IV-KİTABULLAH: ALLAH'ın Bilgisi Kavramı
Bireysel Hayat’ın Devamlılık Yasaları Anlamında Kader: Kitabullah
“De ki: ‘Bizim başımıza asla kitabullah’tan/Allah’ın bizim için yazdığından başka bir şey gelmez. O bizim yüceler yücesi Efendimiz’dir; o halde iman edenler yalnızca Allah’a güvensinler.” (Tevbe,9/51.)
kitabullah: Allah’ın takdir ve onayından geçmeyen hiçbir iş insanın başına gelmez: Hadid,57/22.
A-Kitabullah Teriminin Kur’an’daki Anlam Çerçevesi
B- Levhi mahfuz-Kitabullah ilişkisi
“her şey yazılı bir kitapta’dır” ayeti Kainatta hiçbir tesadüfün olmadığını, Yüce Allah’ın bilgisi dışında hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceğini ifade etmektedir. Hiçbir şeyin tesadüfi olmaması, her şeyin belli kaide ve kurallara bağlı olarak gerçekleştiği anlamına gelir; yoksa “değişmez” karakterli yasalarla yönetilen toplumsal alanda irade olmadığı manasına değil.
Bu bağlamda Yüce Allah’ın otoritesinde hiçbir boşluk olmayan bir ilah oluşu –yarattıklarını yönetirken denetiminde hiçbir aksaklığa meydan vermemesi- ile insanların yaşam sahası olan Toplumsal alanı iradeli eylemlere uygun biçimlendirmesi arasında bir zıtlık yoktur. Bu iki hakikat arasında zıtlığa meydan verilmemesi gerektiğine ilişkin çok sayıda Kur’an ayeti vardır.
Yaş kuru her şey bütün ayrıntısıyla bir kitapta mahfuzdur.6/59.
Peygamberimizin güzîde arkadaşları da Yüce Allah’ın mutlak egemenliği ile insanoğlunun iradeli oluşu arasında bir zıtlık görmemiş olacaklar ki, bu konuda Rasulullah’a kafa karışıklığını önlemeye yönelik sorular yöneltmemişlerdir.
B-Cebr İle İhtiyar Arasında Fertlerin Kaderi
“İnsan hem mecbur hem de sorumludur” demek mümkün değildir. Çünkü tutarlı ve çelişkisiz bir kitap olan Kur’an’dan birbirine zıt iki görüşün çıkması olası değildir.
Kur’an çelişkisiz bir kitaptır: 4/82,18/18,39/1,28,47/24.
Bireylerin kaderi hususunda temelde iki kutup ortaya çıkmıştır: Cebr taraftarları, hürriyet taraftarları
Bu çelişkinin iki tarafı da doğru olamaz. Çünkü akidevi meselelerde ihtilaf rahmet olamaz. Aksi takdirde nasıl Allah’ın ipine sarılıp birlikte şeytan ve askerlerine karşı mücadele edilecektir?
23/53: habulllah
Hadislerden insanın kaderinin cebr sonucu olduğunu iddia eden rivayetlere de, insan eylemlerinin kendi özgür istem gücü ile oluştuğunu söyleyen rivayetler de vardır.
Önceden bilmenin insanı belli bir çizgiye mahkum ve mecbur ettiğini iddia eden hadislere bu konudaki en meşhur olanını örnek verelim:
“İnsan cehennem ehlinin amelini yapar.......cennete bir zir’a kaldığında kitap onun önüne geçer......girer..Buhari,7/210
Müslim, 3/2036. İbn-i Mace,1/29.
İnsanın sorumluluğunu esas alıp Kaderiyye’den olanlar bu ümmetin mecusileridir” (Ebu Davud, 5/66, İbn-i mace,1/35.
Küfrün anahtarı kaderi yalanlamaktır.
Yazıcıoğlu, s.40.
İnsan hürriyetini ve eylemlerin ihtiyara tabi oluşunu vugulayan hadislere bir örnek vermek gerekirse:
Adamın biri peygamberimize geldi. Temiz bir ilaçla tedavi olmanın Allah’ın kaderinden bir şeyi çevirip çeviremeyeceğini sordu. Peygamberimiz ona şöyle cevap verdi: “Tedavi olman da Allah’ın kaderindendir.” ( Tirmizi,4/453.)
