Kemalist Rejim Nedir/Ne Değildir
Kemalist rejimin niteliği ile ilgili tartışma üç ana noktada odaklaşır; Demokratik miydi, otoriter miydi, yoksa totaliter miydi? Ve bu rejim, sonuçta neydi?
Demokratiklik/Otoriterlik Tartışması
Kemalist dönemin bazı resmi ve yarı resmi söylemlerinde içinde bulunulan rejimin ‘demokratik’ olduğu savı da ileri sürülmüştür. Milli egemenliği, meclis üstünlüğü, saltanat ve hilafetin kaldırılması, Cumhuriyet ilanı gibi atılımlar bunun kanıtı olarak gösterilmiştir. Atatürk, ABD Büyükelçisi Sherill’e hitabında, Türklerin ‘tam manasıyla demokratik bir devlet’ kurduklarını söylüyor, ‘Türkiye Cumhuriyetçileri’nin Amerikan Devrimini ve önderlerini takdirle andıklarını belirtiyordu (1).
Bir devletin ve bir rejimin gerçek kimliğinin ne olduğunu saptayabilmek için, söylemlere değil eylemlere ve olgular dünyasına bakmak daha doğru olur. Atatürk’ün bu görüşlerini ifade ettiği 1932 yılının tek parti sisteminin de iyice yerleştiği bir döneme denk düştüğü hesaba katılırsa, bu tutumun daha bilimsel olduğu da kabul edilebilir. Bu nedenle ilkin 1930’lara kadarki gelişmelerin kısa bir taramasını yapmakta yarar var.
1923’te seçilen 2. TBMM üyelerinin hemen hepsi Mustafa Kemal’in süzgecinden geçmişlerdi. Milletvekillerinin hemen hemen tümü Halk Fırkası üyesiydi. Buna karşın henüz disiplinli ve türdeş bir kitle durumunda değildiler. Bu mecliste de muhalefet vardı. Bu muhalefet kendisini Cumhuriyet ilanı, hilafetin kaldırılması tartışmalarında göstermişti. 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu tasarısının Cumhurbaşkanına tanımak istediği bazı önemli yetkiler de meclis genel kurulunda ciddi bir muhalefetle karşılaşmış ve kabul görmemişti. Kısacası, 2. TBMM ile Halk Fırkası meclis grubu, hükümet yada önderlikten gelen önerilerin basit bir ‘evetleyicisi’ değildi. Örgütlü muhalefet Şeyh Sait isyanı, sıkıyönetim ilanı, Hıyaneti Vataniye Kanunu değişikliği, Takrir-i Sükun Kanunu, İstiklal Mahkemelerinin faaliyeti, mahkumiyet kararları ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra sönüşe geçti. Bunu, İzmir suikastı girişiminden sonra muhalefetin susturulması ve İttihatçıların tasfiyesi izledi. 1930’daki ‘yapay ve güdümlü bir demokrasi deneyi’nin ardından da tek partili rejim iyice yerleşti (2).
Tek Partili Rejim, bu konuda karşımıza çıkan ilk önemli bulgudur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasının (1925) ardından ülke beş yıl muhalefet partisiz bir dönem yaşadı. 1930’da Serbest Fırka’yı bizzat Mustafa Kemal kurdurdu. Bu güdümlü muhalefet ve çok partili dönem de kısa sürdü ve parti kendini feshetmek durumunda kaldı (1930). Bundan sonra tek partili düzen yerleşikleşti ve 15 yıl daha sürdü. Şimdiden bu veriler demokratik bir rejime değil, otoriter rejimlere özgü öğelerdir.
Parti-Devlet kaynaşması da özellikle 1935 sonrasının ilk özelliğidir. 1936’da İçişleri Bakanı (CHP) genel sekreteri, valiler de il başkanı oldular. Bölge müfettişleri hem devlet organlarını hem de partinin taşra örgütlerini denetliyorlardı. 1937 Anayasa değişikliğiyle CHP’nin altı oku anayasallaştırılıp Parti-Devlet kaynaşması koyulaştırıldı. Böylece bir ‘parti devleti’ (Recep Peker, Mahmut Goloğlu) yada ‘devlet partisi’ (Fahir Giritlioğlu) doğdu.
Siyasal muhalefet tasfiye edilirken kullanılan başlıca gerekçeler, Şeyh Sait isyanı (1925), İzmir suikastı girişimi (1926) olmuştur. Tasfiye ya da sindirmenin hukuki araçları ise Hıyanet-i Vataniye Kanunu ve değişiklikleri, Takrir-i Sükut Kanunu (1925-1929), İstiklal Mahkemeleri (1927’ye kadar), sıkı yönetim ve uygulamalarıdır.
Şeflik sistemi de otoriter düzenin bir göstergesidir. ‘Ebedi Şef’ yada ‘Milli Şef’ (Atatürk ve İ.İnönü) rejimin gerçek otorite odağıdır. Devletin, partinin ve büyük çapta da fiilen yürütmenin başı olmaları onlara bu gücü kazandırmaktadır. Ayrıca her iki lider (özellikle Atatürk) büyük tarihsel ağırlığa sahiptir ve ordu üzerinde de nüfuz sahibidir.
Lider partiye ve TBMM'ye hakim olduğundan, hükümet meclisten çok lidere bağlı ve ona karşı sorumludur. Gerek Atatürk gerekse İnönü dönemlerinde lidere güven vermeyen bir başkan ve bakanlar kurulu düşünülemez. Özellikle devrimci programın uygulamasında yasama ve yürütme inisiyatifi büyük çapta liderin elindedir.
