Bir kaç başlıkda da gündem oldu, ben bu başlıkda cevap yazmak düşüncesindeyim..
Öncelikle milli unsura dayanan ya da dayanmayan(emperyal örneğin) her bir şeyi faşizm olarak değerlendirmeyi uygun bulmuyorum. yakınma düzeyine gelmiş ve geçmişe kapris temelinde bir bakış açısından yansıyan görüşleri çok anlamlı bulmuyorum. Hatda geçmişe objektif yaklaşmak gerekir, kişisel düzeylerlede yada politik fayda unsurlarına dayalı her görüş, kendisini haklı ve söylediklerini doğru çıkartmak hissiyatına dayalı her düşünceyi sakatlanmış bir öznellik olarak görebiliriz. Yani şunu yapmış, bunu yapmamış düzleminin pekde yararlı olacağını düşünmüyorum. Eğer ortada tezlerimiz var ve bu tarz söylemler amaç değil, dayanak noktasında birer araç olarak sunuluyorsa bu yerindedir, tersine veri, dayanak olmaktan uzak, salt siyasal amaçların birer amacına dönüyorsa bunun bilimsel yaklaşım açısından da çok anlamı olduğunu düşünmüyorum. Yani tarihe kendi kişisel beklentilerimiz ve bu beklentileri kişilerin yapıp, yapmadıkları temelinde yaklaşılamaz. İletişim alanlarında ise kişileride kapsayan bu tür toptancı ulasalcılar faşisttir, kemalistler faşisttir vb söylemlerinde, tersinden karşı çıkılan baskıcı, kısıtlayıcı görüşlerle aynı tarafa savrulmak olduğunu dşünüyorum bu halde bu tutumda böylesi tanımlarımıza sadık kalarak faşist bir tutumdur denebilir. Örneğin ulusalcı=faşist demek değildir, bu anlamda böyle bir görüşümüz olsa dahi birlikde olduğumuz ortamlarda ulusalcı olana ya böyle olma ya da çek git demiş oluruz. ya da ifade özgürlüğünden ne anladığımızı değilde hiç bir şey anlamadığımızı gözler önüne sermiş oluruz. Bu herkes için geçerli diye düşünüyorum ve bu davranışın ister kabul edilir ama ister edilmez, tarihsel gelişimimiz açısından ulusalcı görüşlerde fazlasıyla hakim olduğunu da biliyoruz. Yani vatan haini olmak dahi an meselesidir, yeterki farklı düşünmüş olalım ve vatanın birilerinin kişisel politik çıkarlarının ipoteği olarak görüldüğünü atlamayalım. Bu yaklaşımların sakat ve çağdışı olduğunu görmek gerekiyor, yalnız sorun kişilerin görüp görmemesi değil, dinler gibi millet faktörününde bu anlamda politikaya alet edilmiş bir unsur olduğunu kavramak gerekiyor. Bu durumda millet, din vb sosyal-kültürel yapıları kendi politikasına alet edenler, elbetde her daim bunlar üzerinden kitleyi galeyana getirecek, kitleyi elinde tutacağı hassasiyetler, düşman görüşler, düşmanlıklar yaratacak ve kitleyi kendisine bağımlı, kendisine tapar ve allah başımızdan eksik etmesinci hale getirecek, kısaca güdüleyecek, uyuşturucak ve kullanacaktır.
"Kitlesel olarak aşırılığa eğilim gösterme, hoşgörüsüzlük ve radikal bir değişime duyulan umutsuz arzu; istikrarlı bir demokrasiyi imkansız kılan bütün bu faktörleri yaratmak oldukça zor bir iştir. halk kendini güvende hissediyorsa politik açıdan tahrik yaratmak isteyenler kendilerini boş meydanlarda atıp tutarken bulurlar. Gerçekleşen senaryo ise şudur: insanlar birden bir korkuya kapılır, başka türlü şüphe etmeyecekleri tehlikenin farkına varırlar* ve ortalıkda konuşan tahrikçilerde buna tercüman olurlar." Naziler İktidarı nasıl Ele Geçirdi, William Sheridan Allen, s:53, Alkım yayınları.
*Türkiye açısından ise yakın geçmişimizde ve birazda günümüzdeki "Tehlikenin Farkında mısınız" kampanyasını anımsayalım.
