Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Politika (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=21)
-   -   Atatürk ve Türklük (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=4990)

<strong>SİLİNEN</strong> 14-10-2007 21:38

Atatürk ve Türklük
 
Bu memleket tarihte Türk'tü, bugün Türk'tür ve sonsuza kadar Türk olarak yaşayacaktır.


Benim hayatta yegâne onur kaynağım, servetim, Türklük'ten başka bir şey değildir.


Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.


Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlıbaşına bağımsız kimliğini korumaktır.


Türklük esastır. Bu varlığı, tarih içinde araştırmak, birbirine bağlı bir tarih içinde tespit edilecek Türk medeniyeti ile öğünmek, yerinde olur. Fakat, bu öğünmeye lâyık olmak için, bugün çalışmak lâzımdır. Her alanda, özellikle medeniyet dünyasına eser vermek için çalışkan olmayı hedef tutmak lâzımdır.


Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir eşsiz varlığın yüksek görüntüsüne, yüksek sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7000 senelik bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı; o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından önce korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.


Anasının ve babasının asilliği ile iftihar eden Teodoz, İtalya yarımadasına inmek isteyen Türk Atilla'ya barış müzakeresinden önce sormuş: "Siz hangi asil ailedensiniz?" Atilla da ona cevap vermiş: "Ben asil bir milletin evlâdıyım". İşte benim cevabım da size budur.

Bu dünyadan göçerek Türk milletine veda edeceklerin çocuklarına, kendinden sonra yaşayacaklara, son sözü şu olmalıdır: "Benim Türk milletine, Türk Cumhuriyetine, Türklüğün geleceğine ait görevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz". Bu sözler, bir kişinin değil, Türk ulusunun duygusunun ifadesidir. Bunu her Türk bir parola gibi kendinden sonrakilere devamlı tekrar etmekle son nefesini verecektir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk ulusunun nefesinin sönmeyeceğini, onun sonsuz olduğunu göstermelidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin sınırı yoktur. İşte parola budur.


Biz milliyet fikirlerini uygulamada çok gecikmiş ve çok ihmal etmiş bir milletiz. Bunun zararlarını daha fazla faaliyetle telâfiye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki, milliyet teorisinin, milliyet idealinin yok olmasına çalışan teorinin dünya üzerinde uygulanma imkânı bulunamamıştır. Çünkü, tarih, olaylar ve gözlemler, insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin egemen olduğunu göstermiştir. Ve milliyet prensibi, aleyhindeki büyük çapta gerçek tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülemediği, kuvvetle yaşadığı görülmektedir.

Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, önce bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı hissen, fikren, fiilen bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır.


Bugünkü Türk milleti siyasi ve sosyal topluluğu içinde kendilerine kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat geçmişin bu keyfi idare devirlerinin sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, düşmana alet olmuş birkaç gerici, beyinsizden başka, hiçbir millet ferdi üzerinde kederlenmekten başka bir etki meydana getirmemiştir.. Çünkü bu milletin fertleri de, genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar... Bugün içimizde bulunan hristiyan, musevi vatandaşlar, kader ve talihlerini Türk milletine vicdani arzularıyla bağlandıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı gözü ile bakmak; medeni Türk Milletinin asil ahlâkından beklenebilir mi? Diyarbakırlı, Van'lı, Erzurum'lu, Trabzon'lu, İstanbul'lu, Trakya'lı ve Makedonya'lı, hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.


Siyasi varlığımızın dışında, başka ülkelerde, başka siyasi gruplarla isteyerek veya istemeyerek kader birliği etmiş, bizimle dil, ırk, kök birliğine sahip ve hatta yakın, uzak tarih ve ahlâk yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin bin bir olayının sonucu olan bu durum, Türk milletinin tarihen ve ilmen oluşmasındaki asaleti, dayanışmayı asla bozamaz.


Türk milleti Kurtuluş Savaşından beri, hattâ bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve bağımsızlık dâvalariyle ilgilenmeyi, o davalara yardım etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve bağımsızlıklarına ilgisiz davranması elbette uygun görülemez. Fakat milliyet dâvası şuursuz ve ölçüsüz bir dâva şeklinde düşünülmemeli ve savunulmamalıdır. Milliyet dâvası siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ideal meselesidir. Şuurlu ideal demek pozitif bilimlere, bilimsel yöntemlere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde, propagandalarda denenmiş yöntemlere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân sınırları ve öncelikleri mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, önce kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük dâvasını böyle bir uygun ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.



Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir.... Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti, milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müsbet ilimdir....



Büyük Türk milleti, onbeş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde başarı vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin, hiçbirinde milletimin, hakkımdaki güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı inanç ve kesinlikle söylüyorum ki, milli ideale tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni dünya, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni niteliği ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. Türk milleti, sonsuza akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..


M.KEMAL ATATÜRK

AYATA 14-10-2007 23:03

Re: Atatürk ve Türklük
 
ALKIŞLIYORUM SENİ.....

dilaver 14-10-2007 23:12

Re: Atatürk ve Türklük
 
Mustafa Kemal'in, 17 Eylül 1919 günü, İstanbul'daki Senato Üyesi Fuat Paşa'ya gönderdiği mektuptan:
"... Bu Başbakan'ın (Damat Ferit) cinayetlerine ortak olan İçişleri ve Savaş işleri Bakanları da milletin sesini boğmak, yasal bir toplantısını (Sivas Kongresi) tanımamak, Kürt'ü Türk'ü birbirine düşürerek, Müslümanlar arasında çarpışmalara neden olmak gibi haince girişimlerde bulunuyor..."
(Atatürk'ün Özel Arşivi'nden Seçmeler, Kültür Bakanlığı Yayını, Sayfa: 71)

Mustafa Kemal'in, 3. Ordu Müfettişi olarak Amasya'dan, Erzurum'daki Kâzım Karabekir Paşa'ya gönderdiği, 24 Haziran 1919 tarihli mesajın ilk maddesi:
"1- Mr. Novil adındaki bir İngiliz yüzbaşısı, Urfa'dan Siverek yoluyla Viranşehir'e giderek, Milli aşiretlerinin ileri gelenleriyle görüşmüş ve Urfa'ya dönmüş. Osmanlı hükümeti için çok kötü propagandalar yapmış. Ancak aşiret reislerinden aldığı kesin cevaplara sevinmiştir. Kürtler, Türk kardeşlerinden kesinlikle ayrılmayacaklarını, bu uğurda son kişilerine varıncaya kadar ölüme hazır olduklarını söylemişller. Ayrıca İngilizler'in kendilerine vermek istediği önemli miktardaki parayı almayarak namus ve vatanseverliklerini göstermişlerdir..."
(Atatürk'ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, Nimet Arsan, Sayfa: 43)

Mustafa Kemal'in, Sivas'tan 24 Eylül 1919 günü, Amerika Birleşik Devletleri İnceleme Kurulu Başkanı General Harbord'a gönderdiği ayrıntılı rapordan:
"- İmparatorluğu bölmek ve Türkler ile Kürtler arasında bir kardeş savaşı çıkarmak ve bağımsız bir Kürdistan kurma planlarına ortak etmek üzere Kürtler'i kışkırttılar. İleri sürdükleri tez, İmparatorluğun nasıl olsa dağılacağıdır. Bu düşüncelerini gerçekleştirmek için büyük paralar harcadılar. Her türlü casusluğa başvurdular. Noil adında bir İngiliz subayı, uzun süre Diyarbakır'da bu yolda çaba gösterdi ve her türlü yalan ve aldatmaya başvurdu. Ama bizim Kürt yurttaşlarımız düzenlenen oyunun farkına vararak, onu ve yüreklerini para ile satan bir grup haini bölgeden kovdular..."
(Atatürk'ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, Nimet Arsan, Sayfa: 74-84)

Mustafa Kemal'in, Ankara'dan, Çerkes Ethem'in ağabeyi Reşit Bey'e gönderdiği 7 Ocak 1920 tarihli telgrafından:
"-Konu dışı olarak, şunu da belirteyim ki, Anzavur'un alçaklığı, kendisine ve kışkırtıcı olan İngilizler ile ayakçılarına yöneliktir. Bu din ve devletin sağlam bir uyruğu olan Çerkez kardeşlerimiz, hepimizin övdüğümüz baştacımızdır. Asıl, bugün düşmanlarla çevrili Türk, Kürt, Çerkez ve diğer din kardeşlerimizin elele vermesi, sarsılmaz bir bütün oluşturmaları, namus ve yaşamımızı kurtarmak için bir zorunluluktur..."
(Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 34, Belge no: 849

Mustafa Kemal'in, "NUTUK" adlı eserinin, "Samsun'a Çıktığım Gün Genel Durum ve Görünüş" başlıklı bölümünden:
"Anadolu halkı, baştan aşağı bölünmez bir bütün haline getirildi. Bütün kararları, bütün komutanlar ve arkadaşlarımızla birlikte alınıyor. Vali ve mutasarrıfların hemen hepsi bizden yanadır. Anadolu'daki milital örgütler ilçe ve bucaklara kadar yayıldı. İngiliz koruması altında bir bağımsız Kürdistan kurulmasıyla ilgili propağanda ortadan kaldırıldı ve bu amacı güdenler yola getirildi. Kürtler Türkler ile birleşti..."
(Nutuk, Türk Dil Kurumu, Ankara, 1976, Sayfa: 15)

Mustafa Kemal'in, Nutuk adlı eserinde yer alan ve 6. Kolordu Komutanı'nın, Padişah'a gönderdiği mektuptan söz ettiği bölümden:
"- ...Komutanlar, mektupta hükümetin savaş yoluna gidip kongreyi basarak Müslümanlar arasında kan dökmeye kalkıştığı ve Kürdistan'ı ayaklandırarak, yurdu parçalatma planını da para karşılığında yüklenmiş olduğu belgelerle anlaşıldığından, hükümetin bu işte kullandığı adamların bozguna uğrayarak kaçmak zorunda bırakıldıklarından söz ediyorlar..."
(Nutuk, İnkilap Yayınevi, Ankara,1966, Sayfa: 100)

