
26-03-2006, 22:49
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Re: Örnek İnsan Mevlana
Aslında başlangıçta bu tartışmanın iki ayrı başlık altında yapılmasının daha iyi olacağını düşünmüştüm. Ama öyle ki artık başlıkları ben de karıştırır oldum. Başka bir topic'de Moğollar ve İslamiyet ilişkisine girmiştim. Ancak tartıştığımız konu birçok yönden ilginçlikler taşıyor. Alevilik, Bektaşilik, Ahilik, fütüvvet ilke ve esasları gibi konuşları da anlamamız gerekiyor.
Cihangir Gener'in Ahilikle ilgili uzunca bir yazısı var ve konumuza ilişkin kısmını buraya aktaracağım.
Ezoterik-Batıni ekollerin bu topraklar üzerindeki en çok etki bırakmış bir kolu olan Ahi’liğin ne olduğunu anlamak için önce, bu müessesenin köklerinin nerede olduğunu görmek gerekir.
Ezoterik-Batıni ekollerin en önemli kaynaklarından birisi olan Mısır, Halife Ömer döneminde İslamiyet ile karşılaştı. Bu dönemde her yönden zayıflamış bulunan Mısır’ı işgal etmek Müslümanlar için hiç de zor olmadı. Zayıf krallık, güçlü Müslüman orduları karşısında derhal teslim oldu. Mısır’ın, Hıristiyan ve Yahudi olan azınlığının dışında eski çok tanrılı inanırlarının tamamı İslamiyet’i kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak ayakta bir müessese vardı. İskenderiye Okulu. Halife Ömer, bu ezoterik okulun, daha önce pek çok yıkım ve yangınlardan geçmiş *kütüphanesini yakınca okul da dağıldı. Ancak, buradaki bilginler, İslamiyet’in içerisindeki muhalif kanadı, Ali yandaşlığını seçerek, hem Müslüman görünümü kazandılar, hem de kendi inançlarını İslamiyet’e adapte ederek, bu inancın yaşamasını sağladılar. Böylece İslamiyet içerisindeki Tasavvuf müessesesi doğmuş oldu. Bu bilginler Müslümanların işgal ettiği tüm topraklara yayıldılar ve İslamiyet’in Ortodoks Sünni kanadı zayıflamaya başladığı anda kendi öğretileri doğrultusunda pek çok devletin kurulmasına da ön ayak oldular.
İşte bu devletlerden birisi olan Fatımi’ler M.S. 909’da Mısır’da kuruldu. Adını, Hz. Muhammed’in kızı ve Ali’nin karısı olan Fatma’dan alan Fatımi’ler, dönemin en yaygın Batıni ekolü olan İsmaililiği örnek alarak, *tamamen Batıni inançlı bir devlet oluşturdular. Fatımiler, İsmaililiğin 6. derecesine sahip kardeşlerden kurulu bir meclis tarafından yönetiliyordu. Bu meclislerin başında 7. dereceye sahip İsmaili şeyhleri devlet başkanı konumunda yer alıyorlardı.
Fatımiler, Sünni inançlı Müslümanların saldırılarına karşı koyabilmek için, Mısır’lı eski sanatkar loncalarını ihya ettiler ve yarı askeri bir örgütlenme ile loncaları kalkındırdılar. ‘’İzciler’’ anlamına gelen ‘’Fütüvvet’’ adı altında, genç İsmailili sanatkarlardan kurulu muazzam bir askeri güç oluşturuldu. Diğer Batıni örgütlenmelerde olduğu gibi Fütüvette de derecelere dayalı bir sistem esastı. İsmaililik 7 derece iken, Fütüvvet 9 derece üzerine örgütlendi. Fütüvvet teşkilatının ilk derecesi Nazil, ikincisi Tim Tarik, üçüncüsü Meyan Beste derecesi idi. 4. derece Naip Vekili, 5. derece Nakip ve 6. derece de Baş Nakip dereceleriydi ki bu derece müntesiplerinin en önemli görevleri askeri örgütlenmeyi düzenlemek ve her türlü töreni yürütmekti. 7. derece saliklerine kardeş anlamına gelen ‘’Ahi’’ adı verilirdi. Türk’ler arasında yaygınlaşan Fütüvvetin yan kuruluşu Ahiliğin, adını bu kaynaktan aldığı sanılmaktadır. Fütüvvet içinde Ahi’lerin görevleri şeyh yardımcılığı mertebesindeydi. 8. derece, her biri kendi teşkilatının başında olan şeyhlerin derecesi idi. 9. derece ise, tıpkı İsmaili örgütlenmesinde olduğu gibi sadece bir tek kişiye, şeyhlerin şeyhine verilirdi. Tüm Fütüvvet teşkilatının lideri olan ve sadece devlet başkanı konumundaki Şeyh el Cebel’e karşı sorumlu olan bu kişinin ünvanı ‘’Şeyhüssüyun’’ idi. Diğer Batını ekoller gibi Fütüvvetin öncelikli amacı, saliklerini İnsanı-ı Kamil yapmaktı. Olgun ve mükemmel insan olmak için bu 9 basamaktan geçmek gerekiyordu. Bu kuruluş sistemi daha sonra, Selahhattin Eyyubi döneminde Sünni Müslümanlarca da benimsendi ve aynı adlı örgütlenmeyi Sünnilerde uyguladı. *
Bundan sonraki bölümde bu fütüvvet teşkilatının Selçuklu ve Osmanlı'da nasıl Ahilik, sonra Gedik şeklinde biçimler aldığına değiniliyor. Tekrar kuruluş dönemine geçildiği yerden öykümüze devam edebiliriz.
Şimdiye dek ele geçen ve Çobanoğlu tarafından yazılan en eski Türkçe fütüvvetnamede, Ahi zaviyelerinde uygulanan kurallar ortaya konmuştur. Bu fütüvvetnameye göre Ahilere tarih, önemli kişilerin, bilginlerin yaşam öyküleri, tasavvuf, Türkçe, Arapça, Farsça ve edebiyat öğretilirdi. Bir kişi ahi olmadan önce sanat, ticaret ya da bir meslek sahibi olmak zorundadır. Bu uğraşılardan hiçbirinde çalışmayan kişi ahi olamaz. Çobanoğlu fütüvvetnamesinde, manaların, kendilerinden başkalarına *gizli olduğu ve bu manalarda, ‘’başkalarını bırak bize yönel’’ dendiği görülmektedir. Çobanoğlu fütüvvetnamesinde, yola girme (fütüvvetciliğe katılma) şed kuşanma töreninde, şakirt ağzından nakibin okuduğu icazet tercümanlarının, hemen hemen aynen Bektaşi nefeslerine benzediği dikkati çekmektedir. Bektaşilerde tercüman, dua demektir. Türkçe tercümanlarda ahilik yoluna katılanların, diğer Ahi aşıklarına hizmetkar olacağı ifade edilir ve Şed (kuşak) müridin beline bağlanırken üç düğüm vurulur. Fütüvvetnamelerde, Alevi-Bektaşi etkisi açıkça kendini göstermektedir. Bu fütüvvetnameye göre de fütüvvetin temelini tasavvuf oluşturmaktadır.