Türkiye de İttihat ve Terakki kültürü, terkedilmiş yada karşıya alınmış değildir, tek cümleyle özetleyeceğimiz bir geçiş ve yansıma süreci vardır, Türkiyede devlet ve üstyapı modeli ittihat terakki'nin örgütlenme modelidir, bu yapısal benzerliği bir yana bırakırsak, en çokda İttihat ve Terakki'den darbecilik miras alınmıştır. Daha baştan yönetim anlayışı malesef tepesinde kendilerini her şeyin istihbaratçısı sayan, toplumun her an parçalanacağı, dağılacağı, ileriye dönük ve atılmış adımların hepsinin suya düşebileceği vb korkular ya örgütlüdür ya da örgütlenmiştir(yönetimde şeflik anlayışı). Tüm bu miraslar tam anlamıyla aşılamamış, açıkdan olan bu yönetim anlayışı asli sigorta olarak yer altına çekilmiştir. Gelişen süreç ve ilerleyen tarih açısından ise diğer tarafdan da feodalitenin kendiliğinden çözülmeye girmesi süreciyle birlikde bu tarz örgütlenme modelleride gereksinim ve gerçekliğini yitirmiştir, yitirmektedir, bu sürece karşıda bu otokratik ve askeri şeflik modeline dayalı faşistleşmiş yapı direnmektedir(ki bu yapı bu gün çağımızın en adi örgütlülüğünü sergiliyor denebilir, susurluk'dan şemdinliye, uyuşturucu ticaretinden silah kaçakçılığına, ekonomik çıkarları sözkonusu olanların rakiplerini sindirmek yada yok etmek için başvurduğu kiralık katillik işlerine, Jitem'den Hizbullah ve bizzat TİT(Türkiye İntikam Tugayı) kurmaya varana değin açığa çıkanda tamamen bu yapıdır.) Bu yapı ise bir üstde kısaca aktardığım alıntıdaki işlerle hem iş bitiriyor hem de kendisini din-millet olgusu üzerinden kitle sömürüsüne dayalı bir zırh oluşturuyor. Basın ve medya ve sosyal iletişim ağlarında hatrı sayılır bir güce sahiptirler ve bir çok aşırı uçlarda seyreden milli söylemleride ölüm-kalım meselesi gibi piyasaya sunan bu çekirdek kadrodur denebilir. 1990 larda ise bir anda bu sunumalrın artmasının altında ise dünya daki değişimler, ve bu tür örgütlenmelerin hem bilince edilmesi hemde toplum nezdinde deşifre olmalarının sonunda ayaklarının altından toprak kayacağı ve savunmasız kalacakları histerisiyle de ilgilidir, bayrak inmez ezan susmaz dönemleri, bu faşist yapılanmanın kan kaybettiği ve kendi gelecekleri adına telaşa kapıldıkları dönemdirde.
Tarihde aydınlanma dönemiyle birlikde yayılan milliyetçilik akımlarından bahsederiz. Daha doğrusu ve aslında bahsetmemize bağlı bir şeyde değildir, bu somut yaşanmış bir gerçektir. Eğer biz bu unsura faşizm olarak yaklaşırsak hatalı çıakrımlar üretmiş oluruz. tarihde her iktidar ve yönetim anlayışı sosyal ve toplumsal örgütlülüğe ihtiyaç duyar. Bu feodalitede ümmettir haliyle ümmetçiliğin toplumsal ve sosyal varlığı gibi, yeni tipde bir sistem, yeni tipde devlet ve yönetim anlayışıda, sosyal, politik, toplumsal ölçekli bir birlikteliğe gereksinim duymuştur. Bu gereksinim ve birleştirici belirleyici birliktelik millet unusuru üzerinden şekillenmiştir. kaldı ki feodalitenin yayılmışlığı coğrafik alanlardaki çeşitli milletlerin, millet bilinci ve örgütlülüğü ile kırılabilirdi. Dünya da feodal ülkeler yıkılmış yerlerine ise ulus-devlet modelli devletler kurulmuştur. Bu anlamda bu devletlerin faşist olduğunu iddia edemeyiz.