Altında "Büyük Millet Meclisi ve Mustafa Kemal" imzası bulunan ve El-Cezire Komutanı Tuğgeneral Nehat Paşa'ya gönderilen masaj:
"- Kişiye Özel. El-Cezire Cephesi Komutanı Tuğgeneral Nihat Paşa Hazretlerine.
1-Aşamalı olarak, bütün ülkede ve geniş ölçekte doğrudan doğruya halk gruplarının ilgili ve etkili olduğu bir biçimde yerel yönetimlerin oluşturulması iç politikamızın gereğidir. Kürtlerle dolu bölgede ise, hem iç politikamız ve hem de dış politikamız açısından ölçülü yerel bir yönetim kurulmasını savunmaktayız.
2-Ulusların kendilerini yönetmeleri yetkisi bütün dünyada benimsenmiş bir ilkedir. Biz de bu ilkeyi benimsiyoruz. Kürtler'in bu döneme kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerini kurmuş ve başkanları ile yetkilerini bu amaç için bizce kazanılmış olması ve oyladıklarında kendi kaderlerine gerçekten sahip oldukları BMM (Büyük Millet Meclisi) buyruğunda yaşam istekleri yayınlanmalıdır. Kürdistan'daki bütün çalışmaların bu amaca dayalı politikaya yöneltilmesi El-Cezire Cehpesi Komutanlığı'nın görevidir.
3-Kürdistan'da Kürtler'in Fransızlar ve özellikle Irak sınırında İngilizler'e karşı düşmanlığını silahlı çarpışmayla durdurulamaz bir düzeye vardırmak ve yabancılarla Kürtler'in birleşmesini engellemek aşamalı olarak yerel yönetimler kurulmasının zeminini hazırlamak ve bu yolla yürekten bize bağlılıklarını sağlamak Kürt yöneticilerinin sivil ve askerlik görevleriyle görevlendirilerek bize bağlılıklarını pekiştirmek gibi genel yollar benimsenmiştir.
4-Kürdistan'ın iç politikası El-Cezire Cephesi Komutanlığı'nca belirlenecek ve yönetilecektir. Cephe Komutanlığı bu konuda Büyük Millet Meclisi Başkanlığıyla yazışmalar yapar. Sivil yöneticilerin de bu konuda bağlı oldukları yer, Cephe Komutanlığı'dır.
5-El-Cezire Cephe Komutanlığı yönetim, adalet ve maliye (parasal) konularda değişiklik ve düzenlemeye gerek gördükçe, bunun uygulanmasını hükümete önerir. BMM Başkanı Mustafa Kemal."
(TBMM. Gizli Celse Zabıtları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985, Cilt: 3, Sayfa: 550)

Mustafa Kemal'in, Adana'dan, 24 Mart 1919 günü, kendisi ve arkadaşlarıyla ilgili olarak ortaya atılan bir iddiaya karşılık, İstanbul'a Savaş İşleri Bakanlığı'na gönderdiği mektuptan:
"Arkadaşlarımın bu alçakça suçlamaya karşı ne diyeceklerini bilemem. Yalnız kendi adıma açıklıyorum ki; Benim Anafartalar'da, Kürdistan'da, Suriye'de, başlarında bulunmaktan kıvanç duyduğum kahraman ordular, haydutların değil, Osmanlı milletinin namuslu çocuklarından kurulmuştur.."
(Öyküleriyle Atatürk'ün Özel Mektupları, Sadi Borak, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1980, Sayfa: 139)

Mustafa Kemal'in, Amasya'dan, 22 Haziran 1919 günü, Sivas Valisi Reşit Paşa'ya çektiği telgrafın ikinci parağrafı:
"Devletin bütünleşmesinin önem kazandığı bir sırada İngiliz propağandasının etkisinde ortaya çıkan ve Kürdistan'ın bağımsızlığını isteyenler, görüşmeler yoluyla kazanılarak Halifelik ve Saltanat çevresindeki ortak amacımıza getirildi. Çok şükür hata anlaşılarak aramıza dönmüşler ve kongreye (Sivas) çağrılmışlardır. Bu milletal ve yaşamsal sorun için sizin gibi yurtsever, sözünü bilir düşünürlere düşen özveri, özellikle çok büyüktür.."
(Tarih Vesikaları Dergisi, Ankara, 1949, Sayı: 15, Sayfa: 162)

Mustafa Kemal'in, 3. Ordu Müfettişi ünvanıyla, İstanbul'a, başta Halide Edip Adıvar, Senato Başkanı Ahmet Rıza Bey ve eski Başbakan Ahmet İzzet Paşa'nın da bulunduğu çok sayıda aydın ve politikacıya gönderdiği mesajdan:
"- ...Bu düşünceme siz de katılıyorsunuzdur, herhalde. Anlattığım durum, bugün genel bir kongrenin acele olarak taplanmasını gerektirmektedir. Bu çağrı her yere ulaştırılmıştır. Devletin parçalanmasının sözkonusu olduğu bir sırada, İngilizler'in propağandasıyla ortaya çıkan ve Kürdistan'ın bağımsızlığını isteyenler gibi akımlar da, karşılıklı görüşmelerle, bu düşüncenin savunucuları, halifelik ve saltanat çevresindeki ortak amacımıza çekilerek durdurulmuş ve kongreye çağrılmışlardır.."
(Milli Mücadele, Sebahattin Selek, Cilt: 1, Sayfa: 324)

11 Eylül 1919 günü yayınlanan Sivas Kongresi Bildirgesi'nin 1. Maddesi:
"- 1- Yüce Osmanlı devletiyle anlaşık devletler arasında yapılan antlaşmanın imzalandığı 30 Ekim 1918 günündeki sınırlarımız içinde kalan ve her yerde ezici çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı ülkesinin parçaları (ki, bu parçalar bir sonraki belgede, yani Amasya Protokolü'nün ilk maddesinde -Osmanlı toprağı, Türkler ve Kürtler'in yaşadığı topraklardır.- diye açıklanıyor.) birbirlerinden ve Osmanlı bütünlüğünden hiçbir nedenle koparılamaz bir bütün oluşturur. Bu parçalarda yaşayan bütün Müslümanlar; birbirlerine karşı, karşılıklı saygı ve özveri duygularıyla dolu, etnik ve sosyal haklarıyla, bulundukları yöne koşullarına bütünüyle bağlı öz kardeştirler..."
(Sivas Kongresi, Vehbi Cem Aşkın, Ankara, 1963, Sayfa: 158)

Amasya Protokolü Tutanağı'nın 1. Maddesi şu cümlelerle başlıyor:
"- Bildirgenin 1. Maddesinde Osmanlı devletinin düşünülen ve kabul edilen sınırları, Türk ve Kürtler'in oturdukları yerleri kapsadığı ve Kürtler'in Osmanlı topluluğundan ayrılmasının olanaksızlığı belirtildikten sonra, bu sınırın en az bir istek olmak üzere elde edilmesinin sağlanması gereği ortaklaşa kabul edildi. Bununla birlikte yabancılar tarafından, görünüşte Kürtler'in bağımsızlığı amacı altında uydurulan yalanların önüne geçmek için de, bu durumun Kürtlerce şimdiden bilinmesi uygun görüldü..."
(1-Yurt Ansiklopedisi, Cilt: 1, Amasya maddesi. 2-Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları, Mustafa Onar, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1995, Cilt: 1, Sayfa: 268, Belge no: 348)

9. Ordu Birlikleri Müfettişi Mustafa Kemal, Havza'dan, 29 Mayıs 1919 günü Genelkurmay Başkanlığı'na çektiği telgraf:
"- Bağımsız Kürdistan görüşünü savunan, Diyarbakır'daki Kürt Kulübü ile hükümet yandaşı olan öteki kulüpler arasındaki çelişkinin arttığını araştırmalarımdan öğrendim. Kürtler'e ve Kürdistan üzerinde etkili, savaş sırasında yakınlık ve sevgilerini çok iyi kazandığım Kürt ileri gelenlerinden bazılarına doğrudan, bazılarına Kolordu aracılığıyla telgraflar çekerek, devletin gerçek durumunu ve kendilerince alınması gereken önlemler için gereği kadar bilgi vererek, etkili öğütlerde bulundum. Son günlerde edindiğim bazı bilgilere göre, Kürdistan bölgesiyle de ilgilenmek gerekiyor, Bunun için bağımsız Kürdistan olmak üzere, İngilizlerce de desteklenen hangi bölgelerdir ve ileride çok... (bu cümlenin sonu okunamıyor.) Yine İngilizlerce kışkırtılan bölgeler hangileridir? Bu konuda yüksek Başkanlığınızdaki bilgilerin bildirilmesi için emirlerinizi dilerim..."
(Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 4)

Mustafa Kemal'in, 15 Haziran 1919'da Diyarbakır Valiliği'ne gönderdiği telgraftan:
"- Bütün milletin, hayat ve bağımsızlığını kurtarmak için birleştiği şu önemli günlerde, bir yabancı devletin korumasına sığınarak düşük ve esir yaşamayı tercih eden her türlü ilkenin, ülkeyi parçalayacak her türlü derneğin kapatılması çok hayati ve gerekli bir görev olduğundan, Kürt Kulübü konusundaki uygulamanız tarafımızdan da uygun görülmüştür... Bu nedenle, Diyarbakır ve bağlı yörelerde Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak Derneklerinin oluşmasına ve kurulmasına yardım edilmesini önemli salık veririm. Ve özellikle Kürt Kulübünün üyeleriyle, bugünkü telgrafım kapsamında görüşerek uzlaşmak uygundur..."
(Söylev, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Sayfa: 10)