Bektaşiliğin yanı sıra, Batıni doktrinin Anadolu’daki diğer kurumlaşması, Ahilik örgütü vasıtasıyla meydana gelmiştir. Mısır fütüvvet örgütü Türkler arasında Orta Asya da yaygınlaşmış ve ‘’Ahilik’’ adını almıştır. Anadolu’ya Yesevi dervişleri ve İsmaili Daileri ile birlikte gelen Ahiler, meslek örgütü mensubu olmaları nedeniyle kırsal alanlardan ziyade, şehirlere yerleştiler. Anadolu Ahilerinin örgütlü bir güç haline gelmelerini Horasan erenlerinden bir Yesevi olan Ahi Evren Veli sağlamıştır. Bu; onun lakabıdır. Onun tam künyesi Nasıruddin Mahmut B. Ahmet’tir.(1171-1262). 1220’li yıllarda Moğolların, Türk Harzemşahlar ülkesini yakıp yıktıkları sırada oralardan Anadolu’ya gelmiştir. Ahi Evren, Anadolu’ya geldikten sonra Konya’ya gitmiş ve orada, Mevlana Celaleddin Rumi’nin can dostu Şems Tebrizi’ye biat ederek tasavvuf dersi almış ve bir derviş olmuştur. Konya uleması bu halden gücenmiş, Ahi Evren de ulemaya ve sultana gücenerek Kayseri’ye gitmiş, Debbağlık’la geçinmeye başlamıştır. Ancak ardında, Selçuklu başkenti Konya’da *çok güçlü bir örgüt bırakmıştır. Şems Tebrizi’nin öldürülmesinden sonra, Mevlana’nın en yakın dostu konumuna, Ahi Evren’in sağ kolu olan Sadrettin geçmiş ve bu dostluk neticesinde Mevlevilik ve Ahilik gibi iki Batıni ekol Anadolu’ya damgasını vurmuştur. *
Ahi Evren yüzyıllardır savaşçılık ve dini-ahlaki bilgiler vermekte büyük ve önemli görevler yerine getirmiş bulunan fütüvvet teşkilatından ve fütüvvetnamelerden yararlanarak Ahi teşkilatını kurmuştur. Ahi Evren yaşadığı dönemde ahlakla sanatın ahenkli birleşimi olan ahiliği öylesine itibarlı duruma getirmiştir ki, bu kurum yüzyıllar süresince bütün esnaf ve sanatkara yön vermiş, onların işleyişini düzenlemiş, yeniçeriliğin kuruluşunda, Hacı Bektaş törenleriyle birlikte önemli rol oynamış, devlet adamları bu kuruluşa girmeyi şeref saymışlardır. Ahi olmak için bir meslek ya da sanat sahibi olma zorunluluğu yoktur. Ahi zaviyelerine işçi ve çıraklardan başka, öğretmenler, müderrisler, kadılar, hatipler, vaizler, emirler, yani bölgenin saygılı ve ulu kişileri devam ederdi. Ahiliğe kabul şartı, iyi ahlaklılık, yardım severlik ve cömertlik olduğundan teşkilata girenler, temiz, ahlaklı ve iyilik sever kişilerdi. Ahiler arasından yüksek sırada yöneticiler, tabipler, valiler, komutanlar, müderrisler ve kadılar yetişmiştir.
Ahi Evren’in şeyhliği altında Ahilik teşkilatı kısa sürede tüm Selçuklu şehirlerine yayılmış ve Babailer isyanı sırasında Batınilere elden gelen tüm yardımı yapmıştı. Ahiler, daha sonraki dönemlerde de kendilerine en yakın kişiler olarak Alevileri, Bektaşileri ve Mevlevileri gördüler. *Osmanlı devletinin kuruluşunda Ahiler oldukça önemli bir rol oynadı. Bazı kaynaklar, devletin kurucusu olan Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’nin ve 3. sultan 1. Murat’ın Ahi teşkilatı üyesi olduklarını belirtmektedir. Ancak Osmanlı devleti genişlemeye ve imparatorluğa dönüşmeye başlayınca sultanlar, kendilerinden önceki Türk yöneticilerinin yolunu seçmiş ve kitleleri yönetmekte yöneticilere daha fazla *imkan sağlayan Sünni tarikatlara girmişlerdir. Ahilikte temel ilke, örgüte üye olanların kesin eşitliğidir. Üyelerin hepsi birbirinin kardeşidir. Ancak, aşama bakımından küçükten büyüğe doğru sonsuz bir saygı vardır. Ahiliğe girecek olanlarda belirli nitelikler aranır. Üyelik için kişinin örgüt bünyesinden birisi tarafından önerilmesi zorunludur. Küçültücü işlerle uğraşanlar, çevresinde iyi tanınmayanlar, örgüte kötü söz getirebileceği düşünülenler Ahi olamazlar. Örneğin insan öldürenler, hayvan öldürenler (kasaplar), hırsızlar, zina ettiği ispatlananlar örgüte katılamaz. Kasapların insan öldürenler ile aynı kategoriye konulması Batıni inançtan kaynaklanmaktadır.
Bundan sonraki bölümler Ahiliğin detaylarına ilişkin. Metnin tümünü okumak isteyenler için
http://historicalsense.com/Archive/ahilik_1.htm
Aktarmanın bu noktasında bir tartışma açılabilir artık. Mevlevilik, Ahilik, Bektaşilik aynı batıni ekolden besleniyorlar. Mevlevilik ve Ahilik birbirlerine zıt ekoller midir? Yada Ahiler Moğollara karşı savaşmayı savunan, Mevleviler ise teslimiyetçi akım mıdır?
Yahu işin açığı, bu üç akım da (Mevlevilik, Alevilik, Bektaşilik) İslamiyet'in Türk versiyonu değil mi? Sünni olan Arap, Şii olan da Fars versiyonu değil mi? Bizimkiler gericilikten kırılan Arap versiyonunu baştan beri kabul etmemişler aslında. Arapların en görkemli zamanında kabul ettiremedikleri anlayışı, körü körüne Kuran, kitap, kara taş putperestliği, 4 karı, kadınları 2 metre geriden kara çarşafın içinde yürütmek bizim kültürümüze uymamış arkadaş.
Haa, bu türk İslam versiyonlarından Alevilik zulme daha çok başkaldıranı, Mevlevilik daha tevekkülcü olanı. Olabilir, bu akımlar arasındaki tartışma bitmez. Bektaşilerle Aleviler arasında da farklılıklar var. Ama hiçbiri Arap İslamiyeti kadar gerici ve yobaz değiller.
|

26-03-2006, 22:52
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
|
|
Re: Örnek İnsan Mevlana
Barış Kardeşim ;
Muhakkak ki Mevlana'nın da eleştirilecek tarafları vardır.
Bu nereden baktığınıza bağlıdır.
İslam penceresinden farklı , ateist pencereden farklı eleştirilir.
Eleştirilmediği takdirde zaten , bir gariplik var demektir.
Çünkü ortada farklı bir felsefe var.Diğer düşüncelerin eleştirmemesi mümkün mü?
