![]() |
Bilim Yobazlığı!
Türkiye kadar “bilim” kavramı üzerinde bu denli kutsayıcı bir tutum geliştiren bir başka ülke var mıdır bilmiyorum ama şurası bir gerçektir ki ülkemizde adına bir tür “bilim dini” denilen bir olgunun varlığına iyice ikna olmuş durumdayım. Bu öyle bir bilim algılaması ki daha teori aşamasında olan bazı öngörüleri (i.e. Charles Darwin ve teorisi) sanki bunlar suyun kaldırma kuvveti gibi nesnellik arz eden bir durummuş gibi, sanki toplumun tüm katmanlarınca destekleniyormuşçasına bir aymazlıkla, salt kendi ateist-materyalist-pozitivist ideolojilerine dayanak olması bakımından kutsamaktadırlar.
Gün geçmiyor ki, adına bilim denilen bu fenomenin egemen ve her bakımdan “kraldan çok kralcı” olan Türk medyasında, salt dini hedef almak motivasyonuyla bir haberi çıkmamış olsun. Bu “bilim yobazlığı” adeta kendi belirlediği çizginin dışında başka hiçbir tez, kuram, nazariye –adına ne derseniz deyin- kabul etmez bir konuma gelmiştir. Oysa inandığım ve bence de olması gereken “bilim”, sınır çizmez ve sınırları belirlenmiş bir doğrular bütünü üzerinden bir “onay haritası” çizmez. Açayım… Karşı tezlerle kendisini geliştirmesi beklenen bilim, sanılanın aksine sınırları çizilmiş, karşı-tez-kabul-etmez, kendisini kutsayan, içe kapanıkçı bir yöntemler zinciriyle bağlanamaz. Bilimsel yöntemin herkesin üzerinde uzlaşabileceği genel-geçer bir metodu yoktur. Aksini iddia etmek, bilimselim diyenlerin “bilimselliğine” ters düşer. Bilim eleştiriye açık olmalıdır, aksi takdirde ondan adım atması beklenmemelidir. Bilim, biraz amiyane bir tabirle “kimsenin babasının malı değildir.” Sınırları çizilmiş bir bilimsel yöntem olmadığı için, “benim bilim anlayışım budur, buna uymayan yobazdır, bilim düşmanıdır, örümcek kafalıdır vs” tarzında ithamlarda bulunmak kimsenin haddi değildir. Zaten bilim dediğimiz şeyin kendisi “insani bir çaba”nın sonunda şekillenmiyor mu? İçinde insanın bulunduğu her şey gibi bilimde “potansiyel bir defo” sahibidir, olmalıdır da. Bazen yürüyerek, bazen, koşarak, bazen, sendeleyerek, bazen de sürünerek gidecek. Dikkat edin “gidecek” diyorum, zira bizim bilim yobazlarımızın iddia ettiği gibi bilim statik bir durum değildir. “Darwin evrim teorisini “ispatladı” da ne demek oluyor? Kopernik astronomiyi halletmiştir, daha öğrenilecek bir şey kalmamıştır diyebilir miyiz? İzafiyet “teorisi” Einstein’le birlikte ölmek zorunda mı? Auguste Comte maddeyi çözmüş ve Tanrı’nın olanaksızlığını ortaya koymuştur diyebilir miyiz? Kainatın anlaşılmasının yegane yolu bilim değildir. Bilim dediğimiz şey de aslında gidilebilecek yolardan sadece birisidir. Öyle, “bilim yoksa ben de yokum arkadaş” tarzı bir yaklaşım bizim kainat algımızda ciddi sıkıtılara yol açar ve at gözlüklerinin hediye edildiği yer de burasıdır. Platon neden mağara örneğini versindi ki o zaman her şey bilimin açıklayacağı kdar basit olsaydı? John Locke, “tabula rasa” (boş levha) örneğinde insanın zihninin dünyaya ilk geldiğinde boş bir levha gibi olduğunu iddia eder. Ona