1-) Cebr
Cebr; bir eylemi iradeli bir şekilde değil de mecbur olunduğu için yapmaktır. İlahi takdirlerin cebr şeklinde yorumlanmasının tarihi temelleri Emeviler Dönemi’ne kadar uzanmaktadır. Emevi halifelerinden Ca’d b. Dirhem ve Cehm b. Safvan “bütün fiiller cebr sonucudur” diyerek dönemin siyasal sistemini haklı çıkaracak bir ideoloji ortaya atmıştır. Buna göre Hakk Teala Yezid’in icraatlarını istese değiştirecek güçtedir; değiştirmediğine ve izin verdiğine göre halkın iktidarın yanlışlarını düzeltmeye çalışması, emri bil ma’ruf nehyi anil münker yapması boşunadır. Çünkü her şey ezelde alınyazısı ile tespit edilmiştir; ne kadar istense de bunun dışına çıkılması mümkün değildir.
Cebr ve irca akidesi ile halkı uyutan sultanlar mevcut düzenlerin Allah’ın bir takdiri olduğu, kaderin sonucu olduğu yalanını bol bol yaymışlardır. Tıpkı eski zamanlardaki müşriklerin “Allah’tan başkasına kulluğu öngören ve hiçbir tutarlı esasa dayanmayan” yaşam biçimlerini ilahi iradenin bir eseriymiş gibi telakki edip kitlelere takdim etmelerinde olduğu gibi.
Aşağıdaki ayetlerde hiçbir kötülüğün Allah’a nisbet edilemeyeceği beyan edilmektedir; bu sebepledir ki, zulümle sömürüyle sürdürülen hiçbir insani düzen/sistem bu sizin
kaderiniz deme hakkına sahip olamaz:
“Ve (bunun içindir ki) ne zaman utanç verici bir iş işleseler, ‘biz atalarımızı da bu işi yapar bulduk, hem Allah emretmiştir bunu bize’ derler hemen. De ki: ‘Allah asla utanç ve tiksinti verici işleri emretmez. Siz yoksa hakkında hiçbir şey bilmediğiniz bir şeyi mi Allah’a yakıştırıyorsunuz.” (Araf,7/28.)
“Allah’tan başkasına tanrısal nitelikler yakıştıran kimseler: ‘Eğer Allah dileseydi’ diyorlar, ‘ne biz ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye kulluk etmez, O’nun buyruğu hilafına hiçbir şeyi yasaklamazdık.’ Onlardan önce gelip geçen kafirler de tıpkı böyle demişlerdi...” (Nahl,16/35.)
İnsan fiilerinde icbârı savunanlar kendi yaptıkları kötülüklerin ve kendi hazırladıkları tuzakların sonuçlarını Allah’a fatura etmeye kalkmaktadırlar.
Eşariler kulların fiillerinde mecbur olduklarını iddia etmişlerdir.
Bu iddialarını ise Yüce Allah’ın sonsuz kudretini vurgulayan ayetleri öne çıkararak kanıtlamaya çalışmışlardır.
Nesefi Eş’ari’yi tenkit ettiği eserinde onun, cebri savunup ihtiyarı reddeden görüşlerinden dolayı Ehli Sünnet dışında olduğunu söylemiştir. M. Said Yazıcıoğlu, Maturidi Ve Nesefi’ye Göre İnsan Hürriyeti, Akid yay. Ankara,1988, s.67.
Allah’ın Kadir Oluşu’nu Vurgulayan Ayetlerin Yorumu:
Kadir-i Mutlak bir İlah Olarak Allah :
6/11,107,117, 8/17,18/23-24,28/68,37/96, 76/30, 81/26-29.
İnsana dileme özgürlüğü vermiş olması Allah’ın kudretinden hiçbir şey eksiltmez. Çünkü bu hürriyeti kendisi vermiştir; dilediği zaman da -imtihan sürecini sona erdirerek- Kıyamet’e hükmederek alabilir. Çünkü irade hürriyetinin insana verilmesi dünya hayatındaki imtihan hakikatiyle alakaldır.
Kadir kelimesi hem güçlü kudretli olmayı ifade eden hem de, bunun bir ölçüye göre yapıldığını gösteren K-D-R kök harflerinden türemiştir. Ki, kader de aynı kökten türemiş bir kelimedir.
