerden kaçırılmaktadır?

Türban ile din özgürlüğü arasında aslında bir ilginin olmadığını söylemek yerine tartışmayı tüm topluma yaymak ve bu yolla toplumda derin düşmanlıklar yaratmak, bir oy avcılığı yapmak değil midir? Bu durumun farkında olanlar niçin sindirilmek istenilmektedir?

Türk insanının günlük yaşamı içinde hiçbir zaman benimsemediği, örfüne, alışkanlıklarına hiç uymayan bir giyim tarzını din adına kabul ettirmek kime veya neye yarar sağlayacaktır? Türban, peçe veya çarşaf şeklinde yaygınlaşan giyim biçiminin din ile bir ilişkisi olamayacağı gibi, Türk Ulusu'nun tarihiyle de uyuşmamakta; hatta bir anlamda onunla hesaplaşma anlamına gelmektedir. Çünkü dikkatinizi çekerim: Bize ait olmayan bir kıyafet, ister istemez onunla birlikte gelecek bir yaşam tarzının da dayatılmasını gerektirecektir.

Bir bardak suda fırtına koparanlara, din adına dini sığlaştıranlara, bir avuç azınlığı mutlu etmek için kitleleri tahrik ederek oy avcılığı yapanlara sesleniyorum: Bir yandan kadının çalışmasını günah sayacaksınız, onu günümüz olanaklarından yoksun bırakacaksınız, öte yandan eğitim özgürlüğü kisvesi altında Cumhuriyet ilkelerini ayaklar altına alacaksınız. Bu mudur girilmek istenilen Avrupa Birliği değerleri? Eğer kendinizi kandırmıyorsanız, bizi hiç mi hiç kandıramazsınız.

Kimse kendi heveslerini, kendi dar görüşlerini, din ile ilgisi olmayan kabullerini bu topluma kabul ettirmeye çalışmasın. Bizler, üniversite mensupları, bürokratlar, sanatçılar, işverenler, önerilen yolun ne denli karanlık olduğunu görenler, dinin ne olduğunu sizlerden mi öğreneceğiz?

Dini herkesten iyi bildiğini sananlar, bu güne kadar bilim, sanat, edebiyat alanında ortaya neler koydunuz? Buradan açık ve net olarak ilan ediyorum: Dinimizin ne olduğunu sizlerden öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Siz önce kendinizi evrensel başarılarla kanıtlayın. Günahın size de ait olabileceğini, Türk Ulusunun önünü açmanın, onu ileri taşımanın bizim görevimiz olduğunun hiç unutulmamasını diliyorum. Gelişmek, güçlenmek ve ilerlemek konusunda Türk Ulusuna engel çıkarmaya hiç kimsenin gücü yetmeyecektir.

Bir noktayı tekrar vurgulamak istiyorum: Sözlerimin siyasi bir yanı yoktur. Bir öğretim üyesi olarak, yıllarını eğitime vermiş bir kişi olarak, İstanbul Üniversitesi gibi tarihi ve yüce bir kurumun yöneticisi olarak sadece uyarmak istiyorum. Türban konusu ülkemizin birlik ve bütünlüğünü tehdit eder hale gelmiştir. Bu gidiş en kısa zamanda durdurulmalıdır: Çünkü Ülkemiz açısından, eğitim kurumlarımızın geleceği açısından hayati öneme sahiptir.

İstanbul Üniversitesi olarak bundan sonra karşımıza çıkabileceklerin de farkındayız.

Yönetimde bulunduğumuz üç yıllık süreçte yandaşlıkla diyalogu ayırmaya özen gösterdik. Hedefimiz hep İstanbul Üniversitesini ileri taşımak olmuştur. Eğitimin kalitesini yükseltmeyi her şeyin üstünde tuttuk. Akademik sorumluluklarımızı en iyi biçimde yerine getirmek temel ilkemiz olmuştur. Dünyada ilk 500 üniversite arasına giren tek Türk üniversitesi İstanbul Üniversitesidir. YANİ SİZLERSİNİZ

Son söz olarak İstanbul Üniversitesinin yandaşlığı Cumhuriyet kazanımları, laik demokratik cumhuriyet, Atatürk ilkeleri, demokratik hukuk devleti ve ulusun bölünmez bütünlüğüdür. Bunlardan asla ödün vermedik, asla vermeyeceğiz.

Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum."



Prof. Dr. Mesut PARLAK
REKTÖR

imhotep 28-02-2008 21:18

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
'Önce Kadınları Götürdüler '

"Laikçiler, kılık kıyafetle Batılı olunamayacağını kavrayamadı! Batı, şekilci değildir. Batı için önemli olan özgürlüklerdir. 'Türban Türkiye'nin imajını bozar!' saplantısı; Batı'yı anlayamayan, demokrasiyi bilmeyen, özgürlük adına yasakları savunan Jakobenlerin işi.. v.s."

"Cingöz liberallerimiz, derin demokratlarımızdan" hep bunları duymadık mı?

İşte şimdi gerçek saati.

Önümde "El Pais" in, 2 Şubat tarihli internet baskısı duruyor: "Türban yasağının kalkmasına karşı Türk laikleri ayakta!" başlıklı haberin girişi özetle şöyle:

"Olan ('Medeniyetler İttifakı' toplantısının yapıldığı) Madrid'de oldu. Erdoğan , türban yasağının kaldırılması anlaşması için İspanya gezisini ('Medeniyetler İttifakı' platformunu...) kullandı!"

RTE'nin İspanya çıkarmasıyla tırmanan olayları özetleyen haberin altında, okuyucu yorumlarına da bir bölüm ayrılmış.

Asıl ilginç olan bu yorumlar.

'Yasağı kaldıran, yarın dayatır!'

İlk yorum "Perogrullo" dan gelmiş. Şöyle diyor:

"Bugün türban yasağını kaldıran, yarın türbanı dayatır!"

İkincisi "Teresa" dan: "Türban yasağını kaldıranlara katılmıyorum. Kendimizi aldatmayalım. Konu, dilediğince giyinebilmek değil; 'türbanın' beraberinde getirdiği pakettir. Dinlerin yarattığı sorunlardan tarih boyu ders almadık. Herkes dinini evinde, ibadet yerinde uygulasın. Ama devletler laik olmalı. Türban özgürlük getirmez, götürür. Türban takmayan kadınlar, bundan böyle cemaatlerinden dışlanır. Eli kulağında (Türkiye'de) bu da olacak. Zaten başka yerlerde oluyor..."

Varan üç : "Bu yasayla çözülemez. Kadınların acımasız boyun eğişi sürdükçe sorun devam eder..."

Varan dört: "(Sosyal demokrat Zapatero 'nun temsil ettiği) İlericilerle, kadınlara çöplük muamelesini reva gören tuhaf müttefikleri ( RTE !) yaşasın. Türkiye'yi ziyaret eden herkes güzel, hoş, cömert halkının; her şeye rağmen farklı bir dünyaya ait olduğunu görecektir..."

Varan beş:"Bunlar ortaçağda yaşıyor!.."

'Türkiye'yi AB'de istemem...'

Varan altı : "Her geçen gün kendimi, Türkiye'yi Avrupa'da istemeyenlere daha yakın hissediyorum. Avrupa'da Müslümanların çoğunluk olduğu gün, hanyayı Konya'yı anlarız..."

Varan yedi : "İslamcı radikaller, kimden yana olduklarım gayet iyi biliyor. Kendilerinden olmayanları ezmek ve haklarından mahrum etmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar..."

Varan sekiz: "Müslüman kadınlara, türbandan kurtulmaları için yardım eli uzatmadığımız gibi; türban dayatmacılığına girişen Müslüman erkeklere ('Medeniyetler İttifakı' ortağı RTE'ye) yardım ediyoruz. Türban üstelik dini simge de değil. En can alıcı nokta bu. Kuran böyle bir şey emretmiyor..."

'Medeniyetler İttifakı'nın meyveleri!'

Varan dokuz: "Asıl konu; (tartışma götürmeyen) kadın haklarının (Türkiye' de) 'tartışmalı ve tartışılabilir' olmasıdır!"

Varan on: "Önce kadın ayrımcılığıyla başlarlar. Ardından eşcinseller; sonra özgür düşünceden yana olanları götürürler. Berthold Brecht' i hatırlayın: 'Önce Yahudileri götürdüler. Yahudi olmayanlar, üstüne alınmadı... hikâyesi' "

Varan on bir:"Medeniyetler İttifakı' ilk meyvelerini veriyor!"

Varan on iki : "Kabahat bizde! Bakın (Türkiye'de) bir mücadele var. Ve biz (Batılı) demokratlar, türbana göz yumuyoruz. Türkiye'de (laikliğin) düşmesi an meselesiydi.... BM 'Medeniyetler İttifakı' nın arkasında neler dönüyor? Kadın hakları, kaç varil petrol karşılığında satılıyor? Bunu düşünmek bile tüyler ürpertici..."

Bu yorumlara; Avrupa büyük medyasının "embedded köşe yazılarında" büyük olasılıkla rastlamayacaksınız...

Ama "internet icat oldu, mertlik bozuldu" hesabı; sokaktaki adamın nabzını tutma imkânımız artık var. Aklın yolu bir: "Avrupa'nın laikçileri" (!); türbana bizim gibi bakıyor.

Eski Kıta'nın laiklik tartışması ve araçsallaştırma yöntemlerine, önümüzdeki haftalarda devam edeceğim...

Nilgün Cerrahoğlu

imhotep 28-02-2008 21:19

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Anayasa Değişikliği

* Anayasanın 10. ve 42'nci maddeleri ile Yükseköğretim Kanunu'nun 17'nci maddesine değişiklik getiren tekliflerin kabul edilerek yürürlüğe konulması, toplumsal sorunların yanında birçok hukuki sorunu da beraberinde getirecektir.

* Anayasanın 42'nci maddesine ilişkin teklif, toplumun yapısı itibarıyla ülkede bölünmeyi ve ayrışmayı kışkırtacak düzenlemelere zemin hazırlamaktadır.

