Bilim Yobazlığı!
Türkiye kadar “bilim” kavramı üzerinde bu denli kutsayıcı bir tutum geliştiren bir başka ülke var mıdır bilmiyorum ama şurası bir gerçektir ki ülkemizde adına bir tür “bilim dini” denilen bir olgunun varlığına iyice ikna olmuş durumdayım. Bu öyle bir bilim algılaması ki daha teori aşamasında olan bazı öngörüleri (i.e. Charles Darwin ve teorisi) sanki bunlar suyun kaldırma kuvveti gibi nesnellik arz eden bir durummuş gibi, sanki toplumun tüm katmanlarınca destekleniyormuşçasına bir aymazlıkla, salt kendi ateist-materyalist-pozitivist ideolojilerine dayanak olması bakımından kutsamaktadırlar.
Gün geçmiyor ki, adına bilim denilen bu fenomenin egemen ve her bakımdan “kraldan çok kralcı” olan Türk medyasında, salt dini hedef almak motivasyonuyla bir haberi çıkmamış olsun. Bu “bilim yobazlığı” adeta kendi belirlediği çizginin dışında başka hiçbir tez, kuram, nazariye –adına ne derseniz deyin- kabul etmez bir konuma gelmiştir. Oysa inandığım ve bence de olması gereken “bilim”, sınır çizmez ve sınırları belirlenmiş bir doğrular bütünü üzerinden bir “onay haritası” çizmez. Açayım…
Karşı tezlerle kendisini geliştirmesi beklenen bilim, sanılanın aksine sınırları çizilmiş, karşı-tez-kabul-etmez, kendisini kutsayan, içe kapanıkçı bir yöntemler zinciriyle bağlanamaz. Bilimsel yöntemin herkesin üzerinde uzlaşabileceği genel-geçer bir metodu yoktur. Aksini iddia etmek, bilimselim diyenlerin “bilimselliğine” ters düşer. Bilim eleştiriye açık olmalıdır, aksi takdirde ondan adım atması beklenmemelidir. Bilim, biraz amiyane bir tabirle “kimsenin babasının malı değildir.” Sınırları çizilmiş bir bilimsel yöntem olmadığı için, “benim bilim anlayışım budur, buna uymayan yobazdır, bilim düşmanıdır, örümcek kafalıdır vs” tarzında ithamlarda bulunmak kimsenin haddi değildir.
Zaten bilim dediğimiz şeyin kendisi “insani bir çaba”nın sonunda şekillenmiyor mu? İçinde insanın bulunduğu her şey gibi bilimde “potansiyel bir defo” sahibidir, olmalıdır da. Bazen yürüyerek, bazen, koşarak, bazen, sendeleyerek, bazen de sürünerek gidecek. Dikkat edin “gidecek” diyorum, zira bizim bilim yobazlarımızın iddia ettiği gibi bilim statik bir durum değildir. “Darwin evrim teorisini “ispatladı” da ne demek oluyor? Kopernik astronomiyi halletmiştir, daha öğrenilecek bir şey kalmamıştır diyebilir miyiz? İzafiyet “teorisi” Einstein’le birlikte ölmek zorunda mı? Auguste Comte maddeyi çözmüş ve Tanrı’nın olanaksızlığını ortaya koymuştur diyebilir miyiz?
Kainatın anlaşılmasının yegane yolu bilim değildir. Bilim dediğimiz şey de aslında gidilebilecek yolardan sadece birisidir. Öyle, “bilim yoksa ben de yokum arkadaş” tarzı bir yaklaşım bizim kainat algımızda ciddi sıkıtılara yol açar ve at gözlüklerinin hediye edildiği yer de burasıdır. Platon neden mağara örneğini versindi ki o zaman her şey bilimin açıklayacağı kdar basit olsaydı? John Locke, “tabula rasa” (boş levha) örneğinde insanın zihninin dünyaya ilk geldiğinde boş bir levha gibi olduğunu iddia eder. Ona göre deneyimlerimizle “bu levhayı” biz doldururuz. Kant ve Descartes ise bu fikre sıcak bakmaz. İşin içine bir de filo”loji”yi eklersek, Noam Chomsky, insanın dünyaya kafasının içinde bir takım dil edinim mekanizmalarıyla (language acquisiton devices) gönderildiğinden bahseder. *O halde hangisi daha bilimsel? Hepsi de birer tez olan bu iddialardan hangisini daha bilimsel kabul edeceğiz?
Nietzsche de, Kierkegaard da, Schopenhauer de varoluşçudur. Hepsi de varoluşçuluğun kilometre taşlarından sayılırlar. Ancak gelin görünki Nietzsche’ye göre Tanrı getirdiği yasalarla beraber “ölmüştür.” Dünyadaki bütün ahlak yasaları reddedilmelidir. Tanrı yoksa getirdiği bir yasa da olamaz (kafanızı salladığınızı görür gibi oluyorum). Soren Kierkegaard, dini bütün bir Hıristiyan’dır. Çektiği büyük acılarına rağmen mütevekkildir. Schopenhauer ise “irade ve tasarım” tezi üzerinde durur. Ona göre dünya bilinçli bir tasarımın ürünüdür ve dünyaya hükmeden, Schopenhauer’in adına “istenç” ya da “irade” dediği bir denetim mekanizması vardır. Ona göre dünya acılarla dolu bir yerdir, acı kaçınılmazdır ve her yerdedir. O'na göre; anlamsız, boş, acı-dolu, kötü bu hayattan kaçınmanın tek yolu vardı; o da istencimizi öldürmek. Bu onu Hinduizm, Budizm gibi dünyevi bir yaşamdan el çekmeyi ve bir keşiş gibi yaşamayı, başkalarına yardım etmeyi, mutluluğumuzu olabildiğince arttırmayı değil, acılarımızı olabildiğince azaltmayı öneren bir yaşam şeklini önermeye yöneltti.
Görüldüğü gibi herkesin yaşamı anlama ve yorumlama yöntemi değişik, bilim de bir tür “yaşamı yorumlama” demek olduğundan neden tek bir yönteme mahkum edelim ki kendimizi?
Hakimler lehine hüküm verseler de sen gerçek hükmü vicdanından iste *HZ Muhammed
|