![]() |
TURAN DURSUN'u Anlamak
KARA SESLİ KARANLIK
Yazık ki, görülen durum çok acı. Uzun süredir islamcılığa çok önemli ödünler verilmiştir. Korkunç yatırımlar yapılmıştır. Din öğrenimi veren okullar vardı; yenileriyle sayıları artırılmıştır. Ayrıca buralardan çıkanlara yeni kapılar açılmıştır. Her meslek dalında, devlet erkinin her kesiminde, yönetimin her basamağında bunlardan var şimdi. Hem de bo bol. Mühendisi, avukatı, savcısı, yargıcı, yöneticisi, parlamenteri... İslamcılar, tarihte rastlanmadığı ölçüde ekonomik tabanlıdır günümüzde. Hem de uluslararası boyutta...Örgütü var, arkası var, parası var...Laik ve ''aydın'' görünen kesiminse, koyu bir aymazlığı. Tam bir demogojiye dönüştürdükleri ''demokratik'' leri. Korkaklıklarının arkasına sakladıkları ''taktik'' leri, karanlıkçılarla ''itiffak'' hevesleri. Kimilerinin de ''oy kaygıları''. ''Yasakçılık çözüm değil'' deniyor. Elbette ki yanlız başına çözüm olamaz bu. Trafik yasakları trafik sorunu için yanlız başına çözüm oluyor mu? Ama gelin, trafik yasaklarını kaldırın, olur mu? Laiklik konusundaki sorunların çözümü için de, ''yasaklar''lar yanında, buna yönelik sağlıklı, çağdaş eğitim gerekir. ''Laikliğe aykırılıklar''a ilşkin yasakları kaldırmak olamaz, doğru olmaz. İslamın yaygın olduğu bir ülkede hiç doğru olmaz bu. İslam, yanlız ''inanç''değildir, ''eylem''dir de. Yaşamın her dalına kollarını uzatmış bir eylem. ''Laikliğe aykırılıklar''a ilşkin ''yasak''ları, kaldırmak şöyle dursun; Anayasaya göre önerilemez bile. Hukuku bir parçacık bilen, bunu da bilir. Bunun için ''demokrasi'' de gerekçe olarak ileri sürülemez. Demokrasi için ''demokrasiye aykırılıklar'' serbest bırakılamaz. İslam şeriatının kendisi ''demokrasi''ye terstir. Ne demokrasi dinler, ne özgürlük. Bunlardan vazgeçmedikçe -ki buna kimsenin gücü yetmez- şeriatçılara buyurun kendi partinizi , şeriat partinizi kurun kurun! denemez. ''Demokrasinin Batı'daki ölçüsüyle benimsenmesi''nin gereği bu değildir. Camilerdeki cemaatin özgürce partilerini kurmaları ve meydanlarda mitinglerini yapmaları, Batı'daki ölçüleriyle ''demokrasi'' adına istenemez. Şeriat yolundaki oluşumlar ''terör'' yolundaki oluşumlardır. Batı demokrasisinde terör serbest değildir, terör partisi yoktur. Basında,''Tahran Radyo'sunun tahrik ettiği'' ve ''Şeriat kansız gelmez'' dediği haberi verildi. Terörün kaynağı, Humeyni'nin kafası değildir yanlızca. Onun ''fetva''sı da değildir. ''Şeriat''tır. Humeyni'yi tek ölçü almak yanlıştır. İşte ''kara ses'' Cemaleddin, şeriata dayanıyor. Kitabından dolayı İlhan Arsel için ''öldürün!'' diye haykırırken şeriat terörünü yansıtmıştır. Tempo 19 Mart 1989 |
Re: TURAN DURSUN'u Anlamak
İSLAMCILARIN PEHLİVANI YOK
Eski müftülerden Turan Dursun, ''Şeytan ayetleri olayını tartışmaya hazırım'' dedi. 2000'e Doğru onbeş gündür Turan Dursun ile aynı masaya oturup konuyu tartışacak bir islamci düşünür arıyor. Çalmadığımız kapı kalmadı. Diyanet işlerine başvurduk. Ankara ve İstanbul İlahiyat fakültelerini, islamcı basın organlarını, tek tek islamcı fikir adamlarını aradık. Hiç biri tartışmayı kabul etmedi. Konu, islamın yüzyıllardır tartıştığı bir konuydu. Proplem öncelikle islamın proplemi. Kaynaklar, Kuran ve hadisler dahil, islamın temel kaynaklarıydı. Ancak, islamcılar konuyu tartışabilecek bir pehlivan çıkaramıyorlardı. ''Şeytan Ayetleri'' üzerine çeşitli yazılar yazılıyor, hatta Hüseyin Hatemi bir kitap yayımlıyordu. Ama masanın üzerine hadis kitaplarını, islamın en güvenilir düşünürlerinin eserlerini koyarak yapılacak bir tartışmada yoklardı. 2000'e Doğru'nun daha önce islam kaynakları üzerine yaptığı yayımlardan sonra birçok islamcı fikir adamı, bu konuyu bize niçin sormadınız, bizim görüşümüzü niçin almadınız? diye serzenişte bulunmuşlardı. İşte şimdi kendilerini konuyu islam kaynaklarının ışığında konuşmaya davet ediyorduk. Üstelik Şeytan Ayetlerinin varlığını kanıtlayanlar, islamın karşıtları değil, islamın en itibarlı alimleridir. Bu durumda 2000'e Doğru, konuyu Turan Dursun ile görüştü. Ama islamcı çevrelerden fikir meydanına çıkacak bir pehlivan aramaya devam edeceğiz. İslamcılara burada bir kez daha aynı çağrıda bulunuyoruz. 2000'e Doğru, Şeytan Ayetlerine daha önceki yayımlarında olduğu gibi, bir tarihsel gerçeğin aydınlanması açısından bakıyor. Salman Rüşdi'nin konuyu tarih gerçeklerin ötesinde inanç sahiplerinin tepkilerine yol açan fantazilerle ele alması, sağlıklı tartışmaya zarar veriyor. Biz, hem bilimsel kanılara, hem de dinsel inançlara saygılıyız. Düşün konularına şiddetin sokulmasını kınıyoruz. Gönüllerin incitilmesine karşıyız. Öte yandan, gerçeğin tartışılmasına hiç kimse yasak getiremez. 2000'e Doğru (Devam Edecek) 19 Mart 1989 |
