Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Turan Dursun > Turan Dursun

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #51  
Alt 30-09-2012, 08:41
Neva - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Neva Neva isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 03 Aug 2010
Mesajlar: 14.706

Başarı Ödülü 

Standart

119

Türkçe anlamı şöyledir:
"-Andolsun ki biz, dünya göğünü, kandillerle süsledik ve şeytanlara birer taşlama kıldık onları."
Bu ayetin yorumu yapılırken şöyle giriliyor konuya:
"-Ey kozmoğrafyanın ruhsuz meseleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen, şu âyetin büyük sırrını, o sıkışmış zihinde yerleştiremeyen mektepli efendi! Şu âyetin semasına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir."
Şeklinde yüksekten atan, üstelik bilimi ve bilim öğrenmeye çalışanları küçümseyen bir üslûptan sonra şunlar anlatılıyor:
"Birinci basamak: Hakikat ve hikmet ister ki: Yer gibi, göklerin de kendisine göre sakinleri bulunsun. Şeriat dilinde bunlara melekler ve ruhaniyet adı verilir. Evet hakikat bunu gerektirir. Çünkü yeryüzü, küçük olduğu halde, canlı ve şuurlu yaratıklarla doldurulmuştur. Bu açıkça gösterir ki, ihtişamlı burçlar sahibi ve süslü saraylar durumunda olan gökler de, canlı ve şuurlu yaratıklarla doludur...
"Kâinatı, sayıya sınıra gelemeyen süslerle süslemiş ve sayısız güzelliklerle bezemiş olması, düşünenler ve takdir edenler ister, her güzellik bir âşık ister, yenen içilen şeyler, aç olanlara verilir. Oysa; yeryüzündeki insanlar ve cinler, şu sınırsız görevi yapmaya, bunca şeyleri ibretle incelemeye ve bu kadar geniş kulluk görevlerini yerine getirmeye yeterli değildir. İnsanlar ve cinler yeterli olmak şöyle dursun; düşünme ve yapma görevlerin milyonda birini ancak yerine getirebilirler. Öyleyse; bu sınırsız ve çeşitli görevlerin, ibadetlerin yerine getirilebilmesi için, sınırsız melekler ve çeşitli ruhaniyetler gereklidir.
Birinci basamak'ta işte bunlar anlatılıyor. Burada özet olarak demek istenen şudur:

2 Aynı kitap, s.4-5.


120
"-Kâinatı düşünmeye, kavramaya, Tann'nın buyruklarını ve çeşitli görevleri yerine getirmeye; insanlar ve cinler yetmez. Bunun için, başka varlıklar da gereklidir. İşte bu varlıklar, melekler ve ruhaniyetlerdir."
Bu anlatış biçimi, ne akla uyar ne de dine uyar. Neden akla uymadığı açıktır. Hiçbir akıl, meleklerin ve ruhaniyetin varlığına bu yolla ulaşamaz. Bu, bir. İkincisi, dünyamızdaki şuurlu yaratıkların dışında, görev ve so-rumluluk yüklenecek varlıklar bulunacağım akıl kabul etmez.
Melekleri ve ruhaniyetleri bu şekilde ispat etmeye kalkmanın neden dine uymadığına gelince:
Kur'an-ı Kerim'de, Tanrı'ya ibadet için yalnızca insanlar ve cinlerin yaratıldığı belirtilir; yani ibadet sorumluluğu, yalnızca insanlara ve cinlere yöneltilir. Bütün sorumlulukları (emaneti) yüklenen varlığın da insan olduğu açıklanır. Bir ayetin anlamı şöyledir:
"Biz görevlerin sorumluluğunu (Emanet'i), göklere, yeryuvarlağına, dağlara (Her şeye) sunduk. Ama bunlar, sorumluluğu yüklenmekten kaçındılar. Korktular. Sorumluluğu, insan yüklendi."
Demek ki, düşünme, kavrama ve görev yapma sorumluluğu altında bulunan, melekler, ruhaniyeti olanlar falan değil; yalnızca insandır; insanoğludur.
"Melekler yok mudur?" diyeceksiniz. Elbette vardır. Ama ispatı, bu kitaptaki gibi yapılamaz. Bu ispatın, hiçbir ilmi, akli ve dini değeri olamaz. Bu ispat biçimi, hiçbir şeye değil, olsa olsa "işkembeye" dayanır. "İşkembe"den rastgele atılmadır bu. Üstelik bu ispat biçimiyle, me-leklerin varlığı konusunda kalplere şüphe bile düşürülebilir. Çünkü bir ispat biçimi, inandırıcı olmazsa, ispat edilmeye kalkılan şeyle ilgili olarak zihinler

2 Aynı kitap, s.4-5.


121

bulandınlmış olur. Kaş yapalım derken göz çıkarılmış olur. "-İnsanlar, cinler ibadet için kâfi gelmiyormuş da, meleklerin vb.nin varlığı o yüzden zaruri imiş." Bunu hangi manük kabul eder? Böyle bir iddiaya karşılık demezler mi ki; "-Tanrı kendisine ibadet edilmesine o kadar muhtaç mıdır? O kadar mı ihtiyacı vardır ki, bir kısım varlıklar ibadet etmeye yetmiyor da, başka varlıkları yaratmak zorunda kalıyor?"
Gerçekte, ibadet eden hiçbir varlık olmasaydı bile, yine Tanrı ihtiyaç duymazdı. Çünkü O, ihtiyaçlı olmaktan aridir. İnsanları, ibadetlerine muhtaç olduğu için değil; istediği için (öyle murad ettiği için) yaratmıştır. İbadet sorumluluğunu insanoğluna vermiştir ama, ihtiyaç duyduğu için vermemiştir. Öyle dilediği için vermiştir.
Öteki "Basamak"laıda. da aynı soydan saçmalıklara, yanlışlıklara bol bol rastlanır.
"ikinci basamak"ta bakın ne bilgiçlikler taslanıyor:
"Zemin ile gökler, bir hükümetin iki ülkesi gibi, birbiriyle ilgilidirler. Aralarında önemli bağlantılar ve işlemler vardır. Yeryüzüne gerekli olan ışık, sıcaklık ve bereket gibi şeyler, gökten geliyor, yani gönderiliyor. .. Melekler de gökten yeryüzüne geliyorlar. Gözle görülür gibi kesinlikle anlaşılıyor ki; yeryüzündekilerin göklere çıkmaları için bir yol vardır. Evet nasıl herkesin akılı, hayali, bakışları göğe gidiyor. Onun gibi ağırlıklarını bırakan peygamberlerin ruhları, velilerin ruhları, ölenlerin ruhları, Tanrı izniyle oraya giderler. Elbette temsili bir ceset giyen ve ruhlar gibi hafif olan dünyalılar da, havaya göğe gidebilirler."10
Kitapta bu sözlerle ne anlatılmak istendiği belli değil. Ama şöyle özetlenebilir:
"Gökle yer arasında bir bağlantı var. Onun için göktekiler,


2 Aynı kitap, s.4-5.

122
Alıntı ile Cevapla
  #52  
Alt 30-09-2012, 08:46
Neva - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Neva Neva isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 03 Aug 2010
Mesajlar: 14.706