göre deneyimlerimizle “bu levhayı” biz doldururuz. Kant ve Descartes ise bu fikre sıcak bakmaz. İşin içine bir de filo”loji”yi eklersek, Noam Chomsky, insanın dünyaya kafasının içinde bir takım dil edinim mekanizmalarıyla (language acquisiton devices) gönderildiğinden bahseder. *O halde hangisi daha bilimsel? Hepsi de birer tez olan bu iddialardan hangisini daha bilimsel kabul edeceğiz? Nietzsche de, Kierkegaard da, Schopenhauer de varoluşçudur. Hepsi de varoluşçuluğun kilometre taşlarından sayılırlar. Ancak gelin görünki Nietzsche’ye göre Tanrı getirdiği yasalarla beraber “ölmüştür.” Dünyadaki bütün ahlak yasaları reddedilmelidir. Tanrı yoksa getirdiği bir yasa da olamaz (kafanızı salladığınızı görür gibi oluyorum). Soren Kierkegaard, dini bütün bir Hıristiyan’dır. Çektiği büyük acılarına rağmen mütevekkildir. Schopenhauer ise “irade ve tasarım” tezi üzerinde durur. Ona göre dünya bilinçli bir tasarımın ürünüdür ve dünyaya hükmeden, Schopenhauer’in adına “istenç” ya da “irade” dediği bir denetim mekanizması vardır. Ona göre dünya acılarla dolu bir yerdir, acı kaçınılmazdır ve her yerdedir. O'na göre; anlamsız, boş, acı-dolu, kötü bu hayattan kaçınmanın tek yolu vardı; o da istencimizi öldürmek. Bu onu Hinduizm, Budizm gibi dünyevi bir yaşamdan el çekmeyi ve bir keşiş gibi yaşamayı, başkalarına yardım etmeyi, mutluluğumuzu olabildiğince arttırmayı değil, acılarımızı olabildiğince azaltmayı öneren bir yaşam şeklini önermeye yöneltti. Görüldüğü gibi herkesin yaşamı anlama ve yorumlama yöntemi değişik, bilim de bir tür “yaşamı yorumlama” demek olduğundan neden tek bir yönteme mahkum edelim ki kendimizi? Hakimler lehine hüküm verseler de sen gerçek hükmü vicdanından iste *HZ Muhammed |
Re: Bilim Yobazlığı!
Bu kadar bilimsel (!) olmayın sayın schopenhauer, küfre neyin düşersiniz sonra.
İşin şakası bir yana sayın schopenhauer'in yazısında vahim bir hata görüyorum. O da bilim ile felsefeyi birbiri yerine kullanabilmiş olması. Evet, bilim felsefeden doğmuş olabilir, antikçağ bilimadamlarının aynı zamanda filozof olduğu doğrudur, ancak bu iki kavram birbirinden ayrılalı yüzlerce yıl geçti. Filozofların vardıkları yargıların bilimsel olduğunu söylemek abesle iştigaldir demek istiyorum özetle. Bilim yobazlığı kavram olarak yanlıştır. Bilim bağnazlığı denebilir belki, ki bilimsel düşüncenin nasıl bir bağnazlık doğuracağını da açıkçası anlayabilmiş değilim. Bunun söylenme sebebi, hayatın salt bilimsel yöntemlerle açıklanmaya çalışılması mıdır ? Öyleyse, başka bir yol var mıdır ki ? Sadece bilimsel olarak hayatı açıklamayı çalışan zihniyeti eleştirmek nasıl bir akıl yürütmenin ürünüdür ? Bilim, belki bize hayattaki gerçekliklerin milyonda birini dahi sunamadı. Ancak şunu bilmekte fayda var ki, tüm bildiğimiz de bundan ibarettir. |
Re: Bilim Yobazlığı!
Alıntı:
|
Re: Bilim Yobazlığı!
Şimdi aklıma geldi schopen..
"Bilim sizin dininiz" yargısının doğruluğunu sınamak için İslamcı bir sitede 'İslam Yobazlığı' şeklinde bir başlık aç! |
Re: Bilim Yobazlığı!