AKP ve MHP'nin uzlaşması üzerine anayasanın 10'uncu ve 42'nci maddeleri ile Yükseköğretim Kanunu'nun Ek 17'nci maddesinde değişiklik yapılmasına ilişkin teklifler TBMM Başkanlığı'na sunuldu; on bir saat süren çok tartışmalı geçen oturumlardan sonra anayasa değişikliği, Anayasa Komisyonu'nda aynen kabul edildi.

Görünüşe göre 9 Şubat günü Genel Kurul'da yapılacak ikinci görüşme sonunda yine aynen kabul edilerek kanunlaşacak. Bundan sonra da Yükseköğretim Kanunu'ndaki değişiklik teklifinin aynı hızla kanunlaşması sağlanarak türban-başörtüsü ile yükseköğretim kurumlarına girmenin hukuki altyapısı sağlanmış olacak? Tekliflerin kabul edilerek yürürlüğe konulması, toplumsal sorunların yanında birçok hukuki sorunu da beraberinde getirecek.

Kanun önünde eşitlik ilkesi

Bu ilke kısaca, kanunların aynı hukuki durumda olanlara aynı biçimde uygulanmasını; yasal düzenlemelerde eşitliğin gözetilmesini ve hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağını ifade etmektedir.

Kanun önünde eşitlik ilkesi aynı zamanda kişilere, yönetimden, hak ve yükümlülüklerde, kamu hizmetlerinden yararlanmada eşit davranmasını isteme hakkını da içermektedir.

Anayasanın 10'uncu maddesi, yukarıda belirtilen tüm unsurları içeren yeterli bir düzenleme yapmıştır. Ancak mutlak anlamda bir eşitlikten söz edilemez. Anayasa Mahkemesi'nin birçok kararında yinelediği gibi, kimi yurttaşlar için haklı nedenlere dayanılarak veya durumlarındaki farklılık nedeniyle ayrı kurallar konulması eşitlik ilkesini zedelemez.

Teklifin 1'inci maddesi ile anayasanın 10'uncu maddesinin dördüncü fıkrasına eklenmek istenen ibare, 10'uncu maddede esasen var olan bir kuralı tekrarlamaktadır. Ulaşmak istedikleri amaç yönünden maddeye hiçbir katkı sağlamaz; gereksiz bir değişikliktir.

Eğer eklenen ibare ile gerekçesinde açıklandığı gibi değişikliğin, üniversitelerin, yükseköğretim hizmeti sunarlarken din, mezhep, giyim, kuşam ve benzeri sebeplerle bu hizmetten yararlanan kişiler arasında ayrımcılık yapmalarının önlenmesi isteniyorsa, o zaman farklı din ve mezheplere mensup, farklı giyim-kuşamı yaşam tarzı olarak seçen grup ve kişiler için de talep hakkı doğmuş olacaktır.

Anayasanın 42'nci mad desi eğitim ve öğrenim hakkını düzenlemekte, özetle kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamayacağını; eğitim ve öğretimin, Atatürk ilkeleri ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yapılacağını; eğitim ve öğretim özgürlüğünün anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmayacağını; eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetlerin yürütüleceğini öngörmekte ve ilgili diğer kuralları açıklamaktadır.

Bölünme ve ayrışma

Halen birçok eğitim kurumunda yapılan bazı uygulamaların, değişiklik teklifi ile ulaşılmak istenen nihai hedefin ve ileride bu kuralları önerenlerin de önleyemeyeceği fiili durumların bu kurallarla nasıl bağdaşacağı ayrı bir incelemenin konusudur. Ancak bir hususu belirtmeden geçemeyeceğim. Teklif, toplumun yapısı itibarıyla ülkede bölünmeyi ve ayrışmayı kışkırtacak düzenlemelere zemin hazırlamaktadır.

Anayasa Komisyonu'nda cereyan eden sert tartışmalar; YÖK Başkanı ile rektörlerin taban tabana zıt görüşleri; yine profesörler, sivil toplum örgütleri, gazeteler ve köşe yazarları arasındaki farklı, kırıcı ve suçlayıcı yorum ve değerlendirmeler; Anıtkabir'de ve Bakırköy'de düzenlenen mitinglerde türbana karşı gösterilen kararlı direnç adeta ileride toplumda yaşanacak tatsız olayları haber vermektedir.

Ülkemizde 1980 yılı öncesindeki bölünmenin neden olduğu üzücü olayları ve bunun sonunda gerçekleştirilen rejim değişikliğini yaşayanların benimle aynı kaygıları paylaştıklarına inanıyorum.

Değişiklik teklifi ile bu maddeye altıncı fıkradan sonra gelmek üzere bir fıkra eklenmek isteniyor. "Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğretim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir.

" Türkçe bilen herkesin kolaylıkla anlayabileceği gibi eklenmek istenen bu fıkra, eğitim ve öğretim hakkının sınırlandırılmasını "kanunda açıkça yazılı" bir sebebe bağlamaktadır: 42'nci maddede sınırlama sebepleri saptanmadığından, yasama organı hangi nedenlerle yükseköğrenim hakkının kısıtlanabileceğini, bu arada hangi tür giysilerle yükseköğretim kurumlarına girilemeyeceğini kendi takdiri içinde belirleyebilecektir.

Devrim kanunları

Yasama organı hareketsiz kalır ve sınırlama konusunda herhangi bir düzenleme yapmaz ise o zaman eğitim ve öğretim hakkı özellikle giysiler yönünden mutlak ve sınırsız bir hale gelecek; anayasanın 174'üncü maddesinde korumaya alınan devrim kanunları kapsamı dışında kalan her türlü giyim kuşamla yükseköğrenim kurumlarına girmek imkân dahiline girecektir. 10'uncu maddede yapılan değişikliğe de dayanılarak, yasal bir düzenleme ile açıkça yasaklanmayan herhangi bir giysi ile yükseköğretim kurumlarına girmeyi ve burada öğrenim hakkından yararlanmayı talep etmek anayasal bir hak olacak ve kimse bu talebe "hayır" diyemeyecektir.

Yasama organının sınırlama sebeplerini saptamaması halinde, o düzenlemeyi anayasa emretmiş olsa dahi, TBMM'yi düzenlemeye zorlayacak herhangi bir mekanizma anayasada mevcut değildir.

Muhalefet partilerinin anayasal gereklilik yönünde yapacakları her türlü girişimin çoğunluk tarafından reddedilmesi halinde de yapılabilecek herhangi bir şey, örneğin başvurulabilecek yargısal bir yol bulunmamaktadır. 42'nci maddedeki değişiklik aynen kabul edilirse yükseköğretim kurumlarındaki giyim-kuşam konusu tümüyle TBMM'deki çoğunluğun keyfine bırakılmış olacaktır.

Anayasa değişikliği teklifini verenler, bunun uygulamasının sadece yükseköğretim kurumları ile sınırlı kalacağı sözünde samimi iseler, hiç değilse teklifte yasaya bırakılan sınırlama sebeplerini anayasada genel bir çerçeve içinde belirtmek zorundadırlar.

Yükseköğretim Kanunu

Yeri gelmişken söyleyeyim; hazırladıkları anayasa taslağının 45'inci maddesinin 6'ncı fıkrasında kılık kıyafetle ilgili olarak "Kılık ve kıyafetinden dolayı hiç kimse yükseköğrenim hakkından mahrum bırakılamaz", "Yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir" biçiminde iki seçenek sunan ve bu seçeneklerde hiçbir sınırlama sebebi getirmeyen Bilim Komisyonu Başkanı Sayın Özbudun' un ve üyelerinden birkaçının AKP-MHP teklifi karşısındaki tepkilerini anlamak da mümkün değildir.

Yükseköğretim Kanunu'nun Ek 17'nci maddesine göre "Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile, yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir." Bu maddenin iptali için açılan davada Anayasa Mahkemesi, Ek maddedeki "Yürürlükteki kanunlar" kavramının anayasa kurallarını da kapsadığını; 1989 yılında verdiği kararda gerekçelerini açıkladığı üzere anayasa kurallarının yükseköğretim kurumlarında örtünmeye imkân vermediğini; bu durumda Ek 17'nci maddenin yükseköğretimde örtünme yasağını kaldırmadığını açıklayarak, yani Yorum Yolu ile iptal talebini reddetmiştir.

Kısa anlatımla Anayasa Mahkemesi, anayasanın o tarihte yürürlükte olan kurallarına göre Ek 17'nci maddenin yükseköğretim kurumlarına türban-başörtüsü ile girme yasağını kaldırmadığına hükmetmiştir.

Şimdi bu Ek 17'nci maddeye "Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yükseköğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkân verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir" biçiminde bir fıkra eklenmek istenmektedir.

Anayasanın 42'nci ve Yükseköğretim Kanunu'nun Ek 17'nci maddesinde yapılmak istenen değişikliklerin kanunlaşması halinde Ek 17'nci maddenin birinci fıkrası, Anayasa Mahkemesi'nin 1991 kararındaki gibi yorumlanabilecek mi? Yoksa madde tamamen tersi bir anlam mı kazanacaktır? Değişiklik tekliflerinin aynen kabulü halinde hukuki durum şöyle olacaktır: Anayasanın 42'nci maddesine göre kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple, kimse yükseköğrenim hakkından mahrum edilemeyecektir.

Yükseköğretim Kanunu'nun Ek 17'nci maddesi, bırakınız herhangi bir sınırlama getirmeyi, yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafeti serbest bırakmakta; ikinci fıkrası da başı örtülü olanlar için ayrıcalıklı bir kural getirerek bunların yükseköğrenim hakkından yoksun bırakılamayacağını ifade etmektedir.