Başarı Ödülü 

Standart

yeryüzüne, yeryüzündekiler de göklere çıkabilirler. Yalnız göklere çıkabilmek için - ruhlar gibi hafif olmak gerekir."
Bu ileri sürülenlerin ciddilikten ne kadar uzak olduğunu belirtmeye gerek var mı? Yerle gök arasında bir bağlantı, gidilip gelinebilecek bir yol varmış. O yoldan gidilirse ve ruhlar gibi de hafif olunursa, göğe çı-kabilirmiş. Önce sormak gerek: Gökle kastedilen nedir? Uzay mı, ay mı, güneş mi, yıldızlar mı?
Kitapta; "Gök'le, "Yer" "bir hükümetin, iki ülkesine" benzetiliyor. Bu ne biçim benzetmedir? Uzayda, küçük bir yer yuvarlağı bir yana, öteki gezegenler, sayılmayacak kadar çok ve büyük olan yıldızlar, güneş bir yana konulup iki ülkeye benzetilebilir? Gerçek o ki; Said-i Nursi'nin kafasında "Gök" diye bir varlık biçimlenmiş. O da tutmuş, dünyayı bir yana; o mevhum varlığı da bir yana koyup karşılaştırmış ve bunları bir hükümetin iki ülkesine benzetmiş; ne yapsın, adamın uzay konusunda ve uzayda nelerin bulunup bulunmadığı hakkında bir bilgisi yok ki, böyle bir benzetmenin komik olacağını kavrayabilsin de kitabına koymasın.
Sonra yine sormak gerek: "Yerle gök arasında bir bağlantı olduğunu, gidilip gelinebilecek bir yol bulunduğunu, bu yoldan göğe çıkılabileceğini, ama bunun için nıhlar gibi hafif olmak gerektiğim" ileri sürüyorsun. Peki göklere yükselen uzay araçları fırlatılıyor. İnsanlar belirli araçlarla uçuyor. Aya çıkıyor, öteki yıldızlara çıkmaya çalışıyor. Bunlar gökle yer arasında bulunduğunu ileri sürdüğün yoldan mı çıkıyorlar ve ruhlar gibi hafif olduklan için mi çıkabiliyorlar? Said-i Nursi bir gün aya çıkılabileceğini ve öteki yıldızlara çıkmak için de hazırlıklara girişileceğini nereden bilecekti? Evet bunu bilemezdi ama; ukalaca iddialar ileri sürmemeye dikkat etmeyi de bilemez miydi? Kitabın örnek olarak verdiğimiz bölümünün "üçüncü basamağı 'nda da şunlar yazılı: "Göğün sükut ve sükûneti,

10 Said-i Nursi, Sözler Risalesi, s. 145.

123
düzeni ve düzgünlüğü, genişliği ve aydınlık oluşu gösterir ki; göğün sakinleri, yerin sakinleri gibi değildir. Göğün bütün ahalisi, itaatlıdırlar. Ne buyrulursa onu yaparlar. İtişip kakışmayı, kavga ve tartışmayı gerektiren bir durum yoktur orada. Çünkü göklülerin ülkeleri geniş. Yaratılışları temiz, kendileri suçsuz, makamları sabittir. Ama yeryüzünde zıtlar toplanmış. Şerliler, hayırlılara karışmış. Onun için içlerinde tartışmalar başlamış. Çelişmelere, çekişmelere düşülmüş. Sınavla, yarışlar olmuş. Bu yüzden ilerlemeler ve gerilemeler ortaya çıkmış..."
Bu satırları okuyanlardan kimileri, belki de ilk bakışta "bunları yazan adam, ne bilgili bir adammış" derler. Zaten Said-i Nursi de böyle densin diye, ne akılda ve bilim alanında, ne de dini kaynaklarda yeri olmayan bu deli saçmalarını birer hikmetmiş gibi yazmış kitabına.
Mantığa bakın siz!..
"Göklerde düzen ve düzgünlük varmış da, onun için gökte olanların itaatli olmaları gerekirmiş." Başka bir deyişle: "Göktekilerin itaatli oluşları, göklerin düzenli ve düzgün oluşundan ileri geliyormuş."
Şimdi soralım: Göklerin yaratılışında düzen ve düzgünlük var da dünyanın yaratılışında bu yok mudur? Yeryüzünde bulunan canlı ve cansız yaratıkların hepsinde; oluşlarında, biçimlerinde, hatta en küçük zerrede, bir atom'da akıllara durgunluk veren bir düzen bulunmuyor mu? Öyleyse göklerin özelliği nedir?
Sonra şu saçmalığa bakın:
"Gökler geniş bir ülkeymiş de onun için göklüler, anlaşmazlığa düş-müyorlarmış." Yani, gökler o kadar geniş olmasaymış bir de göktekiler masum ve temiz olmasalarmış, onlar da dünyalılar gibi anlaşmazlıklara düşerlermiş. Çocuklara anlaülan masallar bile bu kadar ciddilikten uzak değildir, denebilir.
Gelelim "dördüncü basamak"a:
Bakalım bu "basamak"ta ne bilgiçlikler taslanmış:
124
10 Said-i Nursi, Sözler Risalesi, s. 145.
125
"Yüce Allah'ın türlü hükümler, çeşitli unvanları ve adları vardır. Mesela: Peygamberin arkadaşları safında, kâfirlerle savaşmak için melekleri göndermesini gerektiren ad ve unvanı hangisiyse, o ad ve unvan gerektirir ki; meleklerle şeytan arasında savaş bulunsun. Ve göklerin hayırlıları ile, yerlerin şerlileri arasında savaş olsun. Yüce Allah, bir emir ve bağırışla onları yok etmiyor, 'herkesin rabbı' unvanı, 'hakim' ve 'müdebbir' adlarıyla bir sınav ve karşılaşma alanı açıyor..."
Kısacası: "Yüce Allah'ın unvanı ve adları dolayısiyle: Melekler ve şeytanlar arasında savaş olması gerekiyormuş."
Peki ama, Yüce Allah'ın savaşı gerektiren adı ve unvanı var da barışı gerektiren ad ve unvanı yok mudur?
Sonra mademki işi yapan, eyleyen Tanrı'nın kendisi değil de; adlan ve unvanlarıdır; öyleyse bir ad ve unvan bir türlü, bir başka ad ve unvan da başka türlü şey gerektirirse durum ne olur? Her şey altüst olmaz mı? Üstelik Tann'nın ad ve unvanları arasında da çatışma meydana gelmez mi? Şu soru da akla gelebilir: Savaşı gerektiren Tann'nın ad ve unvanları ise, savaşın sonu gelir mi? Elbette ki, sonu gelmez. Çünkü Tann'nın ad ve unvanlan hiçbir şekilde ve hiçbir zaman kaydıyla sınırlanamaz, sonu gelmeyen bir savaş, nasıl bir imtihan vasfını alabilir? Üstelik, Tann'nın ad ve unvanlan meleklerden yana olduğuna göre, savaştan meleklerin galip, şeytanlann yenik çıkmalarından başka bir ihtimal düşünülemez. Öyleyse bu savaşa nasıl bir sınav anlamı verilebilir? Böyle adaletsiz bir yanşma sınavı olabilir mi?
Şimdi de "beşinci basamağa" bakalım:
"Mademki, yerden göğe, gidip gelme var. Gök'ten de yere inip çıkmak oluyor. Yerin önemli malzemeleri oradan gönderiliyor. Ve mademki temiz ruhlar göklere gfdiyorlar. Öyleyse pis ruhlar da temiz ruhları taklit ederek gok