Mustafa Kemal'in Diyarbakır Valisi'ne gönderdiği yukarıdaki telgrafa karşılık, Erzurum'daki Kâzım Karabekir Paşa'ya gönderdiği telgraftan:
"- Diyarbakır'da Kürt Kulübünün İngilizler'in kışkırtmasıyla, İngilizler'in koruyuculuğunda bir Kürdistan kurmak amacını izlediği anlaşıldığından kapattırılmıştır. Üyeleri hakkında soruşturma yapılıyor. Kürdistan'ın tanınmış beylerinden aldığım telgraflarda, dağıtılan bu Kürt Kulübü'nün hiçbir Kürt'ü temsil etmediği, birkaç kendini bilmezin girişimlerinin sonucu olduğu, ülke ve milletin bütünüyle bağımsız ve özgür yaşaması uğrunda her türlü özveriye ve bu konuda emirlerinize hazır oldukları bildirilmektedir... Hükümetin (İstanbul) bayağı tutsak bir durumda olması, başkentin baskılı bir askeri işgal altında bulunması dolayısıyla milletin kurtuluşunun, yine millet ordusuyla gerçekleşeceği sizce de bilinmektedir. Bu nedenle, ben Kürtler'i daha ötesi bir öz kardeş olarak, bütün milleti bir nokta çerçevesinde birleştirmek ve bunu dünyaya Müdafaa-i Hukuk dernekleri aracılığıyla göstermek karar ve çabasındayım..."
(Söylev, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Sayfa: 49)

Mustafa Kemal'in, Edirne'deki 12. Kolordu Komutanı Mehmet Selahattin Bey'e gönderdiği bir mesajdan:
"- Ezici çoğunluğu Türk ve Kürt olan bu illerden bir karış bile verilemez..."
(Söylev, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Cilt:1 Sayfa: 72)

Mustafa kemal'in, 15 Eylül 1919'da, Sivas'tan Malatya'daki Hacı Kaya ile Satzade Mustafa Ağalar'a gönderdiği telgraftan:
"- Padişah ve millet düşmanlarının yalanlarına kapılarak, Allah korusun Müslümanlar arasında kan akıtılması ve suçsuz zavallı Kürt kardeşlerimizden bir çoğunun padişah askerlerince öldürülmeleri gibi, her iki dünya için pek acıklı durumun önlenmesi için yurtseverce çabalarınızın artması Sivas Kongresi Genel Kurulu'nce teşekküre ve övgüye layık görülmüştür. Sizin gibi din ve namus sahibi büyükler oldukça, Türk ve Kürt'ün birbirinden ayrılmaz iki öz kardeş olarak yaşayacağı ve halifelik makamı çevresinde sarsılmaz bir gövde gibi iç ve dış düşmanlarımıza karşı demirden bir kale biçiminde kalacağı kuşkusuzdur..."
(Atatürk'ün Tamim Tebliğ ve Beyannameleri, Nimet Arsan, Sayfa: 63)

Bazı milletvekilleri, verdikleri bir yasa değişikliği önergesiyle, ülke sınırlarının dışında doğan ve 5 yıl süreyle belli bir yerde oturmayan Mustafa Kemal'i vatandaşlık haklarından yoksun bırakıp, seçilmesini engellemek istiyorlardı. Mustafa Kemal, Nutuk'ta bu gelişmeyi anlatırken, "Türk ve Kürt halklarının ayrı ayrı ifade edildiği" 1924 yılı Seçim Yasası'nın 14. Maddesi üzerinde duruyor:
"- ...14. maddedeki satırları gözden geçirecek olursanız orada deniliyor ki, TBMM'ne üye seçilebilmek için Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak veya kendi seçim bölgesinde yerleşmiş olmak gerekir. Göçmen olarak gelenlerden Türk ve Kürtler bir yere yerleştirildikleri günden 5 yıl geçmiş ise seçilebilir...' Ne yazık ki, doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde 5 yıl süreyle oturmuş ta değilim..."
(Nutuk, Sabah Gazetesi Yayınları, İstanbul, 1991, Sayfa: 479)

Mustafa Kemal'in, 3 Temmuz 1920 günü, Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmasının bir bölümünden aynen:
"- ...Biz aslında gerek Suriye, gerek Irak'taki insanların bağımsızlığını esas kabul etmişizdir. Buna ilişkin bir itirazımız yoktur. Sonra bizim kabul ettiğimiz prensipler gözden geçirilecek olursa Rus Sovyet Cumhuriyeti bazı şeyleri tabiî buluyor. Örneğin Ermenistan'daki insanların kendi geleceklerini kendi oylarıyla belirlemeleri... Erivan Cumhuriyeti'ni kuran ve oluşturan Ermeniler'in bağımsız olmalarını ve bu anlamda istekleri neyse zaten kabul etmişizdir. Fakat Kürdistan, Lazistan ve diğerleri hakkında değil. Umumi olarak prensip şudur ki; Milli sınırlar olarak çizdiğimiz daire içerisinde yaşayan ve değişik Müslüman unsurlar, birbirlerine karşı ırkî, yerel ve hukuksal bütün haklarına saygılı öz kardeşlerdir. Bu nedenle, onların isteğinin dışında bir şey yapmayı biz de arzu etmeyiz. Bizce kesin olarak açık olan bir şey varsa, o da milli sınırlar içinde Kürt, Laz, Çerkez ve diğer bütün Müslüman unsurların çıkarları ortaktır. Beraber yaşamaya karar vermişlerdir. Yoksa hiçbir zaman başka bir bakış noktası yoktur. İçtenlikle kardeşçesine ve dine dayalı bir birlikleri vardır. Hiç şüphemiz yoktur ki, Kürt, Laz ve diğerlerinin görüşleri sorulduğunda onlar da aynı şeyi söyleyeceklerdir..."
(Gizli Oturumlarda Atatürk'ün Konuşmaları, Sadi Borak, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1977, Sayfa: 109)

Mustafa Kemal'in, 16 Ocak 1923 günü, İzmir'de dönemin ünlü gazetecilerine yaptığı açıklama, 2000'E DOĞRU Dergisi tarafından 1987 yılının Eylül ayında kapak konusu yapılarak yayınlandı. Ancak dergi daha matbaada iken el konularak dağıtımı engellendi. Bu belgeler, Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde yapılan itiraz yerinde bulununca, mahkeme kararı ile yayınlandı.
Türk Tarih Kurumu eski Başkanlarından Prof.Dr. Serafettin Turan'ın da doğruladığı belge aynen şöyle:
"- Kürt sorunu; bizim yani Türklerin çıkarına da kesinlikle sözkonusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımız içinde bulunan Kürt unsurlar, öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun durumdadırlar. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurların içine gire gire, öyle bir sınır çizmek istesek, Türklüğü ve Türkiye'yi mahfetmek gerekir. Sözgelişi, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlıbaşına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı sözkonusu olurken, onları da (Kürtler'i) birlikte ifade etmek gerekir. İfade edilmedikleri zaman, bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima beklenir. Simdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Türklerin, hem de Kürtlerin yetkili vekillerinden (milletvekillerinden) oluşur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve geleceklerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir.. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz..."
(1-İkibin'e Doğu Dergisi, İstanbul, 6 Kasım 1988, Sayı: 46 (Kapak Konusu) 2-Türk Tarihi Kurumu Arşivi,1089 numaralı belge)

Mustafa Kemal'in Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Heyeti Temsiliye Başkanı ünvanı ile Silvan'ın ileri gelenlerinden Abdullah Beyzade Sadık'a gönderdiği ve orjinali şu anda adıgeçen kişinin ailesinde olan mesaj:
"- Soylu, onurlu ve asil ailenin evladı olduğunuza tanık olan mektubunuzu büyük bir memnuniyetle aldım. Vatanperverliğiniz, onur ve haysiyetiniz ve dine olan yüksek bağlılığınızla bu ülke ve millete en büyük hizmetlerde bulunacağınıza, asırlarca olduğu gibi bundan sonra da öz kardeş olan Türk ile Kürdün sarsılmaz bir aşk ve iman ile izzet ve şeref sahibi bu kutsal vatan topraklarını savunacağına, milletin namusunu koruyacağına şüphe yoktur.Bütün arkadaşlara selam ve saygılar sunarım.."


* * * Acaba Atatürkün Kürdistan diye bahsettigi topraklar Amerikanın neresinde yer alıyor, Kuzeyinde mi Güneyinde mi. *:lol:

* * * Daha önce bir kısmına benim de Kürt Meselesi başlıgında yer verdigim bu mesajlara bu sefer toplu olarak ate forumda rastgeldim , ben de çalıp buraya astım. :lol: *Derlemeler Bahadır a aittir. Tarihsel vesikalardır, kaynakları mevcuttur. Acaba Atatürkün bahsettigi bu Kürtler nerede yaşıyor. Vesikaları dikkatle tetkik etmenizi istiyorum, ondan sonra karar verirsiniz. Kürt var mıymış, yok muymuş.


* * * * saygılarımla

<strong>SİLİNEN</strong> 15-10-2007 00:25

Re: Atatürk ve Türklük
 
Acaba Atatürkün Kürdistan diye bahsettigi topraklar Amerikanın neresinde yer alıyor, Kuzeyinde mi Güneyinde mi. *

Tabii tabi Atatürk Kürdistan'ı kurmak için var gücüyle savaşmıştr demi?
Siz bu kafayla askere giderseniz zor alırsınız tezkere.

Siz bölücülerin bütün iddiaları yalan, yanlış, çarpıtılmış iddialardır.

Herbirinin cevabı verilmiştir aynı Ermeni iddialarına cevap verildiği gibi.
Ama size tavsiyem önce önünüzdeki metinleri okumasını bir öğrenin. Bak Sargon'a onu öğretiyotum sana da öğretirim dert etme.


Haa bir de hatırlatması: Osmanlı'da doğuya Kürdistan Kuzeye de Lazistan denirdi.