Sınırlama boşluğu

Gerçi Ek 17'nci maddenin birinci fıkrasındaki "yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak" kaydı yerinde durmaktadır ama, artık anayasa değişmiş ve kanunla açık bir sınırlama getirilmemiş olduğundan herkese yükseköğrenimden yararlanma hakkı verilmiş olacaktır. Ek 17'nci maddeye eklenen ikinci fıkranın başın örtünmesini tanımlayan, ancak kıyafet yönetmeliklerinde yer alabilecek ikinci cümlesi de düzenlediği alan dışında herhangi bir sınırlama getirmiş değildir.

Görüldüğü üzere, eğer anayasanın 42'nci maddesi teklifteki gibi değiştirilirse Ek 17'nci maddede yeni bir düzenleme yapılarak yürürlükteki fıkranın kaldırılması ve hangi tür giysilerle yükseköğretim kurumlarına girilemeyeceğinin tek tek saptanması gerekecektir.

Çünkü, yineliyorum, 42'nci madde, yükseköğretim hakkını sınırlayan sebeplerin kanunda açıkça belirtilmesini öngörmektedir.

Nuri Alan
Emekli Danıştay Başkanı

Cumhuriyet

imhotep 28-02-2008 21:19

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Eylemlerin Önleme Dönüşemediği Dönemde: Alkışlanacak Bir Ses

Yargıtay Başkanvekili Osman Şirin 'in yazılı bir metne bağlanmadan yaptığı konuşma, AKP-MHP ortaklığına yargının son uyarılarını içeriyor ve olmaz'ların olur'a çevrilmesindeki olanaksızlığa değiniyor.

Gül-RTE ve Arınç üçgeni çoğunluğu ellerinde tuttukları TBMM'nin üstünde herhangi bir gücün olmadığını sık sık yineliyorlar.

TBMM elbette Cumhuriyet'in ve demokrasinin kalbidir ama, nereye kadar?

Yargıtay Başkanvekili Şirin konuşmasında, bu soruya çok açık bir dille yanıt veriyor:

"...Mutlak surette o yetkiler kendilerinindir ama o yetkiler hiçbir Meclis'in dahi gücünün ulaşamayacağı, yaşamımızın vazgeçilmezi olan laiklik ilkelerine dokunmaya imkân tanımaz, istesek de tanınamaz..." diyor.

Gül-RTE-(Anıtkabir'deki görkemli eylemi teneke çalmaya benzeten) Arınç'tan kurulu üçlünün beş yıldır anlamazlıktan geldikleri gerçek budur.

Türbanı başörtüsü adı altında yutturmaya çalışan RTE iktidarının anayasanın 2. maddesindeki değiştirilmesinin önerilemeyeceği laiklik ilkesi ile çatışması da bu nedenden ileri gelmektedir.

AKP, şimdi bütün gücüyle türbana yasal "muafiyet" tanımaya yönelen girişimine saygılı olduğunu savunduğu anayasa ile karşılamaya çalışıyor.

Fakat bu saygıyı somut biçimde kanıtlamaya sıra gelince elinde Kuran yan çiziyor.

Bu davranışlarının kanıtını aramaya gerek yok; ortada.

Yargıtay adına konuşan Osman Şirin'in belirttiği gibi; "Cumhuriyetin vazgeçilmez temel dayanağını oluşturan ve Yüksek Mahkeme kararlarıyla çerçevesi çizilmiş olan laiklik ilkesinin 'doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zayıflatılması' kesinlikle kabul edilmez."

RTE artık doğrudan düzenlemelerle laiklik ilkesini zayıflatmaya çalışıyor.

***

AKP'nin laik rejimi ne denli sindiremediği Bakanlar Kurulu'ndan sonra basına açıklamalar yapan Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin 'in sözleriyle kanıtlanıyor.

"Bu konuda söz sarf edenlerin Cumhuriyetin ve onun temel nitelikleri konusunda ne kadar hassas iseler sorumlu mevkide olan kişiler de (yani RTE de) 'kişisel' olarak onlardan daha hassas" imişler.

Oysa, "hassas" RTE; laiklik ilkesine duyarlılığını geçen hafta sonu yaptığı konuşmalarda açıkladı.

Türbanlıya anayasanın 2. maddesini, devrim yasalarını, çağdaş yaşamın gereklerini bir yana atmalarını öğütledi. Laikliğin kendilerine bu özgürlüğü verdiğini söyledi. Kim karşılarına çıkarsa laiklik ilkesine sarılmalarını salık verdi.

Akıl hocası profesörlerden Ergun Özbudun gibi... O da Atatürk 'ün kadınların giyim kuşamı konusunda hiçbir kısıtlayıcı hüküm getirmediğini öne sürerek AKP'nin türban bağımlılığına gerekçe bulmaya özeniyor.

Özbudun'a ve benzerlerine Mustafa Kemal'in kılık kıyafet, şapka devrimlerinden sonraki poturdan pantolona, takkeden, festen şapkaya dönüşen toplum fotoğraflarını içeren bir albüm armağan etmeli ki; AKP'lilikten sıyrılıp kendilerine gelsinler.

***

Türbana ev sahipliği yapan RTE ile uzlaşma aramanın ne kadar beyhude bir çaba olduğu DSP Genel Başkanı Zeki Sezer 'in RTE'yi ve ortağı Bahçeli 'yi ziyaretiyle ortaya çıktı. Zaten bu fuzuli çabanın tek yararı da bu oldu.

Türbana serbestlik kazandıran anayasal ve yasal değişikliklerle ilgili sürecin "uzlaşma" sağlanıncaya kadar "durdurulması" nı isteyen öneriyi RTE, reddetti.

Sezer' in bu ziyareti sonuç alamayacağını bilerek yapmadığı söylenemez. O halde RTE'yi türban sürecini askıya almak gibi sonucu önceden bilinen bu ziyareti neden yaptı? Bir şeyler yapmış olmak için mi?

Günümüzde tek somut karşı önlem Yargıtay Başkanvekili Şirin'den geldi.

Daha önce Cumhuriyet'in temel ilkelerinin zaafa uğratılmayacağını belirten Yargıtay, "bugün de sözlerinin arkasında" olduklarını söyledi ve:

"...Hukuken de arkasındadır. Hukuki eylemlerle de arkasında olacaktır" dedi.

Örnek alınması gerekir: İlk kez Yargıtay gibi bir kurum "eylemden" söz ediyor.

Güven aşılayan bu açıklamalar rahatlatıcı, umut verici.

Elbette toplumsal tepkilerin somut eylemlere dönüştürülemediği bu dönemde!

Cüneyt Arcayürek

Cumhuriyet

imhotep 28-02-2008 21:20

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Özgürlükçülük Masalıyla Uyutulmak...

Yapay yaklaşımlı bir nifak anlayışı ile Alevilik denen o güzel olayın temeline dinamit yerleştiren zihniyete sadece Aleviliğin içinden değil, aklı başında her kesimden infial dolu tepkiler yağdığı bilinmektedir.

Büyük ressam Vermeer, döneminin türbanlı hatunlarını kendine özgü derin renk ve form zevkiyle ve tüyden hafif fırçasıyla harika biçimde resmetmiştir. Yüzyıllar öncesinin bu başyapıtlarını görmek üzere insanlar müzelerdeki Vermeer salonlarında kuyruğa girerler. Buradan bakıldığında, şu türban denen nesne şirin, hoş, keyifli bir giysi parçası gibidir. 2002 sonrası Türk toplum ve devlet yönetimi, bu cici nesneyi bir toplumsal kavram aracına dönüştürmeyi becermiştir.

Vahşi ve ilkel bir politikanın simgesi haline getirmiştir. Vermeer'in türbanından AKP'nin türbanına alınan yol, uygarlık çizgisinden epeyce bir uzaklaşmayı göstermektedir.

Ayrıca insaniyetten bile ırak düşüldüğü söylenebilir, çünkü günümüz Türkiye'sinin türbanı bir makineli tüfektir; toplumsal bir kavgada gözü dönmüşlerin kullanacakları ve zaten kullanmaya başladıkları bomba türünden bir şey olmuştur.

Yetmiş yıl önce ölmüş bir büyük adamın, bir vatan kurtarıcının adının, anılarının, bağımsızlıkçı ve cumhuriyetçi öğretilerinin de bir daha hiç sözü edilmeyecek biçimde sosyopolitik ölüm fermanının çıkarılmasına tanıklık ediyoruz. Türban füzesi bu amansız tarihi katledilme olayının ustaca yerleştirilmiş bir enstrümanıdır artık. Bu toz-duman, bu acımasızlık ve ilkellik içinde türban, demokrasinin ve vicdan hürriyetinin tılsımlı anahtarı olarak öncelikle dikkat çekiyor.

Bu toplumda hâlâ önemlice bir sayıda mevcut, gerçekten demokrat ve vicdanlı insanları çileden çıkarmak ve içlerini sızlatmak için bundan daha etkili bir oyun kurgulanamazdı.

Bu kuşku verici yutturmacılık, uyutuculuk ve uyuşturuculuk mizanseninin en tehlikeli unsuruna gelince, burada özgürlükçülük diye bir lakırdı ortaya çıkıyor. Ekranlarda, gazete köşelerinde özgürlükçülük şampiyonluğu yapanları, vatan ve toplum düşmanlarını izlemek tiksinti veriyor.

Özgürlükçülüğün, tanımı tam belirli olmasa bile kapsamı aşağı yukarı bellidir. Ulusal özgürlük ve özgürlükçülük bulguları bu işin eksenindedir. Bir ülkeyi yöneten kişilerin ve grupların uzak mesafe ile birincil görevi, yurttaşlarını ulusça özgür ve bağımsız bir ortamda ve bunun psikolojik rahatlığı içinde yaşatmak olmalıdır.

Uzaklardaki amansız bir uluslararası gücün elli ikinci ya da elli beşinci eyaleti gibi davranmaya insanlarını gittikçe daha fazla sevk eden, ayrıca kendileri de tuvalete gitmek için dahi bu güçten izin alma mecburiyetine boyun eğmiş günümüzün toplum yöneticileri hangi özgürlükten, hangi özgürlükçülükten dem vurabilir?