Kör Talih/ Felek Vurmuş Neyleyim Mazereti
Mekke müşrikleri kendi içinde bulundukları durumun suçunu Adaletinden hiçbir kusur bulunmayan Allah’a yüklemeye kalkışmışlardır. Böylece kendi sorumsuzluklarına hem mazeret sunmuş olmakta hem de Rabbimizin adaletini sorgulamaya kalkmış olmaktadırlar: 6/148-149,16/35,93,10/99,11/118,42/8,43/20,
2-) İhtiyar Ve İnsan Hürriyeti
İhtiyar cebr’in aksine seçme gücü demektir.
İnsanın iradeli bir varlık oluşu, iki tercihle karşı karşıya oluşuyla ilintilidir: Hayır ve Şer; Kötülük ve iyilik. Bu iki seçenekten hangisini seçeceğimizi demek için hayatı yaratan Yüce Allah insanın kendi kaderi hakkında sınırlı bir söz oluşuna izin vermiştir.
Kaderin cüzi bir bölümünü insan davranışlarının belirlediğini söylemek olayların Yüce Allah’ın bilgi ve inisiyatifi dışında gerçekleştiğini iddia etmek manasına gelmez. Öte yandan iradenin mutlak bir cebr altında olduğunu iddia etmek, irade yoktur demektir; dolayısıyla sorumluluk doğuran bir eylemlilik de yoktur demektir.
İnsan hürdür, programlandığı şekilde işleyen robot gibi kurulmuş bir varlık değildir.(Kur’andili,6/4093.)
Yaptıklarından sorumlu bir varlığın eş zamanlı olarak özgür de olması gerekir. 3/182,8/51,22/10,41/46,
Peki iradenin ve seçim gücünün sınırı neresidir?
İradenin sınırlarına ilişkin bir çok tartışma yapılmıştır. Bunlardan İkbal’in görüşü şöyledir: .....” İkbal, idtd,112.
Muhammed b. Numan Kadiri’l-Mutlak olan Allah’ın “insanın fiilerini takdir etmeden önce bilemeyeceğini” iddia etmiş ve şöyle demiştir: “eğer kullarının fiilerini önceden bilseydi onları imtihan etmesi anlamsız olurdu” (Kur’an Dili, 5/3765.)
Hişam b. Hakem, Hakim-i Mutlak olan Rabbimizin “hadiselerin meydana gelmesini vukuu esnasında bilebileceğini” iddia etmiştir.
Bu görüşler insanın hür bir şekilde fiilerini icra etme hakkını savunayım derken Allah Teala’ya alan ve sınır takdir etmeye kalmak manasında yorumlanmaya çok elverişlidir. Çünkü Allah sanki koyduğu kaidelerin cenderesinde sıkışmış, eli kolu bağlı bir varlık olarak tahayyül edilmiştir. (Aydın Mehmed, Din Felsefesi, s.90)
İnanları sınırlı bir iradesinin bulunduğunu kabul eden Maturîdîler “kullara fiillerinin yaratıcısı denemez” görüşündedirler. Maturidi, Tevhid,225.
Yüce Allah dilememizi dilemiştir; isterse engelleyebilme gücüne sahiptir. Fakat adaletli olması engellemesini engeller. (Hakdini, 8/5626)
Bireysel Ve Toplumsal İrade’yi Vurgulayan Ayetlerin Yorumu
İrade ile meişet/bir şeyi dilemek eş anlamlı kelimelerdir. (Ragıb İsfehani, Müfredat 271.)
Yüce Rabbimiz insanlar için iki yol yaratmıştır; bu iki yoldan birini seçme konusunda da insanları öz benliklerini tercihte bulunabilme hürriyeti ile donatmıştır. 64/2,76/3,91/8,9,10, 73/10.
İnsanların tek tek hatta toplumlar ve halklar olarak iradeli oluşunu vurgulayan onlarca ayet vardır.2/256,8/53,13/11,18/29,33/72,53/39.
3-) Allah’a Şer Nisbet Edilir Mi?
Sonsuz merhametli olan Yüce Allah kullarının şer işlemesinden küfre düşmesinden razı değildir.
39/7.
İnsan yaşamında ortaya çıkan iyilik ve kötülüğün faili insanlardır –her ne kadar yaratıcısı Allah olsa da- bu yüzden sonuçların da o eylemlerin sahipleri sorumludur.