Ancak eleştiriler felsefe konumundan çıkıp kişiselleştiği ve gerçek dışı isnatlara , yalanlara başvurulduğu takdirde çirkinlik oluşturur.
Diyelim ki ben Marx'a karşıyım.Görüşlerine katılmıyorum.Fikirlerini tartışacağım yerde ;
" Marx Yahudidir.Türk düşmanıdır.Eşcinsel olduğu rivayet edilir.Fransız casusudur gibi saçma sapan iddialar ve iftiralar da bulunursam bu yakışık almaz.
Düşünürlerin , liderlerin putlaştırılıp dokunulmaz kılınması , insanın fikir özgürlüğünü de yokeder.
Sol siyaset içinde bu yoğun bir şekilde yaşanmıştır."Marx dediyse , Lenin yazdıysa doğrudur" Onların yazdıkları , söylediklerinde asla yanlış olmaz şeklinde , farklı sol görüşlerin önüne engel çekilmiştir.Bu hala böyledir.
Ben bu açıdan bir Mevlana'cı veya Atatürk'çü veya başka bir şeyci değilim.
Görüşlerimin temellerini oluşturan 1-2 kişi değil , bir çok kişidir.Peygamberlerden de , Sokrat , Aristo ve Platon'dan da , Farabi ve İbni Sina'dan da , Mevlana'dan , Yunus'tan , Arabi'den , Voltaire'den , Spinoza'dan , White Head'den de , Hegel'den , Marks'dan ve Atatürk'den de aldıklarım , kattıklarım vardır.
Tüm görüşlerini alıp karıştırırsanız tabi ki çorba olur.Ama her büyük düşünürün ve liderin örnek alacağınız doğru taraflarını bulabilirsiniz.Bir kişiye bağlandığınızda ise tüm yanlışları , eksikleriyle kabullenirsiniz ki bu sizi tamamlamaz , çizginizi yanlış oluşturabilirsiniz.İnançlı da olsanız , inançsız da olsanız dinde , siyasette , sosyal yaşamda bu böyledir.
Balarısının binlerce çiçekten yaptığı bala benzer bu.Tek çiçekten balın fayda ve lezzetine nazaran , binbir çiçekten olan bal çok farklıdır..Tavsiye ederim.
|

26-03-2006, 23:10
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 21 Sep 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 1.149
|
|
Re: Örnek İnsan Mevlana
Sen neye inandığını ben de senin ne olduğunu bilmiyorum.Aşure gibi bir adamsın...
|

26-03-2006, 23:13
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
|
|
Re: Örnek İnsan Mevlana
Aspartam kardeşim;
Yine krizin mi tuttu.
Geldiler mi yoksa?
Bu da geçer , rahat ol..
|

26-03-2006, 23:39
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Re: Örnek İnsan Mevlana
İzninizle bir alıntı daha yapmak istiyorum. Bu sefer Alevilik ve tasavvuf anlayışlarının tarihi üzerine bir çok çalışma yapmış olan İsmail Kaygusuz'un konu hakkındaki değerlendirmesini aktaracağım. Böylece fütüvvet teşkilatlarının oluşumundan daha somuta, konumuza Mevlana'ya doğru ineceğiz. Kaygusuz'un * Faili Meçhul Bir Siyasal Cinayet Kurbanı Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) – Şems'in Tarihsel, İnançsal ve Siyasal Sorunlarının Çözümü Üzerine Bir Deneme adlı çalışmasının sonuç bölümü. Ancak bir şey ilginç, Şems-i Tebrizi Hacı Bektaş Veli'nin de hocası, ilginç değil mi?
Alevi-Bektaşi araştırmacıları da, "Vilayetnâme"yi temel alarak, Şems'in Hacı Bektaş Veli'nin halifelerinden olduğu ve onu "baş ile git başsız gel" diye ağır bir görevle Mevlana'ya gönderdiğinde ısrarlıdırlar. Oysa Şemseddin ondan en az 30 yaş büyük ve tersine Hacı Bektaş'ın eğitilip yetiştirilerek bir batıni velisi, bir kutb olmasında büyük emeği vardır.
Buyrun sonuç bölümünü birlikte okuyalım:
*Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) bir batıni İsmailidir. Ancak sıradan bir İsmaili değil; Şems (Güneş), Şems-i Tebriz (Tebriz'in Güneşi), Şemseddin Tebrizi (Tebrizli din güneşi), Şemseddin Muhammed, Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar, Pir Şemseddin el-Tabriz vb. farklı isimler, İsmaili İmamları soyundan bir Huccet ya da baş Dai makamında bulunan bir sufi, mutasavvıf düşünür ve bir dava adamıdır. Aynı zamanda onu, yaşamının değişik devrelerinde yönetici, siyaset adamı, askeri komutan ve bir diplomat olarak görmekteyiz...
Eski ve yeni Sünni-Şii yazarlar, araştırmacılar ise Şems'in, kendilerinin bağlı bulundukları mezhep ve tasavvufi tarikatlarlarından (Şii, Şafii / İşari, Hanefi / Mevlevi vb.) birinden olduğunu göstermekten çekinmemişler. Onu batıniliğinden ve Alamut İsmaililiğinden koparmak için çok büyük çaba harcamışlardır.
Daha önce bizim de aralarında bulunduğumuz Alevi-Bektaşi araştırmacıları da, "Vilayetnâme"yi temel alarak, Şems'in Hacı Bektaş Veli'nin halifelerinden olduğu ve onu "baş ile git başsız gel" diye ağır bir görevle Mevlana'ya gönderdiğinde ısrarlıdırlar. Oysa Şemseddin ondan en az 30 yaş büyük ve tersine Hacı Bektaş'ın eğitilip yetiştirilerek bir batıni velisi, bir kutb olmasında büyük emeği vardır. O bir batıni Dai'si olarak, Alamut İsmaili İmamının Huccet'i ya da baş Dai'si olan Şemseddin Muhammed (bin) Hasan İhtiyar'a bağlıydı. 1224'de Hacı Bektaş onunla tanışırken 18 yaşından küçüktü. Çok büyük olasılıkla Şems'in korumalığında, bir Kuhistan kalesi olan Şahdiz kalesindeki Abdulmalik Attaş (ölm. 1107) tarafından kurulmuş İsmaili medresesinde ya da 1257 yılında yakılıp yıkılmadan önce, yaklâşık 200 bin ciltlik kitaplığı bulunduğu söylenen Alamut kalesinde batıni eğitimini tamamlamıştı.