Bugünkü yönetimin özgürlükçülük masalı okuması, hele bunu türban füzesiyle birleştirerek ortaya dökmesi insanları koyun yerine koymaktır. Bu ülkede, gerçi boynuna tüketim çıngırağı takılmış koyunumsu davranış gösterenler olmadı değil.

Son rauntlara gelinmeden

Tam telaffuz bile edemeyip "istikar" diye kısalttıkları ve ne olduğunu hiç bilmedikleri istikrarın kavallardan çıkardığı uyutucu ezgilere mağlup düşenlere rastlandı. Kredili harcamaya, kırsaldan kentlere yeni gelenlere gıda ve para yardımı yapılmasına tav olanlar görüldü.

Ama, insan reflekslerinin egemen olduğu davranışı sergileyenler henüz tükenmedi. Özgürlükçülük, vicdan hürriyetçiliği oyununa bu zinde ya da zindece güçlerden bir bölümünü daha alet etme arayışı ortalıkta. Muhalefet partilerinin küçüğünden "Değiştiler, sakinleştiler, en azından ulusu kollayıcı bir tarafları var" iyimserliği içinde harikalar(!) bekleyen bazı gerçek ulusalcı aydınlar da dramatik bir biçimde yanıldılar. İlkellik çizgisinde tarihsel bir buluşma ve uzlaşma sağlandı. Hem de göz açıp kapayıncaya kadar. Mevcut iktidarın hakemi, seyircisi, naklen yayın yapan kuruluşları, yorumlayıcı basını hepsi birden ayarlanmış şikeli bir boks maçında türban ve özgürlükçülük masalıyla iyi bir kroşe çıkardığı aşikâr.

Bu hamle onlara maçın belki bir raundunu daha kazandıracaktır. Diyelim ki dördüncü ya da beşinci raundu. Ama bazı maçların raunt sayısı epeyce yüksek olabilir.

Sonucunda bir koca Atatürk 'e ve cumhuriyetçi öğretilerine sosyolojik çerçeveli bir ölüm fermanı çıkarma gibi telafisi mümkün olmayan son derece ağır bir cezanın uygulanacağı bir maç, bırakın da birkaç raunt daha sürsün.

İnsanlar var

Bu toplumda yurtsever insanlar var. Vicdanlı insanlar, namuslu insanlar var. Toplumsal ilkelliğin çağdaş uygarlıkla çatışmasında ayağını nereye basacağını kestiren akıllı insanlar var. Özgürlükçülüğün ulusal bağımsızlıkta kök saldığını kestiren gerçekçi insanlar var.

Her Türk ailesinde annelerin, büyükannelerin kullandığı o masum başörtüsünü kavga ve patlama aracı o karanlık nesne türbanı kamufle ederek yutturmak için kullanıldığını ve çene altı bağlama gibi karikatür ayrıntılarının aslınca ince hesaplı bir kandırmaca olduğunu kavrayan yurttaşlık sezgisi ve sağduyusu yüksek insanlar var.

"Kısaca, bu toplumun insanı var." 22 Temmuz'dan bu yana karamsarlık ve keyifsizlik sergileyen, sağa sola dağılmış bu insan malzemesinin yeniden bir akıl ve gönül birliğinde buluşması gerekmektedir. Maç bitmemiştir. Rakip, gayri nizami dövüşen gözü dönmüş bir güçtür. Haracın, rüşvetin, yolsuzluğun doruklarında yaşanan bir dönemde dopdolu para kasalarına sahiptir. Sustaya kalkmış bir medyayı kullanarak insanların bir bölümünü uyutabilmiştir. Ama tarihteki ve dünyadaki bütün kaba güçler gibi bir kof tarafı da vardır.

Direnmek esastır

Türban işinde özgürlükçülük oyunuyla yeni uyutma mekanizmalarının peşindedir. Bizim kesimin, her zamankinden daha uyanık ve daha yakından izleyici olması zorunluğu ortadadır.

Ayakta dimdik durulması gereği açıktır. Bir iki yumruk daha yense bile, karşı tarafın da nefesinin azalacağını tasarlayarak paniğe kapılmama direnci sergilenmesi mutlak gereklidir. Kadınına aşağılayıcı gözle bakarak psikolojik zulüm uygulayan bir devlet etme anlayışını, kadın yurttaşların daha da dikilerek göğüslemek isteyeceklerinden hiç kuşku duyulmamalıdır. Yapay yaklaşımlı bir nifak anlayışı ile Alevilik denen o güzel olayın temeline dinamit yerleştiren zihniyete sadece Aleviliğin içinden değil, aklı başında her kesimden infial dolu tepkiler yağdığı bilinmektedir.

Bu ülkenin çıkarını, toprağını, suyunu, soyunu sopunu satma yarışında bu kof hainlere bu kadar vicdanlı, akıllı, namuslu, sağduyulu, kadına saygılı, insansever, yurtsever insan, hep birlikte yenilirsek; yuh olsun bize. Artık vakit kaybetmeden, kesin bir yenilmeme azmi içinde yeniden yola çıkalım. Kalan rauntlar bizim olacaktır. Olmalıdır.

Erhan Karaesmen

imhotep 28-02-2008 21:21

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Son Uyarılar

AKP-MHP ittifakı hiçbir uyarıyı dinlemiyor. Ama uyarılar da şekil değiştiriyor. Yaklaşan tehlikenin ne kadar büyük olduğunu gören yargı organları ve üniversiteler, türbancı ittifakı son bir kez daha uyarmak gereğini duyuyorlar.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Senatosu adına Rektör Prof. Dr. Ferit Bernay 'ın yaptığı açıklama, bu 'son uyarı' lardan biri. Üniversite Senatosu'nun tavrı açık:

"Bu hafta içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görüşülecek olan ve yaklaşık son on beş yirmi yıldır toplumumuza inançsal ve siyasal bir simge olarak sokulmaya çalışılan 'türban' giysisinin, üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliği kabul edilirse, Cumhuriyetimizin en temel ilkesi olan laiklik ilkesi onarılamaz bir biçimde zedelenmiş olacaktır.

Ayrıca, Cumhuriyet tarihimizde kadınlarımıza devletimizin birçok ülkeye öncü olacak bir biçimde verdiği demokratik haklar düşünüldüğünde, bugün yalnızca kadınlarımız üzerinden yapılan bu tartışma, inançsal ve siyasi indirgemecilik, düşündürücü ve kaygı vericidir.

Sonuçlarının nereye varacağı belli olmayan bu anayasa değişikliği girişimi, Türk toplumunun vicdanında yasalar yoluyla; rahatsızlık, baskı, bölünme ve de akıl parçalanmalarına neden olacaktır. Böyle bir durum, kuşkusuz bir ülkeyi parçalamak isteyen güçlerin istediği ortamın ortaya çıkmasına neden olabilir."

Dört-beş satırda özetleyelim:

Laiklik onarılmaz biçimde zedelenir.

Nereye varacağı belli olmaz.

Durum kaygı vericidir.

Parçalanma tehlikesi doğar.

Bundan daha ciddi uyarı olur mu?

***

Gelelim, Yargıtay'ın son uyarısına... Yargıtay Başkanvekili Osman Şirin aynı açıklıkla uyarıyor:

"Kontrol edilemez bir hızla bugüne gelen ve çarşamba gününden itibaren ivme kazanarak devam edeceği belli olan bu davranış mutlaka yasama tarafından sorgulanmalıdır.

1960'ların fotoğrafını görüyoruz; o fotoğraf mı güzel bugünkü fotoğraf mı güzel diye mutlaka sorgulanmalıdır."

Tek cümlede özetleyelim:

Türban ittifakı kontrolü kaybetmiştir.

***

Bu iki uyarı haftalardır yapılan uyarılardan sadece ikisi... Ana muhalefet partisi, yüksek yargı organları, (asla türbana sokulmayı kabul etmeyecek olan Aleviler de dahil) sivil toplum örgütleri, uyarı üstüne uyarı yaptılar.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararını hatırlattılar.

Anayasa Mahkemesi kararını hatırlattılar.

Hukuku ve hukukun üstünlüğünü hatırlattılar.

Anayasanın değişmez, değiştirilmesi teklif bile edilemez maddelerini hatırlattılar.

Artık, 'kaygı verici' diyorlar, 'tehlikeli' diyorlar, 'üniversiteler ve ülke çatışma ortamına sürüklenir' diyorlar.

Dinleyen kim?

Son Uyarılar

AKP-MHP ittifakı hiçbir uyarıyı dinlemiyor. Ama uyarılar da şekil değiştiriyor. Yaklaşan tehlikenin ne kadar büyük olduğunu gören yargı organları ve üniversiteler, türbancı ittifakı son bir kez daha uyarmak gereğini duyuyorlar.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Senatosu adına Rektör Prof. Dr. Ferit Bernay 'ın yaptığı açıklama, bu 'son uyarı' lardan biri. Üniversite Senatosu'nun tavrı açık:

"Bu hafta içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görüşülecek olan ve yaklaşık son on beş yirmi yıldır toplumumuza inançsal ve siyasal bir simge olarak sokulmaya çalışılan 'türban' giysisinin, üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliği kabul edilirse, Cumhuriyetimizin en temel ilkesi olan laiklik ilkesi onarılamaz bir biçimde zedelenmiş olacaktır.

Ayrıca, Cumhuriyet tarihimizde kadınlarımıza devletimizin birçok ülkeye öncü olacak bir biçimde verdiği demokratik haklar düşünüldüğünde, bugün yalnızca kadınlarımız üzerinden yapılan bu tartışma, inançsal ve siyasi indirgemecilik, düşündürücü ve kaygı vericidir.

Sonuçlarının nereye varacağı belli olmayan bu anayasa değişikliği girişimi, Türk toplumunun vicdanında yasalar yoluyla; rahatsızlık, baskı, bölünme ve de akıl parçalanmalarına neden olacaktır. Böyle bir durum, kuşkusuz bir ülkeyi parçalamak isteyen güçlerin istediği ortamın ortaya çıkmasına neden olabilir."

