Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Felsefe > Felsefik Tartışmalar

 
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
Prev önceki Mesaj   sonraki Mesaj Next
  #1  
Alt 25-03-2026, 07:44
Andrew - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Andrew Andrew isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Bulunduğu yer: amerika birlesik devletleri
Mesajlar: 1.077
Standart Teizm ve Ateizme Elestirilerim

teizm ile baslamak istiyorum. bunlar benim genel okumalarim sonucunda vardigim bazi goruslerimdir. teizm derken, genel olarak incil-tevrat baglamindaki inanclilari --hristiyanlik ve yahudilik---belirtmek istedim. cunku diger inanclar hakkinda bilgim yok. ustelik her teist ayni goruse sahip degildir ve bu yuzden sadece assagidaki bakis acisina sahip olanlari elestiriyorum. bunlar yargi degildir; kisisel goruslerimdir.



teizme elestirim

1. teizm bilinmeyen noktalarda bir aciklama sundugunu iddia eder, ama burada temel bir sorun var. tanri kavrami cogu zaman ici doldurulmamis, belirsiz bir kavram olarak kullaniliyor. mesela ruh deniyor, ama bu ruh nedir, nasil var olur, neyle etkilesime girer, nasil bir yapisi vardir gibi sorularin net bir cevabi yok. yani kavram var ama icerigi net degil. bu yuzden de gercek anlamda bir aciklama sunmuyor, sadece bir etiket gibi kullaniliyor. ben de ciksa ve desem ki, bu evreni gorunmeyen baska bir guc yaratti ama bu gucun ne oldugunu, nasil isledigini, hangi kurallara gore hareket ettigini hic aciklamasam, bu da ayni sekilde bir iddia olurdu. burada asil mesele su: bilinmeyeni, yine bilinmeyen bir kavramla degistirmek. bu durumun kulturler arasi farkliliklarda da cok net goruldugunu dusunuyorum. mesela bazi afrika kabilelerinde ruh kavrami sadece insanla sinirli degil, agaclarin, nehirlerin, hayvanlarin hatta daglarin bile ruhu olduguna inaniliyor. insanlar bu ruhlarla iletisim kurmaya calisiyor, rituller yapiyor, kurbanlar sunuyor. benzer sekilde guney amerika'daki bazi yerli topluluklarda da doganin her unsuruna bir ruh atfediliyor. ama baska bir kulture baktiginda, ruh kavrami tamamen farkli sekilde tanimlaniyor, bazen tek ve soyut bir varlik olarak, bazen de atalarin ruhu olarak. yani ayni kavram, farkli toplumlarda tamamen farkli anlamlar tasiyor. bu da su soruyu ortaya cikariyor: eger ruh gercekten nesnel bir gerceklik olsaydi, neden bu kadar farkli sekillerde ortaya cikiyor? neden her toplum kendi ihtiyacina, korkularina ve yasam bicimine gore bu kavrami yeniden sekillendiriyor? mesela tarimla ugrasan toplumlarda bereket ve doga ile ilgili ruhlar daha on plandayken, savasci toplumlarda koruyucu ve guc veren ruhlar daha baskin oluyor. ayni sey tanri kavrami icin de gecerli. insanlar kendi psikolojilerine, kulturlerine ve deneyimlerine gore farkli tanri tasavvurlari olusturuyor. biri merhametli bir tanri dusunurken, digeri cezalandirici bir tanri hayal ediyor, bir baskasi ise tamamen soyut bir enerji olarak yorumluyor. bu kadar cesitlilik oldugu bir yerde, ortada tek ve net bir gerceklikten cok, insan zihninin urettigi bir kavram oldugu daha guclu bir ihtimal gibi gorunuyor. dolayisiyla tanri yapti demek, aslinda aciklama gibi gorunen ama ici doldurulmadigi icin ne oldugu belli degil. bu ne? ruh? kim yarattı? ruh..