10 Said-i Nursi, Sözler Risalesi, s. 145.


125

ülkesine gitmek isteyecekler. Çünkü vücutça, onlar da hafiftirler.
"Altıncı basamak"ta, "yukarı çıkmak isteyen kötü ruhların, hattâ insanlar ve cinlerin üzerine ateşli demirler ve dağlar büyüklüğünde yıldızlar atılacağı", "yedinci basamakta" da "göklerde nöbetçiler ve bekçiler bulunduğu, bu nöbetçi ve bekçilerle, kötü ruhlar şeytanlar arasında çetin savaş olacağı" anlatılır. Ve güya bu "izah"larla:

ayetinin yorumu yapılır.
Sayfalar dolusu boş sözler, ağdalı, muğlam ifadeler, mantıksız ipsiz sapsız şeyler niye mi sıralanır? Ayetin hikmetlerini açığa çıkarmak için değil, Said-i Nursi'nin kendisi de belki az çok bilir ki; bu deli saçmaları ayetin hikmeti olamaz. Bunların sıralanışındaki tek amaç: Yazarının, çok "âlim" bir kişi olduğu hissini vermektir. "Bunları yazan ne büyük bir âümmiş, neler biliyormuş!.." desinler diye yazılmıştır bunlar.
Risale-i Nur'un hangi risalesini ele alırsanız alın; hepsinde hemen hemen birbirinin aynı olan bölümlere ayrılmış böyle deli saçmalanyla karşılaşırsınız.
Bunun adı da: "Kur'an'ın yirminci yüzyıldaki en büyük tefsiri" oluyor. Ve bu deli saçmalan da "Kur'an'a. mal ediliyor." iktisat Risalesi diye bir risale vardır. Acaba çağımızın iktisat bilimi mi? Hangi iktisat anlatılıyor bu risalede acaba?
Bu risalenin, öyle ilimle falan ilgisi yoktur. Gene Said-i Nursi'nin o dar ve saçmalıklar imal eden kafasından doğma şeyler bulursunuz bu risalede. Örneğin bu risalede; tatma duyusu, bedenin kapıcısı; mide de bedeni yöneten bir efendi olarak gösterilir. Yani bedeni beyin değil de, mide yönetirmiş Said-i Nursi'ye göre!.. Yine Said-i Nursi'ye göre; bedende bir ihtilal'e meydan vermemek için kapıcı durumunda olan tat alma duyusunun bulunduğu
126
10
yere, yani ağıza pek tatlı gelecek şeyler vermemek gerekirmiş. Fazla bahşiş alırsa, ihtilalcilere yol verirmiş, o zaman da bedende ihtilal meydana gelirmiş. Onun için baklava gibi tatlılar yerine, peynir, yumurta gibi şeyler yenmeliymiş. Tatlının vereceği gıdadan daha
fazlasını başka maddeler de sağlarmış, üstelik tatlı olmayan şeyler yenirse, fiyatları daha az olduğu için daha "iktisatlı" olurmuş. Her ne durumda olunursa olunsun, "tat alma duyusu"na hoş gelecek şeyler vermemeye son derece dikkat edilmeliymiş. Ona hoş gelen şeyler verilirse, hem bedende ihtilal meydana gelirmiş, hem de insanı "iktisaftan ayı-nrmış. Ama kişi eğer, "ermişlik" derecesine varmışsa, o zaman çok lezzetli yemekler de yiyebilirmiş. Üstad, buna bir de delil gösteriyor, şöyle bir hikâye anlatıyor:
"Abdülkadir Geylâni'nin müritlerinden bir genç varmış. Bu genç yaşlı bir annenin tek oğluymuş. Annesi onun üzerine titrermiş. Gelin görün ki, genç; 'riyazet' yaparmış. Yani kendine eziyetli bir yaşayış biçimi uygularmış. Az yermiş, az içermiş. Bile bile sıkıntılara girermiş. Bu yüzden çok zayıf düşmüş. Annesi dayanamamış bu duruma. Kalkmış, Abdülkadir Geylâni'ye durumu an-latmaya gitmiş.
"Abdülkadir Geylâni'nin huzuruna varınca, kadıncağız şaşırmış. Bakmış ki, oğluna 'riyazet' yapmasını buyuran zatın önünde bir tavuk kızartması var. Ve şeyh iştahlı iştahlı tavuk yiyor. Kadın hemen bir çıkışta bulunmuş: Bu nasıl şeydir ki sen oğlumun riyazet yapmasını söylerken ve oğlum evde kuru ekmek yerken, kendin tavuk kızartmasıyla besleniyorsun? demiş. Kadın daha sonra, oğlunun açlıktan ölmek üzere olduğunu anlatmış Abdülkadir Geylâni'ye.
"Bunun üzerine Abdülkadir, yemekte olduğu tavuğa: '-Ey tavuk kalk ayağa!' diye seslenmiş. Tavuk ayağa kalkmış.
10 Said-i Nursi, Sözler Risalesi, s. 145.

127
Şeyh böylece kerametini göstermiş. Ardından da şöyle konuşmuş:
"-Senin oğlun da bu dereceye gelirse, o da kızarmış tavuk eti yemeyi hak edebilir."11
İşte Said-i Nursi! İktisat Risalesi adını verdiği kitapta bunlar anlatılıyor. Bu saçmalıkların adına "İktisat" diyor Nursi!
Bu saçmalara göre: İnsan "ermişlik" derecesine varıncaya dek "riyazet" yapacak, kendine eziyet edecek. Tatsız ve kuru şeyler yiyecek.
Böylece, tat alma duyusunu körletecek. Dolayısıyla da beden ihtilalcilerine meydan vermemiş olacak. Ama ne zaman ki "ermişlik" derecesine varmış; işte o zaman her çeşit besini alabilir. Kızarmış tavuğa kadar her besinden yararlanabilir. Elverir ki, "keramet" gösterecek dereceye ulaşsın.
Demek ki, bu dereceye ulaşıncaya dek, insanlar "riyazet" hayatı yaşayacaklar. "Bir lokma bir hırka" yaşantısı içinde bulunacaklar.
İşte Said-i Nursi'nin Risale-i Nur'da. ortaya koyduğu "ilim"ler bu soydandır.
Şimdi düşünelim; bu anlatılanların, yani Risale-i Nur'da yer alan bu safsataların, akılla "ilim"le bağdaşır yanı var mıdır? Tanrı buyurmuş mudur ki:
"Siz ermişliğe ulaşıncaya ve keramet gösterecek dereceye varıncaya kadar, bedeninizin muhtaç olduğu besinleri almayacaksınız. Ağzınıza tatlı bir şey koymayacaksınız!"
"İlim" demiş midir ki:
"-Tat alma duyusuna hoş gelecek bir şey koymayın, yoksa bedenin ihtilalcilerinden rüşvet alır; bedeninizde ihtilal meydana gelir. Yani tatlı şeyler yemeyin! Yoksa sağlığınız bozulur!"
"İlim" böyle mi demiştir? Yoksa:
"Vücudunuzun birçok besine ihtiyacı vardır. Bu
128
1 1 Said-i Nursi, İktisat Risalesi. Sinan Matbaası, İstanbul, 1959. s.24-27.
129
besinlerden ihtiyacı kadarını sağlamazsanız vücudunuz zayıf düşer. Yani yetersiz bir beslenme, vücudun zayıf kalmasına yol açar. Hatta onunla da kalmaz; Ruh sağlığını zedeler."
Evet "ilim" bunlardan hangisini söylemiştir? Elbette ki, Said-i Nursi'nin Risale-i Nur'da ileri sürdükleri gibi söylememiştir.
Demek ki, Said-i Nursi'nin "ilim" dediği şeylerin, ilimle hiçbir ilgisi yoktur. Kendi kafasının "mal" edip ortaya koyduğu, kimi zaman da şuradan buradan derlediği saçmalıkların adına "ilim" demiş ve Müslümanlara o şekilde yutturmaya kalkmıştır.
Risale-i Nur'un ilimle filan hiçbir ilgisi olmadığı halde, bazı Nurcular, bu saçmalıklar sepeti olan kitabı "ilmî" diye göstermek için, büyük bir çaba göstermişlerdir. Ama sonunda bir delil ortaya koyabilmişler midir?
Delil diye ortaya koydukları şeyler vardır. Ama, hiçbirinde en küçük ciddilik yanı yoktur. Dilerseniz bir örnek verelim:
Nurcuların "Çok bilmiş"lerinden bir Eşref Edip var. Aslında bu adamın Nurculuğu savunurken bile samimi olduğu şüphelidir. Eşref Edip, "Risale-i Nur, muarız yazarların isnatları hakkında ilmi bir tahlil" adlı bir kitabında, Risale-i Nur'un "ilmi"liğini (!) ispatlamak için bakın nasıl bir delil ileri sürüyor:
"Merhumun ilmi kudretini gösterecek 130 parça eseri vardır. Bu eserlerde dini, ilmi mühim meseleler mevzuubahis olmuştur. Ez cümle; Kur'an-ı Kerim'in nazım cihetinden kırk veçhile mucize olduğu (işaratül'i caz), Peygamber-i İslâm'ın Hak Peygamber olduğunun 300 den fazla delil ile isbatı (19. mektup), Haşrin ve Âhiretin tahakkukunun ilmen isbatı (10. Söz), âlemin ve insanın yaratılışının hikmeti (11. Söz), şuunatı ve tasarrufat-ı ila-

1 1 Said-i Nursi, İktisat Risalesi. Sinan Matbaası, İstanbul, 1959. s.24-27.

