H.Edip Adıvar ismini hatırlayamadığım bir Osmanlı Paşası ile ilgili bir anekdotu aktarır.
Paşanın hanımı birgün kendisini gezmeye götürmesini ister. Bir tepede dururlar ve boğaza bakarlar.
-Paşam der kadın şu anda neler gördüğünü neler hissettiğini anlatabilir misin ?
-Önümüzde güzel bir deniz manzarası aşağıda insanlar var ve çok ılık bir rüzgar yüzümü
okşuyor güneşin tenime dokunduğunu hissediyorum der paşa.
Kadın " işte paşam ben o söylediklerini peçenin ardından görüyorum ve o ılık rüzgarı da güneşi de hissetmiyorum. Sence bu bize reva mıdır ?"
Paşanın bu soruya verilecek cevabı yoktur.
Bu anıyı Osmanlı tarihi ile ilgili bir kitapta okumuştum. Muhtemelen H.Edip'in diye hatırlıyorum. Tabi yanılma payıma (gençliğime vererek) ihtiyatla yaklaşmak gerekir.
Yukarıda sorduğun ve kaçınılmaz olarak olumsuz cevap verilmesi gereken sorularınla çok ilgili değilim. Yani türban verilip "zorunlu din derslerinden, Diyanetten kurtulmayı, alevi ve ateistlere daha çok özgürlüğü, din eleştirisinin de bir hak olarak normalleşmesi gereğini istesek" hata mı yapmış oluruz sorusunda gözden kaçanın "kadına verilen ikinci sınıf" olma özgürlüğünü (!) talep etmek olduğunu unutmamak gerekir.
Kısaca türban yasağı anlamsız ve gereksizdir. Ama türban özgürlüğünün aynı zamanda "kölelerin zincir takma" özgürlüğünü savunmak gibi tuhaf bir çelişkiye dönüştüğünü de unutmadan.
İnsani olan her şey kabûlüm.
|