Re: TURAN DURSUN'u Anlamak
Şeytan Ayetleri Üzerine Yapılan Söyleşi:
-Mekke'de bir puta taparlık dönemi var. Bu şeytan ayetleri çok tanrıdan tek tanrıya geçişteki bir ara aşamasıyla mı ilgili? -Tek tanrı aşamasının Muhammed'le başladığını sanıyorlar. Hiç ilgisi yok. Çünkü tarihin hiç bir döneminde çoktanrıcılık ya da tektanrıcılık olmamıştır. Tektanrıcılık dedikleri dönemde, çoktanrıcılık vardır, çoktanrıcılık dedikleri dönemde tektanrıcılık vardır. Kuran bunu kendisi açıklıyor. Muhammed, o putatapar denilen kimselere soruyor:''Siz niye tapıyorsunuz? Siz biliyorsunuz gözü görmez, bir şeye yaramaz,, canlılıkları olmayan şeylere nasıl tapabilirsiniz?'' Onlar da, ''Sen biliyorsun ki, biz bunlara tapmıyoruz. Tapacak kadar akılsız kimseler değiliz'' diyorlar. Aslında Muhammed de biliyor böyle olduğunu. Ama iş polemik çerçevesinde kalıyor. Diyorlar ki, ''Yukarrıbuna illallahi zulfa'' Kuran bunu açık açık söylüyor. Biz, diyorlar, !!Allaha yaklaştırsınlar diye bu put denilen şeylerin simgelediklerini aracı yapıyoruz.'' Diyelim ki şu heykel. Bu heykelin simgelediği bir varlık var. Nasıl allah, görünmez bir varlık olarak inanılıyor, o, put denilen heykellerin, heykelciklerin de simgeledikleri varlıklar var. Bu varlıklar ikinci dereceden varlıklardır. Bunlar allaha insanları yaklaştırmak için aracıdırlar. Çünkü allah o denli büyüktür ki, aracı olmadan ona yaklaşılmaz. Ancak simgelerin simgeledikleri varlıkların aracılığıyla biz O'na yaklaşmaya çalışıyoruz.'' Çoktanrıcılık denenle tektanrıcılık denen arasında ad değişmeleri olmuştur yanlızca. Bu dönemde de yine simgeler arsında da en başta olanlar vardır. Nasıl islamda, yahudilikte, hıristiyanlıkta baş melekler vardır: Cebrail, mikail, israil, azrail gibi...Putların da -yanlış olarak, put denilen simgelerin- simgeledikleri varlıklar içinde en önde, en gözde olanları vardır. -Bir hiyerarşi var... -Tabii tabii. İşte bunların arasında en başta olanlardan üç tane tanrıça, şeytan ayetleri nedeniyle gündende olan tanrıçalardır. Lat, uzza, menat...Sözcüklerine dikkat ettiğinizde gerçek daha iyi ortaya çıkar. Şimdi lat, allah sözcüğünün dişilidir. -Tanrıça yani. -Evet. Allah eril bir sözcüktür. Fransızcada ''masculin'' deniliyor. Lat ise, ''feminin''dir. Nasıl Emin ve Emine vardır. Emin'nin Emine'sidir Lat. Sonra allahın sıfatları var. 99 sifatı. Bunlardan biri de Eaz. -Aziz'den mi geliyor? -Aziz, değerli; Eaz, en değerli, en güçlü anlamında. O da erildir, onun da dişili Uzza. -En değerli oluyor. -En değerli, en güçlü. İşte bu tanrıçalar, tanrının ve niteliklerinin dişili oldukları için bunlara yaklaşmak tanrıya yaklaşmak sayıldığı için aslında Muhammed bunlara pek fazla karşı değildi. Başlangıçta... -Başlangıçta bunlara karşı değildi. Karşı olamazdı. Hatta Muhammed'in putlara taptığı dönem vardır. Çünkü ''tektanrıcılık'' denen dönemi o dönemden ayırmak mümkün değildir. -Zaten peygamberlik, resullük gelmesi daha sonraki bir aşamada. -Dikkat etmek gerekir ki, peygamberler de bir aracıdır. Nasıl putlar, onların simgeledikleri varlıklar birer aracı sayılır. Allaha; peygamber de bir arcıdır. Esasen Arap dünyasında da şairlerin tanrıyla ilşkileri olduğu kabul edilirdi ve her bir şairin de bir cini olduğu... Hani ilham perisi derler ya? Oradan kalma. Muhammed'in de bir cini olmuştur. Muhammed'in de cini Cebrail olmuştur. Cin denmemiştir de melek denmiştir. -Muhammed'in o şair geleneğinin bir temsilcisi olduğu söylenebilinir mi? -Tabii tabii. Bu olayda da olduğu gibi, ortaya çıkyor. Bu şeytan ayetlerine konu olan sözler aynen şöyledir; şiirsel olarak:E'lale veıl-Uzza ve Menatrıs-salisete'Luhra/Tilke ğaraniku'l Ula/Ve inne le şefaatehunne le Turca. Yani:''Lat ve Uzza ve bir üçüncüsü olanMemat. Bunlar yüce turnalardır. (Kuğular) ve bunların şefaati kesinlikle umulur.'' Şimdi bu sözler, Necm süresinin sözlerine, ayetlerine şiirsel olarak da çok uygundur. Aynı uyaktadır, aynı kalıptadır. Bunlar Arabitan'da Muhammed döneminde de, Muhammed döneminden önce de şiir olarak zaten biliniyordu. Bu şeytan ayetleri biliniyordu. Muhammed'in yaptığı şu olmuştur: Necm süresinde o sözleri ayet diye okumuştu. -Yılı belli mi? -Kimse bir tarih koyamıyor. İlk, Mekke dönemindeydi. O zaman bu Necm suresini okurken, o aynı uyaktaki sözler Muhammed'in