Dört-beş satırda özetleyelim:

Laiklik onarılmaz biçimde zedelenir.

Nereye varacağı belli olmaz.

Durum kaygı vericidir.

Parçalanma tehlikesi doğar.

Bundan daha ciddi uyarı olur mu?

***

Gelelim, Yargıtay'ın son uyarısına... Yargıtay Başkanvekili Osman Şirin aynı açıklıkla uyarıyor:

"Kontrol edilemez bir hızla bugüne gelen ve çarşamba gününden itibaren ivme kazanarak devam edeceği belli olan bu davranış mutlaka yasama tarafından sorgulanmalıdır.

1960'ların fotoğrafını görüyoruz; o fotoğraf mı güzel bugünkü fotoğraf mı güzel diye mutlaka sorgulanmalıdır."

Tek cümlede özetleyelim:

Türban ittifakı kontrolü kaybetmiştir.

***

Bu iki uyarı haftalardır yapılan uyarılardan sadece ikisi... Ana muhalefet partisi, yüksek yargı organları, (asla türbana sokulmayı kabul etmeyecek olan Aleviler de dahil) sivil toplum örgütleri, uyarı üstüne uyarı yaptılar.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararını hatırlattılar.

Anayasa Mahkemesi kararını hatırlattılar.

Hukuku ve hukukun üstünlüğünü hatırlattılar.

Anayasanın değişmez, değiştirilmesi teklif bile edilemez maddelerini hatırlattılar.

Artık, 'kaygı verici' diyorlar, 'tehlikeli' diyorlar, 'üniversiteler ve ülke çatışma ortamına sürüklenir' diyorlar.

Dinleyen kim?

Hikmet Bila

Cumhuriyet

imhotep 28-02-2008 21:21

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Yukarıdan Aşağıya Kafa, Aynı Kafa

Bakın şu laik devletin haline; her şeyi bir yana attık. Sabahtan akşama türban dışında hiçbir sorun tartışılmıyor.

Müslümanlığı siyasete alet ederek kafasındaki dünyayı ülkeye getirme çabasındaki bir avuç İslam uşağı, din muhterisi çıkmış ortaya; inanılmaz bir yüzsüzlükle, utanmadan sıkılmadan "laikliği güçlendirdiklerini" söylüyor, söyleyebiliyor, alkışlanıyor.

Yargıtay Başkanvekili Osman Şirin 'in son açıklamaları başta RTE 'yi acıtmış olmalı ki -sanki aksini iddia eden varmış gibi- "Laiklik ilkesi kimsenin tasarrufunda değildir" diye konuşuyor.

AKP'nin "laikliğin çerçevesi dışında bir adım atmayacağı" gibi bir yalan, bin ayıbı ortaya çıkarıyor.

Anayasa Komisyonu Başkanı'nın soyadı AKP grubunun sıfatı oldu; RTE ne söylerse kuzu gibi izleyip alkışlayarak onaylıyor.

İçlerinde din hışımlısı, türbanın yatakta bile takılmasına yan tutanlar yok mu; var olmasına var da; sağduyu, 350 milletvekilinden hiç değilse üç beşinin gerçekleri görebileceğini boş yere ümit ediyor ama nafile!

***

Bir başka nafile beklenti, DSP Genel Başkanı Zeki Sezer 'in "uzlaşma ortamı yaratmak" gibi bir hayal-i ham ile başbakanlığı ziyareti ve anayasa değişikliğini yeniden gözden geçirmeyi reddeden RTE'nin YÖK Yasası'nın 17. maddesini yeniden gözden geçirmeye "belki" diye umutlu bir yanıt verdiğini söylemesi...

Sezer, konuşma sırasında RTE'nin bu "belki" sözcüğünün altında yatan anlamını kavramamış galiba.

RTE'nin sıkıntısı başka bir dünyanın ürünü. Uzlaşmacı bir tavır takınmak filan umurunda değil. Adam ve partisi 17. maddenin Anayasa Mahkemesi'nden dönmesi olasılığına karşı önlem arıyor. Ne yapsın da 17. madde Yüksek Mahkeme'den dönmesin! Derdi bu.

Bu nedenle parti merkezinde harıl harıl bu maddeyi Anayasa Mahkemesi'ne nasıl yutturacaklarını bulmaya çalışan çalışmalar yapılıyor ve... RTE de, siyasette ve siyaset dışındaki saftiriklere yine uzlaşmacı bir tavır yutturarak 17. maddeyi birlikte yeniden düzenleyecek öneriler getirin diye çağrıda bulunuyor.

***

Kafa aşağıdan yukarıya, Çankaya'dan Başbakanlık'a aynı kafa.

Türban konusunda AKP hedefine uygun bir araba laf ettikten sonra "polemik konularına girmek istemediğini" söyleyerek sözüm ona siyaset dışı görev yeri olan "tarafsız" Cumhurbaşkanlığı'nı koruduğunu göstermek istiyor. Tabii rafta dolma var, yersen!

Nedense Çankaya'ya çıktığından beri ya Suudi Arabistan ya da Katar gibi petrol zengini ve çok değerli hediyeler veren şeyh şıh ülkelerini ziyaret ediyor veya kabul buyuruyor Çankaya'daki AKP'li ve:

Bu kez Katar'ın başkentinden AKP'ye, türbana destek veren söylemleriyle sütunlarda boy gösteriyor.

Dili Türkçe TC'yi temsil eden Çankaya'daki AKP'li; derdini anlatmak için ya İngilizce sözcükleri, (örneğin Katar'da 'yapay gündem' anlamına gelen artificial agenda sözcüklerini) kullanıyor veya Arap dünyasına uygun seçtiği (örneğin maharetli anlamındaki adem-i mahir sözcüğü ile) amacını anlatmaya çalışıyor.

Dediği de şu: "Bazı meseleler olduğundan fazla büyütülüyor".

Tabii kimin türban sorununu olduğundan fazla büyüttüğünü 11'inciye sormaya gerek yok: Elbette diyeceği şu olacak: CHP, üniversiteler, bir kısım medya!

Ama yaptıklarına bir göz atmak gereğini duymuyor. YÖK'ün başına "sıkıysa istediğimiz gibi konuşmasın" diyen aşağılayıcı ifadeleri sindiren, türban tartışmasına yasak koyarken aksi gerçekleşince hâlâ yerinde oturmaya devam eden Y.Z. Özcan gibi birini arayıp YÖK'ün başına getiriyor.

YÖK yönetimine AKP eğilimlerine sıcak bakanları doldurma çabasıyla üniversiteleri tepeden yönetmeye çaba gösteriyor.

Anayasa'nın 2. maddesinin rejimin temel güvenci olduğuna hiç ama hiç değinmeden sanki laikliği benimsemiş gibi davranışlar sergiliyor.

Çankaya'daki ve Başbakanlık'taki ikili ile laikliği yaşatmak mı? Güldürmeyin insanı!

Cüneyt Arcayürek

Cumhuriyet

spartan-troy 29-02-2008 21:13

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
dünya üniversitelerinde ismimiz okunmuyor...hala bilimden bahsediyorsunuz...ne kadar komiksiniz siz hakkaten...bunlarla anca kendinizi avutuyorsunuz...şimdiye kadar başörtüsü yoktu...ne değişti...koca bir hiç...hadi size kocaman bir soru; bilim kime göre bilim?

ben hala aynı şeyi soyluyorum size; universiteler toplama kampıdır...bilimsel bir örgüt değildir...
sokun bunu kafanıza...

deggial 29-02-2008 23:29

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
spartan madem üniversiteler bu kadar boktan yerler, niye senin *mazlum rolündeki türbanlılar bir yerlerini yırtıyorlar girmek için buralara? :lol:

ki kaldı ki sen de bir aralar bir yerlerini yırtanlardansın eğer gerçekten biyoloji bitirdiysen :wink:

imhotep 29-02-2008 23:55

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Spartan... Ne güzel anlamışsınız işte. Çekin elinizi ünversiteden. *:)

imhotep 01-03-2008 00:03

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Laikliğin Halkaları Koparılırken...

TBMM'de iki gündür sürmekte olan tartışmalar, neredeyse geri dönülemez bir gerilim zeminine girdiğimizi ortaya koyuyor.

Önceki gün partilerin grup toplantıları vardı. Dün de AKP-MHP koalisyonunun anayasa değişikliği paketi üzerinde ilk görüşmeler yapıldı.

AKP, yargıdan gelen uyarıların "ciddi" olduğunu anlamış ama sonuçlarını kavramamış görünüyor! Tartışmayı Madrid'de başlatan Erdoğan, o günden bu yana türban girişimine karşı çıkan tüm kesimlere verip veriştiriyordu. Yüksek yargı açıklamalarının ardından AKP kadroları görüşlerini kadifeye sardı.

Artık şunu söylüyorlar:

"Laiklik her şeyin teminatıdır, korunmasındaki en büyük güvence de biziz!"

Aziz Nesin 'lik bir güvence!

MHP kanadının yola çıktığı gün estirdiği rüzgâr devam ediyor. MHP şöyle bir ilke benimsemiş durumda:

En iyi muhalefet, muhalefete yapılan muhalefettir!

MHP'nin hem AKP ile başlattığı işbirliğine karşı çıkan partilere hem de toplumsal kesimlere karşı yürüttüğü muhalefet, önümüzdeki dönem için duyduğumuz gerilim endişelerini arttırıyor.

***

TBMM'nin dünkü tablosu da anayasa değişikliğinin nasıl yapılmaması gerektiğini ortaya koyuyordu. Hakkını teslim etmek gerekirse, Hüsamettin Cindoruk 'un TBMM Başkanı olduğu 90'lı yılların ilk yarısındaki anayasa değişikliklerinde şöyle bir ilke benimsenmişti:

Küçük ya da büyük Meclis'teki tüm partilerden ikişer temsilcinin katılımıyla uyum komisyonu oluşturulur. Bu komisyonda herkesin üzerinde görüş birliğine vardığı maddeler değişiklik paketinin içine konur. Çalışmalar tamamlanınca Meclis gündemine gelir!

