"Laikliğin ve Barışın Olmazsa Olmazları"
Belirlemelere gore Atatürk şunları söylemiştir:
"Tanrı'ya şükürler olsun hepimiz Muslumanız, hepimiz inanmış kimseleriz. Bizim dinimizin elinde bir ölçü vardır Bu ölçüyle, neyin dine uygun, neyin dine aykın olduğunu kolayca kestirebilirsiniz Hangi şey ki, akla, mantığa, ulusun yüksek çıkarlarına uygundur; biliniz ki, o, bizim dinimize de uygundur Bir şey, akla, mantığa, ulusun çıkarlarına uygun düşüyorsa, kimseye sormadan bilin ki, o şey, dinin de istediği, hoş gördüğü şeydir Eğer bizim dınımız
bu kadar akla, mantığa uygun olmasaydı, dinlerin en sonuncusu ve en eksiksizi olmazdı."
Bu sözler, Atatürk'ün 16 Mart 1923'te Adana esnafıyla yaptığı konuşmasında yer almaktadır.
Atatürk bu sözleri söylerken, "laiklik yapısı", daha bitirilmemişti. Cumhuriyet bile ilan edilmemişti. Ekimin 29'u gelecek, Cumhuriyet ilan edilecekti. 3 Mart 1924 gelecek, Halifelik kaldırılacaktı. Ayrıca "eğitim ve öğretimin birleştirilmesi" (tevhid-ı tedrisât) gerçekleştirilecekti.
8 Nisan 1924 gelecek, Şeriye Mahkemeleri kaldırılacaktı.
30 Kasım 1924 gelecek, Tekke ve zaviyelerle türbeler kapatılacaktı.
4 Ekim 1926 gelecek; Türk Medeni Yasası yürürlüğe girecekti.
9 Nisan 1928 gelecek, 20 Nisan 1924 tarihli Anayasa'dakı "Türkiye devletinin dini 'Dini İslam'dır'
atılacak, yerine hiçbir din de konmayacaktı. Ayrıca, "dinsel ant içme" biçimine de son verilecekti. Böylece "laiklik yapısı" bitmeye yakın bir duruma getirilecekti.
Böylece de son aşamaya gelinmiş olacaktı.
Atatürk yukardaki sözleri söylediğinde bunlardan hiçbiri daha gerçekleşmemişti.
Bir İslam inanırı ("Mû'min") niteliğiyle konuşmuştu.
Atatürk'ün bu tür konuşmaları vardır. Bunlar, belirli bir aşamaya özgüdür.
Laiklik yolundaki durakların çok başlarında söylediği sözlerdir.
Atatürk de, laiklik de, çıktığı yolda hızla ilerlerken bunları aşmıştır. Ne var kî,
Atatürk'ü sürekli bir "islam inanırı" gösterme çabasında olanlar, bu konuşmalann tarihine aldırmazlar, devrim yolculuğundaki aşamaları görmezlikten gelirler.
Ve bu tür sözleri alıp alıp kullanırlar. Bir "dinci", "İslamcı", bir başka anlamıyla da "Şeriatçı Atatürk" uydurup sergilerler.
Radyo ve televizyonda bile bu sergilemeyi yapmaktan çekinmezler.
Atatürk buysa, İslam'ın aynlmaz bir parçası, hatta kendisi olan Şeriat'ı neden bıraktı, neden din kuralları yerine çağdaş yaşam kurallarını koydu?" sorusunun karşılığını ne düşünmek, ne de düşündürmek isterler. "Din ve Şeriat Atatürkçüleri" diyebileceğimiz bu çevrelere göre Atatürk, "dinli", "dinci" gösterilirse "yüceltilmiş" olduğu gibi, "din" yerine "insan aklını, saldırıya uğramamış bir aklı", bilimi, uygarlığı koyan laik kişiliğiyle gösterilirse "küçültülmüş" olur.
Bu çevrelere Atatürk'ün kim olduğu, nasıl bir kişilikte olduğu değil, kendi ölçüleri içinde nasıl bir kimlikte olması gerektiği önemlidir.
Oysa Atatürk şunları da söylemiştir:
"Ulusun, varlığını sürdürebilmek için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağ, yüzyıllardan beri sürüp gelen biçimini, niteliğini değiştirmiş; ulus bireylerini, din bağı, mezhep bağı yerine, Türk ulusçuluğu bağıyla toplamış, bir araya getirmiştir... Cumhuriyet Türkiye'sinde,
eski yaşama kurallarının, eski hukuk ilkelerinin yerini, bugün, yeni hukuk ilkelerinin almış olduğu", bilinen bir gerçektir.'"
Atatürk bu sözleri, 5 Kasım 1925'te, Ankara Hukuk Fakültesi'nin açılışı sırasında, dinsel kurallara dayalı hukuk yerine, çağdaş hukuku yerleştirme çabalarını belirtirken söylemiştir.
|