O işler bitti artık. Şimdi hepsine Türkiye deniyor ve yaşayanlara da Türk deniyor.

Kim sayesinde?

Tabii ki Mustafa Kemal.

<strong>SİLİNEN</strong> 15-10-2007 00:26

Re: Atatürk ve Türklük
 
Bu da senin gibi kürtçülere hediyem olsun. Berlin'de "Musul Türklerindir" pankartları.
Musul sorununun en sıcak dönemlerinde çekilmiş bir fotoğraf.

http://upload.wikimedia.org/wikipedi...sul_Sorunu.jpg


Yani biz bölünmeyiz bilakis büyürüz.
Dimyata prince gidenere duyrulur.

uphlentus 15-10-2007 01:47

Re: Atatürk ve Türklük
 
Evet din sorgulanması ve kaldırılması gereken baskı ve ajitasyon malzemelerinin en önemlisidir.Bu konuda sizi sonuna dek desteklediğimi belirtmek isterim.Ancak din bu malzemelerin yalnızca birisidir.Milliyetçilik,futbol fanatizmi,cinsiyet ayrımı vs. pekçok malzeme vardır egemen kapitalist sistemin elinde.Bu,siteye ilk yazışım.Çok önceleri üye olmuştum fakat detaylı inceleme fırsatı bulamadım.Ve ne acı ki din gibi,milyarlarca insanın körükörüne inandığı bir yapıyı bile sorgulayan aydın kesimin,bugün milliyetçiliği sorgulamadığını gördüm bu başlıkta.Evet Atatürk gerçekten çok az insanın yapabileceği işleri yapmıştır fakat bu Atatürk'ün,Türkçülüğün ve bütünüyle milliyetçiliğin sorgulanmayacağı anlamına gelmez.Muhammet din adı altında toprak,iktidar,zenginlik vs. gibi ekonomik temelli savaşlar yapmıştır Hitlerse tüm bunları milliyetçilik adına.Ve yine Afrika'da kabile milliyetçiliği yüzünden yüzbinlerce insan ölmüştür.Bu da dinin sorgulandığı kadar,dine karşı çıkıldığı kadar milliyetçiliğin de sorgulanmalı, -bence- karşı çıkılmalı olduğunu gösterir.

-Türk olmaktan ne gurur nede utanç duymaktayım.

<strong>SİLİNEN</strong> 15-10-2007 01:50

Re: Atatürk ve Türklük
 
" Kürt sorunu; bizim yani Türklerin çıkarına da kesinlikle sözkonusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımız içinde bulunan Kürt unsurlar, öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun durumdadırlar. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurların içine gire gire, öyle bir sınır çizmek istesek, Türklüğü ve Türkiye'yi mahfetmek gerekir. Sözgelişi, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlıbaşına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı sözkonusu olurken, onları da (Kürtler'i) birlikte ifade etmek gerekir. İfade edilmedikleri zaman, bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima beklenir. Simdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Türklerin, hem de Kürtlerin yetkili vekillerinden (milletvekillerinden) oluşur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve geleceklerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir.. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz..."
(1-İkibin'e Doğu Dergisi, İstanbul, 6 Kasım 1988, Sayı: 46 (Kapak Konusu) 2-Türk Tarihi Kurumu Arşivi,1089 numaralı belge) "
--------------------------------------------

Arkadaş sizler önünüzdeki yazıları okuyamıyor musunuz?
Vay Atatürk "kürt dedi" diyerek başlıyorsunuz istismara.
Adam bütün milli unusrları biraraya getirmek için anası ağlamış, şeyhinden şıhından, aşiret reisinden askeri komutanlara kadar herkesi milli mücadeleye katmak için var gücüyle büyük bir örgütlenme çabası içine girmiş ve bunu yaparken de kimi zaman "padişahımız" demiş kimi zaman "yüce halifemiz" demiş kimi zaman Çerkez, Laz, Kürt demiş kimi zaman peygamber efendimiz, yüce rabbimiz demiş, demiş oğlu demiş...

Buınların hepsi milli mücadele örgütlenmesinin gerektirdiği zorunluluklardı.
Bir nevi İngilizin, Yunanın, Fransızın, Rusun bölüp parçalama oyunlarına karşı birlik bereaberlik söylemleri idi.
Vatanın her karış toprağı etnsiteler temelinde bölünmek isteniyor ve TBMM'ye karşı olağan üstü bir psikolojik propaganda süreci yaşanıyor ve Osmanlı'nın bütün parçalarına ayrı ayrı devlet kurma konusunda destekler veriliyordu.

Bütün bu saldırılar karşısında Mustafa Kemal her yerde milli birlik söylemlerini gerçekleştirmiş ve vatanın bölünmez bütünlüğüne sahip çıkmıştı.

Nasıl bir aşağılık propaganda biçimidir ki, Mustafa Kemal'in bağımsızlığı kaybedilmiş ve her tarafı ateşler içinde yanan, barut kokularından geçilmeyen bu topraklardaki *milli mücadele dönemindeki "birleştirici" söylemleri şimdi bağımsız Türkiye'nin karşısına "bölücülük" propagandasına malzeme olarak çıkarılır.

Üstelik bunu yaparken öne çıkarılan Mustafa Kemal sözleri de bu bölücülerin iddialarını çürüten sözler olmasına rağmen.


"- İmparatorluğu bölmek ve Türkler ile Kürtler arasında bir kardeş savaşı çıkarmak ve bağımsız bir Kürdistan kurma planlarına ortak etmek üzere Kürtler'i kışkırttılar. İleri sürdükleri tez, İmparatorluğun nasıl olsa dağılacağıdır. Bu düşüncelerini gerçekleştirmek için büyük paralar harcadılar. Her türlü casusluğa başvurdular. Noil adında bir İngiliz subayı, uzun süre Diyarbakır'da bu yolda çaba gösterdi ve her türlü yalan ve aldatmaya başvurdu. Ama bizim Kürt yurttaşlarımız düzenlenen oyunun farkına vararak, onu ve yüreklerini para ile satan bir grup haini bölgeden kovdular..."
(Atatürk'ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, Nimet Arsan, Sayfa: 74-84)


Alın bu yukarıdaki sözleri mesela. Mustafa Kemal diyor ki:

" Kürdistan kurma planlarına ortak etmek üzere Kürtler'i kışkırttılar..."

Yani apaçık bir biçimde Kürtlerin emperyalistler tarafından kışkırtıldığını ve bunun da Kürdistanın kurulması amacıyla yapıldığını söylemişken daha da ötesi bu propagandayı yapan İngiliz ajanının
ismini bile vermiş iken ve o dönemki Kürtlerin çoğunluğunun bu oyuna gelmediğini vurgulamış iken böyle bir metinden nasıl olurda "Kürtçülük" çıkartırlar anlamak mümkün değil.
Yani adam metni okuyup metnin kaleme alınış amacını görmek ve anlamını çıkartmak yerine
"Mustafa Kemal Kürt dedi" diyerek kendi bölücülüğüne bu metinden malzeme çıkartmaya çalışmakta.

Hayret arkadaş! Vallahi hayret!
İnsanlar bir ard niyetli ise önündeki metni bile okumaktan aciz hale düşebiliyorlar.
İşte buna bariz bir örnek.
Kısacası bu adamların kendi çarpık bölücü tezlerine destek olmak için önümüze koydukları M.Kemal sözleri tam aksine bu zihniyetleri deşifre eden sözlerdir.
Ayrıca Nutuk'tan bile bölücülüklerine malzeme çıkartmaları da apayır bir komedidir.

dilaver 15-10-2007 01:58

Re: Atatürk ve Türklük
 
Ahmet Emin Bey : Kürt meselesine temas buyurmuştunuz. Kürtlük meselesi nedir. Dahili bir mesele olarak temas buyurursanız çok iyi olur.
* * Gazi Paşa : Kürt meselesi; bizim yani Türklerin menfeatine olarak da katiyyen mevzubahisolamaz. Çünkü malumualiniz bizim hudud-u milliyemiz dahilinde mevcut Kürt anasır o surettetevattun etmiştir ki, pek mahdut yerlerde hali kesafettir. Fakat kesafetlerini kaybede ede ve Türk anasırın içine gire gire öyle bir hudut hasıl olmuştur ki Kürtlük namına bir hudut çizmek istersek Türklügü, Türkiyeyi mahvetmek lazımdır. Faraza Erzurum' a kadar giden, Erzincan'a Sivas'a kadar giden, Harput' a kadar giden bir hudut aramak lazımdır. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşairini de nazar-ı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Binaenaleyh başlıbaşına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise bizim Teşkilat-ı Esasiye kanunu mucibince zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşkil edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiyenin halkı mevzubahs olurken, onları da beraber ifade etmek lazımdır. İfade olunmadıkları zaman , *bunlan kendilerine ait bir mesele ihdas etmeleri her zaman variddir. Şimdi Türkiye Büyük *Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin sahib-i selahiyet vekillerinden mürekkeptir ve *bu iki unsur bütün mukadderatlarını ve menfaatlarını tevhid etmiştir. Yani onlar bilirler ki bu *müşterek bir şeydir. Ayrı bir hudut çizmeye kalkışmak dogru olmaz.
Kaynak : 2000'e Dogru dergisi, 30 Agustos 1987 tarihli sayısı


* *ayrıntı için
http://www.turandursun.com/modules.p...6368&start=105

* * * *bunları yazmıştım ama tekrar takrar okunmalı ki kavranabilsin.


* *saygılarımla

<strong>SİLİNEN</strong> 15-10-2007 02:17

Re: Atatürk ve Türklük
 
Kürt sorunu; bizim yani Türklerin çıkarına da kesinlikle sözkonusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımız içinde bulunan Kürt unsurlar, öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun durumdadırlar. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurların içine gire gire, öyle bir sınır çizmek istesek, Türklüğü ve Türkiye'yi mahfetmek gerekir. Sözgelişi, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlıbaşına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı sözkonusu olurken, onları da (Kürtler'i) birlikte ifade etmek gerekir. İfade edilmedikleri zaman, bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima beklenir. Simdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Türklerin, hem de Kürtlerin yetkili vekillerinden (milletvekillerinden) oluşur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve geleceklerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir.. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz..."

