Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Felsefe > Etik, Estetik, Sanat, Politika, Bilim & Eğitim

 
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
Prev önceki Mesaj   sonraki Mesaj Next
  #1  
Alt 15-03-2008, 23:25
Averroes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Averroes Averroes isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 24 Feb 2008
Mesajlar: 780
Standart Biz Doğruyu Ararken...

Doğru nedir? Bilinebilir mi? Ne şekilde bilinmelidir? Sokrates’in uğruna hayatını verdiği bu soru, hangimizin kafasında bir Sokrates silüeti yaratmadı ki şimdiye kadar? *Aslına bakarsanız ben de tam olarak felsefemi bu noktaya oturtuyorum. Yıllardır bu sorunun cevabını arıyorum. Bütün uykusuzluğumuzun, keyifsizliğimizin, tatminiyetsizliğimizin sorumlusu bu soruya vereceğimiz cevaptır. Bu sorunun eksikliği değil midir ki başkalarını “doğruları görememekle, doğru olanı yapmamakla, doğru düşünmemekle” suçlamamız? Bu sorunun birey-temelli cevapları değil midir ki başkalarını “ona” uymamakla suçlamalarımız?

Doğru nasıl bilinebilir? İşi sadece uzun uzun harfleri üst üste yığıp, nedeni değil de süreci açıklayıp, kitaplara bu uzun ıvırzıvırosus’ları yerleştirip bizi cahillik kompleksine sokan ve aslında kendisinin de pek bir şey bilmediği bilim mi bildirecek bize doğru bilgiyi? Buna ne hakkın var bilim? İnsanların Tanrı-vergisi doğal hayret etme yeteneklerini kıymeti kendinden menkul ve etimolojik olarak bir değeri olmayan laf kalabalıklarıyla tehdit ederek, “bu hippopotalamusları bilmiyorsan hiç girme” mesajı vererek, ortalama insanı konu dışında tutan bilim mi bildirecek bize doğruyu? İşte ağaç, işte güneş, işte gökyüzü, işte insan… Ben anlamam solar energy’den, bana ne comet’lerden, boşversene homo sapiens’leri. Anlaşılsana be kardeşim! Önünde kainat, tefekkür et edebildiğin kadar. Ya da kur bir dil ekibi ve şu zırtapozusları çevir insanının diline. İnsanımızın tartışma ve görüş bildirme haklarını niye başka bir dilin kanunları üzerinden yaptırıyorsun? Benim kainat algım, bilimin hokus-pokus-hippotalamus’larıyla sınırlı değil ki? Benim düşünme yeteneğimi kendi belirlediğin sınırlar üzerinden yaptırmaya ne hakkın var? Sen niye benim algıma yanaşmaya çalışmıyorsun? Senin düşünme yetin Einstein’in teorileriyle mi sınırlı? Yani Einsteinler düşünebildiği sürece sen düşünebilirsin öyle mi? Onlar düşünsün ben analiz edeyim mi diyorsun? Bilimin bazı sağlıklı temel verilerine ve insan hayatını kolaylaştırıcı alet-edavatına diyecek yok bir sözüm. İtirazım onu hayatının gayesi yapan ve düşünmek için ondan gelecek talimatları bekleyen insanlara. Neyse, bu bilim mevzusu açıldığında üslup heba oluyor, cümleler devrikleşiyor, öfkeme hakim olamıyorum. Devam edelim…

Doğru bilgi bilinebilir mi bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa o da “bilinmezse bile bilinmeye çalışılabileceğidir.” Ortada arzuya hedef olan somut bir durum yoktur ki peşinden kovalayıp yakalayabilesiniz. Bir şey kesindir, o da doğru bu kainatın içinde bir yerlerdedir. Bu “doğru” yakalanırsa eğer, insan beyninin “ağına” takılacaktır. Ağa takılan, yani doğru sanılan şey sadece doğrular değil, aynı zamanda doğru sanılanlardır da. Doğru sanılanlarla, doğruları birbirinden ayırt etmek gerekecektir. İşte bu ayırt etme işi, yani bu ayıklama sürecinin sonu bizim yüz ifademizin niteliğini de ortaya koyacaktır. Ya doğruyu bulacağız ve sevineceğiz, ikinci şık olarak doğruyu bulduğumuzu sanacağız ve bu da sevinme anlamına gelecek, ya da doğru peşinden ısrarla koşup onu bulmazsak bile en azından “doğrunun peşinde” olduğumuzu bilerek onurlu bir sevinç yaşayacağız.