2. tanri kavraminin tarihsel gelisimine baktigimizda ise bu durum daha da net hale gelir. cunku tanri fikri zaman icinde sabit kalmamis, surekli degismis ve cesitlenmistir. eski toplumlara baktigimizda, tanrilar genellikle doga olaylariyla birebir iliskilidir. mesela mezopotamyada yagmur ve bereket icin enlil, tarim ve uretkenlik icin inanna gibi tanrilar vardir. misirda nil nehri hayatin kaynagi oldugu icin hapi gibi tanrilar ortaya cikmistir. yunan mitolojisinde zeus simsek ve gok gurultusunu kontrol ederken, poseidon denizleri yonetir. iskandinav kulturunde thor gok gurultusu ve guc ile iliskilendirilir. hindistan'da indra yine yagmur ve gok ile baglantilidir. yani farkli cografyalarda, farkli isimlerle ama benzer ihtiyaclara cevap veren tanrilar goruyoruz. bu aslinda cok acik bir sekilde sunu gosterir: insanlar anlamadiklari ve kontrol edemedikleri doga olaylarini bir iradeye baglayarak anlamlandirmaya calismis. zamanla toplumlar buyudukce ve daha karmasik hale geldikce, bu tanri anlayislari da degismeye baslamis. farkli kabileler ve topluluklar bir araya geldikce, kendi tanrilarini da birlikte getirmisler. bazen bu tanrilar birlestirilmis, bazen iclerinden biri daha ustun konuma getirilmis. mesela eski semitik toplumlarda el gibi daha genel bir tanri anlayisi varken, zamanla yehova gibi daha spesifik ve baskin bir tanri fikri ortaya cikiyor. ayni sekilde roma imparatorlugunda farkli tanrilar bir arada var olurken, daha sonra tek tanrili dinlerin yayilmasiyla bu yapi degisiyor. yani burada bir gecis var: cok tanriciliktan daha tekil ve daha soyut bir tanri anlayisina dogru bir gecis. en sonunda ise tanri kavrami tamamen soyutlasiyor. artik sadece yagmuru yagdiran ya da savasi kazandiran bir guc degil, tum evreni yaratan ve yoneten tek bir varlik olarak dusunuluyor. ama burada dikkat edilmesi gereken sey su: bu degisim, insan toplumlarinin gelisimiyle paralel ilerliyor. insanlarin bilgi duzeyi arttikca, yasadiklari dunya genisledikce ve dusunce sistemleri degistikce, tanri anlayisi da buna uyum sagliyor. yani disaridan baktigimizda, degisen sey sadece tanri fikrinin kendisi degil, onu ureten insan zihni ve kulturudur. bu yuzden tanri kavramini sabit, degismez ve en bastan beri ayni olan bir gerceklik olarak almak zorlasir. aksine, tarihsel olarak izlenebilen bir gelisim, bir degisim ve bir cesitlenme goruyoruz. evrim goruyoruz.