TBMM'ye gelince, Kurtuluş Savaşı geleneğinin ve 1924 Anayasası'nın etkisiyle, bu kurul anayasal ve siyasal yapının en üst organıdır ama, bunu esaslı bir şekilde törpüleyen olgular vardır. Seçimler serbest ve yarışmalı değildir, iki dereceli ve tek seçeneklidir. 1923’ten itibaren milletvekili adayları lider ve parti merkezi tarafından seçilmektedir. Tek partili meclis, özellikle 1925’ten sonra parti yönetiminin ve başkanın otoritesi altında çalışan, disiplinli ve uyumlu bir kuruldur.
Yargı organı da, bağımsız ve güvenceli değildir. İstiklal Mahkemeleri ve sıkıyönetim mahkemeleri bunun can alıcı noktasıdır. İdari yargının yürütme ve idare üzerinde etkili bir denetimi söz konusu değildir. Anayasa yargısı zaten yoktur. Bu durumda yargının ayrı ve dengeleyici bir güç olması imkansızdır. Yargının esas işlevi rejimi ve inkılapları korumaktır.
Hak ve özgürlükler alanına gelince, burada çok önemli kısıtlamalar görmekteyiz. Kişi özgürlüğü ve kişi güvenliği, polis müdahalelerinden (Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu, 1934) sıkıyönetim uygulamalarından, sıkıyönetim mahkemeleri ve İstiklal Mahkemelerinden zarar görmüştür. İskan kanunu ile getirilen zorunlu göç ve yerleştirmeler de buna eklenmelidir (1934-1935) Dinsel özgürlüklere de müdahale vardır (Hac izni verilmemesi, ezan dili, dinsel eğitim ve yayın yasakları, ziyaret yasakları vs). Düşünce suçlarında artış görülür. (Hıyanet-i Vataniye Kanunu ve değişiklikleri, TCK ve değişiklikleri, 1931 tarihli Matbuat Kanunu). 1937’de ‘Altın umde’nin anayasallaştırılmasından sonra devletin temel ilkelerine aykırı propaganda yasakları daha da pekiştirilmiştir. Basında sansür ve oto sansür, kapatma ve mahkumiyet çemberleri etkilidir. Dernek ve parti kurabilme 1938’e kadar fiilen, bu tarihten sonra da hukuken ‘izin sistemi’ne bağlıdır. Türk Ocakları kapatılmıştır (1931), Türk Kadınlar Birliği de CHP liderliğinin isteği üzerine ve artık amacına ulaştığı gerekçesiyle kendini feshetmiştir (3).
Sosyal Sorun (emek-sermaye ilişkileri) alanındaki anlayış ve düzenlemelere de sıkı bir disiplin ruhu hakimdi. Toplumun sınıflardan değil meslek gruplarından oluştuğu ve bu gruplar arasında çıkar birliğinin bulunduğu kabul ediliyor, bağımsız sınıf örgütlenmeleri (sendika, parti) yasaklanıyor, sınıf mücadelesi rölantiye alınıyordu. Tek parti sistemi de aynı mantıkla meşrulaştırılmak istenmiştir. Şöyle ki; partiler değişik sınıf menfaatlerini temsil için kurulur, Türkiye’deyse çelişik ve uzlaşmaz sınıf ve menfaatler yoktur, dolayısıyla çok partililikte gerekli değildir.
Yöntemler konusu da önemlidir. İnkılaplar hangi yöntem ve usullere başvurularak gerçekleştirilmiştir? Bunların sahneye konmasında, hukuki usuller geçerlidir (Meclis idaresi). Ancak bunun gerisindeki olgular da dikkatten kaçmamalıdır. 1923 sonrası meclislerinin serbest ve yarışmalı bir seçimden gelmediklerini biliyoruz. Bunun ötesinde, inkılapların yapılması ve korunması konusunda ‘gözdağı’ yöntemine sık sık başvurulmuştur. Örnekleri tazeleyelim.
Mustafa Kemal saltanatın kaldırılması tartışmaları sırasında meclis karar komisyonunda, ''İhtimal bazı kafalar kesilecektir'' demişti (1.11.1922). İzmit basın toplasında ‘inkılabın kanunu, mevcut kanunların üstündedir’ (16.01.1923) sözüyle yeni dönemin ve yönetimin haberlerini veriyordu. Aynı yıl İzmir’de gerekirse milli hakimiyet uğruna canını verebileceğinden söz etmişti (27.01.1923), Konya’da gençlere ‘Ben kendi başıma kalsam yine tepeler, yine öldürürüm’ şeklinde konuşmuştu (20.03.1923). Bu arada Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun yeni hükmü de (15.04.1923) saltanatı geri getirmeye çalışmayı vatan hainliği suçu saymıştı (4).
Bütün bu veriler ve hatırlatmalar bizi şu yargıya götürmelidir. Bu özelliklere sahip bir rejim demokratik değil, otoriter karakterdedir. Ne bugünkü ne de o zamanların demokrasi anlayışından bu rejimi demokratik saymaya olanak yoktur. Kemalist Devrim’e yönelik bazı haksız eleştirileri savuşturmak için Kemalist rejimi demokratik olarak göstermeye çalışmak doğru değildir.
|