Araştırmalarımız Şemseddin Tebrizi ile 1224-1226 yılları arasında Kuhistan eyaleti İsmaili valisi (muhtaşim'i) Şemseddin Muhammed (bin) Hasan İhtiyar'ın aynı kişi olduğu düşüncesine götürdü. Bu olayın üzerinde hiç durmamış görünen İsmaili tarihi araştırmacıları, her nedense Tebrizi'nin öldürüldüğü tarihlerde 7-8 yaşında bulunan Pir Salahaddin oğlu Pir Şemseddin Muhammed Sebzavari (Multani Taparazi) ile Şems Tebrizi'nin aynı ya da farklı kişilikler oldukları üzerine çok sayıda yazılar döktürmüşlerdir. Zaten aynı kişi olmaları olanaksızdır; buna rağmen Hind kıtasında ve Orta Asya İsmaili toplulukları arasında Pir Şemseddin'in Şems Tebrizi olarak adlandırıldığı, birbirine karıştırıldığı konusuna -araştırmacıların çoğu aynı kişi olmadıklarını vurguladıkları halde- akılcı ve anlamlı çözümler getirilmemiştir. Bunun yolu da, geleneksel söylemlerin ve kaynakların verdiği doğrudan ve dolaylı bilgileri yorumlayarak, Şemsi Tebrizi ile Alamut İmamları ve Alamut yönetimiyle sağlam bir köprü kurmak ve Hind ve Sind'deki dava etkinliklerini araştırmaktan geçer. Biz bu yolu seçtik; Alamut İmamı Celaleddin Hasan'ın büyük oğlu olan Şemseddin Muhammed'in kırk yaşlarındayken Kuhistan valisi olarak atanması kadar doğal bir durum olamazdı. Açıklayıcı bir belge olmamasına rağmen, 1227'den itibaren aynı Şemseddin Muhammed'in Hind ve Sind bölgelerinde yıllarca İsmaili dava etkinliklerini çok etkili bir biçimde yürütmüş olduğuna inanıyoruz. Eğer böyle olmasaydı, 14. yüzyılın ilk çeyreğinden, ikinci yarısının başlarına kadar yerli dillerde söylediği binlerce ginan (beyitler) ve garbi'leriyle (şarkılar) inancın propagandasını yapmış ve keramet olarak günümüze gelmiş etkinlikleriyle gönüllerde taht kurmuş; ayrıca soyundan gelen Pir'lerle davayı kuşaklar boyu sürdürmüş Pir Şemseddin Muhammed Multani'den (ölm. 1356) sonra, hâlâ İsmaili halklarının toplumsal belleğinde Şemsi Tebrizi kalır mıydı?
Ayrıca ilk post-Alamut İmamı Şemseddin Muhammed'in (1257-1310), Tebriz'deki yerli sufiler tarafından Şemsi Tebrizi olarak tanındığı görülmektedir. Pir Shihabuddin Shah (ölm. 1884) "Khitabat-i Alliya" (Tehran, 1963, p. 42) kitabında şu açıklamayı yapıyor:
"Tebriz'de yaşayan Şemseddin Muhammed yerli halk tarafından, yakışıklı görünüşünden ötürü, güneşle karşılaştırılıp, güneşe benzetildi; böylece ona 'Tebriz'in Güneşi' denildi. Bu adlandırma Mevlana Celaleddin'in (batıni) öğretmeni Şemsi Tebrizi ile onun arasında karışıklığa neden oldu, fakat gerçekte onlar daima farklı kişilikler idi"
1244 yılında Şemseddin Muhammed bin Hasan Tebrizi'yi artık Konya'da görüyoruz. Üç yıl sonra ansızın, kimseye birşey söylemeden 11 Şubat 1246 tarihinde ortadan kayboluyor Şems Tebrizi. Alamut İmamından aldığı buyruk üzerine son olarak bir diplomatik görev yerine getiriyor; Alamut Nizari İsmaili devleti ve Bağdad Halifeliğinin elçilik heyetinin başında iki eski Kuhistan mustaşim'i olarak Şemseddin Muhammed ve Şihabuddin, birlikte Mogol başkentinde 24 Agustos 1246'da toplanan Kurultay'a katılıyorlar.
Ancak bu son yüklendiği siyasal ve diplomatik görevin içeriği, yeni Mogol Hanı Guyuk (ölm. Nisan 1248) tarafından düşmanca karşılanması yüzünden, Şems'in kendi sonunu hazırladı. Bir yıl dört ay sonra sonra Konya'ya geri dönen Şemseddin Tebrizi 1247 sonunda ya da 1248 yılı başlarında; kendilerine menşur (yarlıg) verip Rum'a Sultan olarak atamış olan Guyuk Han'a yaranmak için, Rukneddin Kılıçarslan III'ün veziri Bahauddin tarafından katlettirilmiş ve olay "faili meçhul bir cinayet" olarak tarihe geçmiştir. Bu çalışmayla olayın 754 yıldan beri korunmakta olan gizeminin bir kıyısından çok ince bir gedik açtığımızı düşünüyoruz. Umuyoruz ki bu gedik, çeşitli tartışma ve tezlerle genişletilir.
|

27-03-2006, 00:37
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Re: Örnek İnsan Mevlana
Prof. Mikail Bayram'ın Ahiliğin Doğuşu başlıklı bir yazısı var. Önce linkini veriyorum:
http://www.bilecik.gov.tr/ilimiz/osmanli/ahilik.htm
Prof. Bayram'ın yazısını konumuz çerçevesinde takip ediyorum. Önce Ahiliğin kurulduğu dönemde Anadolu'daki bilimsel ortamdan bahsediyor. Anadolu Selçuklularında akla dayalı Mutezile mezhebinin *devlet adamları arasında sempati kazanmış olduğunu aktarıyor.
Kutalmış'ın oğulları ve ahfadı olan Türkiye Selçuk*lularının ilk sultanları, dini ve ilmi konumları hakkında fazla bir bilgi mevcut değildir. En azından Anadolu’nun fatihi Süleyman Şah-ın babasının yolunda ve onun anla*yışında olduğu rahatlıkla söylenebilir. Türkiye Selçuklu*ları sultanlarının da atalarından gelen geleneği sürdür*düklerini İbnü'l-Esir bildirmektedir. Bununla beraber II. Kılıç Arslan'ın felsefi konulara ilgi duyduğunu ve bu konudaki ilmî tartışmalara katıldığını Süryani Mihail bildirmektedir.[10] İbn Bibi 1. G. Keyhüsrev'in İbn Si*na 'nın hayranlarından olduğunu bildirmektedir.[11] Mu*taassıb bir şafii olan İbnü'l-Esir II. Kılıç Arslan'ın diğer oğlu II. Süleymanşah için şöyle diyor: ''Ancak onun itika*dının bozuk olduğu felsefi inançlar taşıdığı bu inançta olan kimseleri himaye ettiği onlara destek verdiği bildirilmekte*dir''.[12] Demek oluyor ki bu bilimsel ve felsefi gelenek Anadolu'da devam etmiştir. İşte buna benzer haberler Selçuklular zamanında (ilk bir buçuk asırda) Anadolu'da devlet adamlarının Mu'tezile mezhebine yatkın oldukl*arını ortaya koymaktadır.
Aslında paragrafın başındaki cümle ilginç. Çünkü Roux da Selçuklu Sultanlarının okuma yazma bile bilmediklerini ve aslında hala Şaman anlayışlarını sürdürdüklerini yazar. Ayrıca Selçuklu Sultanları ne kadar müslüman sayılırlar, tartışmalıdır. Bunu daha önce bu forumda tartışmıştık. Mutezile mezhebinin de makul gelmesi anlaşılır bir durum gerçekten.