"Türkiye kadar “bilim” kavramı üzerinde bu denli kutsayıcı bir tutum geliştiren bir başka ülke var mıdır bilmiyorum ama şurası bir gerçektir ki ülkemizde adına bir tür “bilim dini” denilen bir olgunun varlığına iyice ikna olmuş durumdayım." schopen
Evet Türkiyenin %99 u ateist bu nedenle işin çok zor. Sadece dr., prof. sıfatına sahip olmanın bilim adamı olarak yeter koşul olduğu ülkemizden bu kadar yakınman için öncelikle ateist olman gerek schopen. Hangi ileri düşünce, hangi dünya ülkesinde toplumun tüm katmanlarınca desteklenir, kösteklenir, saldırıya uğrar, ama her gerici, şovenist, dinci düşünce ve eylem rağbet görür alkışlanır. Dinler doğanın hangi problemini çözmüştür de dinlerden medet umacağız, aksine problem çıkarmıştır, bilimle savaşmıştır aslında kaybedeceği bir savaşada girmiştir, bu bir süreçtir, her geçen gün dinin kaleleri birer birer düşerken geriye gitmeyi hüner sayan tarafta olmak da marifet değildir. Ki bu taraf yalandır, zorbalıktır, insani değildir, geridir, tutarsızdır, yanlıştır. Selamlar. |
Re: Bilim Yobazlığı!
Sevgili schopenhauer bize bilim dışında bir faaliyetle elde edilmiş ve insanın doğa ile ilişkisinde sınanmış bir "bilgi" verebilir misiniz ? Çünkü diyorsunuz ki :
"Kainatın anlaşılmasının yegane yolu bilim değildir. Bilim dediğimiz şey de aslında gidilebilecek yolardan sadece birisidir. Öyle, “bilim yoksa ben de yokum arkadaş” tarzı bir yaklaşım bizim kainat algımızda ciddi sıkıtılara yol açar ve at gözlüklerinin hediye edildiği yer de burasıdır. " İşte tam bu noktada bize bir "bilgi", kainatın anlaşılmasında işe yarayan bir bilgi örneği verebilirsen, bilime "yobazlık" yakıştırmanın edebi bir sitemden daha fazla bir şey olduğuna ikna olabiliriz. Tabi bilgiden neyi kast ettiğimi anlıyorsundur. Platon'un spekülasyonlarından öte bir şey... |
Re: Bilim Yobazlığı!
"Türkiye kadar “bilim” kavramı üzerinde bu denli kutsayıcı bir tutum geliştiren bir başka ülke var mıdır bilmiyorum ama şurası bir gerçektir ki ülkemizde adına bir tür “bilim dini” denilen bir olgunun varlığına iyice ikna olmuş durumdayım. Bu öyle bir bilim algılaması ki daha teori aşamasında olan bazı öngörüleri (i.e. Charles Darwin ve teorisi) sanki bunlar suyun kaldırma kuvveti gibi nesnellik arz eden bir durummuş gibi, sanki toplumun tüm katmanlarınca destekleniyormuşçasına bir aymazlıkla, salt kendi ateist-materyalist-pozitivist ideolojilerine dayanak olması bakımından kutsamaktadırlar. "
Teori aşamasına gelmiş bir bilgi toplumun bütün katmanlarının desteğiyle o aşamaya geliyor değil ve böyle bir desteğe ihtiyacı da yok! Bilim toplum desteği varsa da yoksa da vardır ve gerçektir.Sizin bahsettiğiniz o toplum desteğine dinler ihtiyaç duyarlar.Ayrıca "salt kendi ateist-materyalist-pozitivist ideolojilerine dayanak olması bakımından kutsamaktadırlar." dediğiniz duruma gelince; Bunun için bilimsel teorileri kutsamaya kimsenin ihtiyacı yok,örneğin ben dinlerden istifa etmeden önce ve hemen sonrasında evrim teorisi hakkında pek bilgi sahibi değildim ve bu konuyla ilgilenmezdim bile ama bu