129
Alıntı ile Cevapla
  #53  
Alt 30-09-2012, 08:49
Neva - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Neva Neva isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 03 Aug 2010
Mesajlar: 14.706

Başarı Ödülü 

Standart

hiyyenin külli sıfatlarının tecelliyeti (16. Söz), İnsanı esfel-i sa-filinden, Âla-i Illiyyin'e sundu, muhatabı ilâhî mertebelerine erişti, Ahsen-i takvim sırrına mazhariyeti, (23. Söz), beyan ve belagat-ı Kur'aniyye'nin harikuladeliği, (25. Söz), Mütekillimin uleması arasındaki münakaşalı meselelerin halli, (26. Söz), is-tihad'ın kimler tarafından yapılabileceği (27. Söz) cennet ve cehennemin isbatı (28. Söz), nefs-i natıkanın mahiyet ve hakikati, atomun eski adı zerrenin faaliyet ve icraatı (30. Söz), miracı ne-beviyenin hakikati, Semere ve faydalan (31. Söz), kâinatın sırları (32. Söz), vahdaniyet-i ilâhiyye (33. Söz)... daha bunun gibi yüzlerce ilim ve dinî bahisler... Bu bahisler, yüksek dinî ve ilmî meselelerdir. Din ilmi hakkında ancak yüksek vukufu olanlar bu meselelerde kalem yürütebilirler. Onun ilmi hakkında tarizde bulunanlar, bu ilimlerin elifinden bile haberleri yoktur; o sadece cehil içindedirler.."12
Şimdi bu ileri sürülenler üzerinde şöyle bir düşünelim: Bir insanın, 130 parça eser yazmış olması, bu eserlerde şu ya da bu konulara yer vermesi; o insanın ilmi kudretini ve eserlerinin de ilmiliğini ispat eder mi? Bu soruya kimse "Evet" diye karşılık veremez. Vermez çünkü; şu kadar, bu kadar sayıda eser yazılmış olması değil; eserlerde anlatılanların doğruluğu, gerçekliği, ilmiliği, yazarının ilmi gücü hakkında bir fikir verebilir ve ancak bu şartla, eser için "ilmidir" denebilir.
Nursi'nin eserlerindeki şeyler saçma sapan şeylerse, ele aldığı konuları ağzına yüzüne bulaştırıyor, bir sürü bozuk cümleler içinde ipsiz sapsız şeylerden başka hiçbir şey yazılmıyorsa; o adamın ilmi kudreti olduğuna ve eserlerinin de ilmiliğine nasıl hükmedilebilir?
12 Eşref Edip, Muariz Yazarların İsnatları Hakkında İlmi Bir Tahlil. Şebilürreşad Neşriyatı,
İstanbul, 1965, s.25.

130
Said-i Nursi denen adam, birçok parça eser yazmıştır. Ama bu eserlerin içinde, ne ilme ve ne de akla, mantığa uygun şeyler yazılıdır. Hemen hepsi, adamın dar görüşünün ve küçücük kafasının ortaya koyduğu, ya da menfaat ortaklığı eden Nurcuların "imâ" ettiği şeylerdir.
Üstelik; 130 parça denen eserlerin hepsi, birbirinin tekrarı gibidir. Tekrarları ayıklasanız, kalınca iki kitap bile meydana gelmez.
Ele alınan konular, şunlarmış, bunlarmış. Onun için "ilmî" demek gerekirmiş. (!)
Eşref Edip'in, Risale-i Nurlarda var olduğunu yazdığı konuları okudunuz. İzin verirseniz burada şöyle bir soru soralım:
Said-i Nursi kitaplarının birçok yerlerinde; eserlerini yazarken, yanında sadece bir Kur'an-ı Kerim bulundurduğunu yazar. Yanında Kur'an-ı Kerim'den başka hiçbir kitabın bulundurmayan bir kimse çok önemli şeyler içine alan bir ya da birçok eser yazarsa; bugünün ilim dünyasında, böyle bir esere, ya da eserlere "ilmî" denebilir mi? Elbette ki, denemez. Hatta yazar, ele aldığı konuların uzmanı, mütehassısı bile olsa yine denemez. Örneğin: Kur'an-ı Kerimi ve İslam ilimlerini çok iyi bilen bir tip doktoru, yanında araştırma ve incelemeyi gerektiren hiçbir malzeme ve hiçbir kitap bulundurmasa da, yalnızca Kur'an-ı Kerim'e bakarak tıp alanında bir ya da birkaç eser yazmaya kalksa, bu doktorun yazacağı eserler, ciddi bir değer taşıyabilir mi?
Öyleyse Said-i Nursi'nin, Kur'an-ı Kerim'den başka bir eser bulundurmadığı halde, örneğin; Atom konusunda yazdığı şeyler nasıl ciddi olabilir?
Eşref Edip de biliyordur ciddi olmadığını, ama menfaati

12 Eşref Edip, Muariz Yazarların İsnatları Hakkında İlmi Bir Tahlil. Şebilürreşad Neşriyatı,
İstanbul, 1965, s.25.

131
için bilmezlikten geliyor ve ciddi olmayan şeylere kendini zorluyor.
Bu kitapçıkta imkân bulsaydık ve sabrınızı da kötüye kullanmaktan kaçınmasaydık; Said-i Nursi'nin zerrelerden, Eşref Edip'in yanlış deyimiyle Atom'dan söz ederken, neler saçmaladığına örnek verirdik. Burada, ama çok uzun, üstelik akıl ve mantıktan uzak şeyleri okutmaktan sıkılıp, belki bırakıp geçecektiniz.
Saçmalıklarla yüklü olan Risale-i Nur'a, ilmilik yanında, kutsallık da vermek için Cifır oyunları yapıldığını, yani harflerden anlam çıkarma yoluna gidildiğini, daha önceki bölümlerde gördük. Harflerden anlam çıkarma işi, nasıl ortaya çıkmış, kimler tarafından icat edilmiştir? Geçmişte bununla kimler uğraşırdı? Bu iş, dinimize uygun mudur? gibi soruların karşılığını bulmaya çalışacağız.
O zaman Said-i Nursi'nin bu konuda kimlerin izinden gittiğini ve böyle bir yola başvurmakla haklı olup olmadığım daha iyi anlamış oluruz.
Harflerden anlamlar çıkarma ve yorumlar yapma işine Hurafilik denir tarihte.
Hurafilik, tarihçi İbn-i Haldun'a göre Büyücülük ve Tılsımcılıktan doğmuştur. Kökü, Yahudi uydurmalarına kadar gider.13
Prof. Fuat Köprülü de, Hurafıliğin doğmasında, Yahudiler tarafından ortaya atılan akımların en başta rol oynadığına işaret eder.14
Hurafilik akımı, kimi eserlere göre bir Tarikat, kimi eserlere göre de bir mezhep olarak ortaya çıkmıştır. Bunun kurucusu da; Horasan'ın Esteraâbâd kasabasından Fazlullah-Un-Naimi adında biridir. Ve 14. yüzyılda yaşamıştır.


