![]() |
Kendini ifade etmek
Selamlar,
Sürüsüne roman, hikaye, masal, makale, araştırma.. Tarih boyunca yazılmış şiirler, resimler de var ilk insanlardan beri.. Forumlara üyeyiz, tartışıyoruz, düşüncelerimizi-fikirlerimizi-bildiklerimizi paylaşıyoruz.. İnsan bütün bunları neden yapar? Kişisel tatmin için mi? Düşüncelerini/fikirlerini başkaca insanlar onayladığında kendini "tamam" mı hisseder? Haz mıdır tek nedeni? Yoksa gerçekten kendi haricindekilere de fayda mı sağlamak ister? Öğrendiklerini/bildiklerini paylaştığında diğerlerinede ufakta olsa bir yararı olduğunu düşündüğü için mi yapar tüm bunları? İnsan neden sürekli yazmaya, çizmeye, paylaşmaya meyillidir. Bu büyüklenme midir yoksa? Takdir edilme arzusu mu sadece? Bir de bildiklerini paylaşmayan insana bencil demez miyiz, çok iyi duygular besler miyiz böylelerine karşı? Hatta bu konuda aşağıdaki şekilde bir hadiste buldum. Alıntı:
Saygılar |
İnsanoğlunun evriminin, bugün bu dünyanın belki gelecekte de bu kâinatın efendisi haline gelmesinin yegâne yollarından birisi tecrübelerini ve bilgilerini bir sonraki nesle aktarmasıdır.
En basit tek hücreli bakteriler dahi öğrendikleri hayatta kalma metotlarını bölünerek diğer nesillere aktarıyorlar bir şekilde. Gelişim ve evrim bilgi aktarımı sayesinde oluyor. Aslına bu olay dahi benim daha önce başka bir başlıkta ele aldığım "Will to Power" felsefesi ile ilgili olabilir. Hepimiz bir şekilde, otomatik bir güdü ile kendimizi maksimize etmeye çalışıyoruz. Belki de maksimize etmeye çalıştığımız şey "düşünce"dir. Bu yüzden paylaşıyor, tartışıyor ve öğretip öğreniyoruzdur... |
Bu soruya verilecek cevap aslında çok uzun. Fakat kısaca özetlemek gerekirse iki temel dürtü olduğunu düşünüyorum ben:
- Bilgiden kaynaklanan yalnızlık hissi (kişi bu hissiyatı ortadan kaldırmak için bildiklerini paylaşmak zorunda hisseder, bu aslında bencilce bir eylemdir) - Entelektüel sorumluluk (bunun kaynağı da empati duygusudur. Edebiyat, sanat, felsefe, bilim vs. hepsi aslında evrene ilişkin anlayış ve kavrayışlarımızın dışavurumlarıdır) |
Alıntı:
Bunu en yoğun yaşayanlarda peygamberler, dini önderler, siyasiler, yazarlar vs. diye gider. Bunca şey yazılmanın altında DÜNYANIN düzeltilme arzusu yatar, Tasavvufi bakışla anlatayım biraz, "Ne var alemde, mevcuttur ademde" Dış dünyada gördüğümüz anlamlandırdığımız herşey, iç dünyamızın yansımasıdır. Zira bizler farkında olmadan gerek rüyada gereksede dalarak, düşünerek, okuyarak farkında olmadan bir iç dünya zaten yaratmışızdır. Bu yarattığımız dünyada bir barış sağlayamamış isek, bu dışa TEPKİ olarak yansır, yani dış dünyayı düzeltmeye çalışırız. Oysa bizim iç dünyamız sorunluydu, neden dış dünyayı düzeltmeye çalışıyoruz denirsede, zaten en büyük sorunda buradadır. Kişiler kendi benliklerine tam ulaşamazlar, onu bilemezler, oranın düzletilmesi gerektiğini öğreten bir öğretileri bile yoktur, oraya işaret eden onun sorunlu olduğunu söyleyen olmayınca, kişi de ne yapsın, bu sefer başlar DIŞ dünyayı düzeltmeye, yazar, çizer, konuşur. Nasıl ki dünyanın içindeyken dünyanın şeklini bilemiyorsak, bizlerde kendiliğimizde kendimizi bilemeyiz, bilmek için kendiliğimizin dışına çıkmamız lazımdır. Bu gibi sebepler yüzünden bir sufi için, inanılmayacak ama "herşey yerli yerindedir" bunun düzeltilmeye, değiştirilmeye ihtiyacı yoktur, eğer bu ihtiyacı hissediyorsa bunu bilir ki içeride bir sorun vardır! Zaten sufi bu şartlar altında sufi olmuşsa, bunun değiştirilmesi kafadan yanlıştır, yoksa kendini nasıl bilecekti. Diğer yandan iç dünya değiştikçe, dış dünya zaten değişecektir ki bunun adı yoktur desem yeridir. Örn. bu Ezoterik / Gnostilk Bir Senaryo adlı yazıda bahsedilen dünya bile, dıştaki dünya değil içteki dünyadır. İbni Arabinin bende "Tedbirat-ı İlahiyye" diye lisanı ağır bir kitabı var, bu kitabın kısa ismi. Uzun ismiyse "Et-Tedbiratü'l-Ilahiyye fi Islahı Memleketi'l-Insaniyye" Yani İnsan memleketin islahı hakkında ilahi tedbirler, diyebiliriz. Nasıl ki bir memleketin kralı, kraliçesi, veziri, halkı orduları, caddeleri sokakları vs. varsa, insan denen memleketinde aynen bunları var diye ele alır ki bu yönü çok hoştur. Anlarsınız ki dış denilen ile iç denilen birbirine karışabiliyor. Özetle dış dünyayı düzletme adına