durum benim dinden istifama engel olmadı,her tarafı çelişkilerle dolu,o gün kendisine Tanrı elçisi diyen birilerinin günlük ihtiyaçlarına binaen yazdıkları ya da yazdırdıkları kitaplar bu durum için yetti de arttı bile.Evrim teorisi olsa ne olurdu olmasa ne.... Gün geçmiyor ki, adına bilim denilen bu fenomenin egemen ve her bakımdan “kraldan çok kralcı” olan Türk medyasında, salt dini hedef almak motivasyonuyla bir haberi çıkmamış olsun. Bu “bilim yobazlığı” adeta kendi belirlediği çizginin dışında başka hiçbir tez, kuram, nazariye –adına ne derseniz deyin- kabul etmez bir konuma gelmiştir. Oysa inandığım ve bence de olması gereken “bilim”, sınır çizmez ve sınırları belirlenmiş bir doğrular bütünü üzerinden bir “onay haritası” çizmez. Açayım… Dinin bahsettiği konularada gerçekleri söylemek,çoğunlukla dine saldırı olarak algılanacaktır,çünkü pek çok gerçek dinle çelişir,bu bakımdan bunları saldırı olarak görmenizi imanın mühürlediği bir akıl(dikkat edin mühürlü olan kalp değil,akıl) durumuyla yazmanızdan dolayı normal karşılıyorum. Bilim söylediğiniz gibi sınır çizmez,sınırları yoktur..bu sınırı olsa olsa H.Y. gibilerin Kuran'daki mucizeler diyerek,bilimsel gibi göstererk öne sürdükleri iddialarda görebilirsiniz.Bir bilimsel gerçek ortaya çıkar ve bu tür kişiler hemen ortaya atılıp,zaten Kuran böyle söylemişti deyiverir ama daha sonra bu bilimsel gerçeğin değişebileceğini hesaba katmaz ve o gerçek artık o kişi için sabitlenmiştir,sınıra gelmiştir.Siz bence eleştirecekseniz Kuran'da mucize arayanları eleştirin. Karşı tezlerle kendisini geliştirmesi beklenen bilim, sanılanın aksine sınırları çizilmiş, karşı-tez-kabul-etmez, kendisini kutsayan, içe kapanıkçı bir yöntemler zinciriyle bağlanamaz. Bilimsel yöntemin herkesin üzerinde uzlaşabileceği genel-geçer bir metodu yoktur. Aksini iddia etmek, bilimselim diyenlerin “bilimselliğine” ters düşer. Bilim eleştiriye açık olmalıdır, aksi takdirde ondan adım atması beklenmemelidir. Bilim, biraz amiyane bir tabirle “kimsenin babasının malı değildir.” Sınırları çizilmiş bir bilimsel yöntem olmadığı için, “benim bilim anlayışım budur, buna uymayan yobazdır, bilim düşmanıdır, örümcek kafalıdır vs” tarzında ithamlarda bulunmak kimsenin haddi değildir. Bilim anlayışı kişiden kişiye değişmez..Diğer söylediklerinize katılıyorum,elbette karşı teziniz varsa ortaya koymakta serbestsiniz,serbestim.Ama bu durum evrim teorisi karşısına,çamurdan yaratılış hikayesiyle çıkmak olamaz.Çamurdan yaratılışı bir teori haline getirebiliyorsanız bu mümkün olabilir ama bugüne dek böyle bir teori duymadım bile. "Kainatın anlaşılmasının yegane yolu bilim değildir. Bilim dediğimiz şey de aslında gidilebilecek yolardan sadece birisidir. Öyle, “bilim yoksa ben de yokum arkadaş” tarzı bir yaklaşım bizim kainat algımızda ciddi sıkıtılara yol açar ve at gözlüklerinin hediye edildiği yer de burasıdır. Platon neden mağara örneğini versindi ki o zaman her şey bilimin açıklayacağı kdar basit olsaydı? John Locke, “tabula rasa” (boş levha) örneğinde insanın zihninin dünyaya