diline kendiliğinden gelmişti. Amaçlı olarak da yerleştirmişti Muhammed. Çünkü iki yönden yararı vardı. Birincisi, o puta tapanlarla mümaşaat yapmış olacaktı. Yani onlarla aynı noktada yürümüş olacaktı bir şüre. -Bir itiffak oluyordu ya da uzlaşma... -Tabii, uzlaşma olacaktı onlarla. İkincisi, bunu söylerken Muhammed, ayet kalıplarında söylediği için ayet olarak tanınması mümkün olabilecekti. Ondan sonra da dönüşü de kolay olabilecekti. Nitekim sonraki sözleriyle öyle demeye getirdi. ''Bak, ayet kalıplarında. Ben nereden bileceğim bunun şeytan tarafından uydurulduğunu. Şeytan, Cebrail kılığına girdi, benim önüme geldi. Bana bunları söyledi. Kalıp da aynı olduğu için sesimi çıkaramadım.'' *Öte yandan onlar da Tanrıçaları görünce, daha doğrusu bu tanrıça öven sözlerin ayet olarak okunduğunu görünce Muhammed'in ''Hadi birlikte secde edelim'' sözüne karşı çıkmadılar. -Orada bir uzlaşma oldu yani. -Eğer, başka kalıplar içerisinde olsaydı onlar o hileyi kavrayacaklardı. Hile, Arapçada çare demektir. Bu metodu kullandı. Metod yararlı da oldu. Çünkü bir hoşgörü ortamı doğdu. Hatta Habeşiştana göçmüş olan müslümanlara kadar yayıldı da -bütün tarihçiler kabul ederler- Habeşiştanda müslümanlar, Mekkeliler tümden müslüman oldu diye dönüş yaptılar. Yani öylesine bir özgürlük ortamı doğdu. O arada da daha başka yerlerde de itiffaklar kurulabildi. Putataparlarla birlikte olma gereksinimi kalmadı. O zaman dedi ki ''Cebrail geldi, bana böyle söyledi. Sen burada yanılmışsın. Allahın göndermediği ayetleri sen ayet olarak sunmuşsun. Bu yanlış.'' -Salman Rüşdi ile başlamıyor değil mi bu tartışma? -Şİmdi bütün bu tartışmalara Salman Rüşdi'nin kitabı yol açtı gibi gözüküyor. Oysa o sadece bir simgedir. Salman Rüşdi'den önce de olayın yankıları var. Mesela, Ahmet Hamdi Akseki'nin bu olay üzerine bazı fikirleri vardır...19.yy.'da da üzerinde çok durulan bir olaydı bu. Batı'nın doğu bilimcileri, Kuranın tanrısal bir kitap olmadığını kanıtlama çabası içinde bunu da söylemişlerdir. Bunun karşısında, islam aleminden hemen reddiyeler yazıldı. Bu neden böyle? Tarihin hangi döneminde olursa olsun, islam polemikçileri, hep bu yolu izlemişlerdir. En açık şeylere bile reddiyeler yazmışlardır. Hatta doğubilimciler, islam polemikçilerinin reddiyeleri üzerine kitap bile yazmışlardır. -Bir yandan da diyorsunuz ki, 15.yy'da yaşayan Celaluddin Süyüti inkar etmiyor. -O reddiyecilerden değil. Süyuti olsun, İbni Hacer el Askalani olsun, reddiyecilerden değil. Aslında reddiyeciler islam otoritesinden sayılan kimseler değildir. Çok alim kabul edilmezler. Ahmet Hamdi Akseki de çok alim bir kişi değildir. Bunları gerçek ilgilendirmiyor. Sadece şeriatla, şeriat siyasetiyle ilgilenirler. Nerede islama zararı dokunur dedikleri şey varsa, hepsini, ne olursa olsun, aslı olsa bile red etme yoluna gitmişlerdir. Bu çabayı Türkiye'de en başta Ahmet Hamdi Akseki üstlenmiştir. Yani her ülkede bir Akseki bulunmuştur ve şeytan ayetlerine reddiyeler yazılmıştır. - Çok önemli islam alimlerinden öğrendiğimiz konuyu Türkiye'de de islamcı düşünürlere götürdük ve tartışalım dedik. Böyle bir tartışmaya çıkmadılar. Bu konuda ne diyorsunuz? -Tartışmaya çıkmamaları ilginç. Benim adımdan söz etmişsiniz. Benimle onların bir araya gelip tartışmaları benim yönümden mümkün, ama onların yönünden mümkün olmuyor. Yani onlar dişlerine göre bir kimse seçerler. Bu olayı benimle tartıştıkları zaman reddedemeyecekler. Çünkü ben onlara siz hangi yönden inkar ediyorsunuz diyeceğim. Gelin tartışalım, bakalım var mı, yok mu? İslam otoritelerinin eserlerini ortaya koyacağım. Kaynakları ortaya koyacağım. Dinsizler uydurmuştur deniyor. Haydi buyrun bakalım bunların hangisi dinsiz? Buhari mi dinsiz? Ki hadisin bir bölümünü Buhari de koymuştur kitabına.İbni hacer mi dinsiz, Süyuti mi dinsiz? Sonra bu ayetleri tefsirlerine koyan, sayısız islam müfessiri, bunlar mı dinsiz? Bırakın dinsizliği gelin şimdi sizinle hadis tenkidi yoluna gidelim. Hadisin sağlamlığı için ölçüler nelerdir? Çürüklüğü için ölçüler nelerdir? İslam otoriteleri neler söylemiştir, sağlamlık ve çürüklük yönünden? Bunları rotaya koyalım, soğukkanlı olarak tartışalım.E, buna giremezler. Çünkü girdikleri zaman bakacaklar bu hadis sağlamdır. Yani olay sağlamdır. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * (Devam Edecek) |
Re: TURAN DURSUN'u Anlamak
-Siz biraz bize islam kaynakları konusundaki uzmanlığınızı, hayatınızı kısaca anlatır mısınız? Sanıyorum müftülük yaptınız?