yazılan bunca eser, aslında düzelmemiş olan iç alemin farkında olmadan yazılmıştır ki bu yüzdende kafalar bunca karışmıştır. Kafalar karışmayınca da gerçek bulunamıyorsa, karışıklık, anlayamamak iyidir, iyi olmayan tek bir şey varsa o da dünyayı düzeltmeye çalışmaktır, zira bu iç soruna işaret der. Daha öncede benzer şeyler söylemiştim, bu bir fırsattır, herkesin yaptığından FARKLISINI yapmaktır, herkes dış dünyanın düzelmesi için fikir beyan ediyorsa, sorun dünyadaysa, birilerindeyse, böyle söylemler havada uçuyorsa ve bunu duyuyorsak ve anlıyorsak, o zaman iç'e odaklanmak lazımdır. Sorun içtedir, ve onu tedavi etmediğimiz sürecede duyacağızdır, işin garibi hayat onu tedavi edene kadarda, karşımıza çıkartmaya devam edecektir. Son olarak benim bunları anlatmam, kendini ifade etmek sorunu olarak algınlamasın, ben bunun için yazmıyorum, bu sadece sohbettir, muhabbettir, şu gök kubbe altında ki hoş sadâdır diye yazmaktayım. Herkes istediği şekilde meseleye bakabilir nasıl olsa. Sevgiler |
Alıntı:
Lakin sana sormak istediğim bir konu var sevgili Felasife müsaade edersen; İbni Arabinin yazdıklarını şahsen ben okumadım, sen aktardın birazını, öğrenmiş olduk, eyvallah.. Benim merak ettiğim İbni Arabi bunları neden yazdı? Yazmasaydı sen okumayacaktın ve biz öğrenmemiş olacaktık.. Sen bize aktarasın da biz öğrenelim diye mi(misal olsun diye böyle diyorum), sohbet muhabbet olsun diye mi yoksa iç dünyasındaki bir takım sorunlar nedeniyle mi? Var mı bir fikrin yoksa kendisi izah etmiş mi bunu zaten? Saygılar |
Alıntı:
Alıntı:
Türkçeye çevrilen eseri kısıtlı, olanların bir ksımıda verdiğim örnekteki gibi oldukça ağdalı eserler, tam okumak için Arapça veya Osmanlıca sağlam olmalı. Tabi burada olay okumada değil, okuyarak tasavvufun anlaşıldığı kim söylerse hata eder, o kendi içinde bir takım dinamikleri vardır vs. anca onları bilirseniz kolaylaşır. Neden yazdığına gelince, aslında büyük soru tek bir cevap verilmez buna ama yazmak zorundaydı, yazmadığı zaman hastalanan bir adamdan bahsediyoruz mesela. (bunu bir yerde kendi yazmış okumuştum) Burada aslında Şamanik bazı unsurlarda var, bir Şaman görevini yapmadığında veya reddettiğinde deliriyor veya ölüyormuş, çünkü bu onun kaderidir illa yapacaktır, aynı bunun gibi Arabide öyle olacaktı emin olun, tek çaresi yazmaktı. Tabi bu anlattığım şey fantazi gelebilir ama bende az buçuk bu işin içindeyim o yüzden rahat rahat böyledir diyebiliyorum, onları anlayabiliyorum çünkü kendimide anlayabiliyorum, kıyas edebiliyorum bir yandan. Ben mesela yazıları geçeyim o kadar kendi çapımda şiiri yazdım filan çoğunu hatırlamam biliyor musun? ama o şiirleri yazanada kadar da dokuzda doğur muşumdur, o kadar düşün et, yola yordama sok, milyonlarca kelime arasından en uygunu seç, dizayn et filan derken, ciddi bir enerji harcıyorum. Nihayetinde bittiğin oh be deyip, biraz rahatlıyorum. Oysa benim için vakit öldürmekten öte bir şey değil, neticede bunu pazarlamak gibi şeylerde hiç aklımın ötesinden geçmez, önemsememde. Lakin bir söz, bir kelime tetiklemeye yeterli oluyor yazma güdüsünü, tetiklendikten sonra bitmeden kurtuluş yok. kaset geri sarıyor. O yüzden Arabide böyleydi, aslında pek çok kişide böyleydi, hatta bu sitede ki çoğu yazar arkadaşımzda böyledir, hissediyorum bunu, aslında sizde hissetmişiniz ki bu konuyu açmışsınız, bunun din dinsizlik filanla da bir alakası yok... o da kesin... Hasılı biraz hoş sohbet, birazda iç sorunlar nedeniyle yazmış Arabi, bir renk bir tad, nedenine gelince çok önemsemiyorum ben iyikide yazmış diyorum, e birazda biz katıyoruz üstüne, ortaya bir zenginlik çıkıyorsa ne güzel, değilse zaten yerimizde sayıyoruzdur. Üste dediğim gibi çokları tamamen içsel sorunlar nedeniylede yazmışlardır, para şöhrette işin cabasıdır. Bilemiyorum sorularınıza cevap oldu mu ama elimden gelen bu oldu. Sevgiler. |
Alıntı:
Bakalım, görelim; başkaca arkadaşların ne olacak bu konuda fikirleri, yazarlarsa eğer.. Saygılar |
Bu konuyla ilgili bir de şöyle bir husus var. İnsan çabaladıkça kendi çapını genişletebilen ve bu anlamda da çevresindekilerden farklılaşabilen, onların sahip olmayı asla düşünmeyeceği ufuklara bakabilen bir varlık. Tabi bu aslında insanın yalnızlaşmasına da sebep olabiliyor.