ilk geldiğinde boş bir levha gibi olduğunu iddia eder. Ona göre deneyimlerimizle “bu levhayı” biz doldururuz. Kant ve Descartes ise bu fikre sıcak bakmaz. İşin içine bir de filo”loji”yi eklersek, Noam Chomsky, insanın dünyaya kafasının içinde bir takım dil edinim mekanizmalarıyla (language acquisiton devices) gönderildiğinden bahseder. *O halde hangisi daha bilimsel? Hepsi de birer tez olan bu iddialardan hangisini daha bilimsel kabul edeceğiz? " Peki diğer yollar nedir size göre?Açıklayınız lütfen.Boş levha örneğinde birisi insanın zihninin dünyaya ilk geldiğinde boş bir levha gibi olduğunu iddia ediyor diğeri ise insanın dünyaya kafasının içinde bir takım dil edinim mekanizmalarıyla (language acquisiton devices) gönderildiğinden bahsediyor. Bana göre ikisi de bilimsel olabilir ancak bunların birbiriyle çelişen yanı yok.Şöyle düşünün yeni bir harddisk üretiliyor ve içerisinde hiç bir bilgi yok bu ilk örnek ,bir harddisk düşünün onda da hiçbir bilgi yok ama tek farkı biçimlendirilmiş ve yazıma hazır... İkisi de boş mu? evet boş peki farkı ne? birisinin durumu" biçimlendirilmiş" yani yazıma hazır.İkinci örnek,birincinin daha ilerisinde bir tez olmakla beraber çelişkileri yok. "Nietzsche de, Kierkegaard da, Schopenhauer de varoluşçudur. Hepsi de varoluşçuluğun kilometre taşlarından sayılırlar. Ancak gelin görünki Nietzsche’ye göre Tanrı getirdiği yasalarla beraber “ölmüştür.” Dünyadaki bütün ahlak yasaları reddedilmelidir. Tanrı yoksa getirdiği bir yasa da olamaz (kafanızı salladığınızı görür gibi oluyorum). Soren Kierkegaard, dini bütün bir Hıristiyan’dır. Çektiği büyük acılarına rağmen mütevekkildir. Schopenhauer ise “irade ve tasarım” tezi üzerinde durur. Ona göre dünya bilinçli bir tasarımın ürünüdür ve dünyaya hükmeden, Schopenhauer’in adına “istenç” ya da “irade” dediği bir denetim mekanizması vardır. Ona göre dünya acılarla dolu bir yerdir, acı kaçınılmazdır ve her yerdedir. O'na göre; anlamsız, boş, acı-dolu, kötü bu hayattan kaçınmanın tek yolu vardı; o da istencimizi öldürmek. Bu onu Hinduizm, Budizm gibi dünyevi bir yaşamdan el çekmeyi ve bir keşiş gibi yaşamayı, başkalarına yardım etmeyi, mutluluğumuzu olabildiğince arttırmayı değil, acılarımızı olabildiğince azaltmayı öneren bir yaşam şeklini önermeye yöneltti. Görüldüğü gibi herkesin yaşamı anlama ve yorumlama yöntemi değişik, bilim de bir tür “yaşamı yorumlama” demek olduğundan neden tek bir yönteme mahkum edelim ki kendimizi? Hakimler lehine hüküm verseler de sen gerçek hükmü vicdanından iste *HZ Muhammed *" Nietzsche'den bahsettiğinizde ben kafamı sallamadım.. :) ve Dünyadaki bütün ahlak yasaları reddedilmelidir demiyorum.Bilim gerçekleri anlamanın tek yoludur ama bilimsel yöntem tek değildir. Son olarak imzanızdaki söz güzel..ama bu sözü söyledi diye söz sahibi olduğunu belirttiğiniz kişiyi iyi görmüyorum elbet.. :) her insanın yaptığı iyi işler olduğu gibi kötü işler de olabilir,onu algılamamız genel olarak bize karşı olan fayda ya da zararına göredir. |
Re: Bilim Yobazlığı!
"Şimdi aklıma geldi schopen..
