Hem 'sade' müslümanların hem de İslam Alimleri’nin çoğunluğunun akıl yoluyla İslam’ın ilahi din olduğu ‘hakikatine’ varabileceğimiz eğiliminde olduğunu görüyoruz. İlla ki salt mantıksal-dedüktif yöntemlerle olmasa bile, en azından kendimize ve çevremize dair edindiğimiz tecrübelerle harmanlanmış, ‘akl-ı selim’ tefekkürlerle bunun en ya da tek akla yatkın (makul) alternatif olduğunu görmemiz gerektiği iddia edilmekte.
Bu ana savdan hareketle somut islami hükümlerin de aslında ne denli akla yatkın olduğu hakkında kütüphaneler dolusu kitaplar yazılmış 1.400 sene içerisinde. Çok tartışılan, İslam’da Kadın, Çok-evlilik, Kölelik, Cariyelik, Cihad gibi kurumların yanı sıra, nisbeten daha az ‘tartışma potansiyeli’ içeren, örneğin domuz etinin, alkolün veya faizin haram olması gibi meseleler hakkında da tonlarca fikir üretilmiş.
Bu gibi somut hükümlerin akli sebeplerini bulma girişiminde temelde üç amaç olduğunu görebiliriz:
(1) Fıkıhi amaç: Bir yasağın veya emrin sebeplerini, fıkıhdaki adıyla ‘illet’lerini bilmeliyiz ki, uymamız gereken hükmün sınırlarını çizebilelim veya bu hükümde lafzen bahsedilmeyen nesneler hakkında da kıyas yoluyla bir sonuca varabilelim. Mesela alkol yasağındaki hüküm sebebinin ‘duyuları uyuşturma’ olduğunu bilmeliyiz ki, ayette lafzen yer almayan diğer uyuşturucu maddelere de kıyas yoluyla haramdır diyebilelim.
(2) Tebliğ amacı: İnanmayanlara hükümlerin makullüğünü açıklamalıyız ki, onları doğru olan dine davet edebilelim (ki aslında ben çok sonradan Müslüman olan gördüm, ama hiç birisi islami hükümlerin akla yatkın olduğu konusunda tatmin olduğu için değil, kendi anlatımlarıyla bir takım ‘mistik’ tecrübelere ‘maruz kaldıkları’ içindi).
(3) Mutmain olma amacı: Yukardaki her iki sebepten de bağımsız olarak, insan doğası, uyması beklenilen emir ve yasakların makullüğünü anlamak ister. İçindeki bu dürtüyü büyük ölçüde ve belki de ömrü boyunca bastırabilir gerçi ama, tabiatında bu dürtü vardır.
Alkol, kumar, zina gibi yasakların (zaten islami gelenekle harmanlanmış bir ahlaki ortamda) açıklanması çok kolay iken, örneğin
Nisa suresi 11. ve 12. ayetlerdeki mirasın tam olarak nasıl bölüştürülmesi gerektiği, babanın ne kadar, annenin ne kadar, eşin ve çocukların vs. tam olarak ne kadar alması gerektiğine dair ayet’teki ‘illet’leri açıklamak çok da kolay olmasa gerek. Burada kastedilen ayetteki çok tartışılan (ve avliye ile çözüldüğü zannedilen) matematiksel sorun değil. Kastedilen kız çocuklarının daha az almasından kaynaklanan eşitlik sorunu da değil. Demek istediğim şu: Hiç kimse neden bu ayetteki bölüşümlerin aklen illa ki tam da böyle olması gerektiğini ve başka türlü bir dağılımın adaletsiz olacağını açıklayamaz. Zaten islam alimleri de böyle bir açıklamaya kalkışmamış, ayetteki bölüşümün adil olduğunu ‘tespit’ etmekle yetinmiştir. Devlet teşkilatının nasıl şekillendirilmesi ve devlet başkanının nasıl seçilmesi gerektiği gibi çok önemli konularda Kur’an’ın ya hiç ya da olabildiğince genel-geçer hükümler içerdiğine işaret edildiğinde, İslam’ın esnekliğinden, müslümanların içlerinde yaşadıkları zaman ve mekanın somut koşullarına göre (temel ilkelere sadık kalarak) bu alanları düzenleyebileceklerinden bahsedilir. Oysa mezkur ayetteki son derece detaylı miras bölüşümü bu açıklamaya hiç mi hiç uymamaktadır. Eğer devlet başkanının seçimi gibi son derece önemli ve ilkesel konular zaman ve mekan içinde değişebilecekse, aynı şey somut miras bölüşümü için hayli hayli geçerlidir oysa.