Sonraki değişikliklerde de bu kadar olmasa bile genel bir uyum arandı.

Dün AKP ve MHP'nin, kimi eksikliklerini yolda giderdikleri değişikliklere ilişkin görüşmeler, öncekilerden çok uzak havadaydı.

***

Sancılı ve kritik bir sürece giriyoruz...

Son iki günkü gelişmeler bir kez daha gösterdi ki, yapılan tartışma üniversitelerde eğitim hakkının genişletilmesi tartışması değil...

Bu tartışma, AKP'nin önümüzdeki dönemde yapmayı planladığı temel değişikliklerin provasıdır. AKP ustaca manevralarla, közden kestaneleri hep başkasına aldırıyor. Bugün için MHP'yi kullanıyor. İşi bu noktaya getirdikten sonra bu konuda bir daha MHP'ye gereksinimi olmayabilir!

İktidar çevresi, anayasada laikliğe ilişkin değiştirilmesi olanaksız maddeler varken 10. ve 42. maddede yapılacak yeni düzenlemenin laikliği zedelemeyeceğini söylüyorlar. Bu görüş kimi çevrelerde yaygın...

Bize göre bu yaklaşım yanlış...

Diyelim ki, yan yana yazılmış 10 tane rakam var. Bunların tümü bir bütün. Bu rakamlardan, örneğin baştan üçüncüsünü değiştirdiğinizde şunu söyleyebilir misiniz:

Efendim sadece bir rakam değişti, ötekileri etkilemez. Onlar aynen duruyor. Tümünün okunuşu da değişmemiştir!

Zincirin bir halkasını kopardıktan sonra öteki halkaların sağlam olmasının bir anlamı var mıdır?

Mustafa Balbay

Cumhuriyet

imhotep 01-03-2008 00:03

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Fes ve Türban...

Mine G. Kırıkkanat gazetedeki köşesine Aziz Paulus' un İncil'de yer alan öğütlerinden aktarmalar yapmış; 'aziz' in bir tümcesi şöyle:

"- Ey kadınlar, kocalarınıza Tanrı'ya itaat eder gibi itaat edin..." (Vatan, 6 Şubat 2008)

Fazla lafa gerek var mı?..

Erkek egemenliği binlerce yıldan beri süregelen bir olgu...

Üç dinde geçerli tesettür ise yalnız kadınlara özgü bir şey değil...

*

Eskiden evde bile fes giyilirdi...

Başı açık erkek görmek olanağı yoktu...

Giyim-kuşam düzeninin, erkek egemenliğiyle birlikte, dinsel kökenlerini de tarihsel açıdan doğal saymak gerekir...

Çünkü eskiden devlet düzeni dinle özdeşti; bir arada yaşamanın koşulları, İslamın (ya da Hıristiyanlığın veya Museviliğin) dışında düşünülemezdi...

Bugünkü Türkiye'de 'türbancı' kadın değildir...

Erkektir...

Erkek egemen toplumuz...

Bu nedenle yaşadığımız türban kavgası, seçim sandığında, AKP'ye yarayacaktır...

*

Bugün Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan RTE fesle dolaşmıyorlar..

Fes için ne düşünüyorlar?..

İbret dersi olsun diye vaktiyle (23 Nisan 1965) bu köşede "Fes Tartışmaları" başlığıyla yayımlanmış yazımdan kimi bölümleri aktarayım...

*

"Meclis 23 Nisan 1920'de ilk oturumunu yapmış, altı gün sonra 29 Nisan'da Bursa mebusu Operatör Emin Bey ile Sinop mebusu Şevket Bey bir önerge veriyorlar..."

Diyorlar ki:

"- Uzun harp senelerinin tevlit eylediği birçok buhran arasında bir de fes buhranı çıktı...

...yalnız Avusturya'dan ithal ettiğimiz feslerin senede altın tutarı 5 milyon lirayı bulmaktaydı... Diğer yabancı memleketlerden ithal olunan feslerin bedelini de eklersek her yıl 7-8 milyon liralık bir servetin dışarı gittiği görülür ki bunun kâğıt para olarak karşılığı 40 milyon lira demektir..."

Peki, ne yapmalı?..

"-... Sultan İkinci Mahmut zamanında adalı Rumları takliden serpuş olmak üzere kabul edilmiş fesin bir milli serpuş mahiyetinde bulunmadığı nazarı itibara alınarak, ekseri Şark ve Müslüman milletlerin öteden beri bir serpuş olarak taşıdıkları ve şu son günlerde herkesin seve seve giymeye başladığı kalpağın bir milli serpuş olarak kabul ve ilanını teklif ederiz..."

"Takrir (önerge) Meclis'te okunduğunda alkış sesleri duyulmuş, fakat büyük bir çoğunluk 'Hayır, hayır, olamaz!' diye bağırmıştır.

Tunalı Hilmi Bey (Bolu) - Fes, Türk'ün ruhunda yerleşmiştir...

Haşim Bey (Çorum) - Esbabını arz edeyim efendim! Fas, Tunus İslam ahalisi bütün fes giyiyorlar. Hakikat böyledir efendim. Tunus, Cezayir ahalisi Araptır. Bunlar hep Müslümandır... (Gürültüler) Olmaz efendim, katiyen istemem...

Mustafa Taki Efendi (Sıvas) - Efendiler fes gerçi yeni bir şeydir, fakat bugün İslam âlemi için fes bir alameti farikadır... İslam milletlerine mahsus olan kıyafet, bilhassa Osmanlılar için hususi olan kıyafet bu festir. (Alkışlar, evet sesleri)

Sonuç:

Başkan - Takrir nazarı itibara alınmıyor...

( 'Yaşasın fes' sesleri)"

*

Bilmem ki yukardaki Meclis tutanaklarına yorum gerekiyor mu?..

Ülke düşman işgali altındayken bile Meclis "fes mi kalpak mı" tartışması yapabiliyormuş...

Bugünkü durum ise türban üzerine...

1920'den bu yana, aradan geçen sürede, erkeklerimiz fesi başlarından attılar; elbet bir gün kadınlarımız da çarşafı, başörtüsünü, türbanı tarihe gömecekler...

İlhan Selçuk

Cumhuriyet

imhotep 01-03-2008 00:04

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Kadın, Türban, Demokrasi

Türbanı, üniversitelerde okuma hakkı, özgürlük ve demokrasi sorunu olarak sunan liberaller, neden ağacı görüyor da ormanı görmüyor? Örneğin, kadın ve türban meselesine, AKP ve benzeri dincilerin kadının yeri konusundaki bütüncül politika, anlayış ve uygulamaları açısından bakmıyor?

Ve demokrasi ile kadın arasındaki ilişkiler açısından?!

Diyelim ki, dinci iktidarın gönlündeki düşünce gerçekleşti ve nüfusun yarısını oluşturan yetişkin kadın ve kızların, yani 30 milyonumuzun başı türbanlandı! Doğan Kuban diyor ki, kırsal kültürün iktidarı ve Meclis'teki temsilcilerinin türban giysili Türk kadını istekleri, Türkiye'nin "21. yüzyılın sömürge adaylığı" anlamına gelir:

Türbanlılar, "voleybol, basketbol, futbol oynayamaz, koşamaz, atlayamaz, yüzemez, jimnastik yapamaz; dünyada hiçbir spor gösterisine katılamaz; dans edemez, bale yapamaz, müzik çalamaz, operada çalışamaz, tiyatroda, sinemada artist olamaz, resim yapamaz, heykel yapamaz..." (Yarınki Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, Türban özel sayısı).

Ortaçağ kafası -erkek-, kadını, insanın çok temel bir faaliyet alanından çekip alıyor ve kadının kendini gerçekleştirme temel hakkını gasp etmeyi düşünebiliyor! Doğan Hoca diyor ki: " Bu kısıtlamalara tabi olmayan erkekler yanında, kadın, ikinci sınıf bir insan olmaktan kurtulamaz... Bu kadın için eşitlikten kesinlikle söz edilemez. Özgürlüğü de sadece politikacıdan menkuldür. Bu kadın liberal sanatlarla uğraşamadığı için çocuklarını sanatçı olarak yetiştiremez... "

***

AKP'nin karnesinde kadının yeri bellidir! Fotoğrafları anımsayın: Bay Bakan diğer erkek politikacılarla uzun masada sohbet eder ve yemek yerken, eşi yan masada tek başına türbanlı oturmaktadır! Dinci politikacının eş ve çocukları ancak türbanlı ve sınırlı olarak hayata karışabilir!

Son tartışmalarda açıkça belli oldu ki, Türkiye, "türban=namuslu kadın" cenderesine sokulmak isteniyor. Toplumsal, siyasal ve dahası ekonomik baskıya, bu kez a nayasal ve yasal destek verilmek isteniyor! Ki kadın tam kuşatılmış olsun!

Nitekim, AKP'nin 6 yıllık iktidarı döneminde kadınların çalışma ve sosyal hayattaki yeri gerilemiştir!

OECD 2007 istatistiklerine göre, işsizler arasında kadın oranı en çok artan ülkelerin başında Türkiye geliyor. 19 ülkede kadın işsiz sayısı azalırken, özellikle AKP zamanında arttı ve 12'ncilikten 6'ncı sıraya yükseldik!

AKP'nin Meclis'te bekleyen Sosyal Sigorta ve Genel Sağlık Sigortası'nda değişiklik önerisinde, kadınların çalışma hayatıyla ilgili olarak pek çok kazanılmış hakkı tırpanlanıyor!

Erdoğan , bizzat dile getirdiği gibi, kadınlara, evinde reçel, marmelat gibi ev ürünleri üreterek aile bütçesine katkıda bulunması için, ev robotu vb. gibi "üretim araçları" alabilmesini sağlayacak mikro krediler verilmesini öngörmektedir!