------------------

Alın bu metni tek tek cümle cümle inceleyin. Daha ilk cümlede Mustafa Kemal Kürt sorununu reddediyor. Daha ilk cümlede.

Ve başlıbaşına bir Kürtlük düşünülemeyeceğini söylyerek teşkilat- esasiye (yani 1921 anayasasına) vurgu yapıyor ve "özerklik" derken de 1921 anayasasındaki il idarelerini kastediyor.

1921 Anayasası ilgili maddeleri:

Vilayet

MADDE 11.- Vilâyet, mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset, şer'î, adlî ve askerî umum, beynelmilel iktisadî münasebet ve hükûmetin umumî tekâlifi ile menafii birden ziyade vilâyete şâmil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisince vaz'edilecek kavanin mucibince Evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia ve Muaveneti İçtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi Vilâyet Şûralarının salâhiyeti dahilindedir.

MADDE 12.- Vilâyet Şûraları, vilâyetler halkınca müntehap azalan mürekkeptir. Vilâyet Şûralarının içtima devresi iki senedir. İçtima müddeti senede iki aydır.

MADDE 13.- Vilâyet Şûrası, azası meyanında icra amiri olacak bir reis ile mutelif şuabatı idareye memur azadan teşekkül etmek üzere bir idare heyeti intihab eder. İcra selâhiyeti, daimi olan bu heyete aittir.

MADDE 14.- Vilâyette Büyük Millet Meclisinin vekili ve mümessili olmak üzere vali bulunur. Vali, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından tayin olunup, vazifesi devletin umumi ve müşterek vezaifini rüyet etmektir. Vali, yalnız devletin umumi vazaifile mahalli vezaif arasında tearuz vukuunda müdahale eder.

http://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa21.htm

Yahu arkadaşlar bu anayasadaki bütün vilayetlerin yönetimini düzenleyen maddeler.
Buradan sizin bildiğiniz anlamda özerklik çıkar mı? İnsaf yahu.

Eğer özerklik olsaydı bütün vilayetlerin özerklik ile yönetilmesi anlaşılırdı.

Anayasa böyle okunur mu?

11. "Büyük Millet Meclisince vaz'edilecek kavanin mucibince ..."
14. "Vilâyette Büyük Millet Meclisinin vekili ve mümessili olmak üzere vali bulunur"

Var mı burada kürtlere özel bir uygulama? Bütün hepsi meclise bağlı yerel yönetimler anlatılmış. Yetkileri biraz geniş tutulmuş o kadar.
Geçiyor mu kürtlere muhtariyet? Geçiyor mu kürt sözcüğü?

Yahu her anayasada bulunan sıradan Vilayet yönetimi maddelerinden kürtlere özerkliği nasıl çıkartırsınız anlamış değilim?


Ortada yeni kurulan bir devlet var ve bazı kavramların iç içe geçmiş olması normaldir.

Burada açıkça 1921 anayasasına gönderme yapmış. Yani anayasa dışı bir uygulama düşünülmüyor. Buradan zorlama anlamlar çıkartıp bölücülüğe mazleme çıkartmanın manası var mı? Açık ve net olarak 1921 anayasasından bahsetmiş daha ne yapsın?

Ayrıca bu sözler Musul meselesi parelelinde söylenmiş ve dönemin siyasetinin gereği sözlerdir. Musul'da plebisit yapılarak Türk topraklarına katılma ihtimali vardı o tarihte. Musul'daki kürtleri birazcık okşayıvermiş siyaseten ve bunu da Anayasa çerçevesinde yapmış.
Bu sözlerin asıl muhattabı da Musul kürtleri idi kısacası.
Musul ile ilgili de ne düşünüldüğü yukrıdaki fotoğrafta mevcuttur.

Ayrıca daha sonra 1924 Anayasası'nın 88. maddesiyle "Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur" denilerek Türklük net olarak ortaya kondu.
Yani bütün etnsitelere Türk denilmesi 1924 anayasası ile kesinleştirildi ve muğlaklıklar ortadan kaldırıldı.


Lütfen öncelikle yazıları dikkatle okuyalım.

Bu yaklaşımların şeriatçıların "Atatürk'ün eşi Latife hanım'da çarşaf giyerdi" demelerine benziyor.
İyi de o medeni kanun, kılık kıyafet devrimi, laiklik, kadının seçme-seçilme hakkı vb. bir sürü devrimsel adımdan önce idi ve Mustafa Kemal'in karısı başını açmış diye dincilerin yaptığı propagandalardan sonra idi.
Yani tarih süreçlere devrimlere atılımlara bakılarak incelenir.
Cımbızlama cümeleler iel üstelik o cümlelerin de hangi koşulların sonucu olduğunu da görmeden ve dahası bugünün gözleri, bugünün rahat ortamından bakarak tariçilik yapılmaz.
Sonra ortaya "bak Atatürk'te kürt demiş" türünden zırvalıklar çıkar.
İşe bak dincisi de bölücüsü de Mustafa Kemal'den kendilerine malzeme bulmaya çalışıyorlar.
Olaya bak ya!

pante 15-10-2007 02:21

Re: Atatürk ve Türklük
 
Anlamaya yanaşmadıkları konu Atatürk'ün ulusun tüm unsurlarını "Türk" adı altında birleştirmesidir.
Süper emperyalist devlet kendi ülkesindeki 40 çeşit unsuru "Amerikan" adı altında birleştirmiş, Amerikan vatandaşlığına geçerek çifte vatandaş olmak isteyene dahi ABD'ye bağlılık yemini ettirirken, diğer ülkelere karşı "Parçala, böl, yönet" taktiğini uyguluyor.
Bizim Kürt milliyetçileri ise bunun farkında değil. Çünkü milliyetçilikleri şovenliği aşmış, ırkçılığa dayanmış Büyük Kürdistan hayali peşindeler. "Kürtlerin şanlı tarihi" deyimleri de yavaş yavaş ortalıkta dolanmaya başladı.

Bunlar konu Kıbrıs olduğunda sosyalist açıdan düşünürler ve Kıbrıs'ın bütünlüğünü savunurlar.
Ya da sırf Türk tezine karşı hareket için böyle düşünürler. Peki oradaki Türk toplumu ne olacak? dendiğinde umursamazlar.
74 öncesi katliamlar sırasında da umursamıyorlardı. Demek ki Kıbrıs'ın bütünlüğü için Türk toplumunun sindirilmesine, yokedilmesine razılar.
Ama mesele Türkiye olunca 180 derece dönüveriyorlar. Bu çifte standardı ise şimdiye kadar açıklayabilenine rastlayabilmiş değilim.

Atatürk, Kürtlerden bahsederek Kürt kimliğini kabullenmiş, doğrudur. Ama ayrı-gayrıyı kaldırmak için tek vatan-tek millet-tek vatandaşlık sistemiyle herkesi Türk kabul etmiş. Bunu asimilasyon olarak görmek yanlış.
Ayaklananlar ise feodal unsurlar. Şeyhlerin-ağaların egemenliği ne yazık ki bitirilememiş.
Benim Atatürk'de bulduğum en önemli eksikliklerden biridir feodaliteyi bitirmemesi, toprak devrimini yapmaması. Ama daha ortada doğru dürüst ekonomi, endüstri yok ki nasıl bitirsin. Ülkenin tamamında nerdeyse feodallik var. Tabi ki bu isyanları önlettirecek, bitirttirecek. Başka yolu yok. İsyana kalkışan, eşkiyalığa yeltenen sonucuna da razı olacak.

Ben şeriatçilerle, Kürtçülerin stratejilerini birbirine benzetiyorum.
İkisinin de istekleri asla bitmez.
Verin türban özgürlüğünü, yarın çarşaf için başlarlar.
Verin Kürtçe eğitim hakkını, yarın federal sistem derler.
Buna rağmen insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde hareket edilmesinden yanayım.
Kazanan yine birlikten-beraberlikten yana olanlar olacaktır.

<strong>SİLİNEN</strong> 15-10-2007 02:21

Re: Atatürk ve Türklük
 
Bir de hatırlatması:

Bizim mahalle de muhtarlık ile yönetiliyor.

Hatta *Türkiye'de Ulusal Muhtariyet Partisi bile var.

http://arsiv.zaman.com.tr/2002/04/17/marmara/h9.htm

:)

İşte lokum gibi cevap.

Yahu yoksa Mustafa Kemal mahalle muhtarlığını mı kastetti :)

<strong>SİLİNEN</strong> 15-10-2007 02:25

Re: Atatürk ve Türklük
 
Ahmet Emin Bey : Kürt meselesine temas buyurmuştunuz. Kürtlük meselesi nedir. Dahili bir mesele olarak temas buyurursanız çok iyi olur.
* *Gazi Paşa : Kürt meselesi; bizim yani Türklerin menfeatine olarak da katiyyen mevzubahisolamaz. Çünkü malumualiniz bizim hudud-u milliyemiz dahilinde mevcut Kürt anasır o surettetevattun etmiştir ki, pek mahdut yerlerde hali kesafettir. Fakat kesafetlerini kaybede ede ve Türk anasırın içine gire gire öyle bir hudut hasıl olmuştur ki Kürtlük namına bir hudut çizmek istersek Türklügü, Türkiyeyi mahvetmek lazımdır. Faraza Erzurum' a kadar giden, Erzincan'a Sivas'a kadar giden, Harput' a kadar giden bir hudut aramak lazımdır. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşairini de nazar-ı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Binaenaleyh başlıbaşına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise bizim Teşkilat-ı Esasiye kanunu mucibince zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşkil edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiyenin halkı mevzubahs olurken, onları da beraber ifade etmek lazımdır. İfade olunmadıkları zaman , *bunlan kendilerine ait bir mesele ihdas etmeleri her zaman variddir. Şimdi Türkiye Büyük *Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin sahib-i selahiyet vekillerinden mürekkeptir ve *bu iki unsur bütün mukadderatlarını ve menfaatlarını tevhid etmiştir. Yani onlar bilirler ki bu *müşterek bir şeydir. Ayrı bir hudut çizmeye kalkışmak dogru olmaz. "
--------------------------------

Meselenin iyice kavranabilmesi için önemli yerleri koyulaştırdım.