2/143,4/1,18/11,29/11,50/19,83/10-12. İnsanın değişmez karakteri iki eğilimli olarak yaratılmış olmaktır: 64/2,76/3,91/8-10.
Fakat buradan hareketle şer ve hayrı iki ilah tarafından yaratıldığını ileri sürmek doğru değildir. Şerri takdiri ve Allah tarafından yaratılması şer değildir. (Maturudi, Tevhid,311.)
Çünkü iyilik de kötülük de hepsi Allah’tandır: 4/78-79.
C- Ecel
1-Ecel’in Kur’an’daki Anlam Alanı
Ecel; müddet süre anlamına gelir. (Ragıb, 11)
Ecelin terim anlamı da sözlük anlamına uygundur: Bir şeyin yaşam süresi, ömrü, hayatta kalma müddeti. Tüm varlığın eceli Allah katındaki bir kitapta yazılıdır: 35/11.
Her şeyin ecelinin bir kitapta yazılı olduğunu cebr anlamında yorumlamak mümkün değildir. Çünkü ecelin ne zaman kapımızı çaldığının bir önemi yoktur. Hem önemli olan ömrün uzunluğu kısalığı ne kadar olursa olsun bu süre içinde güzelce iman edip salih ameller işleyerek erdemli bir şekilde emanet olan canı teslim etmektir.
İlahi denetim altındadır ve Kainatta Yaratıcı’dan habersiz O’ndan izinsiz hiçbir gerçekleşmez; tesadüf yoktur.
Herkesin bir ömrü vardır; sonsuza dek yaşaması mümkün değildir: 21/34,4/78,55/26.
Her canlı ölümün acı yüzüyle ve tatlı hüznü ile –hayat nimetine karşı nankör veya kadirşinas oluşu oranında- karşılaşacaktır.
3/185,21/35,29/57.
Her şeyin bir eceli vardır; hiçbir şey tesadüfen hayatta kalmaz.
Hem hayatiyeti devam ettirme yasaları anlamında hem de toplam ömrü anlamında Ecel, Kadîr olan Allah’ın tüm varlığı denetim ve kontrolü altında tuttuğu O’ndan habersiz ve izinsiz hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceğini ifade eder.
Her şeyin ecelini Allah takdir eder: 46/3,30/8,13/38.
Güneş, Ay gibi kozmik varlıkların gök cisimlerinin eceli: 13/3,31/29,35/13,39/5.
Toplumların da, bir an ileri alınamayacak ve geri döndürülemeyecek -tıpkı fertler gibi- ecelleri vardır: 7/34,10/49,15/5,23/43.
İnsanın eceli ertelenebilir mi?
Bireylerin ecellerinin Allah’ın elinde oluşuyla ilgili ayetlerin yorumu:
6/60,128,7/34, 10/49, 11/104, 63/11. 14/10,44, 15/5, 16/61, 20/129, 23/43, 29/5,53,35/45,39/42,42/14,71/4.
Toplumların ecellerinin Allah’ın elinde oluşuyla ilgili ayetlerin yorumu:
7/34,10/49,15/5,16/61,23/43,
Maktul eceli dolmadan mı ölmüştür?
İnsan öldürmek suçtur: 4/92,-93,5/30-33,
D- Allah’ın Alîm Sıfatı
1-) Allah’ın Alîm Sıfatı Ve İnsanoğlunun Sınırlı Algılama Yeteneği
“her şey yazılı bir kitaptadır” tesadüf yoktur anlamına gelen bu ilahi hakikat, ancak ve ancak insanoğlunun haddini bilmesiyle anlaşılabilir.
Allah’ın alîm sıfatına çeki düzen vermeye kalkan kadim müşrikler ve modern ateistler şöyle sormaktadırlar: “Allah’ın isteseydi doyuracağı kimseyi biz mi doyuracağız?”
Kadim müşirkler Dehr’e/zaman’a bağlanmışlardır. Eşyada bir anlam varsa onun da Dehr olduğunu iddia etmişlerdir; bu bağımlı değişkene ilahlık seviyesinde değer atfetmeleri, onları “ateşe sürükleyen zanları”ndan kaynaklanmaktadır:
“İnsanın sorumsuzluğunu ispatlamak ve “mutlak” sıfatını verdikleri maddeden başka her şeyin “boş” olduğunu ispatlamak için modern ateistler ise şöyle sormaktadırlar: “madem tanrı önceden her şeyi biliyordu, neden dünyada insanlık alemi için bir sınav alanı inşa etti?”