12 Eşref Edip, Muariz Yazarların İsnatları Hakkında İlmi Bir Tahlil. Şebilürreşad Neşriyatı,
İstanbul, 1965, s.25.

132
Esterabad'lı Fazlullah, "Allah ve Kainat'ın kendi zatında tecelli ettiğini" ileri sürmüş ve yeni bir Peygamber ilan etmiş kendisini. Yani, "En son Peygamber benim!" demiş. Tabii önceleri kapalı biçimde söylemiş, ortamı bulunca da peygamberliğini açıkça duyurmuş herkese.
Bu adam, Peygamberliğini çevresine aşılamak için, Kur'an-ı Kerim ayetlerinden de yararlanma yoluna gitmiş.
Örneğin, Kur'an-ı Kerim'6& bir (Fazl) kelimesi mi geçiyor? "İşte o benim!" demiş adam ve böylece "fazl" kelimesinin geçtiği bütün ayetleri kendi hakkında yorumlamış.
Terceme-i İbni Haldun, Daı-tu-tıbba Matbaası, Mısır, 1270, s.399-404-555.
İbni Abidin, AHbek Matbaası, İstanbul, 1294, c.l, s. 14; El-eşbah Vennazâir, Matbaa-i Hüseyniyye, Mısır, 1322, s. 153.
Bu noktada Said-i Nursi'yle, Fazlullah arasında büyük bir benzerlik vardır. Çünkü Said-i Nursi de Kur'an-ı Kerim'de gördüğü (Said) kelimelerini kendisiyle ilgili göstermiş; böyle yorumlamıştır. Bunu ileride daha geniş açıklayacağız. Biz şimdi konumuza devam edelim:
Peygamberliğini ilan eden Hurafıliğin kurucusu Fazlullah'a ve ona inananlara göre; Tanrı, Peygamberlere değişik sayıda harf vermiştir.
Örneğin; Hazreti Adem'e 9, Hazreti İbrahim'e 14, Hazreti Musa'ya 22, Hazreti İsa'ya 24, Hazreti Muhammed'e 28 ve Peygamber diye tanıttığı kendisine de 32 harf verilmiş Allah tarafından.
Hurafiler, ayetlerin harflerinden birtakım zorlamalarla sayılar çıkarırlar. Özellikle de 28 ve 32 sayılarının çıkmasına dikkat ederler; yorumlarını da ona göre

12 Eşref Edip, Muariz Yazarların İsnatları Hakkında İlmi Bir Tahlil. Şebilürreşad Neşriyatı,
İstanbul, 1965, s.25.

133
Alıntı ile Cevapla
  #54  
Alt 30-09-2012, 08:51
Neva - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Neva Neva isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 03 Aug 2010
Mesajlar: 14.706

Başarı Ödülü 

Standart

yaparlar. Ayetlerden başka şeyleri de bu biçimde değer-lendirirler. Örneğin; Kelime-i Şehadet'i, Namaz'ı, Oruç'u, Hacc'ı, Zekât'ı da, çıkardıkları sayılarla yorumlamaya çalışırlar. Hatta insanın yüzünü anlatırlarken de sayılara başvururlar. İzniniz olursa bir örnek verelim:
Derler ki:
İnsanın yüzünde, anadan olma 7 çizgi vardır: 4 kirpik, 2 kaş, 1 saç. 7 de babadan gelen çizgi vardır. 2 çene kılları, 2 bıyık, 2 yanaklardaki kıllar, 1 de alt dudaktaki kıl. Hepsi 14 eder. Bunları iki "Yön"le çarpmak gerekir. İki yönden biri "Hâl=Cisim", öteki de "Mahal-Yer"dir. 14, 2 ile çarpılınca da 28 sayısı meydana gelir.
Bu gülünç anlatımlarla varılmak istenen amaç, bir yorum yapmaktır. Yani kendilerine göre, bir yorum yapabilmek için bu kadar oyunlara, sayı bulma çabalarına girişirler.
Hurafılik, fıkıh ve usul-u fıkıh kitaplarının çoğunda, "Haram" olan bilgilerden, sakıncalı çabalardan sayılmıştır.15
Üstelik hurafıliğin, akıl ve bilim yönünden de hiçbir değeri olmadığı, hemen bütün İslam düşünürleri ve bilim adamlarınca ortaya konulmuştur.
Böyleyken Said-i Nursi hurafılik yolunu tutuyor, harfler ve sayılar yoluyla Kur'an-ı Kerim ayetlerini yorumluyor; aynı şeyi bazı eserlerde bulduğu cümleler için yapıyor ve "Cifir yoluyla bu yorumları yapıyorum, bu ilmi bir yoldur" diyor.

15 El-Eşbah Vennazâir, Matbaa-i Hüseyniyye. Mısır, 1322, s. 153.

134

CİFİR NEDİR?
Said-i Nursi'nin başvurduğu ve "ilmidir" dediği Cifir nedir? Bununla Kur'an-ı Kerim ya da herhangi bir eser yorumlanabilir mi? Cifir, islam Ansiklopedisi'nde şöyle tarif edilir: "Harfleri sayıyla değerlendirerek, gelecekten haber vermek."1
Bir eserde de şöyle denir:
"Cifir, rakkamlar, harfler ve sayılar kullanılarak gelecekten ve bilinmeyenden haber vermek iddiasında olan boş bir bilgidir."2
Demek ki, bu bir çeşit Hurafilik'ûr. Hurafıliğin de, kendisini son peygamber ilan etmiş bulunan Fazlullah adında bir adamın yolu olduğu yukarıda belirtmeye çalışmıştık. Ve yine yukarıda bu yolla dini yorumlar yapmanın, bilim açısından hiçbir değer taşımayacağına ve din açısından da, sakıncalı olduğuna işaret etmiştik.
Öyleyse Said-i Nursi'nin kitaplarının büyük bir çoğunluğu Cifir saçmalıklarıyla doludur.
Cifirle Gelecekteki Şeyler Bilinebilir mi?
Ziya Paşa şöyle diyor bu konuda:
"Müstakbele şimdi hükmolunmaz! Gaipteki Cifir ile bulunmaz-"
1

1 islâm Ansiklopedisi, Cefr Maddesi.
2 Türkçe Sözlük (Türk Dil Kurumu'nun), Cifir Maddesi.
Alıntı ile Cevapla
  #55  
Alt 30-09-2012, 08:53
Neva - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Neva Neva isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 03 Aug 2010
Mesajlar: 14.706

Başarı Ödülü 

Standart

135

(Hârâbat)
Yani; gelecek için şimdiden hüküm verilemez.

1 islâm Ansiklopedisi, Cefr Maddesi.
2 Türkçe Sözlük (Türk Dil Kurumu'nun), Cifir Maddesi.