Bakınız Teşkilat-i esasiye yani 1921 anayasası:

http://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa21.htm

:)

<strong>SİLİNEN</strong> 15-10-2007 02:36

Re: Atatürk ve Türklük
 
Onlar bunu hep yaparlar. Herkesin ağzına bir parmak bal çalmışlıkları vardır. Onlar sadece askeri değil aynı zamanda siyasi dahiler idi. Amaca giden yolda bir çok ara çözüm üretebiliyor ama asıl amaçlarından asla vazgeçmiyorlardı.

İsmet paşa Lozan'a giderken "Muslim Standard" dergisinin müdürü Seyyid Abdülkadir Mâlik'e demeç vermiş ve demiş ki:

"Türk teşkilât-ı esâsiyesinde [anayasasında] bütün kuvvâ-i tedâfuiyyenin [savunma kuvvetlerinin] Hilafet uğrunda istimali [kullanılması] vardır. Böylece Hilafe’ti maddî vesâitten [vasıtalardan] mahrum bıraktığımız nasıl iddia olunabilir? Hilafet Türkiye’dedir ve Türkiye’ye istinâd eder [sırtını dayar]. Hukuk-ı Hilâfet masundur [Hilafet’in hakları güvence altındadır] ve onun müdafaası için bütün Türk milleti kanını dökmeye hazırdır.”


Görüldüğü gibi o da 1921 anayasasına gönderme yapıyor ve Hilafeti savunuyor İsmet paşa.
Kim inanır buna. Şimdi söylesek bunu bizim şeriatçı, yeni-osmanlıcılara da biraz dalga geçsek onlarla.
Bakın İsmet paşa'da hilafet için kanını dökmeye hazırmış, desek kati surette inanmazlar :)

Hint müslümanlarından yardım alabilmek için söylenmiş sözler. O dönemlerde İngilizler Hindistan'da halka yoğun karşı-propaganda yapıyor ve Türklerin hilafeti kaldıracağını o yüzden müslüman Hind halkının Türklere yardım etmemesi gerektiğini *duvarlara afiş asarak propagandasını yapıyordu. Ama İsmet paşa'nın bu sözleri etkisini gösterdi ve Delhi'deki Türk heyeti Hintli müslüman kardeşlerimizden oldukça yüklü para topladı ve İşbankası onların gönderdiği para ile kuruldu.

Sonra ne oldu?

6-7 ay sonra saltanatı ve 2 sene sonra da hilafeti kaldırdılar :)

Onlar daha önce de Sovyetler'den silah ve cephane yardımı alabilmek için komünist olmuşlardı. (Can Dündar'ın güzel bir belgeseli vardı bu konuyla ilgili)

Amerika'yı İngiliz ve Fransızlara karşı Lozan'da yanlarına çekebilmek içinde "Chester" anlaşmasını Meclisten geçirmişler, Lozan'dan sonra da bu anlaşmayı yürürlükten kaldırmışlardı.

O yüzden Amerika hâla Lozan'ı tanımaz :)

Siz kurtuluş savaşı sadece askeri mücadele ile mi kazanıldı sanıyorsunuz?
Bu devletin kuruluşu ve kökleşmesi tarihin görmediği büyük siyasi mücadelelerin sonucudur. Emperyalist kuşatma sadece askeri değil aynı zamanda siyasi idi ve Mustafa Kemal'ler, İsmet paşalar bu siyasi kuşatmayı olağan üstü kıvrak zekaları ile kırıp geçtiler.

pante 15-10-2007 02:45

Re: Atatürk ve Türklük
 
Güneydoğu'da da muhtarlar, belediyeler hep Kürt vatandaşlardan değil mi zaten?
Fazlasıyla da *cumhuriyet tarihinde cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık, senatörlük, milletvekilliği elde etmişler.

Ben hiçbir Kürt vatandaşının ayrıma tabi tutulduğunu görmüş değilim. Ta ki PKK terörüne kadar. Terörle birlikte birçok işyeri güneydoğuluları işe almamaya başlamıştı korkudan.
Onun dışında ne okulda, ne işte, ne sokakta asla bir yadırgama dahi olmamıştır.
Eskiden Rumlar daha çoktu. Otobüste, vapurda karşılaşılırdı.
Halk garipserdi konuşmalarını. Ama Kürtçe konuşanlara dönüp bakmazdı bile.

Ama bugün Güneydoğunun vekilleri olarak mecliste yer alanlar "kardeşlerimize terörist diyemeyiz, dersek sizin gibi olmuş oluruz" diyorsa-diyebiliyorsa ayrımcılığı-bölücülüğü açıkça ortaya koyuyorlar demektir. Bu yol, bu yöntem kimseye kazanç getirmez. En çok zarar gören de yine Güneydoğu insanları olur.
Gerçi biz onların terörü benimsediklerini ve bir strateji olarak zorunlu gördüklerinin bilincindeyiz.
Avrupa'nın desteğini almak olmasa, " Biz terör değil, özgürlük mücadelesi veriyoruz" havası yaratmak zorunluluğu olmasa açıkça terörü de savunurlar. Ama elleri mahkum.

dilaver 15-10-2007 02:59

Re: Atatürk ve Türklük
 
14 Haziran 1934 gün ve 2510 sayılı iskan kanununun maddelerinden :

Madde 9 : Türkiyeye bagımlı bulunan ve Türk kültürüne baglı olmayan göçebelerin toplu olmamak üzere kasabalara serpiştirilmek suretiyle Türk kültürlü köylere dagıtılıp yerleştirmeye ...

Madde 11/ a : Ana dili olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurması veya bir sanatı kendi soydaşlarına intişar ettirmeleri yasaktır.

Madde 11/ b Türk kültürüne baglı olmayan ve Türk kültürüne baglı olup ta Türkçeden başka dil konuşanlar hakkındaki kültürel, askeri içtimai ve inzibati sebeplerle toptan olmamak şartıyla başka yerlere nakline ....

* * 20 Ocak 1921 tarih ve 85 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanununun 1. maddesi : Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.

* * *9 Mart 1924 günü anayasa komisyonunun anayasa gerekçesinden : Devletimiz milli bir devlettir. Çok milletli bir devlet degildir. Devlet Türkten başka millet tanımaz. emleket dahilinde eşit hak ve hukuka sahip olması gereken ve başka ırktan gelen kimseler de vardır. Fakat bunlara da ırki durumularına uygun olarak haklar tanımak ve bu anlama gelecek sözler etmek caiz degildir.
* * *1961 anayasası 4. maddesi : Hakimiyet kayıtsız şartsız Türk milletinindir.

* * *1930 senesi Kürtçe konuşandan kelime başına 5 krş vergi alınır.


* * * * saygılarımla

<strong>SİLİNEN</strong> 15-10-2007 03:22

Re: Atatürk ve Türklük
 
O iskan kanunu ve serpiştirilme gibi önlemler bugün de en katı biçime uygulanmalı.
Hatta o bölge ahalisini *mümkünse iç anadoluya alıp bu bölge ahalisini g. doğuya yerleştirmeliyiz.
Kürtler iç bölgelerde yaşamalı.
Zaten ne başsımıza geldiyse o dönemin kanunlarını sıkı bir biçimde uygulamamaktan geldi.
Al sana Tekke ve Zaviyeler kanunu.
Eğer uygulansaydı bugün şimdi cIA kontrolünde Nurculuk, Nakşilik gibi tarikatler hüküm sürebilir miydi?
Ve memleket bu hale gelir miydi.
Bir yandan bölcülerle uğraş diğer yandan şeriatçı-yeni osmanlıcılar ile.
Sıkı uygulanmalı bu kanunlar, hem de hiç vakit kaybetmeden.
Sonunda olan hep bu ülkeye oluyor.

3.yol 15-10-2007 06:20

Re: Atatürk ve Türklük
 
"Siz kurtuluş savaşı sadece askeri mücadele ile mi kazanıldı sanıyorsunuz?
Bu devletin kuruluşu ve kökleşmesi tarihin görmediği büyük siyasi mücadelelerin sonucudur. Emperyalist kuşatma sadece askeri değil aynı zamanda siyasi idi ve Mustafa Kemal'ler, İsmet paşalar bu siyasi kuşatmayı olağan üstü kıvrak zekaları ile kırıp geçtiler."
- Pelikan

Bu saptamana imzami hic dusunmeden atarim Pelikan.
Ozellikle Tek Adam ve Andrew Mango'nun "Ataturk" isimli kitaplarinda bu saptaman cok guzel islenmistir.
Andrew Mango 1926 yili Istanbul dogumlu bir Ingiliz tarihcidir. Andrew Turkce'ye hakim olmasi dolayisiyla kapsamli bir calisma sonucu yazmistir bu kitabi. Ingilizce bilen herkese tavsiye ederim. Umarim Turkce'ye de en kisa zamanda cevrilir.

thunderpoint 15-10-2007 10:46

Re: Atatürk ve Türklük
 
Bence bu konunun başlığı "Atatürk ve Kürtlük" olmalı... *:D

15-10-2007 11:42

Re: Atatürk ve Türklük
 
Atatürk 20. yy ın başlarındaki dönemin lideridir. O dönemin dünyasının hakim ideolojilerinden ve dünya konköntöründen etkilenmiştir. Kuşkusuz onun o dönemde savunduğu ve halen doğru olan pek çok değer vardır: En başta laiklik, çok partili parlamenter demokrasinin temelleri ve medeni kanun gibi. Ancak o dönemden bu yana 80-90 yıl geçmiştir ve dünya konjönktörü değişmiş, o dönem tepede olan bazı ideolojiler düşüşe geçmiş ve bazı değerler ise yükselmiştir. Bu nedenle geçtiğimiz 80-90 yıldaki değişiklikleri analiz edemeyip Atatürk'ün 1920 lerde 1930 larda söylediklerinde takılıp kalanlar günümüzüm muhafazakarları-tutucuları durumuna düşmüşlerdir. Nitekim pek çok kişinin paylaştığı bir saptama da şudur ki CHP demokrasi ve insan hakları gibi değerlerde AKP nin bariz şekilde gerisine düşmüştür. Kuşkusuz söz konusu olan sadece CHP değil, CHP li olmayıp da Atatürkü adete Muhammed gibi putlaştıranlardır da. Nitekim Pelikan arkadaş adeta Kuran'dan ayet gösterip en saçma düşüncenin doğruluğunu gösteren İslamcılar gibi Atatürk'den alıntılar yapıp -sanki Atatürk her konuda en doğruyu söylemek zorundaymış gibi- önümüze sunmaktadır.