3. teistlerin onemli bir kismi yaratilisci bir bakis acisina sahip ve bu bakis acisi bugunun bilimsel ve tarihsel bilgisiyle acikca catisiyor. acik konusmak gerekirse, dunyanin 6-7 bin yasinda olduguna inanmak ya da adem ve havva anlatisini tarihsel bir olay gibi kabul etmek, bugunun verileri karsisinda savunulabilir bir pozisyon degil. bunlar artik bilimsel gelisme karsisinda cope atilmasi gereken goruslerdir. cunku elimizde birbirini bagimsiz sekilde destekleyen cok sayida kanit var. jeoloji katmanlari, radyometrik tarihlendirme yontemleri, volkanik kayalarin olcumu bize dunyanin yaklasik 4.5 milyar yil yasinda oldugunu gosteriyor. fosil kayitlari sadece tekil canlilari degil, bu canlilarin zaman icinde nasil degistigini, hangi turlerin birbirine donustugunu ve hangilerinin yok oldugunu sistemli sekilde ortaya koyuyor. genetik de mesela öyle. o da insan ile diger primatlar arasindaki dna benzerligi olsun, ortak bir atadan geldigimizi olsun cok guclu bir sekilde gosteriyor. mesela insanin evrimi bir anda ortaya cikmis bir olay degil, uzun ve kademeli bir surec. afrika'daki rift vadisi gibi bolgelerde milyonlarca yil once meydana gelen cografi kirilmalar var, bunlar yasam alanlarini degistirdi. ormanlik alanlar azalirken, bazi turler acik savanlara cikmak zorunda kaldi. bu yeni kosullar, iki ayak uzerinde yurume avantajini ortaya cikardi, ellerin serbest kalmasi alet kullanimini gelistirdi ve zamanla beyin hacminde artisa yol acti. australopithecus'tan homo habilis'e, oradan homo erectus'a ve nihayetinde homo sapiens'e uzanan bu surec, sadece teorik bir anlatim degil, somut fosillerle, iskelet yapilariyla ve genetik verilerle desteklenen bir gerceklik. buna ragmen tum bu verileri yok sayip, binlerce yil once yazilmis metinleri birebir tarihsel gerceklik olarak kabul etmek, artik sadece bilgi eksikligiyle aciklanabilecek bir durum degil. bu, mevcut kanitlari bilincli sekilde reddetmek anlamina gelir. bilimsel aciklama acik, tutarli ve test edilebilirken, yaratilisci anlatilar ne test edilebilir ne de alternatif bir kanit sunabilir. bu yuzden burada bir denge ya da orta yol yok. biri kanita dayali, surekli kendini duzelten ve gelistiren bir aciklama, digeri ise bu kanitlara ragmen surdurulen bir inanc.

4. bir diger mesele de kutsal kitaplarin guvenilirligi. bunu da acik acik konusmak gerekiyor. mesela Tekvin kitabini dusunelim. teistlerin buyuk bir kismi dunyanin ve insanin cok kisa bir gecmise sahip oldugunu savunur, ortalama 6-7 bin yil, hadi yuvarlayalim 10 bin yil diyelim. simdi basit bir soru soralim: bu anlatilar ne zaman yazildi? tarihsel olarak baktigimizda, yahudilerin babile surgunu donemi var, yani yaklasik 2300-2500 yil once. akademik calismalar da bu metinlerin bu donem civarinda ya da biraz sonrasinda kaleme alindigini gosteriyor. yani ortada su var: eger insanlik 10 bin yil once basladiysa, bu hikayeler ilk kez 4-5 bin yil sonra yaziya geciriliyor. bu aradaki binlerce yil ne oldu? bu bilgiyi kim korudu? nasil korudu? diyelim ki sozlu kulturle aktarildi. bu da sorunu cozmez, tam tersine buyutur. cunku sozlu aktarim zaten dogasi geregi degisir, sekillenir, eklenir, cikarilir. bugun bile bir hikaye iki uc kisi arasinda bile degisiyorken, binlerce yil boyunca ayni sekilde korunmus oldugunu nasil iddia edebiliriz? kim 5 bin yil boyunca bu hikayeyi birebir ayni sekilde anlatti? hangi mekanizma bunu garanti altina aldi? buna dair elimizde hicbir somut kanit yok. ustune ustluk, farkli toplumlarda benzer yaratilis hikayelerinin oldugunu da biliyoruz. mezopotamya mitolojilerinde, gilgamesh destaninda ya da diger eski anlatilarda da benzer temalar var. bu da su ihtimali guclendiriyor: bu hikayeler, belirli bir tarihsel donemde, belirli kulturel etkiler altinda sekillenmis olabilir. yani burada yine ayni noktaya geliyoruz. bu metinleri dogrudan tarihsel gerceklik gibi almak icin elimizde yeterli kanit yok. aksine, eldeki veriler bu anlatilarin gec donemde derlenmis, sekillenmis ve yaziya gecirilmis oldugunu gosteriyor. aradaki binlerce yillik bosluk ise doldurulamiyor. bu yuzden bu hikayelerin mutlak dogru oldugunu iddia etmek, tarihsel ve bilimsel acidan ciddi sorunlar tasiyor.