Bu şıklar arasında en riskli olan ikinci şık, yani “yanlışın doğru sanılması”dır. Çünkü “yanlışı doğru sanan insan” doğru sandığı şeyi öpüp koklamakla meşgulken, “doğru” sanılmaktan mutluluk duyan “yanlış” çoktan kişinin beyninde yeni yanlışlara hamile kalmıştır bile.

Burada sorun doğru sanılan yanlışın kişinin ağından çıkarıldıktan sonra ağın bir kenara atılmasıdır. Çünkü ağ atılmışsa eğer, gerçekte “doğru” olan “doğru” nasıl yakalanacaktır? “Doğru”nun “doğru”luğundan emin olunamadığından dolayı, “doğru”yu arama süreci, velev ki “doğru” yakalanmış bile olsa, sona erdirilmemelidir. Çünkü Hegel’in ve Marx’ın tez, anti-tez, sentez üçlemesinde olduğu gibi “doğru” kendisini karşı-tezlerle geliştirecek ve önüne “daha” sıfatını alacaktır. Ancak önüne asla almaması gereken sıfat “en” dir. Çünkü “daha” caiz, ancak “en” sakıncalıdır. Çünkü “en” sağlanmış sanılırsa eğer, ayrıca bir “daha” ya gerek yoktur.

“Fatma en güzeldir.” cümlesi artık kısır bir cümledir çünkü Fatma’nın “en güzel” olduğu teyit edilmiş ve “Fatma daha güzeldir” cümlesindeki “şimdiye kadar” iması artık yoktur. Fatma en güzelse eğer ve “bu durum geleceği de kapsayacak şekilde söylenmişse” gerçekte Fatma’dan “daha güzel” olan Aysun’un güzellik tescili güme gitmiştir. Oysa şu cüme yani: “Fatma “şimdiye kadar gördüğüm en güzel kızdır” ifadesi daha mantıklı görünmektedir. “Şimdiye kadar görülen” bir şeyin “en” sıfatı almasında bir mahzur yoktur. Ancak Fatma’nın güzelliğinin bütün zamanları kapsayacak şekilde söylenmesi, yani ağın kırılıp atılması kaçan doğruların yakalanmamasına neden olacaktır. Doğru’da bilinemeyeceğinden dolayı, doğruyu arama süreci kesintiye uğratılmamalıdır, zira “daha doğru”yu bulmakta bir sakınca yoktur.

Ateizmine ya da dinine doğru budur diyerek sıkı sıkıya yapışanlar ve daha hiç aramamacasına ağı kırp atanları bir risk beklemektedir. İnanırların riski şudur;

Aslında Tanrı yoktur, 60 sene boşu boşuna eğilip kalkmışlardır (namaz), boşuna kendilerini aç bırakmışlardır (oruç), hayatları boyunca kendi kendilerine konuşmuşlardır (dua). Nihayetinde toprak olmuşlardır ve mutlak bir bilmemezlik hali yaşamaktadırlar, dolayısıyla aslında olmayan bir Tanrı’ya boşu boşuna inandıklarına hayıflanacak kadar bile bilinçlilik hali yoktur. Zarar (zarar denirse eğer) dünyada yaşanmış, dünyadayken Tanrı’nın olmadığını bilmedikleri için Tanrı varmış gibi hareket etmişler, öyle inandıkları için pişman olmaları için de bir neden yoktur.

Gelelim atesitlere,

Meğer Tanrı vardır ve ateistler ağı kırıp atmalarından dolayı bu fikri hiçbir zaman sahiplenememiştir. Meğer Tanrı’da varken, kendisi için “yok” denmesine çok sinirlenirmiş. Ateistler, inanırların yaşamadığı pişmanlık halini “en” derecesinde yaşarlar. Sorun ateistlerin, dünyada insanoğlunun sahip olduğu en büyük nimeti (ağ) kırıp atmalarıdır. Ve ortaya çıkar ki, doğru olan Tanrı’dır ve defalarca yanlarından geçmiştir. Tanrı’ya duyulan öfke onun bilinmemesine de neden olmuştur. Ve bol çığlıklı şölen başlar…


Selamlar
Alıntı ile Cevapla
 

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:54 .