"Bilim sizin dininiz" yargısının doğruluğunu sınamak için İslamcı bir sitede 'İslam Yobazlığı' şeklinde bir başlık aç!" thunderpoint Bu fikri çok tuttum. *:) *:) Selamlar. |
Re: Bilim Yobazlığı!
ilahiyat fakültelerinde teolojiyi irdeleme bilim midir ?
ilahiyat profesörleri,doçentler bilimadamı mıdır ? |
Israr ediyorum,
Sevgili Dostlar! (İmhotep, frodo, thunder, gercekisim, metal ve peker)
Öncelikle "yobaz" sıfatının spesifik olarak bu sitedeki karşıt görüşlü arkadaşları hedeflemediğini belirtmek isterim. Yazıma çok değerli yorumlar okudum ve itiraf etmek gerekirse bu "fikirler mücadelesinde" beni bu denli hazza boğduğunuz için hepinize teşekkür etmek isterim. Hayatımda ilk defa bu derece seviyeli ve bilinçli bir tartışmanın içindeyim. Yazıma gelen eleştirileri cevaplamak gerekirse... 20. yüzyılın dahi bilim felsefecisi Karl Popper, Comtecu pozitivist şablonlanmaya ölümcül darbeyi vurana dek gözlem ve deneye dayanan bir bilimsel tümevarım yaklaşımı hüküm sürmekteydi. Bu, bilimde veri olarak sadece gözlem ve deneyi esas tutup, felsefi spekülasyonlara kulağını tıkamasıyla meşhurdu. Popper'ın bilimin sınırlandırılmasına duyduğu öfke, onu, bilimin çevresini aşılamaz çitlerle çevrelemeye çalışan COmte'a ve "pozitivist bilim ayetlerine" savaş açmasına neden oldu. Salt deney ve gözleme dayanan ve umarsızca genellenebilen bu bilim verileri, bilimin de olmazsa olmazlarından olan "genel-geçerlik" ilkesine uygun düşmüyordu. Zira, bilimin "tüm kargalar siyahtır" şeklindeki sınırlandırılmamış genellemesi belki günümüz için bir veri olabilir ancak bundan sonra gelecek bütün kargaların siyah olabileceğinden asla emin olamayacağımız için ve de "bunları gözlemleyemeyeceğimiz için" potansiyel olarak ileride olması muhtemel böylesi bir farklılaşmayı bu günden gözlemleyemez. Bu günden gözlemlenemeyen şey "evrensel ve tüm-zamanlar için doğru" kabul edilemez. O halde "bilim yanılmaz" tezinin bir dayanağı yoktur. Yanılma potansiyeli olan bir şeye bütün bir kainat hiç şüphe duymamacasına emanet edilemez. Zaten bilimsel olmayan bunun ta kendisidr. Salt deney ve gözlem sonunda elde edilmiş ve tüm zamanlara genellenmiş/genellenmek istenmiş tümel önermeler, hiçbir zaman mükemmel şekilde doğrulanamaz, ancak kolayca yerle bir edilebilir. "Tüm kargaların siyah olması" hiçbir zaman doğrulanamayacağı gibi, gösterilen bir tek beyaz karga koskoca genellemeyi yer ile yeksan eder. O yüzden, bilimde aslolan yanlışlamadır. Bir gözlemin ve deneyin binlerce kez başarısızlıkla sonuçlanması (i.e. cinlerin gözlemlenemeyeceğine olan inancınız mesela) bir diğer bininde de başarısızlıkla sonuçlanacağına veri olamaz. O yüzden “doğru bilgi nedir?" sorusu ta antik yunandan, sofistlerden günümüze kadar cevabı verilememiş bir sorudur. Bir şeyin bir zaman gözlemlenememesi hiçbir zaman gözlemlenemeyeceği genellemesini vermez, velev ki bu metafizik varlıklar bile olsa (i.e. peker, lionking ve schopenhauer metafizik tecrübeleri). Belki doğrulanamaz, ama yanlışlanamaz da. O yüzden bilim, Popper'ın tabiriyle "bir teoriler yığınıdır." Ve potansiyel olarak yanlışlanabilirdir. Ta 20.yüzyıla kadar Newton Fiziği şaşmaz doğru kabul ediliyor, Newton fizikte ilahlaştırılıyordu. Ne