Hem kadim hem de modern müşriklerin temel yanılgısı, yaratılmış alemleri/mekanı ve zamanı mutlak, Allah’ı ise izafi kabul etmelerinden kaynaklanmaktadır.
Bu nedenle neyin mutlak neyin izafi oluşunun ortaya konulması, suyun üzerindeki köpük gibi olan bu sanal iddiaların çürütülmesi için elzem gözükmektedir. Kur’an’da “madde ve zamanın” illetli olduğunu, dolayısıyla bu eksiklikler üzerine bina edilen her şeyin yıkılmaya mahkum olduğu sarih bir şekilde beyan edilmektedir.
Müşrikler yalancı-sanal ilahlarının, değer verdikleri felsefe ve ideolojilerinin nasıl da birer gölge varlık olduğunu Ahiret Günü’nde yakînî olarak bileceklerdir
3/35.
6/22-24.
16/87.
Mutlak bir gerçekliği olmayan zamana ve madedeye gönül verenlerin sonu bitmeyen bir azap diyarına kapatılmaktır.
İnsanın kaderi mevzûunu Allah’ın ilmi açısından değil, insanın sorumluluğu açısından ele almak gerekir. Çünkü Allah’ın bilme yeteneğinin sınırlarını idrak edecek istidat hiçbir insanda yoktur. Yüce Rabbimiz bizim için bir sınır çizmiştir; bu sınırı aşıp bir şeyleri kavrama ve eyleme imkanı elde edebilmemiz mümkün değildir.
İnsanın tüm fiillerinin daha önceden Allah tarafından bilinmesi cebr olarak yorumlanamaz. Çünkü sonsuz merhametli olan Allah kendi iradesi ile insanoğluna fiilerini hür bir şekilde gerçekleştirebileceği bir hayat olanağı sunmuştur.
Allah’ın önceden bilmesinin, insan eylemlerine ilahi bir icbarın olduğuna yorumlanabileceğini savuna düşünürler de vardır: (Mehmet Aydın, Din Felsefesi,s.3.)
Ne zaman ve hangi olayların vukuunda insanın başına belalar, musibetler geleceğini Yüce Allah önceden bilir.4/62,42/30
Musibetlerin ne zaman insanın başına musallat olacağına ilişkin iki ilahi yasa şudur: Birincisi, kendi işlediği fiillerin sonucu olarak....57/....Hadid..
İkincisi ise bir sınav alanı olan yeryüzünde kulunu Yaratıcı’nın denemek istediği için: 2/155-156.
2-) Allah Külli Olanları Bilir De Cüzî Olanları Bilemez Mi?
Ezelden bir şeyi bilmenin neliğine ilişkin olarak Muhammed İkbal Rahman Suresi 29.ayeti gündeme getirmiştir.
Bknz. İslami Düşünce'nin Yeniden Teşekkülü . S.76.
Yüce Allah’ın önceden bilmesine sınır koymaya kalkmak son derece yanlış sonuçlara gitmeye mahkum olan bir görüştür.
Her şeyi önceden tespit ve tayin eden Yüce Rabbimizi en küçük bir ayrıntıdan habersiz saymak O’nun uluhiyet hakkına tecavüz anlamına gelecektir.
Önceden Bilir:
17/77
33/38,62
35/43
48/23
3-) Kur’an’da Zaman
Kur’an’da insanın içinde bulunmak zorunda olduğu zaman’ın mutlak bir olgu olmadığı bir çok ayette beyan edilmektedir. İnsan gerçekte çok kısa olan bir süreyi çok uzun, gerçekte çok uzun olan bir süreyi çok kısa olarak hissedebilmektedir.
Rü’ya Meseli
Üçyüz dokuz yıllık uyku: 18/11-19.Ashabı kehf
Yüzyıllık uyku:2/259.