136

Bilinmeyen şey, CifiAe bulunamaz.
Cifır, Kamus'ta da: "...Mugayyebettan haber verir bir ilm-i nâ mevcut" diye anlatılır.3
Yani; "Bilinmeyen ve gizli tutulmuş şeylerden haber verme iddiasıyla ortaya çıkmış, fakat aslında gerçek olmayan ve var olmayan bir ilimdir" demek istenir.
Değerli İslam bilgini merhum Ahmet Hamdi Aksekili de "mezheplerin birleştirilmesi ve bir noktada toplanması" konusundaki değerli eserinde: "Mezahibin tefriki ve bir noktaya cemT'nde; Cifırin kurucusu olarak Hz. Alinin gösterildiğini Muhyiddin İbni Arabi'ye de "Şe-cere-i Numaniye" adlı bir cifır nisbet edildiğini ileri sürenler bu-lunduğunu yazdıktan sonra şöyle der:
"Bunlar şunu ileri sürüyorlar ki Cifır demek, açıkça ya da rumuz yoluyla bilinmeyenlerden haber vermektir. Bunlar ne zaman ki ci-fıri ilim sırasına koymaya kalkıştılar; bu ilmi mertebe itibariyle ru-haniyetten sonra bulunan hurafılik ile adediliğin içine kattılar. Böyle olmakla birlikte, cifirin konusunda ve yorumunda ihtilâfa düştüler. Kimileri, kısa bir yorumla Cafer-i Sadık anlamına geldiğini söylemek gibi saçmalığa düştüler. Kimileri sayılar, harflerle denk düşürme için konulmuş bir ilim olduğunu ileri sürdüler. Kimileri, hurafılik yahut sayılarla terkip kurma yoluyla anlamlar çıkarma amacına dayandığını söylediler. Kimileri daha da geniş yoruma gi-derek cifırle müneccimliğe karıştırdılar ve müneccimlik konularına giren şeylerin, bu konularda yazılanların hepsine birden cifir adını verdiler.
"Bu güruhtan olan bazıları da, cifirin geleceği anlamak için bir yol olduğunu, harf ve sayı rumuzlarını ve buna benzer şeyleri Muhyiddin-İbni Arabi'nin de, kendine nisbet edilen cifır'de yazdığını, fakat insanlar geleceği öğrenerek kafalarını, şuurlarını bozmasınlar diye rumuzların ne olduğunu açıklamadığını, gizli bıraktığını 137
söylüyor ve buna böyle inanıyorlar.
"Şecere-i Numaniye adlı cifiri ben de gördüm. Gerçekten içi, rumuzlarla doluydu. Hiçbir şey anlaşılmıyordu.
3 Kamus, Cifır maddesi.
"Özet olarak belirtelim: Bunların hepsi, asılsız şeylerdir. Çünkü cifır denen şeyle ilgili olarak, geleceği ve bilinmeyeni öğrenme konusunda kendisine başvurulabilecek bir ilme dayanan herhangi bir asıl isbat olunmamıştır. Eğer bu konuyla ilgili bir asıl, bir temel olsaydı; elbette ki bu temel gelişirdi de herkes için ci-fir ilmini tahsil etmek mümkün olurdu.
"Sonra ne gereği var? Zaten Cenab-ı Hak, hiç kimseye gaybdan, bilinmeyenden haber vermek gibi bir ilim bahsetmemiştir. Yalnız büyük Peygamberlerin Ahirette olacaklarla, meleklerle, cinlerle ilgili olarak haberler vahiy yoluyla sabit oldukları için, yalnızca bunlara kesinlikle inanır, bunları kabul ederiz."4
Cifır konusunda Mukaddeme-i İbni Haldun'da, da şu bilgi verilir:
"İslâm toplumlarına hükmedecek devletlerin ve bu devletlerde ola-cak-bitecek şeylerin, Cifır kitabında yazılı olduğunu ileri sürenler var. İleri sürüldüğüne göre, bu kitapta Müslüman hükümdarların başlarına gelecekler de yazılıymış.
"Bunları ileri sürenler, iddialarını ispat edemedikleri gibi, cifır kitabının aslını ve dayanağını kendileri bile bilmezler.
"Bizim bildiğimize göre cifır kitabının aslı ve hikâyesi şöyledir: Zeydiyye taifesinin başkanı olan Harun Bin Said İcli'nin bir kitabı vardı. Bu kitapta yazılı olanların da İmam-ı Cafer-i Sadık'tan aldığını ileri sürüyordu. Kitapta, bütün ehli beytin ve ünlü kimselerin durumları ve hakları da meydana gelecek şeyler geniş bir şekilde anlatılıyordu. Harun İcli'nin iddiasına göre: Bütün bunlar, îmam-ı Cafer-i Sadık'tan ve benzeri ulu kişilerden alınarak yazılmış. Allah
138
vergisi olarak bu ulu kişiler olup bitecek şeyleri bilmiş, keramet yoluyla anlamış haber vermişler... İşte keramet yoluyla elde edilen bu bilgiler, İmam-ı Cafer-i Sadık tarafından bir dana derisine yazılmış. Harun İçli de, o dana derisinden kopye ederek sayfalara geçirmiş, bir kitap haline getirmiş. Ve adına da Cifir Kitabı demiş. Neden bu adı vermiş? Çünkü Arapça'da cifir, dana derisi anlamına gelir. Kitabın aslının, dana derisine yazılı olmasından dolayı, Harun İçli bu adı
4 Memhibin Telfikı ve Bir Noktaya Cem'i, s. 107-108.
vermiş kitabına. Harun İcli'nin dana derisinden sayfalara geçirdiği bu cifır kitabında, Kur'an-ı Kerim âyetlerinin tefsiri ve âyetlerin batını manalarından çıkarılan çeşitli sırların ve acayip durumların çözümleri de yer alıyor.
"Ne var ki, bu kitabın temeli olan dana derisindeki yazıların, İmam-ı Cafer-i Sadık'a ait olduğunu gösteren hiçbir sağlam delil yoktur. Böyle bir kitap sahih bir senedle İmam-ı Cafer-i Sadık'a ulaşmıyor. Üstelik kitabın asıl nüshası, dana derisinde yazılı olduğu ileri sürülenlerin tümü de mevcut değildir. Mevcut olan, sadece delilden uzak parça parça birkaç yazıdır. Bu kitap, İmam-ı Cafer-i Sadık'tan ya da başka bir ulu kişiden çıkma bir şey olsaydı, onlar tarafından yazılsaydı; muhakkak ki, bir senedi, bir.delili olurdu. İşte o zaman inanılabilirdi..."5
İbn-i Haldun Mukaddeme'$lrim bir yerinde de, cifir ve müneccimlik gibi sakat ve sahte yollardan geleceği öğrenme çabalan konusunda da şöyle denir:
"Bilinmelidir ki; İnsanoğlunun özelliklerinden biri de şudur: İnsan, sonunun ne olacağını, ileride başına neler geleceğini ve gelecekte dünyada neler olup biteceğini bilmek, anlamak için can atar...
"Onun için kimileri rüya yoluna başvururlar; dünyada gelecekte olacak şeyleri rüyada görerek anlamaya çabalarlar. Kimileri de, büyücülere, müneccimlere,
139
gelecekten haber verme iddiasında olanlara başvurarak onlardan öğrenmeye çalışırlar. Bazı hükümdarlar, emirler ve kumandanlann da bu yolla gittiği görülüyor ama mu-hakkak ki çoğunlukla zayıf karakterli kimseler bu yöne yöneliyor.
"İşte insanların, daha çok zayıf karakterli kimselerin bu tutum ve özelliklerinden yararlanan birçok açıkgözler türemiş ve kişilerin tutkularını, bu konudaki heveslerini tahrik ederek çıkarma sağlama yoluna gitmişler ve bunu kendilerine meslek edinmişlerdir. Öyle ki; bunlar çarşı pazarlarda kendilerine dükkânlar,
5 Mukaddeme-i İbni Haldun, Dâruttıbâatül Mısırıyye, Mısır, 1274, s.403-404.
işyerleri açmışlar gelecekten soru sorup bilgi alma peşinde olanların sorularını birtakım uydurma zanaatlar meydana getirilmiştir...
"Oysa bu aşağılık zanaatların hepsi de akla, mantığa ve dinimize uymayan, dinimizin haram kıldığı şeylerdir. Çünkü Hazreti Muhammed'in getirdiği din, bu gibi sakat yollarla gelecekten haber verme, geleceği öğrenme saçmalıklarına imkân vermez. Bunları tümüyle yasaklamıştır."6
İslâm Ansiklopedisi'nde de cifır oyunlarının sakatlığı belirtilerek şu açıklama yer alır:
"Şiiler arasında... dünyanın sonuna kadar her şeyi içine alan Batınî, dinî ve siyasî bir bilgi mecmuasına, Hazreti Ali'nin torunlarının sahip olduğu inancı vardır. Ve bu inanç çok eskiden başlayarak gelişmiştir... Hazreti Ali'ye, Kur'an-ı Kerim'in Batınî mânalarını anlatan bir kitap atfederler.. ."7
Bütün bu açıklamalar gösteriyor ki, cifır saçmalıklarının temeli olan uydurma bir cifır kitabı yazılıp Müslüman kitlelere sunulmuş ve kitapta yazılı olanların da gerek Hazreti Ali gerek Cafer-i Sadık tarafından yazıldığı ileri
140
sürülmüştür. Gerçekteyse, ne Hazreti Ali ne de Cafer-i Sadık, cifirle ilgili birşey yazmamışlar. Bunların hepsi uy-durmadır. Böyleyken, Said-i Nursi Sikke-i Tasdik-i Gaybî adlı kitabında: "Hazreti Ali'nin Celcelutiyye diye bir kasidesi olduğunu ve kasidenin, baştan sonuna kadar ebced hesabı ve cifirle telif edildiğini, Cafer-i Sadık ve Muhyiddin İbni Arabi'nin de cifirle uğraştıklarını, bu alanda hesaplar yaptıklarını, kitaplar yazdıklarını" iddia eder.8
Daha doğrusu, asılsızlığı İslam düşünürlerince ve bilim adamlarınca kesin olarak ortaya konmuş olan çürük iddiaları, kendine destek edinmeye çalışır. Ve böyleyken cifir oyunlarına sapmasını ve bu oyunlar yoluyla kendisini ve kitabını kutsallaştırmaya yeltenmesini haklı göstermeye çabalar.
Said-i Nursi, cifir oyunlarının "makbul" olduğunu ileri sürerken saydığı saçma deliller arasında şu iddiaya da yer verir:
"Beni İsrail alimleri, Kur'an-ı Kerim'deki Elif, Lam, Mim, Kaf, Ha, Ya, Ayn, Sad gibi harfleri işitmiş, ebced hesabıyla cifıre vurmuşlar ve Peygamberimize gelerek; senin ümmetinin ömrü azdır demişler. Peygamberimiz de başka surelerin başlarındaki mukattaat harflerini okumuş ve işte bunlarda var; demek ki benim ümmetimin ömrü az değildir demiş."9
Yani bu da gösteriyormuş ki, cifir ve ebced hesaplarını Peygamberimiz de kabul ediyormuş.
Said-i Nursi, cifirin "makbul" olduğuna, bunu birinci delil olarak gösteriyor.
Oysa Mukaddeme-i İbni Haldun'da, bu, garib ve zayıf bir hikâye olarak nitelendirilir. "Böyle bir hikâye doğru olsa bile, ebced ve cifir yoluyla, söz konusu edilen mukattaat, yani sure başlarındaki harfler yorumlanamaz.
141
9 Aynı kitap, s.77.
10 İslâm Ansiklopedisi. Cafr ve Ebced maddeleri.
142
Peygamberimiz, sırf Yahudilere ümmetinin ömrünün kısa olmadığını anlatmak için öyle demiş olabilir... Ebced hesabı yoluyla yorum yapanlar halk arasında bulunuyorsa da bu, bir delil ve hüccet olamaz" denir.
Said-i Nursi'nin, cifıri makbul göstermek için ileri sürdüğü hikâye, yani İsrailoğullanmn cifir yoluyla hesaplar yapıp Peygamberimize sorular sormaları gerçekten olmuş bir şey kabul edilse bile; bu, cifir lehine bir delil sayılamaz. Tersine; Cifirin beni İsrail uydurmalarından olduğunu gösterir. Nitekim, İslâm Ansiklopedisinin Carf maddesinde ve Mukaddeme-i İbni Haldun'un 402. sayfasında açıklandığı gibi, bazı araştırmacılara göre; Cifir, eski Yahudi uydurmalarından başka şey değildir. "Orta Çağ Yahudilerinin, tasavvufla uğraşanları, uhud-u kadim tefsirinde" aym çeşit cifir saçmalıklarını kullanmışlardır.10
Cifir oyunları kim tarafından nasıl ortaya atılırsa atılsın hiçbir dini ve ilmi değer taşıyamaz. Bunu, bilim adamları böyle ifade ettikleri gibi; fıkıh ve usul-u fıkıh kitaplarında da böyle olduğu belirtilir.
Kısacası; Cifir diye bir ilim yoktur. Bu yolla gelecekten haber vermek, hem kuru bir iddiadır; hem de dinimiz açısından sakıncalıdır. Öyleyse cifir yoluyla Kur'an-ı Kerim tefsir edilemez.
Cifır yoluyla herhangi bir yorum yapılamayacağı, bir zamanlar Said-i Nursi tarafından da ifade edilmişti. Said-i Nursi bir Risalesinde bakın ne diyordu:
"Bu cifir işi, meraklı ve zevkli bir iş olduğu için; insanı, gerçek görevinden uzaklaştırır, boş yere meşgul eder. Bir kere bu, La yelemül'gaybe illallah yani: Gaybı Allahtan başkası bilmez âyetine karşı edep dışı bir davranıştır. Sonra, imam ve Kur'anın temel gerçeklerini, kesin delillerle halka anlatmak, cifır ilmi gibi gizli bilgiler