var ki 1900 yılında Max Planck kuantum teorisini, 1905’de Albert Einstein özel görelilik teorisini ortaya attığında durumun hiçte böyle olmadığı anlaşılmıştı. Newton Fiziği’ne göre hız için belli bir sınır yoktu ve zaman da mutlaktı. Oysa, Einstein ışık hızından büyük hızın olmadığını, ışık hızına yakın hızlarda zamanın kısaldığını belirtmiş ve bu 1920’den sonra deneylerle ortaya konmuştur. Sonuç itibariyle, burada bir yanlış anlamayı da (eğer varsa) düzeltmek isterim. Ben bilim düşmanı değilim. Sadece bilimin hükümlerinin ideolojilerin aç gözlülüklerine kurban edilmesine taraftar değilim. Hiçbir ateist bu yüzden de, “bilim şunu ispatladı, hangi devirde yaşıyorsun sen, öyle şey olur mu, bilim düşmanı örümcek kafalı vs.” türünden hakaretleri yöneltemez. Çünkü bilimin çok gelişmiş olması “en şaşmaz doğruyu” ortaya koyduğu şeklinde yorumlanamaz. Çünkü ölümünden sonra fiziğin idolü ilan edilen Newton yerçekimini keşfederken işe sadece bir “elmayla” başlamıştır. Elma’nın ne zaman kafadaki jetonu düşüreceği belli değildir. O halde zamanın ne getireceği belli değildir, ve bu dünya uzun yıllar hala pek çok konuda bilinmezliğini korumaktadır. İnsanlar ise bütün ihtiyaçların üstünde olan “bilme” ihtiyacına cevap aramaktadır. Bilimin Latince isimlendirmeleri benim için tatmin edici cevaplar değildir. Ben direk “neden” sorusuyla ilgiliyim, isimlerle değil. Bilim olanı açıklar, süreci açıklar, mesela herhangi ek bir yakıt desteği almadan güneşin milyonlarca yıldır nasıl oluyorda yakıtını kaybetmeden yanabildiğini açıklayamıyor. Gezegenlerin, galaksilerin neleri içerdiklerini anlatıyor ama nasıl oluyor da bunların birbirine çarpmayıp kozmik bir felakete neden olmadıklarını açıklayamıyor. İnsanın oluşumunu anlatıyor, ama bir sperm hücresinin salt bölünme yoluyla mükemmel bir insan ortaya koyabildiğini açıklayamıyor. Bebeğin doğmasıyla birlikte, annenin memesinde süt oluştuğunu söylüyor, ama neden olmak zorunda olduğunu söyleyemiyor. Çünkü cevabı yok. Görmenin nasıl gerçekleştiğini Latince isimler serpiştirerek anlatıyor (Latince isimleri duyunca gardımız düşüyor hemen, sanıyoruz ki bu bilim de ne çok şey biliyor) ama görmenin beynin küçük ve karanlık bir kısmında nasıl gerçekleşe”bildiğini” açıklayamıyor. İneğin yeşil otları yiyip nasıl beyaz süt verdiği konusu hakkında hiçbir verisi yok. Arının daha doğumunun ilk gününde polenlerden bal için “neden” malzeme devşirmesi gerektiğini ve bunu nasıl yapabildiğini, arıların farklı yerlerden başladıkları halde nasıl oluyor da mükemmel altıgenler oluşturabildiklerini ve milyonlarca yıldır bunun devam edebildiğini, ördeğin doğumunun ilk gününde nasıl yüzebildiğini, yüzlerce kilometre uzağa bırakılan timsahın evinin yolunu nasıl bulabildiğini, kısaca bunlar hakkında söyleyebilecek hiçbir şeyi yok. Ne sizin ne de bilimin. Her şey bir ilahi kudrete dayanıyor. Latince tanımlamalar ve “klotoplotorusturus”lar içimdeki hikmet açlığını tatmin etmiyor. “İçgüdü” sözcüğü için bilim kendinden utanmalıdır. Böylesine “bilimdışı”, ve saçma ve ne idüğü belirsiz bir sözcük olamaz. İç güdüyü kim güdüyor? Ona gelelim ona! Selamlar |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:52 . |