-Yıllarca müftülük yaptım, çok uzun süre. Müftülükten ayrıldım, TRT'ye geçtim. TRT'de prodoktör olarak çalıştım. Sonra TRT'den emekli oldum. -Yabancı dil biliyor musunuz? -Yazık ki bildiğim yanlızca Arapçadır. Ama klasik arapçayı biliyorum ve sanıyorum klasik arapçayı kendi dilimi bildiğim kadar, hatta daha da iyi bildiğimi söyleyebilirim. -Klasik Arapçadan kastınız Kuranın zamanındaki...6. yüzyılda başlayıp... -Daha öncelere dayanır. Klasik Arapça, bozulmamış arapça. O bozulmamış arapçayı çok iyi bildiğimi söyleyebilirim. Bu günkü arapçayı da bilirim, ama o ölçüde değil. Arapçayı bilmemin önemi şurada, islam kaynakları o arapçayla yazılıdır. Hem kuran, hem hadis tüm islam kaynaklarında. Ayrıca benim uzmanlık alanım var. Örneğin, fıkıhçıyım ben, yani islam hukukçusuyum. Kelamcıyım. O da ayrı bir daldır. Hadis bilimcisiyim, yani bir hadis nasıl çürük olur, nasıl sağlam olur. Usulü hadisten bilinir; Usulü hadisçiyim. İslamın bu dallarını sadece meslek olarak değil, özel çabalarımla da öğrenmeye çalışırım. Yani beni bu alanda, karşımda olanlar da yanımda olanlar da uzman olarak görürler. Ayrıca doğubilimciyim. Ben şimdi kendimden sıkılıyorum kendimi anlatmaktan. Bu arada tüm dinleri kutsal kitaplarını karşılaştırdım. Bir din etnoloğuyum. İslam alimleri bunu tartışabilseydi, biz 15.yüzyıldan daha mı gerilere düşeceğiz? -Acı olan bu. O kadar politize ettiler ki islamı, tartışılamaz duruma getirdiler. Amaç da o. Zaten terör, şeriat terörü burada kendini gösteriyor. Korkutacak, ses çıkarılmayacak, onunla konular kapatılacak. -Sayın İlhan Arsel'e de katli vaciptir diye Almanya'dan fetva çıkardılar. Bunu nasıl karşılıyorsunuz? O da nihayet islam kaynakjlarını inceliyor değil mi? -Evet. Ben İlhan Arsel için şunu söylerim:Arsel'in yazdığı kitaplar hangisi olursa olsun, çağımızın kitaplarıdır.''Teokratik Devlet Düzeninden Demokratik Devlet Düzenine'' adlı kitabı olsun, ''Arap Milliyetçiliği ve Türkler'' adlı kitabı olsun, ''Aydınlar'' diye bir kitabı var, o olsun, ''Biz Profesörler'' adlı kitabı olsun ve en son ''Şeriat ve Kadın'' adlı kitabı olsun, gerçekten çağımızın kitaplarıdır. Hele bu sonuncu kitabını didik didik okudum. Gerçekten bir ömür ister, öylesine bir kitabı yapıp meydana getirmek için. Cemalettin Kaplanın fetvasına gelince, ben yakından tanıyorum Kaplanı. Arkadaşlığımız da, meslaktaşlığımız da var. Bir araya gelip konuşmuşluğumuz filan var. Cemalettin Kaplan da islamın işte o sözünü ettiğim reddiyecilik, siyasal çerçevede eriyip gidenler arasında yerini almıştır. O da islamın ne dediğinden çok, islamı nasıl ortaya koymak gerektiği ile uğraşan bir kişidir. Gerçek bir incelemeci değildir. O şeriatı getirmeye çalışıyor. Şeriatı getirmek için de izlediği yöntem vardır. İşte o yönteme uyuyor. Şimdi o yönteme İlhan Arsel'in kitabı en büyük darbeyi indirdiği için, şeriatçılar onu hedef aldılar. -Şerafettin Kaplan bilgili midir? -Şimdi doğrusunu söylemek gerekirse, evet bilgisi yoktur denemez.Ama bir'mudakkik' yani bir incelemeci, araştırmacı değildir, bir şeriat politikacısıdır. -Peki bilgili olduğuna göre Kaplan da, Suyuti de, Buhari de diğer kaynaklarda bunları görmedi mi? -Kuşkusuz gördü. İlhan Arsel'in kitabının islam kaynaklarına uygun olduğunu da biliyor. Ama onu işin siyasal yönü ilgilendiriyor. -Müslümanlıkta yalancılık olur mu? -Şeriatın en baş taktiği ''harp hiledir''. Yani savaş hileyle kazanılır. Hileyle bunu yürüteceksiniz, ortaya koyacaksınız. Hangi alanda olursa olsun. Onlar şimdi kendilerini bir savaş içinde görüyorlar. O savaşta yalanın her türünü sergilemekte kendilerini yetkili görüyorlar.Yani mübah görüyorlar. Yol onlar için mübahtır. Bir de şu gerçeği ortaya koymak gerekir. Cemalettin Kaplan şeriatçıdır. Humeyni de şeriatçıdır. Şeriat acımasızlıktır. Şeriat terörizmdir. Onun için de onlar bu acımasızlığı sergiliyorlar. Yani o da şeriatın hükmünden başka bir şey ortaya koymuyor. Çağdaş insanın kafasını avuçlarının arasına alıp düşünmesi gerekir. Demek ki şeriat budur. Yani şeriat egemen olduğu zaman özgürlük diye bir şey olmayacak, demokrasi diye bir şey olmayacak. Kimileri der ki bırakalım onlar da *kendi partilerini kursunlar. Bırakalım onlar da gitsinler sokaklarda miting yapsınlar, şeriatı istiyoruz diye. Bunun olması demek teröre de evet diyelim demektir. Yani bırakalım terörizm partisi kurulsun. Özgürlük düşmanlığına ilşkin parti kurulsun. Onlar da kendi mitinglerini yapsınlar. Demokrasi, özgürlük isteyenler bunların zıttı bir partinin kurulmasını isteyemezler, evet diyemezler. Cemalettin olayı olsun, Humeyni olayı olsun bunu açık seçik ortaya koyacak niteliktedir. -Bu konular gündeme getirilince, hemen bir yahudilik suçlamasıdır gidiyor... -İslam şeriatının teröre yönelik yanı yahudilikten kaynaklanır daha çok. Çünkü islam, dünya hükümlerini, ''şeriatı'' Tevrattan almıştır. Yahudi şeriatından. Bugün İsrail'de görülen kandökücülük ve acımasızlık da bu şeriattan kaynağını alır. Tevrata bir bakarsanız Yehova'nın bir savaşçı olarak olarak yahudilere katıldığını ve yahudileri kendi dışlarında bulunan toplumları vurmaya, yakmaya, yıkmaya, öldürmeye kışkırttığını, bu konuda hiç acıma gösrerilmemesini istediğini görürsünüz. -Siyonizme karşı Filistin halkının kurtuluş savaşını nasıl görüyorsunuz? -Filistin halkının kurtuluş savaşına gelince, kuşkusuz haklıdır. Başbelası durumundaki siyonizme karşı savaşlarını da anlamamak mümkün değil. Ne var ki, kurtuluş savaşı dine dayalı bir savaş niteliğine sokulmamalıdır.''