Bizim için milyarlarca sene olan bir zaman dilimi Allah için “kün/ol!” diyecek -hatta daha da az- kadar bir süreyi ifade etmektedir. Kainatın yaratılışından Kıyamet’e kadar geçen bir süre Allah için sadece bir ân’dır. Alîm sıfatı bağlamında Yüce Rabbimiz yaşanmış olayları da, yaşanan olayları da yaşanacak olayları da en ince ayrıntısında kadar bilir. Çünkü O, geçmişi, anı ve geleceği sarıp kuşatandır. Tüm zamanı ve mekanı sonsuz kudreti ve ilmiyle kuşatan Allah için geçmiş, gelecek ve şu an birdir.
Dünya Hayatı:
23/112-113.Koskoca bir ömür insana sanki bir saat gibi gelir.
Berzah’ta –mezarda- Geçen Süre:
Mezarda yüzyıllardır yatan bir kişi bile yeniden diriltildiğinde bu süreyi çok azmış gibi hissedecektir.
10/45: gündüzün bir saati kadar süre
17/52: dünyada çok az bir süre kaldık.
Gayb Alemi- Şuhud Alemi
Cebrail ve meleklerin Arş’a ulaşma zamanı dünya zamanıyla elli bin yıldır:
Mearic,70/4.
Şuhud aleminin eceli/ömrü: 32/5.
a-2) Allah İçin Zaman’ın Anlamı
Zaman ve mekanın Allah’a -illetli olgular olduğu için- nisbeti imkansızdır. Çünkü Allah zamanı mekanı sarıp kuşatır; zamandan mekandan münezzehtir. Onların içinde değil, üzerindedir; aşkındır.
22/47: Allah katında bir gün dünya yılıyla bin yıl gibidir.
Bizim için gelecek zamanda olacak olaylar, Kur’an’da sanki olup bitmiş gibi anlatılmaktadır. Mesela bütün Ahiret diyalogları mazi/geçmiş zaman kipinde ifade edilmiştir.
Ay yarıldı: Sur’a üfürüldü:
18/53
39/68-74
50/21
69/16
76/12-13
79/36
83/34
gece gündüz ateşe sunuldu: 40/46
Bunun hikmeti şöyle izah edilebilir:
Birincisi, mazi filler Arapça’da bir şeyin kesinliğini, mutlaka gerçekleştiğini, gerçekleşmekte olduğunu ve gerçekleşeceğini ifade eder. İkincisi, Yüce Allah için bir çok zaaflar, hastalıklar, illetler taşıyan zaman’ın bir önemi yoktur. Yüce Allah bütün zamanların üzerindedir; her şeyden aşkındır. Yüce Rabbimiz tüm olayları kendisi açısından zamansız olarak dilemiştir; O bizim bağlı bulunduğumuz göreceli zaman’a bağımlı değildir. Her şey O’nun bilgisi dahilindedir, en küçük detaylar dahi O’nun denetimi dışına çıkamaz.
10/61.
Allah’ın Alîm sıfatını sorgulamaya kalkan müşrik insanlar
zaman’ın ve onu algılayan ben’in mutlak olduğunu vehm ederek onulmaz bir yanılgı içine düşmüştür. Oysa zaman ve onu algılayan ben bir bilineni bir başkası ile anolojiye tabi tutarak düşünebilmektedir. Biz insanlar öncül bilgimiz olmayan hiçbir konuyu anlayabilme yeteneğine sahip değiliz. Sonradan öğrendiklerimiz hep önceden bildiklerimize kıyasen bilgi haline gelmektedir.Eğer kıyaslayacak öncül bilgimiz yoksa, bir bilginin husule gelmesi de söz konusu olamaz.
Zaman’ı da beynimizde önceden oluşmuş hayaller arasında bağlantı kurmayı başarabildiğimiz oranda doğru algılayabiliriz. Öncül bilgide varolan sorun kadar, yeni biliginin algılanması esnasında da sorun meydana gelecektir. Kısacası, zamanı mekanı algılayabilmemiz hafızamızda varolan önceki bilgilerin doğruluğu oranında anlam kazanabilmektedir. “ben otuz üç yaşındayım” cümlesinin anlamlı olabilmesi için, geçen senelere dair hafızamda bir bilgi birikiminin olabilmesi şarttır.