Bayram yazısının devamında Selçuklularda Ahiliğin bilimsel yönünün öne çıkmasına karşın, Osmanlılarda bunun algılanmadığını yazar.
Burada şunu da belirtmek duru*mundayım: Selçuklular zamanında Ahi*lik bilimsel bir temele dayanmakta iken ve bilimin verilerinden pratik hayatta yararlanmayı esas almış iken Osmanlılar döneminde Ahiliğin bu bilimsel yönü*nün algılanamadığı veya bu yönüyle Ahiliğin Osmanlılara intikal etmediği anlaşılmaktadır. Nitekim Ahiliğin fikir babası olan Ahi Evren'in ve eserlerinin Osmanlı uleması tarafından bilinmeme*si ve tanınmaması ve hatta Selçuklular Dönemi'ndeki Ahi çevreleri ile ilgili bilgilerin Osmanlılara intikal etmemesi de bunu göster*mektedir. Bunun da en önemli sebebi Kösedağ yenilgi*sini takip eden bir asır boyunca (1243/1335) Anadolu'da hüküm süren Moğol iktidarının Ahi Evren Hace Nasi*rüddin Mahmud ve arkadaşları üzerindeki ağır şiddetli ve zalim baskı ve takipler sonucu onların eserlerinin ya*yılamaması ve okunamaması, onların yarattığı bilimsel geleneğin Anadolu'da devam etmesini engellemiş oldu*ğunu düşünüyorum.
Selçuklu döneminde Ahi Evran'ın akılcı anlayışı kabul görmüşken, Moğol istilası ile bu anlayış baskı altına alınmış ve güçlenememiştir.
Bu aynı dönem Baba İshak ve Baba İlyas ayaklanmaları dönemi değil midir? 1239 ayaklanmanın başladığı tarih. Ahi Evran ayaklanmaya destek verenlerden biri. Bu ayaklanmadan sonra Moğol istilası altındaki Selçuklu egemenleri Sünni anlayışa yönelmiyorlar mı? Anadolu egemenlerinin işine Sünni anlayış daha çok geldiği için bu anlayışın benimsenmesi için baskılar yapılmıyor mu? Biz mi yanlış biliyoruz?
Prof. Bayram'a göre gericileşmenin nedeni Sünni anlayış değil. Bundan hiç bahsetmiyor. Şu 5 maddeyi sıralıyor Bayram:
I. XIII. asrın ilk çeyreğinden itibaren çok sayıda mutasavvıf ve dervişler Moğol istilası önünden kaçıp Anadolu'ya sığınmışlar*dır. Bu tasavvufi zümrelerin Anadolu'da faaliyet göstermeleri sonucu Anadolu'da fikrî denge tasavvuf lehine bir gelişme göstermiştir.
II. Moğol iktidarının Anadolu halkı üzerinde yarattığı şiddetli fikrî ve siyasî baskı ve gerçekleştirdiği acımasız katli*amlar Anadolu halkını bezginliğe ve ümidsizliğe sevk etmiştir. Bu durum me'yus ve çaresiz insanlara umut ve hu*zur kaynağı olan tekke ve zaviyelere rağ*beti arttırmıştır. Bu hızlı gelişme aklî ve tabii ilimlere karşı ilgiyi azaltmıştır.
III. Moğolların Anadolu'da gerçek*leştirdikleri katliam ve zulümle de pek çok aydın, kültürlü ve bilge kişilerin telef olmasına veya Moğol zulmünden kaçıp Anadolu'yu terk etmelerine, Ahi teşkilatının baş mimarı Ahi Evren ve arkadaşları da Kırşehir' de katliama uğramalarına se*bep olmuştur.
IV. Moğol hakimiyeti, Anadolu Selçuklu Devle*ti'nin siyasi otoritesinin ve ekonomik gücünün zayıfla*masına sebep olmuştur. Bu durumda ilim adamlarının himayesiz kalmalarına ve Anadolu'dan göçmelerine yol açmıştır. Ancak XIII. asrın sonlarında istiklallerini ilan eden Türkmen beylerin -sınırlı da olsa* bazı ilim ve fikir adamlarını himayelerine aldıkları görülmektedir.
V. Moğol iktidarının himayesini kazanan Mevlana Celaleddin-i Rumî ve etrafındakilerin Anadolu'da fikri üstünlük kurmaları da aklı ilimlerin gerilemesine se*bep teşkil etmiştir. Zira Mevlana Celaleddin-i Rumî, babası Bahaüddin Veled hocaları Seyyid Burhaneddin*i Tirmizî ve Şems-i Tebrizî, oğlu Sultan Veled genel olarak akla ve akılcılığa muhalif kişilerdir. Bunların Anadolu' da akılcılığa aklı ilimlerle uğraşanlara karşı savaş açmaları ve Moğol iktidarının desteği ile fikrî üs*tünlük kurmaları Anadolu'da akılcılığın gerilemesine felsefe ve pozitif ilimlerin horlanması zihniyetini do*ğurmuştur.
Bayram'a göre bu durumun sorumlusu Moğol istilası ve Mevlana'dır. Mevlana akla muhaliftir. İşte bu yüzden Anadolu'da felsefe ve pozitif bilimler horlanmıştır.
Bayram'a göre başta Anadolu'da akılcı tasavvufi anlayış oluşmuş iken(Ahi Evran) , sonradan akılcılığa karşı tasavvufi anlayış (Mevlana) gelişmiş.
Bu devrede Anadolu'da aklı ilimlerle ve bilimle uyumlu ve hatta tabiatı ve eşyanın sırlarını inceleyip araştırmaya esas alan tasavvufi bir duyuş ve düşünüş bi*çimi (âfakîlik) oluşmuş iken.[35] Moğol istilasından sonra bu duyuş ve düşünüşte olan Ahi ve Türkmen ve çevrele*rin teşkilat ve tarikatları dağıtılmış aklı ilimlere muha*lif olan çevrelerin meşrepleri ön plâna çıkmıştır. Bu du*rumda Anadolu'da tabii ve aklî ilimler tamamen hima*yesiz kalmıştır. Moğol istilasından sonra Anadolu' da hızlı bir mistikleşme görülmektedir. Bunun sonucu ola*rak bu dönemde telif edilen eserlerin büyük ekseriyeti tasavvufî-dinî ve edebî eserlerdir.
Moğol istilasından sonra bir mistikleşme görülür diyor Bayram. Yahu Ahi Evran da, Mevlana da, Hacı Bektaş da mistik değil mi? Bunlar aynı ekol değiller mi? Babai ayaklanmalarından sonra Ahi Evran'ın, Babailiğin gerilediği, Mevleviliğin ve Bektaşiliğin güçlendiğine tamam da, gericiliğin asıl nedeni egemen Selçuklu sarayının Sünni anlayışı benimsemesi değil midir?