Şu korkunçluğa bakın : TİSK'in, OECD rakamlarına dayanarak açıkladığı rakamlara göre, ülkemizde 15-29 yaş arası kadın nüfusun yüzde 60'ı ne okula gidiyor ne işe! Kıyaslamada en kötü durumda!

Türkiye'de kadınların sorunu türban mıdır! Türban ülkenin -kadınların- başlıca özgürlük konusu mudur? Türban sadece AKP'nin -dinsel- sorunudur!

AKP ayrıca, Türkiye'ye küresel bir dayatmanın, Ilımlı İslam projesinin Türkiye'de başlıca "çözüm ortağı" dır!

***

Yarınki CBT'deki yazısında Osman Bahadır da Doğan Hoca'nın görüşlerini paylaşıyor: " Kadınların başlarını kapatmalarını öngörmek, kadınları toplumun herkesle eşit haklara sahip özgür bir cinsi olarak değil, erkekler dünyasının bir nesnesi olarak görmek demektir. Kadınların kapalı başlarını açmaları özgürlük sorunudur, açık başlarını kapatmaları değil. Çünkü kadınların başlarını kapatmaları, hayatın her alanında erkeklerle olan eşitsiz ilişkilerinin kabulünü onaylamaktadır. Bu nedenle de onların özgürlüklerini kısıtlayıcı niteliktedir... Yasaklar ve sınırlamalar her zaman özgürlük ve demokrasi karşıtı değildir. Tam tersine bazı yasaklamaların amacı özgürlükleri güvence altında tutmaktır... "

Türkiye için türbanlı kızların üniversiteye gitmesi tabii ki kabul edilebilir bir durum olabilirdi! Ne zaman? Türbanı Türkiye'ye bir hayat tarzı olarak dayatan güçlü bir merkezi dinci politik güç olmasaydı!

Türkiye türbanlı ya da türbansız biçiminde ikiye ayrılma tehlikesi ile karşı karşıya olmasaydı! Türban=namuslu kadın eşitliği söz konusu olmasaydı!

Ama bütün bunlar varken, türbanın üstüne üstlük anayasal ve yasal bir hak olarak düzenlenmesi, bütünsel bir tehlike yaratıyor! Ülkesel bir türbanlama dayatması, ülkenin hukuksal olarak dinselleştirilmesinde, laikliğin mezara gömülmesinde atılacak en büyük adımlardan biridir!

Zaten türban Başbakan'ca da siyasal simge düzeyine yükseltildi!

Şimdi, bütün kadınların, Cumhuriyetçi demokratların, gerçek demokrasi ve özgürlük yanlılarının, AKP'yi engellemek için büyük direniş hakkı doğmuştur!..

Her alanda, gecikmeden, hemen!

Orhan Bursalı

Cumhuriyet

imhotep 01-03-2008 00:05

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Siyasetin Yeni Oyuncağı

Hukukun, siyasetin oyuncağı haline dönüştürüldüğü bir süreç yaşıyoruz.

Geçmişte de benzer olayları yaşamıştık.

Bir konuda bilgilenmek için Cumhuriyet'in 1956 yılı cildini karıştırırken Yargıtay'la ilgili haber dikkatimi çekti.

Yargıtay'dan dört üye ile Cumhuriyet Başsavcısı'nın görevlerine son verildiğini duyuruyordu.

O zamanlar, Emekli Sandığı Yasası'nın nerdeyse en ünlü maddesiydi. "Görülen lüzum üzerine emekliye sevk etme" olanağını veren maddeydi.

Siyasal iktidar, kendi görüşleri ile örtüşmeyen kararlara imza atan yargıçların üzerinde baskı kurmak için bu maddeyi kullanıyor, canı istediğinde de görevine son veriyordu.

Sonra demokrat (!) olduk. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturuldu. Yetkiler bu kurula verildi.

Şimdiki siyasal iktidar da, geçmişteki iktidar gibi, yargıdan rahatsız.

Yargıtay üyelerini, siyasetin egemen olmasının önünü açan bir yasa değişikliği ile kendisi atamak istiyor.

Siyasetin yargıya müdahalesi konusunda 52 yıl önceki yaklaşım geri gelecek. Tek değişiklik; o iktidar kendinden önceki iktidarların çıkardığı yasayı uygularken, bu iktidar kendi yasasını kendisi çıkarmak istiyor.

***

"Türbana özgürlük" söyleminden "başörtüsüne özgürlük" söylemine dönüşen görüşü yaşama geçirmenin ilk adımı dün atıldı.

Anlaşılıyor ki Türkiye yapay bir gerilimin içine ve kamplaşmanın en tehlikelilerinden birine sokulmuş olmakla kalacak.

Siyasetin, yargıyı ve dini kullanma girişiminin doruğa çıkarılması, belki siyasetçilere yarayacak ama yine ülke kaybedecek.

Türbanın 2007 seçimleri öncesinde sorun olarak algılanmasının, Türkiye'deki tüm sorunlar arasında 9'uncu sırada yer almış olduğunu bilim insanları dile getiriyor.

***

Siyasal iktidarın seçim öncesinde bir kez bile anmadığı türban sorununun birdenbire gündeme getirilmesi, yine kuşkular yarattı.

Çünkü ekonomik durumla geçim derdi, terör ve yolsuzluklar bu sayede geri plana düşürüldü.

Laiklik ilkesinin örselenmesinden çekinilen bir simgeye dönüşmüş olan türban, geldi gündemin tepesine oturdu.

Ulemayı bir tarafa bırakırsak, yetkin hukukçular ve hatta AKP'ye yakın oldukları gözlenenler bile, anayasa değişikliğinin türbanı yükseköğretimde geçerli kılmaya yetmeyeceğini söylüyorlar.

Zira bir fıkra eklenmek istenilen 42'nci maddedeki "Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

Eğitim ve öğretim hürriyeti, anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz" fıkraları da diğer kurallar gibi olduğu yerde duruyor.

Bu nedenle YÖK Yasası'nın bir maddesine başörtüsünü ekleme hayali de hayal olarak kalmaya mahkûm görünüyor.

Orhan Erinç

imhotep 01-03-2008 00:06

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Aydınlıktan Yana mısın?..

Bu işin çivisi iyice çıktı...

Aslına bakarsanız, gayet uzun bir süreden beri çıkmıştı!.. Tayyip Bey , Madrid'de , " velev ki " diye başladığı konuşmasıyla türban seferberliği işaretini verdiğinde de çıkmıştı "çivi" , ancak açıkça görülemiyordu...

Yıllardır sürdürülen "ince ayarlarla" toplum bugünlere hazırlanır, "biz, onlar" ikilemi iyice belirginleştirilirken, "çivi" zaten iyice oynamıştı yerinden!..

Erzurum'da, Konya'da, Eskişehir'de minnacık kız çocukları sıkmabaşa sokulurken, büyük kentlerin göbeğinde "kırmızı noktalı" semtler yaratılmaya çalışılırken "çivi" çoktan yuvasında dönmeye başlamıştı bile!..

Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı, yargının kararlarına karşı " sen kimsin? " diye koskoslanırken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin vermiş olduğu türban aleyhine kararı duyduğunda " ulemaya sorsana" diye karşı çıkarken, hemen aynı sıralarda Atatürk Havalimanı apronunda göstere göstere deve kesilirken, "çivi" yuvasından çıkmanın eşiğine gelmişti!..

Ardı ardına binlerce örnek sayabilirim; her biri toplumun ayrışmasında, birbirine karşı doldurulmasında üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirdi... Ve türban savaşıyla birlikte "çivi" yuvasından kurtuldu... Haklarını teslim etmek gerek, gayet başarılı oldular; toplumu ortasından çatlatmayı becerdiler...

- Ne kadar övünseler azdır!..

***

Tabii, ülkenin bu noktaya sürüklenişinde işbirlikçi kalemlerin yadsınması olanaksız hizmetlerini de unutmamak lazım!..

İktidara sıkı sıkıya sarılan, ülkenin hiçliğe doğru sürüklendiği her adımı, global dünyaya adapte olmak, Avrupa Birliği'ne girişin önşartı olarak yücelten işbirlikçiler, türban konusunda da üzerlerine düşeni fazlasıyla yerine getirdiler. Türban, bu arkadaşlara göre üniversiteye serbestçe girmeliydi. Niçin?.

- Birey özgürlüğü ve demokrasi gereği gördükleri için!. .

Bu anlayışa göre, üniversiteye kadar başı açık olan kız, üniversite öğrenimi süresince başını örtecek, bitirince eğer kamu alanında çalışmak istiyorsa tekrar açacak...

- Şu sahtekârlığa, şu sıkılmazlığa bakın!..

İşin gülünç yanı, Cumhuriyetin canına okumak için yıllardır kol kola oldukları dincilere yine de yaranamıyorlar!.. Dinci basının önde gelen kalemleri "bireysel özgürlük, kişisel tercih" tanımlarına ateş püskürüyor. Örneğin Zaman gazetesinde Ali Bulaç bu tanımlamaların çok büyük sakıncaları olduğunu belirttikten sonra sorunu iki sözcükle çözüveriyor:

- Dini vecibe!. .

İşte bu kadar!. Üstelik bu "vecibe" nin yerine getirilme yaşını " ergenlik çağı " olarak gösteriyor. Böylece, iklim şartlarına göre Arap ülkelerinde 9, Türkiye'de 12-13, kuzey ülkelerinde ise 17-18 yaşındaki kızların ergenlik yaşının başlayacağını ve başlarının bağlanması gerektiğini hükme bağlıyor...

Bu mantığa göre, ergenlik çağına girmiş ve başını bağlaması "dini vecibe" gereği olan 9 yaşındaki kızın evlenmesinde de hiçbir sakınca bulunmuyor!. . İş o aşamaya gelsin, işbirlikçi takım "bireysel özgürlük" adına bunu savunacak bir yolu da ne yapacak edecek, bulacaktır, hiç kuşkunuz olmasın...