Örneğin ünlü filozof Nietsche, kanımca bu anlamda iyi bir örnek. Nietsche için derler ki kendi zamanından 100 yıl sonra anlaşılabilmiş bir filozof. İnsanın etrafındakiler tarafından anlaşılamıyor olması aslında o insan için üzücü de bir şey. Düşünsenize, bir fikir keşfediyorsunuz, evren ile ilgili, kâinatın nasıl işlediği ile ilgili bir anda aklınızda bir şimşek çakıyor ve bir çeşit aydınlanma geçiriyorsunuz. Bu keşfettiğiniz fikir sizi heyecanlandırıyor, çapınızın genişlediğini, bu fikir sayesinde hayatınızın da artık değişeceğini farkediyorsunuz. Algılarınız bu idrak ettiğiniz şey ile başkalaşıyor, artık her şeyi başka bir gözle görmeye başlıyorsunuz. Ve bu aydınlanma ile, bu heyecan ile başkalarını da bu gerçekten haber etmek sevdasına kapılıyorsunuz. Diğerlerine idrak ettiğiniz o muhteşem düşünceden bahsediyorsunuz ama karşı taraf bırakın idrak etmeyi ya da anlamayı; düşüncenizdeki herhangi bir detayı dahi yakalayamıyor. Bir söz vardır hani: "Pencere ne kadar ise güneş o kadar dolar içeri; testi ne kadar ise okyanus o kadar girer içine" diye. İşte o misal, siz yeni bir yıldızdan bahsediyorsunuz ama karşı taraf her gün evine güneş giren pencereden yansıyan ışıktan farklı bir şey algılayamıyor, ya da yepyeni koca bir okyanus keşfetmişsiniz ama testi sahibinin bunu anlamasının olanağı yok. İşte bu misal insan belki günün birinde birileri belki bu düşüncelerimi anlayabilir umuduyla en azından, yazarak çizerek düşüncelerini aktarmaya, kayıt altına almaya devam edebilir. |
Nihâyetinde insanız ve yığınla farklı konuda açlıklarımız mevcut.
Cinsel açlık. Paraya açlık. Şöhrete açlık. Sosyal statü açlığı. Gülme-eğlenme açlığı. Beğenilme, övülme açlığı. Hükmetme/yönetme açlığı. Doğaya duyulan iştiyak, açlık. Herkesten farklı/üstün olma açlığı. Beslenme ihtiyâcının güdülediği açlık. Ve bilgiye/öğrenmeye olan açlık. Hepimiz, bunlardan bir veya birkaçının peşinden gideriz. İşin en kötü tarafı; yukarıdakilerden hangilerinin peşinden gideceğimize - Öğrenme/bilme açlığı müstesnâ - kendimiz karar veremiyoruz. Hangi açlık(lar) üzerimizde etkin olmaktaysa, o yönde hareket ediyoruz. Bize kalan; bu baskın karakterleri çevremize de kabul ettirmek, ahlâki açıdan "yanlış/olumsuz" olarak görülenleri meşrûlaştırmak. "İnsanlık nereye gidiyor ?" sorusunun cevabı o kadar da zor değil gibi... İnsanlığın ufukunu açan, aydınlanma dönemlerinin yaşanmasında katkısı olan bilim adamlarının sayısına, bunların toplum üzerinde para ve güç nisbetinde etkin olamayışlarına bakarsak; cevâbı bulmak o kadar da zor değil. |
Alıntı:
Van Gogh mesela o kadar resim yapmış bir tane bile satamamış, resmen öldükten sonra anlaşılmış, sonradan birileri ona güzel dediği için dikkat çekmiş vs. Bu yüzden Zaman üstü bir bilgi ilk etapta anlaşılmayacaktır, normal bir durum değil ama böyle olmsıda kaçınılmaz, lakin bu bilgiye sahip olan biri bunu ısrarlada savunacak, yazacak çizecektir. |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:12 . |