Konuyu bilen arkadaşlar yardım etsinler de işin içinden çıkalım bir
|

27-03-2006, 05:19
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Re: Örnek İnsan Mevlana
Moğol İstilası korkunç. İslam dünyası en parlak dönemine çıkmışken Moğollardan öyle bir darbe yiyor ki, nerdeyse herşeyin nedeni Moğol istilası oluyor artık. Örneğin İslamın bilim ve fende o zamana kadar gelişmiş olmasına karşın birden çöküntüye düşmesinin nedeni Moğollar sayılıyor. Uyduruyor muyum? İşte size Osmanlı Araştırmaları Vakfı'nın Moğol İstilası üzerine yazısı. Yazarı Rahmi Tekin.
XII. yüzyıl İslam medeniyetinin en parlak ve göz kamaştırıcı yüzyılıdır. XIII. yüzyıla gelindiğinde İslam medeniyetinin tahribi birinci derecede Moğollar’ın eliyle olmuştur. Gerçekten medeni hayatın tahribinde ve İslam Alemi’nin böyle büyük bir felakete uğramasından sonra, ilim ve medeniyetin gerilemesi için başka şart ve sebepler aramak beyhudedir.
Prof. Dr. Laszlo Rasonyi’nin Moğollar’ın tahribatı hakkında bu kısa ve veciz tesbiti oldukça yerindedir; ...o (Moğol tahribatı) manevi değerleri saklayan kitleleri imha etti. Şehirleri, medeniyet ocaklarını yaktı. İslam dünyasında Orta-Asya’nın tekrar önem kazanması bir hayli zaman aldı.[1]
Muasır düşünürler ve daha sonra gelen İslam mütefekkirleri Moğol İstilasını, İslam dünyasının başına gelebilecek en büyük felaket olarak nitelendirmişlerdir. Moğol istilasının İç-Asya, Türkistan, Harezm, Horasan, Afganistan, İran, Irak, Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Suriye’de verdikleri zayiat çeşitli kaynaklar ve görgü şahitleri ile tesbit edilmiş ve yapmış oldukları tahribat asırlar sonra da tasvir edilmiştir. Müslüman ve Hıristiyan kaynaklarının ittifak ettikleri bu zulümleri anlatmaktadırlar.
XIII. yüzyılın ilk yarısında yaşayan el-Muaffık Abdullatif Moğol tahribatını şöyle anlatıyor:
Moğol istilası tarihleri unutturdu ve onların musibeti yer yüzünü doldurdu. Hiç bir halk şehirlerine giremeyinceye kadar onları tanımaz ve hiç bir asker onlarla karşılaşmayıncaya kadar onları bilmezdi. Moğol kadınları da çok iyi silah kullanır ve erkekler gibi savaşırlardı. Rastladıkları her eti yerlerdi. Yaptıkları katliamlarda erkek, kadın, yaşlı ve çocuk ayrımı yapmazlar tamamını siler süpürürlerdi. Onların gayesi insanlık nevini yok etmekti, yoksa gözleri malda mülkde değildi.[2]
Yine o dönemin dehşetini Sıbt İbnu’l-Cevzi, İbnu’l-Esir ve Suyuti gibi tarihçiler dehşet ve hayretle anlatmaktadırlar. Moğol istilasının dehşetine şahit olan İbnu’l-Esir, Moğolların İslam alemine tasallutlarını dünyanın en büyük hadisesi ve musibeti olarak değerlendirerek şöyle demektedir:
Zaman yaratıldığından beri böyle bir bela görülmemiştir. Öyle bir musibet ki, bütün mahlukat onlardan zarar görüyor. Onlardan zarar görenlerin başında tabi ki Müslümanlar gelmektedir. Eğer birisi çıksa ve dese ki, Kâinat yaratıldığından bu ana kadar böyle bir musibet görmemiştir, iddia etse, muhakkak ki, doğru söylemiş olur. Çünkü tarih böyle bir afeti daha kaydetmemiştir.[3]
Celaleddin Suyuti ise, Moğolların tahribatını Buhtunnasara’nın İsrailoğulları’nı katl ve Beytu’l-Makdis’i tahribatına benzetmektedir.[4] İbni Haldun da Moğol tahribatını uzun uzun anlatarak, yapmış oldukları tahribat hakkında eserinde geniş yer vermektedir.[5]
Moğol tarihçisi Cüveyni de Buhara ve Semerkand’da ki tahribatı ve katliamı anlatırken şöyle diyor, kıyamete kadar bunların nesilleri çoğalsa dahi, eski nüfuslarının onda birine çıkamayacaktır, diye belirtmiştir.[6]
Gördüğünüz gibi Moğol saldırısı bir dehşettir. Bir başka kaynaktan da şunu ekleyelim. "Ebul Fida'ya göre, halife bir çuvala konulur, çuvalk dikilir ve sonra ayaklarla çiğnenir. (Altay Türklerinde Ölüm, Jean-Paul Roux)" Aslında Moğol inancına göre halife şerefli bir şekilde öldürülür. Eğer kanı akıtılsaydı halifenin şerefi lekelenmiş olacaktı.
Ama Moğol istilası aslında Anadolu açısından tersine olumlu sonuçlar yaratır. Çünkü:
Moğol katliamından kaçan Türk göçebeleri ile birlikte pek çok ilim ve kültür mensubunun Anadolu’ya göçmesinin şüphesiz Anadolu’da İslam medeniyetinin ilerlemesinde katkısı olmuştur. Bir çok Müslüman Türk oymağı kütleler halinde Horasan’dan, Harezm’den Anadolu’ya gelerek Anadolu’nun tahkim ve imarında büyük rol oynamışlardır. Fakat bunlara rağmen, istiladan sonra başlayan imar ve kültür faaliyetleri geniş medeniyet harabeleri yanında çok sönük ve küçük kalmıştır.
Moğol istilasının İslam aleminde bu kadar yankılanmasına rağmen, bazı tarihçiler, Moğol tahribatının, Anadolu’ya kazandırdıkları yanında pek önemli olmadığını, dolayısıyla Moğol tahribatını kaynaklarda anlatıldığı şekliyle kabul etmemektedirler. Konuya daha değişik bir yorum tarzı getirmektedirler.[7]
Burda yazarın kaynağına bakalım hemen.
[7] Moğol tahribatı hakkında farklı bir yorum için bakınız; W.Barthold/F.Köprülü, İslam Medeniyeti Tarihi, Ankara trs, s.61-72,184; W. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, Haz. H. Dursun Yıldız, Ankara 1990, s.405-447; Söz konusu kaynakta Moğol hakimiyeti hakkında geniş bilgi mevcuttur. Ayrıca bkz. Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihi’ne Giriş, İstanbul 1981, s.251 vd.
Demek ki, Moğol istilası bu tarihçilerimizin hepsinin hocalarından sayılacak F.Köprülü, W.Barthold ve Zeki Velidi Togan tarafından farklı şekilde değerlendiriliyormuş. Neden acaba? Ve nasıl? Yazarımız açısından bu doğru olmadığı için bu değerli tarihçilerin görüşlerini vermeye dahi gerek görmemiş.