- O denli omurgasızdırlar!..

Türkiye, ne yaptığını çok iyi bilen bir iktidarın ve işbirlikçilerinin elinde adeta koşar adım kaos ortamına çekiliyor... Ve artık girilen yolun geri dönüşü de yok!.. Aydınlıkla karanlık binlerce yıldır olduğu gibi bir kez daha kozunu paylaşacak... Üçüncü binyılın başında bu güzelim ülkenin nasıl bir ufka doğru yürüyeceğini bu hesaplaşma belirleyecek... Burada yaşamsal soru şu:

- Aydınlıktan yana mısın?..

Yanıtın "evet" ise ayağa kalk!..


Ümit Zileli

Cumhuriyet

imhotep 01-03-2008 00:06

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Üniversite ve İnanç...

Olgu (factum, vakıa), tasarlanmış ve düşünülmüş olanın karşıtıdır, gerçekleşmiş olandır. Artık, bilimsel düşünüşe yabancılaştığımız olgusunu yaşıyoruz. Yasama organımızdan, üniversitelerimizi inançların yaşandığı kurumlar durumuna getiren anayasa değişikliği çıktığına göre, din devletine yöneliş, artık, bir tasarım değil, bir olgudur.

Kaldı ki anayasa değişikliğini onaylayacak son yetkili olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Erciyes Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada, "Üniversiteler, inançların özgürce yaşanıldığı yerlerdir" dedi.

Abdullah Gül'ün bu konuşmasını dinleyince, kendi kendime sordum: Bay Gül, gerçekten üniversitede okudu mu? İngiltere'de doktora çalışması yaptı mı? Sakarya Üniversitesi'nde öğretim üyeliği görevinde bulundu mu? Üniversite öğrenimi görmüş bir kimse, kıyısından köşesinden de olsa, bilim tarihine bir göz atmış olmalı. Bilindiği değin, dünyanın ilk üniversitesi, 1160 yılında, Paris'te kuruldu.

Tarih tartışmalı da olsa, ilk üniversite, Paris Üniversitesi'dir. 1167'de Oxford, 1209'da Cambridge, 1222'de Padua, 1224'te Napoli, 1227'de Salamanca, 1337'de Prag, 1364'te Harkov ve 1367'de Viyana üniversiteleri kurulmuştur. Bu üniversitelerin hiçbirinde, tanrıbilim öğrenimi yapılmamıştır. Din ve felsefe tartışılmıştır, ama hiçbir inanç özel bir öğrenim konusu yapılmamıştır. Dinsel simgelere de izin verilmemiştir. Tanrıbilim (teoloji) öğretimi yapan okullar da vardı üniversitelerin yanında, ama onlar, kesinlikle, üniversite kurumunun içinde yer almamışlardır. Âli ilimlerle ali ilimlerin (alete özgü bilimler) ortak okutulması, medreselere özgüdür.

Fatih Sultan Mehmet , Fatih Medreseleri'ni kurarken durum tartışılmıştır. Kaynağında, Sultan Mehmet II, medreselerde, Mutezile' nin temel alınmasını istemiştir, ama meşihatı aşamamış ve "Eş'âri" esas alınmıştır. Bu da Osmanlı'nın sonunu onaylamıştır. İslam medreseleri de Batı üniversiteleri gibi, tanrıbilimle bilimleri ayırsaydı, bugün, hiçbir Müslüman ülke, sömürgecilerin egemenliğinde olmayacaktı.

Bütün İslam ülkeleri arasında, tek Anadolu'muz, bağımsızdı. Bağımsızlığını da tarihte eşi görülmemiş bir kurtuluş savaşıyla elde etmiş ve Mustafa Kemal 'in önderliğinde, devrim tarihine, "Kurtuluş Savaşları Devrimi" adıyla yeni bir devrim kuramı armağan etmişti bu halk. Yazık ki, karşıdevrimciler, iktidarı ele geçirdiler ve tam altmış yıllık bir savaşımın sonunda utkuya vardılar.

Artık, Anadolu'da bir İslam devleti vardır ve geleceğimiz karanlıktır. Umutsuzluk, bir devrimciye yakışmaz ama, örgütsüzlük, bir devrimcinin umudunu kırmaya yetiyor. Bir şeyi de vurgulamalıyım: Bu ülkede, tüm Atatürkçülerin umudunu da Deniz Baykal kırmıştır. Baykal, ilkel delege avcılığıyla CHP'yi, bir aile örgütü durumuna sokmuştur. Layik (laik) Cumhuriyetimizin şeriat devletine dönüştürülmesinde, en büyük vebal, Deniz Baykal'ındır. Tarih tanıklığını esirgemez.

Recep Tayyip Erdoğan , bir şeriat savaşımcısıdır, o, gerekeni yapıyor. Sömürgecilerle işbirliğine girişiyor, Suudilerle ortaklık kuruyor, El Kadı' ya kefil oluyor, Kemalist orduyla uzlaşıyor, sonuçta amacına ulaşıyor. Mustafa Kemal Türkiye'sini, Suudi imamlığına çevirdi sonunda. Arkasında, Burhan Kuzu ve Cemil Çiçek gibi saçmanın mantığını iyi kullanan hukukçuları da var. Burhan Kuzu, açık açık olmasa bile, Roger Bacon (1235-1315) gibi, "Bilimin temel amacı, vahyi desteklemektir" diyor.

Atatürk, Hasan Âli Yücel 'in bilgi birikimiyle ve aydınlık çalışmasıyla, ortaçağın biliminin, ortaçağın dünya görüşünün ve felsefesinin yerine, bilim yöntemlerini ve bilime dayalı felsefeyi koyabilmeyi başardı. Şimdi, bütün bu birikimi yakıp kül ettik. Yeniden ne yapacağız? Devrimciler olarak, yitireceğimiz zamanın olmadığını bilmeliyiz. İnancın atları bilincin arabasını uçuruma atmadan, bilincin atlarını bilimin arabasına koşmalıyız.

Vecihi Timuroğlu

imhotep 01-03-2008 00:07

Re: Öğretim Kurumlarına Türbanla Giriş Meselesi - Makaleler
 
Muhtıra

ŞİMDİLİK Atatürkçü Düşünce Derneği ile Ziraat Mühendisleri Odası, Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği ve bir siyasal partinin katılımıyla oluşan "Cumhuriyetçi Seferberlik Eşgüdüm Kurulu" türban yasağı konusunda bir bildiri yayımladı. Basın basmasa ve televizyon kanalları vizyona almasa da, cumhuriyetçi kesimdeki dağınıklığa son vermek amacıyla başlatılan girişimlerden birinin bu konuya ilişkin bazı noktaları kamuoyuna ve ilgililere anımsatmayı ödev bilmesi yabana atılacak bir olay değildir...

Bir bakıma, bu tarz bildirilerin içeriğini bir çeşit muhtıra sayabilirsiniz.

Türkiye koşullarında nedense ürperti veren ve çok çevrede endişe uyandıran "muhtıra" sözcüğünün aslında pek sıradan ve doğal bir anlamı var: Arapça "hutur" ya da "hatır" kökünden türetilen "muhtıra" , bazı şeyleri "hatırlatan" , yani unutulmasın diye "anımsatan" bir metin, bir "andaç" demek. Latince karşılığı olan "memorandum" sözcüğü nerdeyse bütün dünya dillerine geçmiş ve çoğu zaman çeşitli uğraş alanlarında "memo" adıyla sık kullanılır olmuştur.

Dolayısıyla, yalnız askerin değil, bir gönüllü toplum kuruluşunun da herkese bazı şeyleri anımsatma gereği duymasında olağanüstü bir şey yoktur.

H ele anımsatılan noktalar, şu günlerde zihinleri kurcalayan sorulara doğru yanıtlar verildiğinde bazı uyarılarda bulunmayı gerektirici nitelikte ise.

Örneğin, toplumu yıllardır meşgul eden "türban sorunu" nu laiklik ilkesine ters düşerek apar topar yapılmış bir anayasa değişikliği yoluyla çözmeye kalkışmak, iddia edildiği gibi "huzur ve sosyal barış" sağlar mı? Bildiri, "Hayır, tam tersine, anayasaya karşı hile sayılabilecek bir yoldan yapılan böyle bir değişiklik huzuru bozar ve sosyal barışı sarsar" diye uyarıyor.

Örneğin, sadece iki partinin ortaklaşa bulduğu bir formülle böyle bir değişikliğe gitmek doğru mu? Bildiri, "Hayır, bu değişiklik başta üniversite yönetimleri olmak üzere, ilgili meslek kuruluşlarının, derneklerin ve başka partilerin katılımıyla gerçekleşmediği için çeşitli toplum kesimleri ve özellikle üniversite gençliğini zor baş edilebilecek bir çatışma ortamına sürükler" diyor.

Örneğin, şu sıra böyle bir işe kalkışılması doğru mu? Bildiri, "Bir yığın iç ve dış sorun varken sırası mı" deyip sorunların en önemlilerini anımsatıyor.

B ütün bu sakıncalar ortadayken toplumun huzur, barış ve sonuçta güvenlik ortamında yaşaması açısından ister görev duygusuyla, ister vicdanen sorumluluk duyan kurumların ve kuruluşların benzer "memo" larla iktidar sahiplerini uyarması "çoğulcu demokrasi" nin gereği değil midir? Çoğulcu demokrasiden uzaklaşıp hoyrat bir "çoğunluk demokrasisi" ne sürüklenmeyi önlemenin en etkili yolu, yanlışlar karşısında kişiler ve kuruluşlar olarak ağlaşıp teker teker tepki göstermekten değil, dağınıklığı bırakarak iktidarın gücüne karşı eşgüdümlü bir toparlanışın ortak ağırlığını koymaktan geçiyor galiba.

Mümtaz Soysal

Cumhuriyet


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:26 .