Pelikan arkadaşın adeta ayet gibi önümüze sunduğu sözleri bir inceleyelim. Bunları Atatürk bile söylese acaba doğru mu bir inceleyelim:

" Bu memleket tarihte Türk'tü, bugün Türk'tür ve sonsuza kadar Türk olarak yaşayacaktır. "

Gerçekten öyle mi? Bu memleket yani vatan hep Türk mü idi tarihte? Bizler M. S. 1071 de girmedik mi buraya toplu olarak? Bizden evvel Rumlar, Kürtler, Ermeniler, Hititler, Urartular, Persler, Makedonyalılar yaşamadı mı? Onların da dönem dönem memleketi olmadı mı? Demek ki bu sözler Atatürk'ün bile olsa doğru değildir. Ona saygımız vardır ama bu her söylediğinin doğru oloduğu anlamına gelmez.

"...İtalya yarımadasına inmek isteyen Türk Atilla'ya barış müzakeresinden önce sormuş: "Siz hangi asil ailedensiniz?" Atilla da ona cevap vermiş:... "

Attila Türk mü idi? Dünya tarihçileri arasında bildiğim kadarıyla Bazı Türk tarihçiler dışında onu Türk olarak tanımlayan yok. Çünkü Hunları Türk olarak tanımlanmamaktadır dünya tarihçileri arasında.

Atatürk'ün milliyetçilik firkrini bu kadar öne çıkarmasının en önemli nedenlerinden biri ümmetçilik anlayışını geriletmeye çalışmaktır. O dönemde halktaki hakim anlayış ümmetçilik idi ( enaz %90 tahmin ediliyor). Bu nedenle Atatürkü anlayabiliyorum. Oysa günümüzde ümmetçilik anlayışını savunanlar yaklaşık %10 lara düşmüştür. Şu durumda milliyetçilik anlayışının çok daha eski bir değer olan ümmetçilik anlayışına kati üstünlük kurduğunu söyleyebilirim. O halde Türk milliyetçiliği esas olarak görevini tamamlamıştır.

Günümüzde batıda yükselen değer evrensel değerlerdir. Milliyetçilik halen önemli yerde bulunmasına rağmen gittikte gerilediği, dünya vatandaşlığı kavramını savunanların arttığı, dünya kültür mirası kavramının oluştuğu, AB çatısında avrupanın birleşme sürecine başladığını, milliyetçi uygulamaların gittikçe daha fazla yargılandığı bir gerçektir (en son örnek olarak Yunanistan aleyhinde ve batı trakya Türkleri lehindeki AİHM kararını da hatırlatırım).

Kürt milliyetçiliğinin yükselmesine neden olan en büyük nedeni Türk milliyetçiliği olarak görüyorum. Sen kendi milliyetçiliğini yükseltirsen, atalarını orta asyada kabul edersen, Anadoluya 1071 de girdik dersen, sen orta asyada iken burada olan Kürtlerin torunları da bu çarpıklığı elbette farkeder ve kendi milliyetçiliklerini yükseltir. Türk milliyetçiliğini temel düstur kabul edenlerin Kürt milliyetçiliğine karşı olması tutarsızlıktır. Milliyetçilik bir ideolojidir ve sadece Türklere mahsus değildir.

Kürt milliyetçiliğini geriletmenin en iyi yolu Türk milliyetçiliğinin de gerilemesidir. Ortak paydalar üzerinde yeniden yapılanma olmadan sağlıklı bir beraberlik mümkün görünmüyor.


Alıntı:

pante´isimli üyeden Alıntı
Ben hiçbir Kürt vatandaşının ayrıma tabi tutulduğunu görmüş değilim.

Kürtler, Türk kabul edildiği için ayrıma uğramadılar. Onların da atası Göktürklerdi, onlar da 1071 de Anadoluya ayakbasmışlardı. Kendilerine özgü tarihleri ve kültürleri yok idi. Zaten hiçbir tarih ve sosyal bilgiler dersinde bundan bahsedilmedi. Kenan Evren'in dediği gibi onlar "dağ Türkleri" idi. Bu durumda elbette bireysel ayrıma tabi tutulmayacaklardı. Ancak kimliklerini savunmadıkları, asimile olmayı içlerine sindirdikleri durumda!

Ayrıca ayrıma tabi tutulmadıkları tam doğru değildir. En azından halk içinde önemli bir kesim Kürtlüğü aşağılardı 1970 li yıllarda. Ben çocuktum o dönemde ve Kürtlere "kıro, kürdo" diye derken bir yandan da alaycı gülümsemeler fırlatanlara çok rastladım. O dönemde Kürtlük aşağılanırdı halk içinde. Şimdilerde kimse Kürtlerle bu şekilde dalga geçemiyor PKK korkusundan.
Alıntı:

pante´isimli üyeden Alıntı
Ama bugün Güneydoğunun vekilleri olarak mecliste yer alanlar "kardeşlerimize terörist diyemeyiz, dersek sizin gibi olmuş oluruz" diyorsa-diyebiliyorsa ayrımcılığı-bölücülüğü açıkça ortaya koyuyorlar demektir.

Sevgili pante Kürt sorunu konusunda bölücülüğe en fazla çıkanların Kıbrıs konusunda dünyanın tamamı tarafından tasdikli bölücü olduklarını unutma derim. Demek ki mesele bölücü olma meselesi değildir Türk milliyetçileri açısından. Mesele bölücülük meselesi değil ÇIKAR meselesidir. *Bu nedenle Kürt sorununda bölücülüğe karşı çıkanları Kıbrıs sorununda bölücü olarak görüyoruz. Kıbrıs sorunu ayrı başlık gerektiren bir mesele olmakla beraber Kıbrıs Türklerinin çoğunluğunun beraber yaşama yanlısı olduğunu göz önünde bulundurmak gerekli. Ayrı yaşama yanlılarının çoğunluğunun ise 1974den sonra adaya göç ettirilen Türkiye Türkler olduğu biliniyor. Zaten Annan planına %60-70 lik evet oyu Kıbrıslı Türklerin ayrı devlet olarak değil tek devlet çatısı altında yaşamak istediğini de göstermiştir.

<strong>SİLİNEN</strong> 15-10-2007 12:04

Re: Atatürk ve Türklük
 
Atatürk'de *bulduğum *en *önemli *eksikliklerden *biridir *feodaliteyi *bitirmemesi, *toprak *devrimini *yapmaması. Pante

Pantecik, bu konuda yanılıyorsun. Mustafa Kemal ve cHP feodaliteyi kaldırmak için çok büyük girişimlerde bulunmuştu. Neden kaldırılamadığı ayrı bir konu, birlikte inceleriz.

Ama bilgi mahiyetinde bazı şeyler yazacağım şimdi.

Bu konuda Bilsay Kuruç--"M.Kemal Döneminde Ekonomi" isimli kitaptan bazı alıntılar:

Cumhuriyet'in ana kadrosu 1934/35'den sonra köy ve tarım alanına da stratejik görüş ile bakıyor. Değişik ve kestirme bir yol arıyor. Neyin nasıl yapılacağında bir çeşit siyasi kabul belgesi niteliği taşıyan 1935 CHP kurultayı ve programında artık köy ve toprak konusunda izlenecek yolun kararı alınmıştır. Atılacak adım, köye toprak dağıtarak girmektir. Bunun yasal çerçevesi hazırlanacaktır. 1935 CHP kurultayında, partinin genel sekreteri Recep Peker'in sözleri yeterince açıktır.

"Parti, hükümetin kendisine önemli iş edindiği, Türk köylüsünü topraklandırmak işine yeni programda yer veriyor. Bunun için hususi istimlak kanunları yapılmasını göz önünde tutuyoruz. Tabiidir ki, Teşkilatı Esasiye Kanunu da icap ederse, diğer kanunlar gibi buna göre değişecektir"

Demek ki öngörülen şey, topraksız ve az topraklı köylüye sadece hazine arazisinden yapılacak bir dağıtım değildir. Asıl iş, özel kamulaştırma yasaları düzenleyerek özel mülkteki büyük arazilerin dağıtımını yapmaktır. Anayasa engelse, bu yönde değişiklikler yapılacaktır. İşe toprak dağıtımını Anayasa düzeyinde garantiye almakla başlanacaktır. Köy, tarım ve toprak davasında öteki adımlar bundan sonra ve bununla uyum içinde atılacaktır.