İslam birliği'' falan gibi çerçeve içinde yürütülmemelidir savaş. İslam ya da bir başka din ne derse desin Filistin halkı din terörüne de girmeden, heveslenmeden kendi davalarının haklılığı doğrultusunda yürümelidirler. Tevratın çeşitli bölümlerinde 1.Samoel. 2. Samoel, tarihler, 1. Krallıklar, 2.Krallıklar ve diğer bölümlerinde Filistinlilerle Yahudilerin bitimsiz olan savaşları anlatılır.Kuşkusuz Tevratta anlatılan savaş bir din savaşıdır. Yani dine dayalıdır. Şimdi çağdaş dünya karşısında Filistinlilerin aynı çerçevede savaş yürütmeleri ne akıllıca olur ne de çağdaş. -Türban konusunda ne düşünüyorsunuz? -Türban aslında siyasi nitelikli bir olaydır. Kuşkusuz şeriattan kaynağını alır. Şeriatçılar türban olayına siyasal nitelik de vererek şeriat rejimi getirmenin bir provasını yapmışlardır. Bunda devletin izlediği yanlış politikanın büyük payı vardır. Çünkü 82 Anayasasında 24. maddedeki din derslerini zorunmu duruma getiren hüküm zamanla bu sonucu verecekti. Şimdi yaşanan da odur. Yani ekilen biçiliyor. Şeriatın yaygın duruma gelmesinde bu politika etkili olmuştur. Şimdi tam bir çelişkiye düşülerek türban yasaklanıyor. Ama kafalarının içi türbanı giymeye hazır bir durumda bırakılıyor. Hatta o yönde eğitim yapılıyor. Bununla birlikte türbana serbestlik verilsin denemez. Çünkü çağdaş bir üniversitenin kapısından ayağını atanlar çağdaşlığı kesin olarak kabul etmek zorundalar. Yasakçılıkla nereye varılabilir? Sorusu sorulabilir. Kuşkusuz yanlızca yasakçılıkla çözüm olamaz. Çünkü bunun yanında köklü eğitim gereklidir. Örneğin; trafik yasaklarını kaldırmak mümkün değil. Ama trafik için ayrıca insanları eğitmek de gereklidir. Kısacası bir yanda yasak konulurken, bir yandan da sağlıklı, köklü eğitimi gerçekleştirmek zorunludur. -Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? -Şimdi benim burada herkese, özellikle aydınlara bir çağrım var. ''Şeriat ve Kadın'' adlı kitap alınıp okunmalı, okutulmalı, yazarlar bu kitabı tanımalı. Nice kara seslere bunların yarattıkları ya da sürdürdükleri karanlığa en güzel karşılık bu olacaktır. Çünkü şeriat bir felakettir. Özgürlükten, demokrasiden, insanlıktan yana olan herkesin bu felaketi önlemede katkısı bulunmalıdır. Kuşkusuz yasal çerçevede. * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 2000'e Doğru * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *19 Mart 1989, Yıl 3, Sayı 12 |
Re: TURAN DURSUN'u Anlamak
Şeriatın en baş taktiği ''harp hiledir''. Yani savaş hileyle kazanılır. Hileyle bunu yürüteceksiniz, ortaya koyacaksınız. Hangi alanda olursa olsun. Onlar şimdi kendilerini bir savaş içinde görüyorlar. O savaşta yalanın her türünü sergilemekte kendilerini yetkili görüyorlar.Yani mübah görüyorlar. Yol onlar için mübahtır. Bir de şu gerçeği ortaya koymak gerekir. Cemalettin Kaplan şeriatçıdır. Humeyni de şeriatçıdır. Şeriat acımasızlıktır. Şeriat terörizmdir. Onun için de onlar bu acımasızlığı sergiliyorlar. Yani o da şeriatın hükmünden başka bir şey ortaya koymuyor. Çağdaş insanın kafasını avuçlarının arasına alıp düşünmesi gerekir. Demek ki şeriat budur. Yani şeriat egemen olduğu zaman özgürlük diye bir şey olmayacak, demokrasi diye bir şey olmayacak.
Şimdi benim burada herkese, özellikle aydınlara bir çağrım var. ''Şeriat ve Kadın'' adlı kitap alınıp okunmalı, okutulmalı, yazarlar bu kitabı tanımalı. Nice kara seslere bunların yarattıkları ya da sürdürdükleri karanlığa en güzel karşılık bu olacaktır. Çünkü şeriat bir felakettir. Özgürlükten, demokrasiden, insanlıktan yana olan herkesin bu felaketi önlemede katkısı bulunmalıdır. Kuşkusuz yasal çerçevede. Değerli arkadaşlarım, Bu sese kulak verin. Onların gerçek yüzlerini açığa çıkardığı için Turan Dursun'u öldürdüler.Bu şeriatçıların iç yüzünü biz Turan Dursun'dan daha iyi bilemeyiz. Bunları okuyalım ki onların gerçek yüzlerini daha iyi görmüş olalım. *Özgürlükten, demokrasiden, insanlıktan yana olan herkesin bu felakete karşı koyma zamanı artık gelmiştir. Herkesi bu karanlığa karşı bir mum yakmaya davet ediyorum. Bu mumu yakalım ki karanlıklar aydınlansın. |
Re: TURAN DURSUN'u Anlamak
MUHAMMEDE GÖRE KADIN UĞURSUZDUR