Bir ân’ı bir başka ân ile kıyaslamadan zaman tasavvuru oluşturamayan insanların kendi sınırlı yeteneklerini bilerek hareket etmeleri, zaaflarıyla birlikte fikir yürütebildiklerinin idrakinde olmaları lazımdır. Aksi takdirde boyundan büyük işlere girişerek kendini tanrılık makamında görüp, bir ilahmış gibi tümceler kurmaya kalkışabilir.
Kader hakkında soru sorulmasını yasaklayan rivayetleri bu konunun bir yönüyle –te’vili yönüyle- daima karanlık kalmaya mahkum oluşunu ifade ediyor olsa gerek.
Kaderle ilgili soru sorulmasını yasaklayan hadislerden bazıları için bkz. İbn. Hanbel, Müsned, cilt:II, s.178.
4-) Zaman Ve Mekan’ın İzâfîliği
İnsandaki zaman duygusu renk duygusu gibi görecelidir. Eğer siyah olmasa beyazı, sarı olmasa yeşili, kırmızıyı tefrik edemeyiz. Bu sebeple renklerin algılanması özneldir. Aynı şekilde zaman’ın algılanışının da öznel oduğunu İzafiye Teorisi sahibi Alber Einstein şöyle izah etmektedir:
“Bireyin yaşantısı bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş gibi görünür. Bir dizgeden hatırladığımız olaylar ‘daha önce ve daha sonra’ ölçüsüne göre sıralanmış gibidir. Bu nedenle Birey için “ben zamanı” ya da “öznel zaman” vardır. Bu zaman kendi içinde ölçülemez. Olaylarla sayılar arasında öyle bir ilgi kurabilirim ki, büyük bir sayı önceki bir olayla değil de sonraki bir olayla ilgili olur.” (Lincoln Bernett, Evren ve Einstein, Varlık yayınları, İstanbul, 1980, s.52-53.)
Nasıl renk, biçim gibi olgular algılayana bağlı olarak anlam kazanıyorsa, zaman gibi olgular da bilince bağımlı olarak anlam kazanabilmektedir. Bilinç ise bağımlı bir değişkendir; çevre şartları tarafından belirlenir.
Bir rengi renk yapan ışık hareketleri ve onun diğer renklere göre durumudur. Öyleyse ışık ve diğer renkler olmadığında hiçbir renk algılanamaz. Rengi ayırt edecek bir gözü olmayan için rengin bir anlamı yoktur. Fakat bu renkleri olmadığı anlamına da gelmez. Kimi için vardır kimi içinse yoktur.
Aynı şekilde zaman da herkesin aynı şekilde algılayabildiği bir olgu değildir. Uykudaki ile uyanık, evin içindeki ile dışardaki, karanlıktaki ile aydınlıktaki, mutlu ile mutsuz zamanı aynı şekilde algılayamaz; herkes içinde bulunduğu duruma göre zamanı anlamlandırır.
Bütün algılama şekillerin ortak paydası zaman’ın bir olgu olduğu şeklindedir. Fakat mutlak değil izafi bir olgu. Buradan hiçbir şekilde zamanın olmadığı sonucu çıkmaz.
Zamanın hızı, bir cismin hızına ve çekim merkezine uzaklığına göre değişmektedir. Hız arttıkça zaman kısalmakta, daha ağır ve yavaş ilerleyerek sanki durma noktasına yaklaşmaktadır.
Kur’an’da bütün edebi sanatlar gibi mecaz da kullanılmaktadır. Fakat mecazın nerede başlayıp nerede bittiği konusunda abartılı bir yaklaşım içinde olanlar, içinden çıkılmaz bir Batınîlik batağına saplanma riski taşımaktadırlar.
Sadece lafzî bağlamdan tamamen kopmadan, metnin ilk anlamını dikkate alan yaklaşımlar, mistik savruluşlardan kendilerini kurtarabilirler. Aksi takdirde son derece açık, anlaşılır bir nass bile Zâhirîlik suçlaması karşılaşır ve içinden çıkılmaz bir bataklığa gömülme ihtimali yorumcunun peşini bırakmaz.
Zaman’ın bir algılama biçimi olduğu hakikati, mutlak bir göreceliğe de elvermez. Çünkü yanlış anlaşılma ihtimalleri olsa da “zaman” bir gerçekliktir. Fakat zanni bir gerçekliktir. Zanni olması mutlaklık içermediğini ifade eder; ancak tamamıyla da sanal olduğunu göstermez. Çünkü zaman Harsî –aslı asdarı olmayan bir şey- değildir.