Emeryal yayılmayıda milli bir yayılma olarak görme anlayışıda ekonomi-politiklikden yoksun kalmaktır. Eğer emperyalist yayılmalar milli bir amaç temeline dayanıyor olsa idi, bu gün dünyanın tüm gelişmiş, emperyalist ülkelerini katıksız faşist olarak görmemiz gerekir. Onlar dışında kalan gelişmemiş ülkelerin ise henüz ekonomi-politik ve sosyo-kültürel olarak feodaliteyi tasviye edememiş olmaları ve milli unsurun hala öyle ya da böyle belirli ölçeklerde yaşıyor ve aşılmamaış olmasına bakarak da tüm gelişmemiş ülkeleride faşist olarak nitelememiz gerekirdi. Tabloya böyle baktığımızda dünya da faşist olmayan bir ülkeden bahsetmek neredeyse imkansız hale gelir. Emperyalist yayılmanın temelinde ekonomik sömürü yatar. İster kendi yayılmacı politikalarını benimsetmek ve bu doğrultuda meşru zemin bir onay almak için kendi toplumları içerisinde dönemsel olarak dini, isterse yine aynı anlama gelmek üzere milleti kullanıyor olsunlar, burada amaç ekonomik sömürü ve ona maddi ve manevi bir zemin oluşturmak temeli var ise bu faşist değil, emperyalist, kapitalist(sermaye birikimi ve servet adına kaynak sömürüsü) bir yaklaşım ve yayılmadır denebilir. Hayır öyle değil ama coğrafyaya salt ırka ve millete dayalı, yayıldığı her bölgede başka mileltleri sindiren, asimile eden veya tarihsel gerçeklikten kopartıp, tarihsel olarak yok olmaları temelinde yürütülen uygulamalar ise, buna da emperyal ya da emperyalist yayılma denemez, buda faşist yayılmadır.
Ulusalcı olduğunu iddia edipde ulusların kendi kaderini tayin hakkını karşıt bir görüşle tartışmaya açanlar ulusalcı olamamışlar demektir. Milliyetçilik akımları ile yayılan ve ulus devletlerle sonuçlanan burjuva devrimler dönemini düşündüğümüzde, bu burjuva bir hak olarak açığa çıkmıştır. Bu anlamda ulusalcılığın ölçütlerinden bir taneside ulusların kaderlerini tayin hakkına saygı duymak ve ulusların kendi kaderlerini belirlemelerine karşı onları sindirme, asimile etme, yok etme yoluna başvurmak değil aksine yerine göre destek sunmak, yardımcı olmak olmalıdır.
Bu anlamda ulusalcı olmak ile üst paragraflarda kabaca geçtiğim İttihat terakki yapılanmasının kendi içinde darbeci, ortaçağdan miras otokratik yönetim ve merkez, topluma karşıda faşist bir yapılanma anlayışının sahte varlık koşullarına tabi olmak arasında derin bir fark vardır.
Yine de ulus-devlet sorunlarını aşmak ve çağdaş, demokratik ülke ve toplumsal yapıya kavuşmak bana göre üst perdeden söylem yada salt kültürel bir sorun gibi ele alınamaz. (yani insanların fikir ve düşüncelerinden hareketle faşist olarak isnat edilmesi ya da damgalanması toplumsal ve iletişim alanları açısından hem töhmet altında bırakıcı hemde demokratik, ifade özgürlüğü temelinde bir tutum olarak düşünülemez, tersinden belkide buda ayırt edici özelliklerini kaybettiğimiz faşist kelimesini kendimizede esas aldığımız bir yaklaşım olabilir) Ulus-devlet, vatan-millet sorunları ve edebiyatını aşmak feodal üst yapınında tasviyesi ile doğru orantılı işleyecek bir süreçtir. Bir ülke ekonomik bağımsızlığını henüz sağlayamamış ise bu feodaliteyi henüz tam anlamıyla tasviye edememiş olduğunu, bilhassa da ekonomik gelişim sürecini tamamlayamamış olduğunu gösterir. Ümmet ve din istismarı üzerinden siyasal partiler kapitalist bir dünya da hala tek başına iktidar olabiliyorsa, ister istemez milli varlık söylemi kendiliğinden bir yer ediniyor demektir. Bu yansımalar tamamen politiktir ve bir tarafda din diğer tarafda ise millet istismarcılarını yaratacaktır ve her milli söylemi faşist olarak damgalamak bana göre objektif koşulların görmezden gelmek demektir. Ulusalcılar faşist ise ümmetçiler köhne gerici, oligarşik(günümüz açısından faşist) olmalıdır. kapitalist-emperyalizmden yana olanlarda, yayılmacılığın millet ve coğrafya ötesi olduğuna göre onlarda faşisttir. Sosyalistlerde sosyal faşisttir. Faşist olmayan kimse kalmamıştır denebilir.