Kitap dergisinin Mayıs 89 sayısında ''Peygambere Göre Kadın Uğursuzluk mu'' başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazarı:Ali Bulaç. Bulaç bu yazısında İlhan Arsel'in ''Şeriat ve Kadın'' adlı kitabını eleştiriye koyulmuş. Arsel'in kitabı, şimdiye dek yazdığı kitapları gibi son derece değerli, titiz bir inceleme, araştırma ürünü. Sağlam, dürüst bir bilim adamının değerlendirmesi olarak, ele alınanların hepsi sağlam kaynaklara dayalı. Yürekli, daha güzel bir dünya hazırlanmasına yönelik, ışık tutucu örnek bir çalışma. Kitap,yüzyılımızın kitabı olacak nitelikte. Kadın hakları yönünden özellikle. Buna karşılık Ali Bulaç'ın yazısı, müminlerin imanlarını okşamaya yönelik ve politik. Ağırbaşlı ve sağlam dayanıklı bir eleştiri olmaktan da tümüyle uzak. Bulaç, islamın kendi uzmanlarının üzerinde birleştikleri noktalara, ilkelere, kurallara bile ters şeyler yazıp döktürmüş. Öyle anlaşılıyor ki, imanlıları okşama çabasını gösteririken, konuları da bilmiyor. Yani yeterince bilmiyor. Örneğin bir tefsir usulü uzmanı değil, bir hadis usulü uzmanı değil, bir fıkıh usulü uzmanı değil. Bir örnek:Ali Bulaç ''AT''ın, ''EV''in, ve bir de ''KADIN''ın uğursuz olduğunu anlatan hadisi ele alır -ki Arsel'in kitabında üzerinde durduğu hadislerden yanlızca biridir- ve bilgiçliğe girişirken önce şöyle bir soru soruyor: ''Buhari ve Müslim gibi iki hadis kaynağından ve diğer muteber hadis kitaplarında bu sözün yer almasını nasıl açıklayacağız?'' Sonra ''Buysa cevabı kolay bir sorudur'' diyor. Uzmanlarına göre ciddiye alınmayacak bir sürü deli saçmasını bir yana bırakırsak, ileri sürdüklerini yani cevabının özeti şudur: Buhari ve Müslim'in kitaplarına yazdıkları bir hadis bunlara göre hadis olabilir de,''cerh ve ta'dil'' adlı bilim dalına göre bir başkasınca hadis olmayabilir. -Senedi sahih olan bir hadisin metni sahih olmayabilir. -Bir sözün hadis olup olmadığını anlamak için Kuran'la, öteki hadislerle ve aklın geçerli (kime göre geçerli?) kurallarıyla karşılaştırılmalı; bunlara uyuyorsa hadistir, uymuyorsa değildir.(s.23) Bulaç, hadis uzmanları önünde gerçekten gülünç duruma düşüyor: 1-Buhari ve Müslim'in kitaplarında yer verdikleri hadislerin tümü sahih(sağlam) kabul edilmiştir. Kitapları Kurandan sonra en sağlam kitaplar sayılmıştır islam dünyasında. Birlikte yer verdikleri hadislerin sahihlik derecesi de ''en üstün derece'', 7.derecenin 1.si olarak benimsenmiştir.(Bkn.Davud el Karsi, Şerhu Usulil-Hadis li'l-Birgivi,s.22-23) Arsel'in kitabında yer verdiği hadislerden biri olan''at da, ev de, bir de kadında uğursuzluk'' bulan hadis de bunlardan olduğuna göre sağlamlığı tartışılamaz. Tartışması, müslümanım diyenlerce ve uzmanlarınca yapılamaz. 2-Tüm hadis uzmanlarınca benimsenen ölçüye göre, bir hadise sahih deniliyorsa,''sened'i de ''metni'' de sahihtir. Sahihlik için de 3 koşul vardır.Adalet yani güvenirlik, sonra zabt yani yazıya ya da belleğe geçirmedeki sağlamlık ve sonra ittisal yani zincirin halkalrının peygambere değin kesintisiz ulaşmasıdır. 3-Bir sözün hadis olup olmadığını anlamak için bir başka hadislerle ya da Kuranla karşılaştırma yapmak gerektiği yolundaki sav, çağdaş(!) müslümanlara biraz sevimli gelebilir. Ama bu savın uzmanlarınca bir değeri ve ciddiliği yoktur. Hele Ali Bulaç gibi''mukallid'' sayılması gerekenler yönünden sözü bile edilmemelidir.(Bk.Davud el Karsi, aynı kitap,s.22) Karşılaştırmayı kim yapacak? Ali Bulaç mı? 4-Aklın geçerli kurallarına gelince. Bu kurallarla karşılaştırma yapmak gerektiği yolundaki savda çağdaş görünümlü müslümanlarca sevimli bulunur. Ama bunun da hadis uzmanlarınca bir değeri bir ciddiliği yoktur. Kaldı ki aklın kime göre geçerli olan kurallarından söz ediliyor. İslama mollaya göre geçerli olandan mı, imanla gölgelenmemiş ve bozulmamış olan akıl ve bilim ilkelerini benimsemiş olanlara göre geçerli olandan mı? Ne denli çabalanırsa çabalansın örtülemeyecek bir gerçektir ki, ne islam, ne de bir başka din bozulmamış insan aklı ve bilimle bağdaşır. Tanrı anlayışı, melek, cin, gökten inme kitap, peygamberlik, kader, ahiret, cennet, cehennem...İmanın temel ilkelerinin kapsamında olan bunlardan hangisi insan aklı ve bilimle bağdaşabilir? Ali Bulaç, İslamın kadına üstün haklar verdiğini yazıyor. İslamın hangi kaynağıyla veriliyor bu haklar? Kuran'la mı? Bakara süresinin ''erkeklerin kadınlar aleyhine dereceleri(üstünlükler) vardır.'' diyen 228. ayetiyle mi? İslam uzmanlarının ve kuran yorumcularının kendileri, bu ayetle, akılda, dinde, mirasta, imamlıkta, kadınlıkta, tanıklıkta, evlilikte, boşama-boşanmada, ganimette ve daha bir çok konuda, kadının erkekten daha aşağı derecede olduğunun anlatıldığını belirtiyorlar.(Bununla ilgili T.D. Kaynaklar veriyor. Yazının uzamamsı için almadım.) En ilkel hukuk sisteminde bile suç işlenmeden ceza verilemezken, kendisine daha başkaldırmamış, ama başkaldıracağı kuşkusunu taşıyan ''KOCA''yı, ''KARI''sını ''DÖVME''yer çağıran, Nisa süresinin 34.ayetiyle mi veriliyor o ''üstün haklar'' kadına? Yoksa kadını aşağılayan hadislerle mi? (Değerli Arsel, bu hadisleri kaynaklarıyla gözler önüne sermiştir.) 2000'e Doğru 11 Haziran 1989, Yıl 3, Sayı 24 |
Re: TURAN DURSUN'u Anlamak
Sevgili Ezkamo, çok güzel olmuş. Ellerine sağlık.