Domuz etinin de İslam’da neden haram olduğu hakkında tonlarca şey yazılmış kitaplarda. Hatta şu an elimde 1994 yılından, Prof. Dr. Asaf Ataseven’in ‘Din ve Tıp açısından Domuz Eti’ adlı bir kitapçığı var. Sayfalarca domuz etinin tıbbi zararlarını ve dolayısıyla İslam’da haram olmasının ne denli doğru olduğunu açıklamaya çalışmış. Aslında biraz dürüst olsa, konunun da ehli olarak görecekti ki, kitapta değindiği noktaların hemen hepsi haram olmayan bazı başka besinler için de söylenebilir.
Veya
oruç hakkında da her ramazan televizyonda hocaları dinleriz, orucun sağlığa ne denli faydalı olduğunu anlatırlar uzun uzun. Oysa günümüzde bütün doktorlar, besin uzmanları İslam’daki orucun sağlığa hiç de o kadar yararlı olmadığını söylemektedirler. İftarda boş mideye tıka basa yemenin zararı şöyle dursun (nitekim bu orucun kendinden kaynaklanan bir zorunluluk değildir), saatlerce hiç su içmemenin sakıncalarından ısrarla uyarıyor konunun ehillleri.
Veya Alimlerin İslam'daki
riba (faiz) yasağının sebeplerini açıklarken de ne denli zorluklara düştüklerini görebiliriz =>
burada.
Aslında mevzu doğrudan kelamcıların işlediği şu soruyla da ilgili:
Bir şey kötü olduğu için mi Allah tarafından yasaklandı yoksa Allah tarafından yasaklandığı için mi kötü? Başka bir deyişle Allah’ın hükümlerinde makul sebep aramak ne kadar doğru?
Öğrendiğimiz kadarıyla İslam tarihinde
Mutezile mezhebi (ki en mantıklı mezhep olsa gerek) bu soruya ‘kötü olduğu için yasaklandı’ cevabını verirken,
Eş’ariler ‘Allah yasakladığı için kötüdür’ demişler (Prof. Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, Şura Yayınları,birinci baskı, S. 189-190)
Her ne kadar Eş’arilerin bu cevabı (ona bağlı olan Hanbeli gibi ameli mezheplerin de hükümlerinde görüldüğü gibi) aklın rolunü neredeyse yok saymaya kadar götürmüşse de, aslında Kur’an’da dayanağı vardır.
Nitekim
Maide 5’de de ‘
Şüphezi Allah dilediği hükmü koyar’ denmektedir.
Hz. AIi’den de şöyle bir rivayet vardır: “
Eğer din insanın fikrine göre olsaydı, mestin altını meshetmek, üstünü meshetmekten evlâ olurdu. Ancak ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın mestin üstünü meshettiğini gördüm.” (Ebu Davud, Taharet 62, 162). Camilerde görürüz, akla hiç yatkın olmadığı halde abdest alan amcalar ayaklarındaki mestin altından değil, üstünden geçerler ıslak elle. Çünkü nakil bu yöndedir.
Peki o zaman müslüman arkadaşların, mesela bu forumda dinsiz arkadaşların somut hükümlerle ilgili sorularına, eleştirilerine yönelik söz konusu hükmün akla yatkın olduğunu açıklamaya çalışmak yerine, ‘Dindeki bütün hükümler, imtihan vesilesidir, eşya tabiatı itibariyle iyi ya da kötü değildir, ancak Allah’ın emir veya yasağı ile bizler için iyi veya kötü olurlar. Dolayısıyla Allah’ın hükümlerinde makul sebep aranmaz. Çünkü onlara uymamızdaki kazancımız sadece öbür dünyaya aittir’ gibi bir cevap vermeleri (kendi dinleri açısından) çok daha yerinde olmaz mı?
saygılarımla