9 Aynı kitap, s.77.
10 İslâm Ansiklopedisi. Cafr ve Ebced maddeleri.
Alıntı ile Cevapla
  #56  
Alt 30-09-2012, 08:54
Neva - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Neva Neva isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 03 Aug 2010
Mesajlar: 14.706

Başarı Ödülü 

Standart

142

yoluna başvurmaktan yüz derece daha iyi olur. Çünkü; yapılacak kutsal görevde, imam ve kur'an-ın gerçeklerinin dile getirme işinde kullanılması gereken kesin deliller, kötü maksatlara âlet edilmelere meydan vermez. Oysa cifir gibi, güçlü temellere dayanmayan gizli bilimler, kötü maksatlar için kullanılmaya çok daha müsaittirler."11
Said-i Nursi bir yerde cifır yoluyla Kur'an-ı Kerimi tefsir ederken; başka bir yerde de işte böyle diyor. Demek ki, ilk zamanlar Said-i Nursi'nin görüşü buydu. Cifir yoluna gitmeyi, "Gaybi Allahtan başkası bilmez" anlamındaki ayete karşı "edep dışı" sayıyordu. Yani demek istiyordu ki: "Bir yandan âyette: Gaybı Allah'tan başkası bilemez buyururken; öte yandan: Gaybdan haber verme işi olan cifir yoluna sapmak ve cifır'le Kur'an-ı Kerim'i tefsir etmeye kalkmak, âyete karşı açık bir saygısızlıktır."
Evet Said-i Nursi bu görüşte görünüyordu ve bunu ileri sürerken haklıydı. Gerçekten de cifir ve benzeri yollar, kötü maksatlar için kullanılmaya elverişlidir. îman ve Kur'an-ı Kerim gerçeklerini ortaya koymak için kesin deliller varken, sağlam hiçbir temeli olmayan cifir yoluna başvurmak doğru bir tutum değildir. Üstelik Kur'an-ı Kerimin "Gaybı Allah'tan başkasının bilemeyeceğini" belirten ayetine karşı bir saygısızlıktır.
Peki ama, aynı saygısızlığı Said-i Nursi'nin kendisi neden yapmıştır? Said-i Nursi gibi ikiyüzlü bir tutum izleyenler için Kur'an-ı Kerim'de bir soru vardır: Bakara Suresi'nde; "Siz başkalarına iyi yolu gösterir de kendinizi unutur musunuz?" buyurulur. Biz de soralım:
Said-i Nursi, cifır yolunun sahteliğe müsait temelsiz bir yol olduğunu ifade etmişken; sonra doğrudan doğruya kendisi bu yola neden sapmıştır? Kesin delillerle Kur'an-ı Kerim ve iman gerçeklerini ortaya koyma yoluna gitmenin