5-) İzafî Olan’a Üfürülmüş Olan’ın Anlamı Nedir?
Vahiy indirilmiştir
İnsan’a ruh üfürülmüştür
Bu ruh sayesinde izafi olan dünya hayatında mutlak hakikati kavrama yeteneği kazanmıştır.
Madde ve zaman Materyalistler’in iddia ettikleri gibi, mutlak değildir; illetlidir. Öte yandan çeşitli kusurlar taşımasına rağmen yaratılmış alemler mükemmel bir işleyişe, kusursuz bir yönetime sahiptir. Demek ki, izafi bir hakikati bulunan zaman ve mekanın Mutlaka bir yöneteni vardır.
6-) Zahir İle Batın Arasındaki Denge
İki yürüyen insan meseli:
Biri çocuk yaşta diğeri olgun bir insan bin metrelik mesafeyi yürüyor olsunlar. İkisinin bu mesafeyi algılayış tarzları, birbirinden farklı olacaktır. Çocuk küçük adımlar attığı için mesafeyi diğerine göre daha uzun hissedecek, öteki ise çocuğa göre daha kısa zannedecektir. Burada kesin olan şu ki; bin metrenin algılanışı insanların sahip oldukları yeteneklerine göre değişmektedir. Fakat zamana ve mekana izafi değil de mutlaklık vasfı veren Materyalistler’i eleştirelim derken, bu mesafenin üzerinde bulunduğu mekanı ve geçen zamanı inkar etmek bir başka handikapı doğurmaktadır: hakikatin hiçbir şekilde kavranamayacağı, anlaşılamayacağı, dolayısıyla hiçbir hakikatin olmadığı vehmi. Bu iflah olmaz bir Bâtınîlik’tir.
Mutlak Zahiriliğin handikapı Materyalizm iken Mutlak Batıniliğin handikapı ise, maddenin göreceliği gerçekliğini inkardır. Bu ise maddi bir alemde gerçekleşen “insanın imtihanı” hakikatinin yara almasına yol açmaktadır. Çünkü Batınilik’te güvenilir hiçbir hakikat kalmamakta, her şey buharlaşıp uçmaktadır.
İdealizm’in ünlü filozofu Platon eşyaya/maddeye en fazla “gölge” değeri vermektedir.
Maddeyi inkar yerine maddenin göreceli algılanışı
Tüm nesneleri, -bir başka deyişle insanları ve içinde bulundukları mekanı, içinde yaşadıkları zamanı algılanan bir gölgeler dünyası saymak, her şeyin anlamsızlaşmasına yol açabilecek handikaplar içermektedir. Çünkü hiçbir güvenlir sabite kalmamakta, ben ve içinde bulunan her şey güvenilirliğini yitirmektedir. Hayatta varolan her şeyin mutlak bir izafilik taşıdığını iddia etmek, işi “hiçbir hakikat yoktur” demeye vardırır ki, bu da yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi bir şeydir. Materyalistler’in “madde mutlaktır, başka hiçbir hakikat yoktur” demeleri gerçeği idrak etmede bir ifrat örneği ise; Batınîler’in “her şey izafidir, mutlak olan bir şey yoktur” demeleri de tefrit örneğidir.
Zaman ve mekanın izafi oluşu demek, bunların hiçbir gerçekliği bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Kur’an’dan konuyla ilgili iki kavramı karşılaştırmak, meramımızın anlaşılması için yeterli olacaktır: Zan, hars.
Hars:
Zaman ve mekanı tümüyle inkar, bu iki değişkene bağımlı olarak yaşayan insanoğlunun görece hakikatini de inkar anlamına geleceğinden beraberinde içinden çıkılmaz handikapları getirmektedir.
Fıtratımızda yer alan mutlak hakikati kavarama yeteneği ve bir “ruh” olan ilahi vahiy; Allah dışındaki her şeyin izafi olduğunu, birer imtihan vesilesi olduğunu Kur’an’dan okumaktayız. Bu bağlamda kendi öz nefsimiz, mallarımız, eşlerimiz, çocuklarımız birer imtihan vesilesidir; bağlanıp tapınılması gereken değerler değil.
Kur’an olarak bir araya getirilmiş nübüvvet vahyinin “ruh” sıfatıyla anılır.
|