Osmanlı Tarih Araştırmaları Vakfı'nın linkini veriyim. İsteyen tümünü okusun. Ama artık beni ilgilendiren Fuat Köprülü ve Zeki Velidi Togan'ın ne dediği. Tabii elimde yok ama bulursam yazacağım.
http://www.osmanli.org.tr/yazi.php?bolum=4&id=263
Bu arada Moğol'lar henüz Anadolu'ya gelmemişlerdir. Harezm ülkesini istila etmişlerdir. Bu döneme ilişkin milliyetçi tarih yazarlarımız Anadolu Sultanı olan Alaattin Keykubat'ı öve öve bitiremiyorlar. Moğollar'la iyi geçinme politikası izleyerek Moğollar'ı uzak tutmayı başardığını anlatıyorlar. Celalettin Harezm-Şah'a şöyle bir mektup gönderiyor:
...Tatar ordusu ile iyi geçinmeniz ve onlara karşı alttan alma yolunu tutmanızdır. ...ümidimiz odur ki, tatlı dille ve mal gücüyle, alevi dünyanın her yanını sarmış, Doğu taraflarını yakıp kül etmiş olan bu fitne ateşi söndürülür. ...Moğol Hanı’na elçiler gönderip, onlarla anlaşma yolunu tutun ve onlara karşı hiç bir şekilde ayrılık ve düşmanlık yoluna sapmayın...[14]
Artık bunu anlamak zor. Ama bundan sonrasını anlamak daha da zor.
Buna rağmen doğudan çok dehşetli bir kasırga gibi gelen Moğol kuvvetleri karşısında dayanmanın mümkün olamayacağını anlayan akıllı hükümdar, İlhan-ı Azam’a şeklen tabi olduktan sonra, iç karışıklıkları ve Celaleddin Harezm-Şah’ın bir takım hücumlarını def etmek için uğraştı.
Yahu kardeşim, biraz insaf olmaz mı insanda. Ortada apaçık bir Moğol tabiyeti yok mu? Şeklen tabi olmak ne demek. Bir de çok dirayetli devlet adamı. Neyse Alaaddin Keykubat 1237'de ölür. Yerine geçen oğlu II. Keyhüsrev daha da berbat bir idarecidir. Ülke kaynamaktadır. Ve iki yıl sonra da Babai isyanı patlak verir. İşin açığı asıl olarak Anadolu Selçuklu sultanları Moğol işbirlikçisidir. Ama bu hep gizlenir, saklanır. İsyan eden halk karalanır, Baba İshak karalanır. İşte bir örnek:
İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev’in ilk yılları, saltanat kavgalarıyla geçti. Bu sırada Moğol zulmünden kaçan göçebe Türkmenler, doğu tarafından Anadolu’ya girdiler ve çeşitli bölgelerde iskân edildiler. Bid’at bilmeyen hâlis Müslüman Türklerin sâfiyetinden ve çeşitli sıkıntıları olan kesif göçebe nüfustan faydalanmak isteyen kötü kimseler türedi. Peygamberlik iddiâsı ile ortaya çıkan Baba İshak, göçebelere yeni bir devir müjdeleyerek bâzı câhil Türkmenleri etrâfında topladı. Babaîler adıyla tanınan bu Türkmenler, isyân ederek, birçok beldeyi tahrip ettiler. 1240 senesinde Kırşehir’in Malya Ovasında yapılan savaş sonunda Babaîler mağlûp edilerek, isyân bastırıldı.
http://www.dallog.com/tdsa/hukumdarl...seddinkey2.htm
İşte bu kadar basittir. Türkçülerimiz sorunu böyle çözüyorlar. Öz be öz Türk bir anlayış olan Baba İshakların tasavvufu yerine Arap Sünni gerici anlayışını, Moğol işbirlikçisi Sultanların yerine ise Mevlana'yı koy, aradan sıyrıl. Prof. Mikail Bayram'ı "Türk Tarihi" yazarları ve Rahmi Tekin tamamlıyorlar.
|

27-03-2006, 05:35
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Re: Örnek İnsan Mevlana
Ve işte Baba İshak budur:
BABA İSHAK
"Hey oğul, gel gidelim seninle Ferhat iline
Sevinin dal dal sarktığı elma bahçelerine
Amasya'dır, bir kan gülü açar mağrasında
Horasanlı Baba İlyas yolcusu İshak'm
Güneşteki kardeşliğin ekmekteki güneşin
Türkmen töresinde bir eski devrimcinin
Anadolu'nun gökyüzüne vuran öyküsüne
Bir yaprak açıp insanın gönül betiğinden
Derdi ki,İshak Baba Türkmen
"Bizler Oğuz oğluyuz, kutsaldır toprağımız
Gökyüzüdür bayrağımız, dolaşır şarabımız
Bir eşit salkımdan mayalaşıp elden ele
Yer yüzünde insan oğlundan yanayız
Karşıyız bey oğluna, sultan kuluna
Seviden, hoşgörüden, gülüşten
Dut yaprağını ipeğe çeviren işten yanayız"
Duyurtu saldı ki köylü Anadolu'ya
Ermiş savaşçı Baba İshak,
Bir bozuk düzendir Selçukoğlu Konya
Acemdir saray direği, yabandır yıkılacak
Hıgıldayan bir güzel düzendir akça kavak
Obaların direğini tutan halk ağacı'...
Bir kulaktır ses alır, saraydan dışarı
Köylü Anadolu'nun Türkmen oğullan
Vardılar Baba fshak'ın eteğine
Al yazma kadınlar, çocuklar söğüt dalı sapan
Dediler: Söyle Baba İshak, öğret, yol, iz aç bize
Karabulut bunalımı atalım üstümüzden.
Sevinç mayası kat kara somun ekmeğimize
Geldik işte, Canik dağlarından oba,oba
Çorum'dan, Sivas'tan ve uzak Maraş'tan
Gecelerimizi yıldız kağnılanyla çekerek
Baba İshak eyitti mağrasından, seslendi:
"Kardaş, Türkmen oğulları, yer yüzü evinizdir
Toprağıyla yaşadığımız, ekmeği ile döşediğimiz
Ve bir gül dalı altında birleştiğimiz
Bir eşit dönüşümdür ölüm1..
Üç yağıdır savaşacağınız; "Baskı-ezinç-yağma
Üç dostunuz var: "Yaşamak gönlünüzce..."
Beyliğiniz söylenir dilinizce
Buğday, su ve güneş yetmeli evinizce..."
Baba İshak, tan yeri ağaranda, çoban yıldızı yol verende
Düştü Türkmen oğullannın önüne.
Bir kol Sivas yollanndaydı.
Parayla tutulmuş Frenk askerleriyle
Köylü buğdayı altına çeviren çarşı beyleri
Sürüklenip gittiler değirmeni döndüren suyla.
Ne ki hey oğul, öykümüzün sonu acı,
Varlıklı sultanların utkusu kıyıcıdır.
Devrildi bozkır güneşi karanlığın ardına
Kırşehir kilimi yandı Malya ovasında.