9 Aynı kitap, s.77.
10 İslâm Ansiklopedisi. Cafr ve Ebced maddeleri.


143

daha emin yol olduğunu söylerken, kendisi bu yolu neden izlememiştir?
İzninizle biz cevap verelim:
Said-i Nursi cifır yoluna saptı. Çünkü; kendisinin de kötü maksatları vardı; kendisini ve kitabını kutsallaştırmak, kendisini Peygamber mertebesine, kitabını da Kur'an-ı Kerim derecesine çıkarmak yani öyle göstermek istiyordu.
Bu arzusuna ulaşmak için de Cifır Yolu tam elverişli bir yoldu. Bu yolla istediği sahtekârlığı yapabilirdi: "Kur'an'm falanca âyeti, Peygamberin falanca hadisi, Hazreti Ali'nin falanca kasidesi, Abdülkadir Geylâni'nin ve Muhyiddin İbni Arabi'nin falanca beytleri, filanca sözleri; benden ve kitabımdan söz ediyor..." diyebilirdi. İşte Said-i Nursi onun için bu yola, Cifir oyunlarına dört elle sarılmıştır.
144
SONUÇ
Said-i Nursi, Kur'an-ı Kerim ayetlerini, Peygamberimizin hadislerini, Ulu kişileri kendine alet etmekten çekinmeyen, Fazlullah Naimi gibi Peygamberliğini ilan etmiş kişilerin izinden giden, hiç kimsenin tenezzül etmeyeceği kadar riyakâr ve gösterişe sapan ikiyüzlü bir kişidir. Yazık ki, onun bu durumunu, Nurcuların çoğu bilememektedir.
Risale-i Nur, Said-i Nursi tarafından birtakım menfaatperest kişilere yazdırılan, Kur'an'm Tefsiri olarak gösterildiği halde; birkaç suresinin bile tefsiri olmayan, üstelik saçmalıklar, mantıksızlıklarla dolu olan bir tekrarlar, hurafeler bütünüdür. Risale-i Nur'da. öyle cümleler yer alır ki; nerede başladığı ve-nerede bittiği bilinmez. Daha doğrusu Risale-i Nur hep bu gibi cümlelerden ibarettir. Ağdalı, bozuk ve anlaşılmaz bir üslupta yazılmıştır. Cümlelerin kapsadığı fikirler, Kur'an-ı Kerim ayetlerine,-Peygamberimizin hadislerine, din büyüklerinin görüşlerine ve bütün bunların yanında akıl ölçülerine tamamıyla aykırıdır. Çoğunlukla eskiden söylenegelmiş, fakat çürütülmüş ve ilmi bir değer taşımadığı ispatlanmış şeyler yazılıdır.
Nurcuların ileri gelenleri, yani yönetici durumunda olanları, işin içindeki sahtekârlığı bildikleri halde, sırf menfaat sağlamak için Risale-i Nur'daki deli saçmalarını, Müslüman halka birer dini öğüt, hatta kutsal birer metin olarak göstermektedirler. Bunlar, Said-i Nursi'yi Peygamber derecesinde, Risale-i Nur'u da Kur'an-ı Kerim mertebesinde göstermek için, üstadlarından aldıkları talimatı aynen yerine getirmeye çalışmaktadırlar. Bu
145
konuda akıl almaz sahtekârlıklara bile girişmekten çekinmemektedirler. Ve ancak bu şekilde taraftar toplayabilmektedirler.
Onun için Nurculuk denen akım; dinimizin hiçbir şekilde kabul etmeyeceği, üstelik yurtseverliğe, ilme ve akla da aykırı olan bir akımdır. Kısacası; dinini, milletini seven; akıl ve ilim ölçülerine inancı olan şuurlu bir Müslüman Nurcu olamaz. Bilmeden Nurcu olmuş temiz yürekli ve imanlı kimseler de Nurculuktaki sahtekârlığı öğrenir öğrenmez bu akımda kalamaz.
Alıntı ile Cevapla
  #57  
Alt 06-01-2018, 22:46
megalanya megalanya isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 06 Jan 2018
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12
Standart

Nurculuk ve İslam, birbirlerinden çok farklı iki dindir. Nurculuk ayrı bir dindir, İslam ayrı bir dindir.
Alıntı ile Cevapla
  #58  
Alt 13-05-2018, 06:08
tolonbey tolonbey isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Oct 2008
Mesajlar: 369
Standart

İşte böyleee,


İslam derki,DİN AKIL işi değil NAKIL işidir.İslam USU(aklı)kabul etmez.
ÖRDEKALİ derki,müslümanın fazla akla gereksinimi yok çünkü kuranda herşey var.
Ne var kuranda,muhammede garı ayarlama ayatları dışında
Alıntı ile Cevapla
  #59  
Alt 23-05-2018, 16:08
Karanlıktan aydınlığa Karanlıktan aydınlığa isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Jul 2017
Mesajlar: 498
Standart

şeriatcıların asıldığı,dışlandığı,arapça ezana bile tahammül edilmeyen bir ortamda ciltlerle şeriatı islamı savunduğun kitapları yazmana niye izin verilsin ?
hapisler,sürgünler ...hangi arada yazdın bu kitapları ?

...yazmalarına göz yumduklarına göre dönemin şeriat düşmanları belli ki said nursi 'yi tehdit unsuru olarak görmemişler.bilakis çıkarları bile olabilir,hatta olmalı,aksi halde islamı,şeriatı savunduğu o kırmızı kaplı sarı sayfalı kitabları yazmalarına,çoğaltmalarına ,okunmasına niye izin versinler...

şimdi akledenler düşünsün niçin izin verildi bu adama diye ve said nursi' nin kahramanlaştırılmasının ardında ki gerçekler neydi ?

''senin derdin ne biliyor musun cevap yetiştirmenin seni büyük adam yaptığını sanıyorsun''
Alıntı ile Cevapla
  #60  
Alt 07-06-2018, 15:25
Think Atheist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Think Atheist Think Atheist isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 05 Jun 2018
Mesajlar: 45
Standart

tolonbey´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
İşte böyleee,


İslam derki,DİN AKIL işi değil NAKIL işidir.İslam USU(aklı)kabul etmez.
ÖRDEKALİ derki,müslümanın fazla akla gereksinimi yok çünkü kuranda herşey var.
Ne var kuranda,muhammede garı ayarlama ayatları dışında
Bir kitabın kurallarına göre ve emirline göre yaşarsan ahlaksıda olursun vıcansızda olursun katil de olursun ve bu vicdanını hiç rahatsız etmez çünkü dediğine göre herşey kitapta var ve düşünmeye gerek yok.Sen insana özgü olan düşünceyi bastırıyorsun bu doğana karşı bir şeydir YÖNETİLİYORSUN ROBOTSUN! (sen diyorumda inananları kast ediyorum)

Konu Think Atheist tarafından (07-06-2018 Saat 15:34 ) değiştirilmiştir. Sebep: Edit
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Nurculuk islamın içinde bir tarikatmıdır yoksa yeni bir dinmi? xcan İslam 19 08-08-2012 22:17
Islamist Muslumanlik evrensel-insan İslam 80 12-10-2010 19:24
Muslumanlikta Dogan Bir Bebegin Islam Ve Muslumanlik Sorumlulugu Ne Zaman Baslar? evrensel-insan İslam 42 16-04-2010 04:35
İslam, Nurculuk ve Said Nursi pante İslam 61 22-04-2009 22:00
şeyh sait= saidi nursi=nurculuk=fethullahcılık İslam 24 21-12-2005 13:48

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 18:16 .