Bu strateji 1937'nin hemen başında Şubat ayında uygulamaya konulur. Başbakan İsmet İnönü Malatya mebusu sıfatıyla ve 153 mebusla birlikte Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi için bir kanun teklifi getirir. 1924'te anayasa ile tam güvenceye alınmış bulunan toprak mülkiyetinde, şimdi köylüye toprak verebilmek için değişiklik şart olmuştur:

"Değiştirilmesi istenilen 74 madde şahısların menkul ve gayrı menkul mallarının masuniyetini gösteren esaslı bir kaidenin, ne gibi hallerde sahiplerinin rızası aranmayarak alınabileceğini tespit etmektedir... Tespit edilen 2. fıkrada çiftçiyi toprak sahibi yapmak ve eshasın tasarrufu altında olup devlet tarafından idare olunmak için alınacak arazi ve ormanlar hakkında hususi istimlak kanunları yapılabileceği yazılmıştır.

Yurttaşlarının mülkiyet haklarını masun bulundurmak ve bütün kanunların bu hakkı korumasını sağlamlaştırmak, Türkiye devletinin önemle takip ettiği bir esas olmakla beraber, özel bir menfaatin korunması düşüncesiyle halkımızın çoğunluğunu teşkil eden ve ulusun ilerlemesi bakımından en lüzumlu olan çiftçilerimizin geçmiş devrilerde olduğu gibi hizmetkar durumunda kalması inkilapçı Türkiye'nin ana siyasasına uymayacağından, bu büyük menfaatin elde edilmesi emrinde hususi istimlak kanunları yapılmasının ana kanunumuzda yer tutması lüzumlu olduğu düşünülmüştür. "


Toprak rejiminde değişiklik yapmak, böylece 1937 yılında Cumhuriyet yönetiminin ilkelerinden birisi olmuştur. Değişikliğin sözcülüğünü İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya yapar, yine açık ve kararlı konuşur:

"18 milyon Türkün 15 milyonu çiftçidir. Bu 15 milyonun birçoğu kendi toprağında çalışmaz. Çiftçiyi toprak sahibi yapmak demek, Türk çiftçisini, yani Türk ekseriyetini kendi ekonomik mukadderatına sahip kılarak bu memleket için hayırlı ve aktif bir eleman yapmak demektir. Bu büyük kitleden eğer büyük bir menfaat bekliyorsak ötekinin berikinin toprağında çalışmaktan kurtarılmalı, kendisini kendinin olacak topraklara hakim kılmalıyız. Asırlardan beri canları ile, kanları ile, müdaafa ettikleri topraklardan elinde kalan kısmından olsun, kendisine hür ve efendice yaşayabileceği kadar bir parça vermek hiç kimseye çok görülmez zannederim.

Eğer bir çiftçinin yüksek istihsal kabilyetinden istifade ederek onu aynı zamanda tüketici bir vaziyete koymazsak, ekonomide yaptığımız işler dahili pazarda müşterisiz kalır. Bizde köylünün ocağı tütmezse fabrikanın bacası söner."


1936/37 yıllarının havası ve ortamı 1923/24 yıllarına göre oldukça farklıdır. 1924'te büyük toprak mülkiyetini Anayasa güvencesine alan ve kalkınmayı bu çizgiden giderek erişilecek bir zenginleşme olarak dile getirilen düşüncenin izine, 1937'de Cumhuriyetin yönetimi kadrosu içinde rastlanmıyor.

1924'ten sonra büyük çiftçinin zenginleşmesi sürmüştür. ama, bu zenginleşme Cumhuriyet rejimine bir "umran", yani kalkınma sağlamış değildir. Cumhuriyetin kalkınması başka yönden, sanayiden yürüyerek gerçekleşirken tarım buna ayak uyduramamıştır.

Devam edecek...


Not: Cem'in yazdıklarını da eleştireceğim.

<strong>SİLİNEN</strong> 15-10-2007 16:13

Re: Atatürk ve Türklük
 
1937'de Cumhuriyet'in köy ve tarım davası demek, toprak dağıtmak demek olmuştur.
Köyde Cumhuriyet'in varlığını toprağa kavuşarak kavrayacak ve bundan heyecan duyacak geniş bir çevre yaratabilmek olmuştur. 1937'nin Şubat'ında Erzurum Mebusu Aziz Akyürek, "Anayasa toprakla ilgilenmeyecekse başka ne ile ilgilenecektir ki?" demeye getiriyor:

"Toprak işi bir teşkilat-esasiye işi midir, değil midir? Bizim gibi dörtte üçü çiftçi olan bir memlekette toprak Teşkilat-ı Esasiyenin ana temellerinden birini teşkil eder. Aynı zamanda toprak yaşamanın da en mühim temeldir."

Ortakçı çiftçiler: Ben bunları hakiki çiftçi saymıyorum. Bugün yüzbinlerce, milyonlarca yurttaşımız ameledir ve bir nevi iktisadi esirdir. Onları hakiki hürriyetlerine, iktisadi varlıklarına
çıkarmak için partinin be TBMM'nin kararları tamamıyla yerinde olacaktır
"


1937'de Cumhuiyet yönetimi toprak dağıtmaya kararlıdır. İşin ciddi oluşu yalnızca bu yönde Anayasa değişikliği *yapılmış olmasında değildir. Yönetimin niyeti bir kerelik dağıtım yapıp bununla yetinmek gibi görünmüyor. Toprak dağıtımı sürekli olacaktır. Bunun böyle söylenmesi anlamlıdır. Hem de Atatürk'ün yakın çevresinde yeri olan İçişleri bakanı Şükrü Kaya'nın ağızndan:

"Bu memlekette agrerlerin ıstırabı büyük ve milli bir ıstıraptır. Eğer bunu halledemeyeceksek, memleketimizde topraksız çiftçiyi cumhuiyetin ve inkılabın büyük nimetlerinden mahrum bırakmış olacağız. Eğer millet kendi topraklarında ekmeğine hakim olamazsa ve bunu temin edemezsek yapılan şeylerin manası kalmaz. Vatandaşı aç ve topraksız bırakıp şu veya bu hayal ürünü idealler peşinde koşmak kendini aldatmak değil midir? Toprak, çiftçiye toprak. Bu bir defalık br iş değildir. Topraksızlık hissedildikçe verilecektir. "


Devam edecek...

<strong>SİLİNEN</strong> 15-10-2007 17:05

Re: Atatürk ve Türklük
 
Şimdi Bilsay Kuruç'un kitabına biraz ara verip 1935 öncesi toprak konusunda yapılan çalışmaları
ve Atatürk'ün bu konudaki girişimlerini Süleyman İnan'ın çalışmasından okuyalım.


" Atatürk, 1928 yılının TBMM’yi açış konuşmasında, hükümete, özellikle doğu illerinde “toprağı olmayan çiftçilere toprak sağlamak meselesiyle önemli olarak” uğraşmak emrini vermiştir. Nitekim, 8 Haziran 1929 tarih ve 1505 sayılı “Şark menatıkı dahilinde muhtaç zürraa tevzii edilecek araziyedair kanun” çıkartılmıştır.


Bu kanuna göre, doğu illerinden batıya nakledilen kimselerin arazisini, “köylü, aşiret efradı, göçebe ve muhacirlere” vermeye hükümet yetkili kılınmıştır. Hükümet, ayrıca, dağıtılmamış araziyi topraksız köylüye vermek üzere kamulaştırabilecekti. Bu gibi arazilere, 1914
yılında kaydedilmiş vergi kıymetinin 8 ile 10 katı arasında olmak üzere bir
miktar ödenecekti.


Başlangıçta, daha çok siyasi nedenlerin zorladığı ve sadece Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesiyle sınırlı arazi mülkiyetini değiştirmeye yönelik hareketin, 1930’lu yılların başında, ziraî üretimi artıracağı düşüncesiyle birlikte, bütün ülke çapında değiştirilmesi gerektiği anlayışı
benimsenmiştir. Aynı amaçla hazırlanan, 14 Haziran 1934 tarih ve 2510 sayılı “İskan Kanunu”nun 12. maddesinin (b) fıkrasında, öteden beri aynı mıntıkada bulunan aşiret fertleriyle bu mıntıkanın yerli halkından olan veya herhangi bir sûretle yerleşmek üzere oraya gelmiş bulunan topraksız veya topraklı çiftçilerin Bakanlar Kurulu kararıyla, hazineye ait topraklardan toprak verilmek üzere toprağa bağlandırılacağı yazmaktadır.

Toprak dağıtımı, 1935 yılına kadar çeşitli yasa maddelerine ve İskan Yasası’na dayanmıştır. 1935’den itibaren ise, toprak konusuyla ilgili daha kapsamlı ve müstakil bir yasa çıkarılması gereği hissedilmeye başlamıştı.

İlgili link


Burada ayrıca o yılda çıkartılan İskan Kanunu'nun pek de anlatılmayan bir yönünü de görebiliyoruz. İskan kanunu gereği nakledilen doğu illerinde yaşayan köylüler devlet eliyle iç bölgelerde topraklandırılmaktadır.

Yani kendi bölgelerinde aşiretlerin, ağaların toprağında çalışan köylüler bu İskan kanunu gereğince toprak sahibi olma avantajına kavuşmuşlardır.


Devam edelim:


"....Bu arada, Atatürk, 1936 yılının TBMM açış konuşmasında, hazırlanmakta olan toprak yasasının kısa bir zaman içinde çıkarılmasını ve topraksız köylü bırakılmamasını istemiştir. Atatürk, şöyle demektedir: “Toprak kanunun bir neticeye varmasını Meclisin yüksek himmetlerinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin, geçineceği ve çalışacağı toprağa sahip olması, behemahal lazımdır"


Bu alıntı ile de Atatürk'ün köylüyü topraklandırma konusunda ki devrimci projesini harekete geçirdiğini görmekteyiz. Dikkatinizi çekerim ki bu sadece Doğu illerini değil bütün ülkeyi kapsayan bir çalışmadır.


Devam edecek...


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:53 .