5. bir diger mesele de su tek tanri iddiasi. teistler diyor ki tek bir tanri vardir ve o da yehova. ama eski israil tarihine, arkeolojik bulgulara ve metinlerin kendi icine baktigimizda tablo bu kadar basit degil. bugun monoteizm diye bildigimiz sey, yani tek tanri inanci, israil toplumunda en basindan beri olan bir sey degil. ilk donemlerde daha cok monolatry dedigimiz bir durum var. yani insanlar kendi tanrilarina baglilar ama diger tanrilarin varligini tamamen reddetmiyorlar, sadece kendi tanrilarini daha ustun goruyorlar. mesela eski metinlerde baal, el gibi isimler sadece komsu kulturlerde degil, israil toplumunun icinde de geciyor. hatta bazi arkeolojik yazitlarda yehova ile birlikte asherah gibi bir figurin anildigina dair bulgular var. bu da baslangicta tek ve mutlak bir tanri anlayisindan ziyade, daha karmasik ve cok katmanli bir inanc. daha sonra metinlere baktigimizda, bu gecis surecini acikca gorebiliyoruz. mesela eski ahitte bazi yerlerde baska tanrilarin varligi ima edilirken, daha gec donem metinlerinde bu durum sert bir sekilde reddedilmeye baslaniyor. Yesaya kitabinda acik acik ben rabim ve benden baskasi yok, benden baska tanri yoktur gibi ifadeler goruyoruz (Yesaya 45:5 gibi bolumler). bu tarz vurgular aslinda bize suyu gosteriyor: artik sadece kendi tanrini ustun gormek degil, diger tum tanri anlayislarini reddeden daha katı bir monoteizm insa ediliyor. yani burada sadece teolojik bir iddia degil, ayni zamanda bir donusum var. once cok tanrili ya da cok katmanli bir inanc yapisi varken, zamanla tek ve mutlak bir tanri anlayisi yerlesiyor. bu degisim sadece dini bir mesele de degil. ayni zamanda toplumsal ve politik bir surec. toplum merkezilestikce, tek bir otorite fikri daha cazip hale geliyor. nasil ki siyasi yapida tek bir merkez olusuyorsa, inanc sisteminde de tek bir tanri fikri gucleniyor. farkli tanrilar ve yerel inanc pratikleri zamanla bastiriliyor, standart bir inanc sistemi olusturuluyor. yani yehova figuru, tarihsel surec icinde giderek daha merkezi ve mutlak bir konuma getiriliyor. tum bunlara disaridan baktigimizda gordugumuz sey su: tek tanri inanci bir anda ortaya cikmis sabit bir gerceklik degil, tarih icinde sekillenmis, degismis ve guclendirilmis bir inanc yapisi. once farkli tanrilarla birlikte var olan bir anlayis, zamanla digerlerini dislayan tekil bir yapıya donusuyor. bu da su soruyu doguruyor: eger bu inanc tarih icinde evriliyorsa, farkli asamalardan geciyorsa ve belirli kosullarda sekilleniyorsa, o zaman bunu nasil tamamen degismez ve mutlak bir gerceklik olarak kabul edecegiz?

