Üç gündür bir soru vardı kafamda.
İnsan ister ateist isterse deist olsun yönelişinde hep kendinden sonraki zaman dilimlerinin iyiliği için hedefe kilitleniyor. Bu geleceğin güzel olmasının istenmesinin altında yatan en bariz gerekçe en basit olarak çocuklarımızın rahat etmesi olan şefkat duygusunun etkisi.
Fakat öyle bir kısır döngü ki bu, bugün babam ile konuşurken şöyle dedi bana. "Oğlum annen ve ben sizler için yaşadık." Bu cümlenin doğru olduğunu ben biz zati biliyorum. Aynı şekilde de eşim ve ben de çocuklarımız için yaşıyoruz.
Bunun din ile de bir alakası yok bence, hadi biz muhafazakâr bir aileyiz diyelim. *İnançsız ve tam 30 yıldır arkadaşım olan başka birisi de aynı süreçten geçiyor. Babası da aynısını ona söylemişti. O da çocuklarına söylüyor.
Öyleyse nedir bu?
İnanç veya inançsızlığın ötesinde halkın hep geleceğin güzelliğine top yekûn sevk edilmesi nasıl oluyor? Ve bu sevk edilişin günümüzde parsasını toplayanlar ve ücretlerini peşin alanlar kimler?
Cevabın hemen Emperyalistler sömürenler vs olacağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz bence. Gelecek hedefinden bugünden karlı çıkanlar çok farklı oysaki...
Cevap çok basitmiş oysa. Tek karlı çıkan zaman. Bildiğimiz akan ve tarihin birçok dönemlerinde farklı farklı hesaplanan ve en kısa dilimi AN olan bildiğimiz zaman işte.
Bugün anladım ki, Zaman'ın durmasını sağlayamadan insanlık eşitlenemez. İşte bu durma anına bireysel anlamda bakınca ölüm, cihan şümul bakınca kıyamet diyoruz.
Öyleyse, Zamanı canlıdır ve yaşatan insandır. Ve zaman için iyi veya kötü yoktur. İyilik ve kötülük izafi birer kavram olarak, ,insanoğlunun zamanın içerisinde kendisine ait olduğu sandığı kuralların bir tezahürüdür.
Bu nedenle, insan geleceği hedef almak yerine bugünü kendi yaşamı için yaşamayı hedef almalıdır denilebilir. Fakat bu bireysel isteklerin başka bireylerin istekleri ile çatışmasının tezahürü olan ortak mutabakat ki, buna doğrudan demokrasi demişler, birey sayılarının çoğalması ile temsili oradan da nispi şekle dönüşerek iyi ve kötü kavramını merkezin emrine vermiştir.
Bu merkeziyetçi yönetimler ve onlara yaltaklık yapanlar ise kendi günlük an dilimlerinin ücretini peşin alarak, bir nevi zamanın sahip olduğu asıl ücretin görünürdeki sahipleri olmuşlar.
Tanrı düşüncesi tam da bu nokta da önem kazanmakta işte.
Tanrı sosyal katmanları irade etti ve bu sosyal katmanların ücretinin eşitlenmesini hesap gününde yapacağını söylüyor.
Buna karşılık felsefe ise, bu sosyal katmanların ücretinin kendiliğinden doğal olarak ücretlendirildiğini ve beşeri gücün bu katmanların şekillenmesinde en önemli faktör olduğunu ve eğer eşitlik olacak ise en alt katmanın sayısal gücünün en büyük güç olduğunu söylüyor. *Aslında bunu felsefe değil bir izm söylüyor ya neyse, felsefe diyelim geçelim şimdilik.
Hem din hem de felsefe görüldüğü gibi gelecek ile ilgili bizleri sevk ederken eşitliği mutlak hedef olarak algılatıyorlar. Bu eşitliğin adına da Mutlak adalet deniyor.
Bu adalet cezanın ve mükâfatın mutlak olarak uygulandığı bir mekanizma olduğuna göre, bir inanır için söylüyorum, Tanrı bizleri bu dünyada eşitlik için sevk etmiş olmalıdır ki bu eşitliğe ne kadar hizmet ettiğimiz ile alakalı yargılasın.
Kaza ve kaderin açıklanmasında çok önemli olduğunu sandığım bu yazım ilk bakışta çelişkiler ve yanlışlar ile dolu görünmektedir. Ve bu doğrudur da. İşte bu yazı gibi bir temel bakışın diğer insanlar tarafından düzeltilerek en mükemmel halde toplumca kabul edilmesine de bizler ahlak kuralları diyoruz.
Tanrının varlığının ötesinde birliğin ne olduğu tartışılması bizleri gelecek avuntusundan kurtarıp, sigorta şirketlerine ömür boyu köle olmaktan kurtarır mı?
Sigorta şirketlerinin emrinde gelecekten ücret almak ile tanrıya köle olmak arasındaki tek fark, tanrıya inancın iki kez kölelik olmasından başka bir şey değil bence.
Bunun içindir ki, Aşk inancın olmaz ise olmazıdır. Ücreti yaşarken almak için ölümüne mücadele ölünce sevgiliye kavuşmak için bir vesile.
Bu yalanda olabilir. Tıpkı aşk gibi kocaman bir yalan.
Öyleyse yalan nedir?
Yalan gerçeğin *gizlenmesi ise insan dokunamadığı şeyi nasıl bilebilir ki. Ki, aşk dokunduğunda biter zaten.
Demek ki, aşkın yalanının avuntusu ile geleceğin müreffehliği aynıdır.
Okinono epey saçmaladın. Yeter artık. Ne yazdığını kendinde bilmiyorsun.
Evet Oki haklısın. Bir tür doğaçlama oldu. Aslında üç gündür çok önemli olarak kafamı meşgul eden sorunun cevabını bulduğumu zannederek oturmuştum bilgisayarın başına.
Ve cevabı yazarken soruyu unuttum iyimi
Bu da zihnimizin takıldığı bazı noktaların aslında ne kadar da önemsiz olduğunu ve her bir cevabın yeni bir soru doğurduğunu teyit etmesi açısından bana ders oldu.
Bak Okinono, ne yazdığını okumadım. *Okumaya da niyetim yok. Ama bir konuyu yazarken evrensel düşüneceğim diye kendini zorlama. Felsefe gelecek için örülen bir ağdır. Sen geçmişin üzerine atılmış ağlarına tutulma yeter.
Vayy Oki, bu da senin felsefen ha.. Hımmm
Hasbinallahhh, yav arkadaş felsefenin BEN’i olmazzzzzz. Beni seni yoktur. Senin olsa olsa görüşün olabilir o da seni bağlar. *Bak Evrene nasılda nakş ediyor tuvale kâinatın içinden handeleri. Bas atanınizine sür eşeğini Niğde’ye. Bundan güzel felsefe mi varmış.
Ne yapayım o zaman..
Her bir anı gelecek için yaşamaktansa, gelmiş olan geleceğin için yaşa. Bu hem Tanrının hem de felsefenin temelinin isteğidir.
Dehhh....

Selamlar