Yalnızdı Tokat Türkmenler'i ve Adıyaman çobanlan
Bir umut eğiliyorlardı, belki Amasya ovası
Doğurgan gücüyle buğdayın anası
Yedi kılıçlı yörük kadını, güneş arka çıkardı halka
Bir güzel düş adına çarpışan Baba Ishak'a
Gün döndü, gün devrildi bir kan düğünü
Gelin bacılan ve Türkmen savaşçıları bir gerdekte
Amasya'da ay doğarken devirdi geceye
Yetiş ey Baba İshak *� dediyse de köylü Anadolu
Yetişemedi...
Şundan ki, Amasya'da ay doğarken
Bir düş salkımıydı kalenin burçlarında
Baba İlyas'ın sallanan ermiş başı..
Ay başlangıçtır yaz gecesine,
Seher vaktine ve yol çıkışlarına gebe.
Işığın doğurgan anasından...
Sürdü halk dalının kırımı, yarayı gül yaprağı ile saran
Gönüller çardağı Hacı Bektaş gününe dek..
Yetişemediğinden ermiş dut ağacı Baba îshak
O kanlı kıyımdan kalmadır, Anadolu'da açan her gelincik
|

27-03-2006, 14:28
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
|
|
Re: Örnek İnsan Mevlana
Sargon ;
Güzel bir çalışma yapmışsın.Bazı noktalarda , netlik kazandırmak amacıyla katkıda bulunmak isterim.
Anadolu Selçuklular , Moğol tehlikesi sırasında Eyyübi saldırılarıyla uğraştıkları gibi , içte de Türkmen isyanları ile uğraşıyorlardı.
Nitekim Moğol saldırısından önce Babai isyanı yaşandı.
Baba İshak , İslamiyeti reddeden , Hz. Muhammed'i sahte peygamber olarak niteleyen ve kendisini de peygamber ilan eden bir Türkmen'dir.Tanrı'yı insan biçiminde tanıttığından bölge hristiyanlarının da desteğini almıştır.Fakir yaşantısı ve kimseden yardım kabul etmemesi , iyiliği , şevkati ve gösterdiği kerametlerle ünü yayılır.Güçlenen Baba İshak , Selçuklu sultanlarını din dışı ve adaletsiz yönetimiyle suçlayarak halkı isyana çağırır.
1240'a doğru cihad kararı alınınca , Adıyaman bölgesinden başlanarak peygamberliğini kabul etmeyenler kılıçtan geçirilir.Malatya subaşısını bozguna uğratır , şehri yağmalar , yakıp yıkarlar.Sivas ,Tokat ve Amasya'da yağmalanır.
Babai başarısı karşısında ,Selçuklu sultanı telaşa kapılır.Beyşehir gölünde bir adaya çekilir.Moğol istilası için Erzurum'da toplanan kuvvetlerini yardıma çağırır. Bu arada Amasya subaşısı bir baskınla Baba İshak'ı öldürür.Babailer peygamberlerinin öldüğüne inanmaz , onun göğe çıktığına ve meleklerle birlikte geri döneceğine inanarak isyanı sürdürür ve Konya'ya doğru ilerlerler.
Erzurum'dan gelen ordu Kırşehir ovasında Babailerle karşılaşır.Ordudaki İslam askeri Baba İshak'ın dinsel etkisinden çekinerek geri durur.Bununüzerine ordu içindeki hristiyan Frank atlıları ilk hücumu yapar.Cesaretlenen Arapların saldırısıyla da Babailer hezimete uğratılır.
Bu savaş , Selçuklu ordusunu yorar.Bundan yararlanan Moğollar Erzurum'a saldırır ve halk kılıçtan geçirilir.Ardından sıra ile bütün şehirler , senin de yazdığın gibi yakılır , yıkılır , yağmalanır.
Moğolların Anadolu istilasını anlatmak uzu yer kaplar.İstilaya karşı direnişte her kesimden insan ve çevre devletlerden , hristiyanlardan ,Ermenilerden de yardım da vardır.Buna rağmen istila önlenemez.
Moğollar tüm şehirleri haraca bağlar , hatta kendi adamlarını yönetime getirir.Moğollara karşı direniş cılız bir şekilde sürse de netice vermez.
Kaynak : Türklerin Tarihi/Doğan Avcıoğlu
Bazı noktalara da sonraki yazımda değineceğim.
|

27-03-2006, 14:43
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Re: Örnek İnsan Mevlana
panteidar";p="´isimli üyeden Alıntı
Baba İshak , İslamiyeti reddeden , Hz. Muhammed'i sahte peygamber olarak niteleyen ve kendisini de peygamber ilan eden bir Türkmen'dir.Tanrı'yı insan biçiminde tanıttığından bölge hristiyanlarının da desteğini almıştır.Fakir yaşantısı ve kimseden yardım kabul etmemesi , iyiliği , şevkati ve gösterdiği kerametlerle ünü yayılır.
|
Ortalığı alıntılara boğduk ama, bir sonuç çıkarabilmek için önce bilgiyi toparlamak gerekiyor, değil mi. Aşağıdaki alıntı da bir alevi milliyetçi siteden:
Anadolu Selçukluları devrinde Ahiler’le Türkmenler’in aynı meslek ve meşrepte olduklarını ve müşterek bir dini ve siyasi anlayışın mücadelesini sürdürdüklerini, yaşayış ve düşünüş bakımından belli bir pınardan beslendiklerini göstermektedir” (41) diyen Mikail Bayram, bu arı-duru pınarın Alevilik öğretisi olduğunu itiraf edememektedir. Ama tüm bunlara karşın; Baba İshak harekâtı ile Ahi Evren’in ilişkisini saptamaktadır ki, tarihsel olarak önemli bir tesbittir.
İbn Bibi; Baba İshak’ın züht, takva ve verâ sahibi bir kişi, yüksek irşad ve ikna kabiliyeti olan bir mürşid, üstün ahlâki meziyetleri bulunan bir halk adamı, halk arasında geçerli nefesi ile ün salan fakat ücret, hediye gibi hiçbir maddi çıkarı kabul etmeyen ermiş bir sofi olduğunu, çobanlığı kendisine meslek edinen ve otlattığı koyunlara dahi son derece müşfik davranıp, hak ve hukuka riayetkâr bir insan olduğunu söylemekten kendini alamamıştır... Baba İshak; Selçuklu yönetimin Ahilere ve Türkmenlere karşı uyguladığı zulüm ve işkenceye son vermek için, Konya’ya devlet yetkilileriyle görüşmeye gittiğini Eflaki’den öğrenmekteyiz...
Baba İshak Konya’ya giderken Halifesi Hacı Bektaş’a da uğramış, Hacı Bektaş’ın Mevlana’ya yazdığı mektubu Konya’da Mevlana’ya sunmuş ve bir süre görüşmüştür... (42)
Selçuklu devlet ricaliyle görüşmesinden bir sonuç alamayan Baba İshak, halkı ayaklandırmak için, Dede, Baba ve Ahi şeyhleriyle görüşerek isyana hazırlar.
Baba İshak, Türkmenleri silahlandırır ve Şeyh Baba Resül (İlyas)’ın saptadığı tarihte isyan bayrağını açar. (43)
Kaynak: http://membres.lycos.fr/babaishak/links0.html
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 14:15 .
|