6. bir diger mevzu ise kutsal kitabin icerigi, anlatimi ve yer yer akil disi gorunen kisimlari. bunu soylerken disaridan bakip yorum yapmiyorum, aksine bu metni hayatim boyunca defalarca okumus birisi olarak soyluyorum. yani kac kere basindan sonuna okudugumu ben bile hatirlamiyorum. okudukca fark ettigim sey su oldu: anlatilanlarin buyuk kismi aslinda narrative, yani hikaye anlatimi. insanlar var, onlarin konusmalari var, tartismalari var, savaslari var, korkulari, caresizlikleri, kiskaclari, duygusal cikislari var. yani tamamen insana ait olan ne varsa, oldugu gibi yansitilmis. bu metinlerde gordugumuz sey, tanrinin dogrudan konusmasindan cok, insanlarin birbirleriyle olan etkilesimi. mesela bircok bolumde insanlar konusuyor, tartisiyor, kararlar aliyor, hata yapiyor, pisman oluyor. bu, aslinda tarihsel bir toplulugun durumunu yansitan bir anlatim. evet, Isaiah gibi bazi kitaplarda tanrinin dogrudan konustugu kisimlar oldugu soylenir. ama butune baktigimizda, bu kisimlar oldukca sinirli. bible dedigimiz metnin buyuk cogunlugu, yahudi toplumunun yasadigi olaylari, krizleri, savaslari, surgunleri, ic tartismalarini ve inanc arayisini anlatir. yani bu metinler daha cok bir toplulugun tarihsel ve kulturel deneyimlerinin yaziya gecirilmis halidir. tanrinin sozlerini icermiyor. bu noktada sunu sorayim: eger bu metinler buyuk olcude insanlarin konusmalarini, yorumlarini ve deneyimlerini iceriyorsa, bunlari nasil dogrudan tanrinin sozu olarak kabul edecegiz? binlerce yil once kimligi belirsiz insanlarin yazdigi, insanlarin yorumladigi ve insanlarin duygularini yansitan bir metni, mutlak ve hatasiz ilahi bir mesaj olarak almak ciddi bir problem ortaya cikarir. cunku insanin oldugu yerde hata, yanilgi ve yorum farki da vardir. bu yuzden bu metinleri dogrudan tanrinin birebir sozu olarak degil, belirli bir tarihsel donemde yasamis insanlarin dunya anlayisini yansitan metinler olarak okumak daha tutarli gorunuyor.

bu altinci noktaya bir de ek paragraf yapmak istiyorum. bir de metnin icindeki acikca akil disi ya da hikaye oldugu belli olan kisimlara bakmak gerekiyor diye dusunuyorum. mesela en bilinen orneklerden biri, yilanin konusmasi, degil mi. Tekvin 3 bolumunde yilanin Havva ile konustugu, onu ikna ettigi anlatilir. yani bir hayvanin bilincli sekilde konusmasi ve insanla tartismaya girmesi gibi bir durum var. benzer sekilde, bu hikayenin devaminda tum insanligin Adem ve Havva yuzunden lanetlendigini goruyoruz. yani iki kisinin yaptigi bir eylemden dolayi tum insanligin sorumlu tutulmasi gibi ciddi bir problem ortaya cikiyor. bir baska ornek, Sayilar 22 bolumunde geciyor. burada bir esegin konustugu anlatiliyor. esek sahibine donup bana neden vuruyorsun diye soruyor. bu da yine dogal gerceklikle bagdasmayan, masalsi anlatimlar. ayni sekilde Hakimler kitabinda Simson'un tek basina yuzlerce hatta binlerce adami oldurdugu anlatiliyor (Hakimler 15:15 gibi bolumler). bu tarz anlatilar, tarihsel ya da fiziksel gerceklikten cok, destansi ya da mitolojik bir anlatimi andiriyor. bu ornekler cogaltilabilir. ama genel tabloya baktigimizda sunu goruyoruz: kutsal kitap, icinde cok sayida sembolik, abartili ya da dogrudan hikaye formunda anlatilar var. bu da metnin butununun dogrudan literal, yani birebir gerceklik olarak alinmasini problemli hale getiriyor. cunku eger bu kisimlar acikca sembolik ya da hikaye ise, o zaman diger kisimlarin hangisinin gercek, hangisinin yorum oldugunu nasil ayirt edecegiz? bu soru cevapsiz kaliyor.

