Dünya Yahudiliğinin büyük çoğunluğu Sami kökenli değil, Hazar-TÜRK kökenlidir.
Tüm saldırılarına rağmen Araplara ve onlar tarafından dayatılan islamiyete direnen Hazarlar, 740 yıllarından başlayarak, başta hakanları olmak üzere Yahudi dinini gönüllü kabul ettiler.
En büyük Türk kavimlerinden birinin, İslamiyetin tüm baskılarına karşı bağımsızlığını inatla koruduktan sonra topluca ve gönüllü olarak, üstelik her üç dinin temsilcilerini çağırıp, onları tartıştırıp, uzun değerlendirmelerden sonra Yahudilikte karar kılmaları, büyük tarihi önemde bir gelişmedir. Her ne kadar önceden de yahudiliği benimseyen Türkler olmuşsa da, bu kadar büyük ve muktedir bir Türk topluluğunun Yahudiliği seçişi ilkti.
Diğer yandan bu gelişme Yahudilik açısından da tarihsel önemde bir olaydı; çünkü bu geçiş, bir anda dünyadaki tüm yahudilerden daha kalabalık bir topluluğun yahudi olması, yahudilikle israiloğulları özdeşliğinin bozulması ve tabii yüzyıllardan sonra yahudilerin nihayet egemen bir devlet konumuna yükselmeleriydi.
Bu çok önemli ve sıradışı gelişmeyi doğuran nedenlerin irdelenmesi de büyük bir önem taşıyor.
''8. yüzyılın başlarında dünya iki büyük gücün elinde kutuplaşmıştı. Bir yanda Hristiyanlık, öte yanda da Müslümanlık vardı. Her iki kesimin ideolojik doktrinleri, kuvvet politikası ilkelerine göre işleyen klasik propaganda yöntemleri, ikna ve fetih yollarıyla inançlarının yayılması ve dünyaya egemen olma çalışmaları vardı. Hazar imparatorluğu bu sırada üçüncü güç görünümündeydi. Bu imparatorluk, her iki büyük güçle de boy ölçüşebileceğini daha önce ortaya koymuş bir topluluktu. Gerek dost, gerekse düşman olarak. Ama kendi bağımsızlığını sürdürebilmenin tek yolu, ne Müslümanlığı, ne de Hristiyanlığı kabul etmeyerek yaşamını sürdürmekti. Çünkü bu inançlardan hangisini kabul etse, ya Doğu Roma İmparatorluğu'nun ya da Bağdat Halifesi'nin nüfuzu altına girecek demekti.
Bu sırada gerek Bizans'la gerek Halifelikle ilişkileri, Hazarlara, Şamanizm dininin modern tektanrılı dinlere göre, yalnız barbarca ve modası geçmiş bir din olduğunu öğretmekle kalmamış, aynı zamanda yeni dinlerin bir yararına dikkatlerinin çekilmesine de yol açmıştı.
Şamanizmi uyguladıkları sürece, gerek Halife'nin, gerek İmparator'un rahatça tadını çıkardığı 'yasal ve ruhsal önder' olma avantajı, kendi yöneticilerine nasip olmayacaktı. Ama beri yandan bu dinlerden herhangi birine geçmek, taraflardan birinin etki alanı içinde erimek demekti. Yani yapılacak davranış, kendi amacını yokedecekti. Bu durumda kendilerine baskı yapan her iki dinden uzak, ama her ikisinin de temelini oluşturmuş olan üçüncü bir inancı kabullenmekten daha mantıklı bir davranış düşünülebilirmi?
Hazar sarayının din değiştirmesi kuşkusuz siyasal nedenlere dayanıyordu, ama gereklerini pek bilmedikleri bir dini, bir gece içinde körü körüne kabul ettiklerine inanmak da saçma olur. Gerçekte Hazarlar gerek yahudilerle, gerekse onların inançlarıyla aşağı yukarı yüzyıldan beri ilişki halindeydiler. Bu ilişkiyi sağlayan, Bizansın dinsel baskısından kaçan Yahudi topluluğu ile, ön Asyanın Araplar tarafından fethedilen bölgelerinden kaçan daha küçük yahudi gruplarıydı.
İşte bu Hristiyan ve Müslüman zulmünden ''... kaçanlara ya da kaçırılanlara feleğin gösterdiği tek insaf, kuzeyde Hazarya gibi bir ülkenin (Yahudiliği benimsemesinden sonra ya da önce) varlığıydı diyebiliriz. 740 dan önce bu ülke bir göçmen cennetiydi. Daha sonra bir ulusal yuva oluverdi.
Arap saldırıları ile başlayan Hazar Türklerinin acılı tarihi, 965'de Rus saldırısında yenilmeleriyle devam edecek, ardından tam kendilerini toparlamışlarken, ki bu kezCengiz Han'ın o herşeyi silip süpüren saldırısı gelecek; daha kötüsü Cengiz Altınordu devletinin başkentini Hazar toprakları üzerindekurarak yıkımın kalıcılaşmasını sağlayacaktı.
Yinelenen saldırılar Hazar'ın Yahudi Türklerini Avrupaya doğru sürecek, Macaristan, Polonya, Rusya, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde onları acılı bir yaşam bekleyecek ve en sonunda Hitler'in faşist kamplarında yeni bir kitlesel kırım daha yaşayacaklardı.
Bu tarihi gerçeklerin güncel politika açısından anlamı; yoğun bir şekilde anti-Yahudilik vurgusuna dayanan şeriatçı ve Türkçü siyasetlerin, halkları din ve ırk temelinde birbirine düşman etme yönelimine karşı çıkmamız gereğidir.
Bu tip ötekileştirici siyasetler, dünyanın hangi dini ve milletinden olursa olsun egemen oldukları kesimleri barbarlaştırmakla kalmayıp, bizi, son tahlilde aynı olan insan kökenimize, farklılıklarımıza saygı temelinde bizi kardeşleştiren çağdaş insanlık değerlerine yabancılaştırmaktadır.
Kaynak: A. Koestler, Onüçüncü Kabile, s. 67.
Erdoğan Aydın, Nasıl Müslüman olduk, s. 201-204
Kendisinin Efendisi Olmayan Hiç Kimse Özgür Değildir.
Epiktetos
|