salt öznel ve kendi subjektifliğimizi bir yana bırakalım ve sitemizde sadece ırkçılığa yer olmadığını tekrar hatırlayalım. Örneğin ırkçılığa kapıları kapalı bir site olmamız bize işte yasaklamışsın denebilir, ortada bir yasak yoktur, ortada siteye katılan tüm gönüllü birlikteliğin bir tercihi vardır. Bu bir tercihdir ve sitemizde ırkçılık tercih edilemez bir şeydir ve iletişim alanında ne onlarla nede onların bizimle olmasını tercih etmiyor ve istemiyoruz. Durum bu kadar açıktır.
Anti-emperyalist olma meselesinde de ulusal yaklaşımlarımızla ilgili bir iki şey söylemek istiyorum, emperyalizm dediğimiz milli bir yayılma ve milli bir karşı koyuş değildir. Savunulması gereken milli bağımsızlık değildir, ekonomik bağımsızlıktır. Milli bağımsızlık zaten TC kurulduğunda elde edilmiştir. Bu anlamda milli bağımsızlık sorunu olan Türkler değil Kürtlerdir. İster kabul edilir ister edilmez ama objektif gerçek böyledir. Bu gerçek görülmediği sürece de Türkiye zaten o sloganik söylemlerde adı geçen ilericiliğe erişemeyecek, gelişimini sürdüremeyecektir. Emperyalist yayılmada milli yayılmayı amaçlamaz ancak bu yayılmayı başarabilmek için girilen coğrafyada toplumsal irade sağlayacak her türlü sosyal-kültrel oluşumuda dağıtmak zorunda kalabilir. Ya da tersinden işgal dönemlerinde toplumu toplumsal bir karşı koyuş temelinde din ve millet gibi yapılarla birleştiriyor olmamız meselenin özünün millet veya din olduğu sonucuna varmamızı sağlamaz. tamamen ekonomiktir ve bağımsızlık milli bağımsızlık değil ekonomik bağımsızlık açısından geçerlidir. Bir diğeride milliyetçilik akımları. Bu gün Türkiye'nin milliyetçilik akımlarına ihtiyacı yoktur, artık saltanat dünyasında yaşamıyoruz. Devlet kurulmuş, saltanat ve feodal iktidar tasviye edilmiş, milliyetçilik akımı yaymanında, böylesi bir akımda durduğunu sanmanında objektif gerçekliği kalmamıştır. Ulusalcılık açısından ise yakın tarih pratiği göstermektedir ki iki seçenek ortaya çıkmıştır, ya ittihat terakki tarzı bir yapılanma yada sosyal demokrasi temelinde bir yapılanma.
Sersemler akıllıların 7 yılda cevaplandıramayacağı soruları 1 günde sorarlar.
-------
Korku ve menfaat dalkavukluğa yol açar.
-------
İnsan korktuğuna ya da arzuladığına çok kolay inanır. La Fontaine
-------
Öküz tahta çıkarsa padişah olmaz, saray ahır olur. Çerkes Atasözü
-------
Akıllı bizi arayıp sormaz, aptal bacadan akar.
------
Su dağları kemirir, vadileri doldurur.
------
Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.------
Hürriyet, başkalarına vermedikçe alamayacağımız tek şeydir. William Allen White ------ Belki söylendi herşey,/ belki de gece bekleniyor/ yazılsın diye aynı cümle. Tüm nedenleri yeryüzünün/ bir çakıltaşına takılıp kaldı. Esteban
------ Sıradan insan kendini evrenin merkezi yapmanın yolunu arar; bilge kişinin evreni onun merkezindedir. Lao Tzu
Konu spartacus tarafından (03-04-2011 Saat 17:42 ) değiştirilmiştir.
|