7. bir diger mesele de insanin yaratilis amaci ve buna bagli olarak ortaya konulan bazi inanc sistemleri. mesela deniyor ki insan tanriya tapsin diye yaratildi. simdi durup dusunmek gerekiyor: boyle bir amac ne kadar tutarli? yani her seyin ustunde, sonsuz guce sahip bir varlik dusunuyorsun, ama ayni zamanda kucuk kucuk insanlar yaratiyor ve onlardan kendisine tapmalarini, onu yuceltmelerini bekliyor. bu acikca insan merkezli bir dusunce. cunku bu beklenti aslinda insana ait. insanlar takdir edilmek ister, ovulmek ister, kabul gormek ister. ayni psikolojiyi alip tanriya yuklediginde, ortaya boyle bir tanri modeli cikiyor. bu durum farkli kulturlerde de cok net goruluyor. mesela eski mezopotamyada insanlar tanrilarini yatistirmak icin kurbanlar sunuyordu, cunku tanrilarin kizabilecegine ve felaket getirebilecegine inaniyorlardi. azteklerde insanlar tanrilarin gucunu devam ettirmek icin insan kurbanlari veriyordu. eski yunan toplumunda tanrilarin memnun edilmesi icin sunular yapiliyor, aksi halde tanrilarin gazabindan korkuluyordu. hatta daha yakin donemlerde bile insanlar dua, adak ve ritullerle tanriyi memnun etmeye calisiyor. yani tanri, neredeyse insan gibi dusunen, kizan, memnun olan, ilgi bekleyen bir varlik olarak tasavvur ediliyor. bu da bize sunu gosteriyor: insanlar kendi duygu ve beklentilerini tanriya yansitiyor.

ayni problem ceza anlayisinda da ortaya cikiyor. mesela cehennem fikri. dusun, bu dunyada belki 50-60 yil yasiyorsun, belki daha az. bu kisa sure icinde yaptiklarin yuzunden, olumden sonra sonsuza kadar cezalandiriliyorsun. sonsuz bir iskence, sonsuz bir karanlik, sonsuz bir aci. burada cok ciddi bir orantisizlik var. sinirli bir hayat, sonsuz bir ceza ile karsilik buluyor. bu sadece modern dusunce acisindan degil, temel adalet anlayisi acisindan da problemli. mesela bir insan 20 yil hata yapmis olsa bile, bu hatanin karsiligi sonsuz bir ceza olabilir mi? bu, ceza kavraminin kendi mantigiyla bile uyusmaz. orta cag avrupasinda insanlar cehennem korkusuyla kontrol ediliyordu, gunah kavrami uzerinden toplumsal duzen saglanmaya calisiliyordu. benzer sekilde farkli kulturlerde de tanrilarin cezalandirici yonleri on plana cikartilarak insanlar belirli davranislara yonlendiriliyordu. yani bu anlatilar sadece metafizik bir gerceklikten ziyade, ayni zamanda toplumsal kontrol araci gibi de islev goruyor. bu noktada felsefi olarak da benzer elestiriler yapilmis. mesela Feuerbach gibi dusunenler, tanri fikrinin aslinda insanin kendi ozelliklerini dissallastirmasi oldugunu soyluyor. yani insan kendi icindeki iyilik, guc, adalet, sevgi gibi kavramlari alip, bunlari daha buyuk ve kusursuz bir varliga yukluyor. sonra da bu varligi disarida gercek bir sey gibi kabul ediyor. bu bakis acisina gore tanri, insanin kendisinin idealize edilmis bir yansimasidir. bu nedenle tanri anlayisinin toplumdan topluma degismesi de sasirtici degildir. cunku insanlar degistikce, onlarin tanri anlayislari da degisir. burada tekrar ayni sonuca geliyoruz: bu fikirler, insanin kendi psikolojisi, korkulari, beklentileri ve toplumsal ihtiyaclariyla yakindan baglantili. bu yuzden bunlari mutlak ve degismez gercekler olarak almak yerine, insan zihninin ve kulturunun urettigi kavramlar olarak degerlendirmek daha tutarli gorunuyor.

bu ornekler uzatilabilir, yazmak istedigim baska ornekler de var ama zaman kisitli oldugu icin bu kadarini ifade edebildim. sanirim teizm elestirimi burada bitirecegim ve sonraki yazimda ateizm elestirimi yapacagim. Sizin katkiniz, sorunuz, eleştiriniz olursa, buyrun okumaktan memnun olurum.

'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
Alıntı ile Cevapla
 

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:42 .