Bazı arkadaşlara da bu konular üzerinde başlıklar açmadan ve cevap yazmadan önce bu kaynakları okumalarını sonra bizimle bilgi paylaşımına devam etmlerini tavsiye ederim. |
Re: TURAN DURSUN'u Anlamak
İNANDIRMAK İÇİN KURANIN TANRISININ AND İÇMELERİ
Kuran'ın tanrısıyla Tevrat'ın tanrısının birçok benzerlikleri vardır.Örneğin ikisinin ki de ''EFENDİ''dir(rab).Tevrat'ınki bu niteliğini efendi-köle ilişkisinin çok geliştiği Fenikelilerin,''efendi'' anlamına gelen ''Ba'l''lerinden almıştır. Yunanlıların yine efendi anlamına gelen ''Adonis''leri de aynı kaynaktan gelmedir. Ba'l, Kuran'da hem put olarak geçer (Saffat:125), hem de ''efendi koca'' anlamında .(Bakara:228, Nisa:128,Nur:31,Hud:72) İkisininki de ''KRAL''dır. Kuranda tanrıya kral anlamında beş yerde ''Melik''denir.(Taha:114, Müminin:116, Haşr:23, Cuma:1, Nas:2) Nas suresindeki deyim çok ilginç:''MELİK'ÜN-NAS'', yani ''insanların Kralı''.Tanrıya uygun görülen niteliklerden biri de bu. İkisinin ki de kullarına sırasında acır. Ödüller verir. Ama sırasında da çok öfkelenir. Başlara, türlü ve tüyler ürpertici belalar gönderir. Ayrıca da cehennemde yakacaktır. Kuranda tanrının bir adı da ''ZÜ'NTİKAM''dır.(Ali imran:4, Maide:95, İbrahim:47, Zümer:37) yani ''ÖÇALICI''öç alır öfkelendiklerinden. Daha başka ortak nitelikleri de sıralanabilir. Ama az da olsa ortak olmayan nitelikleri de var. Bunların başında da Kurandaki tanrının çok andiçiyor oluşudur. İnandırmak için çok çok and içer. Tam Araplara özgü biçimde.(Yorumlarda da Arap geleneğine bağlanıyor) Ve pek çok şey üstüne andını içer: 1-Kendi üstüne and içer.''Senin efendine-tanrına and andiçerim ki...''der.(Meryem:68, Hicr:92) ''Doğuların ve Batıların efendisine-tanrısına andiçerim ki...'' anlamındaki sözleri kullanarak antiçer.(Miaric:40) ''Tallahi!'', yani ''tanrı üstüne andiçerim ki...'' diyerek antiçer.(Nahl) 2-Peygamberinin, yani Muhammed'in üstüne antiçer.''Kuran üstüne andiçerim ki...''der.(Hicr:72) 3-Kuran'ın üstüne antiçer. ''Kuran üstüne andiçerim ki...''der.(Sad:1, Kaf:1) '' Kitap üstüne andiçerim ki...''der.(Duhan:2) 4-Göğe, gök cisimlerine, gök olaylarına antiçer.Burçları olan göğe andiçerim ki...(Buruc:1) Göğe ve yapanına(tanrıya) andiçerim ki...(Şems:5) Göğe ve gece ortaya çıkana andiçerim ki... Gece ortaya çıkan nedir bilir misin? O, (cinlere, şeytanlara taş olarak atıldığında) delip geçen yıldızdır...(tarık:1-3) Güneşe ve ışığına; onu izleyen aya; onu açığa vuruken gündüze, onu bürüyen geceye...andiçerim ki...(Şems:1-4) Geri dönüp yuvalarına gidenlere (yıldızlara); kararmaya yüz tutarken geceye; soluklandığında (aydınlanırken) sabaha andiçerim ki...(Tekvir:15-18) Hayır, yıldızların yerlerine andiçerim. Ve andolsun ki bilseniz bu, büyük bir andiçmedir. (Vakıa:75-76) Tanrı, yıldızların yerlerine andiçmenin ne denli büyük bir ant olduğunu belirtiyor bu ayetlerde. Hem de antiçerek belirtiyor. Sabaha(fecr), on geceye (haccın on gecesine), çifte, teke, ve gelip geçerken geceye and içerim. Bunlarda akıl sahibi için birer ant değeri vardır.(Fecr:1-5) Kurandaki aklın bu gün bilinen türden bir akıl olmadığı, bu ayetlerden de çok güzel anlaşılır. 5-Yer, yani dünya üstüne antiçer.Yere ve onu yayıp dümdüz yapana antiçerim ki...(Şems:6) Bu ayete göre dünya, yuvarlak değil; serilen bir şey gibidir. Dümdüz!... 6-Ve daha başka şeylere, sayılamayacak kadar çok şeye andiçer. ''Tur''a, yani kutsal dağa. (Tur:1, Tin:2) Tanrının üstüne and içtiği dağ, Tevrattaki Sina Dağıdır. Musanın on buyruğu bu dağda aldığı bildirilir. Kıyamete...(El kıyame:1), yele, yağmur yüklü buluta, gemiye, meleğe...(Zariyat:1-4) Düşman üzerine sürülen atlara...(Adiyat:1-5) Denize...(Tür:6) Muhammedin doğum yerine, doğum sahibine...(Beled:1-3) Ona, buna, incire, zeytine...(Tin:1) Kısacası her şeye and içer. Gördüğünüz ve görmediğiniz şeylere andiçerim ki...der.(El hakke:38-39) Kurandaki tanrı, bunca şey üstüne andiçerken, insanları belirli şeylere inandırmak ister. Öfkelendiği kimselerin başlarına neler getirilebileceğine; kıyamete, kendisine inanmayan ve karşı gelenlerden nasıl öç alacağına; korkunç cehennem ateşinde nasıl yakarak cezalandıracağına...Evet, bunlara inandırmaya çabalar. 2000'e Doğru 25 Haziran 1989, Yıl 3, Sayı 26 |
Re: TURAN DURSUN'u Anlamak
Turan Dursun'u Anarken
(Prof. Dr. Ilhan Arsel) Turan Dursun'u her anis'ta, böyle bir sevgiye, seriât yolu ile degil fakat ancak "akil" yolu ile gidilebilir oldugunu bir kere daha anlarim. Her ne kadar kendisini "Ben dinsizim" diye tanimlamis idiyse de Turan Dursun, aslinda sinirsiz bir "insan sevgisi" ve "akil" gücü ile dolu ve bu sayede insanliga en büyük hizmetlerde bulunmus olan nice "Inanmayan dindarlardan" biriydi. Bir gün gelip bu toplum, akilci yörüngeye girip onun degerini anlayabilecek midir acaba? http://www.ilhan-arsel.org/Gazetelerde/TuranD.html İLHAN ARSEL'İN ÖNSÖZÜ (Din Bu, 1.Kitap) ...Turan dostumun son derece sağlam karakterine, dürüstlüğüne, ahlakiliğine ve medeni cesaretine ve YALAN denen yedi başlı ejderhaya karşı savaşım azmine tanık oldukça, sevincim ve ümidim daha da artmıştır. Ve hele onu şeriat sorunları konusundaki derin bilgisiyle ve her sorunu AKIL kıstasına vuran maharetiyel, bir yandan çevresini etkilerken, diğer yandan ''bilgili'' geçinen nice din adamlarını (ki aralarında prof. yada doçent ünvanına sahip olanlar vardır.) alt edip foyalarını ortaya vurabilir görmekten her zaman için zevk duymuşumdur. Şunu belirtmek gerekir ki şeriatla ilgili olarak yazdığı her şey, her bir din adamına ibret verici bir ders niteliğindedir. Kuşku etmiyorum ki, Turan Dursun'un bu hayırlı ve yararlı etkisiyle, din adamlarımız, şeriatın iç yüzünü akılcı yoldan inceleme ve eleştirme itiyadını edinmekte gecikmeyeceklerdir. Bu onlara, seriat eğitimi yüzünden fikren kısırlaştırılmış müslüman ülkeler halklarının, istisnasız olarak yer yüzünün en ilkel, en geri, en yoksul, en bahtsız halkları arasında yer almış olmalarının NEDENLERİ'ni öğretecek ve böylece AKILCILIĞIN tek çözüm olduğunu farkederek kendi kendilerine ''Gerçeklere şeriat yolu ile değil Akıl rehberliğiyle, laiklikle gidilir'' diyebileceklerdir. Daha başka bir deyimle her biri, başlı başına birer Turan Dursun kesilecektir. Ve işte o zaman bu toplum, sürüklenmekte olduğu uçurumu farkedecek ve ilkellikler girdabından kurtulma şansını deneyecektir. |
Re: TURAN DURSUN'u Anlamak
İSLAM VE ŞİDDET * * * * *
Kafirler, nerede bulunsa yakalanmalı, öldürülmeliydi. Bozguncular ya boyunlarından vurularak öldürülmeli, ya asılmalı, ya ellerinden ayaklarından çapraz kesilmeli, ya da sürülmeliydiler. Hırıstiyan ve yahudilerle dost olunmamalıydı. Şeyhülislam fetvalarına göre, alevilerin kanları helaldi. Peygamberin dört halifesinden üçü müslümanların bıçaklarıyla can vermişti. Şeriatın insanlığa vaat ettiği barış buydu. * * * *KISAS SİZE FARZ KILINDI * * * *İslam yeni bir dünya nizamı getiriyordu. Bu nizam, kuşkusuz cahilliye çağının anarşi ve zorbalığından daha ileriydi, belli bir uygarlaşmanın hukuki çerçevesi getirilmişti. İnsanlar yeni nizama uyacaklardı. Bunun yaptırımı, hem bu dünyada hem de öteki dünyada en ağır cezalardı. * * * *Bu dünyadaki cezalar, özet olarak kısasa kısasdı. Bakara suresi şöyle diyordu:'' Ey inananlar, öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın.''(178. ayet) * * * *Bu şekilde kısas istemek ölenin velisinin hakkıydı. Eğer bir müslüman erkek, kafir erkeği öldürürse, kısas uygulanmazdı. Bakara süresi, cezayı bireye değil, eski kabile hayatının bir kalıntısı olarak topluluğa vermiş oluyordu. Ölenin karşılığında kan bedelini, öldürenin topluluğundan bir eşidi oluşturabiliyordu. Kısas yerine bedel de ödenebilirdi. Kadın müslümanın değeri, erkeğin yarısı kadardı. * * * *Diğer cezalar da, yapılanın misliyle kısastı.''Eğer bir topluluğa azap edeceksiniz, size yapılan azabın eşiyle azabedin.''Nahl süresinin 126, ayetinde böyle emrediliyordu. * * * *Kısasa kısas uygulanarak organ kesme türünden cezalar yanında, kırbaçlamak gibi gene ezaya dayanan cezalar da vardı. Zinanın cezası ise recm idi, yani toprağa gömüp taşlamak. * * * *DÖRT HALİFEDEN ÜÇÜNÜ MÜSLÜMANLAR BIÇAKLADI * * * *Tarihsel olaylar bir yana, dinsel eğitim, ulaşabildiği insanlara, bir şiddet kültürü vermişti: Korkutmalar, cehennem azapları, yanmalar, ateşlere atılmalar. İnsanımız, yüzyıllar boyu günlük hayatında hacıdan hocadan, dedesinden atasından, anasından babasından bu şiddet kültürünü alıyordu. Trenlerin camlarına taş atan, sokak lambalarının fincanlarını kıran, şampiyonluğu kaybedince öfkeyle, kazanınca bu kez sevinçten ortalığı yıkıp geçen insan davranışlarında, o şiddet kültürünün bir etkisi yok muydu? Kan davası, Orta Asya kökenliydi, ama İslam kurallarıyla da pekişmiş ve bu günlere gelmemiş miydi? * * * *Erzincanlı Müslüm Koca, 52 günlük oğlu Mirzap'ı diri diri keserek allaha kurban ediyordu. Müslüm Koca, 1962 yılında bir iftiraya uğramıştı ve kurtulunca ilk doğacak oğlunu allaha kurban adamıştı. Müslüm Koca, ilhamını acaba hangi kültürden almaktaydı? * * * *Türkiye'de örülen kuran kursları ağı, imam hatip okulları, dini vakıflar ve yurtlar, acaba kuran ve hadislerin günümüze ışık tutucu olduğunu yayarken, toplumumuzda hangi geleneği, hangi kültürel mirası besliyorlardı? Ve onlara karşı ayetlerle hadislerle cevap verme telaşındaki ''laiklerimiz'' hangi ideolojik ve kültürel zemine kaymışlardı? * * * *Kafirin kanı helala kılınmıştı. Yahudiden, Hiristiyandan dost edinmeyin denmiş, Osmanlı tarihinde onlar da kafir kategorisine sokularak üzerlerine sefer edilmiş, toprakları fethedilmişti. * * * *Türkler de İslamın kılıcından nasiplerini almışlardı. Emeviler, on yıllarca ''kafir'' Türklerin kanını dökerek, müslümanlığın gereğini yapmışlardı. * * * *Alevi kılçtan geçirilmiş, dağlara sürülmüştü. Şeyhülislam fetvaları, alevi kanına ''helaldir'' diyordu. * * * *Evet, çıkıp denebilir ki:''Bütün bunlar barış içindir, herkes müslüman olunca insanlık da sonsuz bir barışa ulaşacaktır.'' * * * *Bu sonsuz barışa nasıl inanılacaktı ki... * * * *Peygamberin dört halifesinden üçü bıçaklanarak öldürülmüştü. Ömer, Osman ve Ali'yi hançerleyenler de müslüman değiller miydi? İslamın barışında kim için can güvenliği vardı, peygamberin torunları bile zehirle, kılıçla öldürüldükten sonra! * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *2000'e Doğru * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *7 Haziran 1987, Yıl 1, Sayı 23 |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:39 . |