
20-07-2010, 18:21
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Jul 2010
Mesajlar: 138
|
|
Hüdai ÇAKMAK Blog Yazıları
EVRİM KONUSUNDA CHARLES DARWİN'İN ŞÜPHELERİ
Evrim teorisi genelde akıl, mantık ve bilim dışı bir teoridir ve pek çok bilimsel bulgularla (kendi temel ve mekanizmalarıyla da) çelişir ve teorinin kurucusu Charles Darwin'de bunun farkındadır.
Darwin kalan ömrü boyunca ortaya koyduğu evrim teorisinin gerçekliği yönünden şüpheler içinde bocalayıp durmuştur. Bu bocalama evrim teorisi müsveddelerinin uzun zaman (yaklaşık ondört yıl) bir sandıkta saklı durmasına neden olmuştur.
1858 yılına gelindiğinde Darwin, Alfred Russel Wallace'in ufak farklılıklarla evrim teorisine benzeyen bir teori yayımlamak üzere olduğu duyumunu almasaydı muhtemel ki daha uzun yıllar sandıkta duracaktı. Bir bakıma evrim teorisinin ortaya çıkma nedeni bir başkasına kaptırılma korkusu olmalıdır.
Darwin korkularını ve endişelerini bir kenara koyarak on dört yıl sonrada olsa teorisini yayınlamaya cesaret edebillmiştir ama şüpheli bocalayışları devam edip gitmiştir. Türlerin Kökeni kitabındaki ifadeleri bu bocalayışın boyutunu kolayca ifade eder. Aynı zamanda bu ifadeler Darwin'in uzun yıllar gözlemlediği yaşamdaki yaratılış harikalıklarından nasıl etkilendiğinin açık kanıtlarıdır.
Darwin Türlerin Kökeni isimli yapıtında kendine şu soruları sormaktan alamamıştır.
-…Birincisi türler başka türlerden belli belirsiz aşamalardan geçerek türediyse neden her yerde sayısız geçişsel biçimlere (ara formatlara) rastlamıyoruz?
Bu gün gördüğümüz türler yerine doğada neden biçimlerin karmaşıklığı ile karşılaşmıyoruz?
İkincisi; örneğin yapısı ve alışkanlıkları bakımından yarasa olan bir hayvan, çok farklı yapısı ve alışkanlıkları olan başka bir hayvanın değişiklik geçirmesiyle oluşabilir mi?
Doğal seçmenin bir yandan zürafanın kuyruğu gibi sinek kovmaya yarayan pek az önemli bir organ ve öte yandan göz gibi şaşılası bir organ türetebileceğine inanabilir miyiz?
Üçüncüsü içgüdüler doğal seçmeyle kazanılabilir ve değişikliğe uğratılabilir mi?
Arıyı büyük matematikçilerin buluşlarını çok önceden uyguladığı petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne diyeceğiz?
Dördüncüsü, birbirleriyle çaprazlanan türlerin kısırlığını ve kısır döller vermelerini oysa birbirleriyle çaprazlanan çeşitlerin döl verimlerinin bozulmadan kalmasını nasıl açıklayacağız?
…………………….
Bununla birlikte bu gün doğada sayısız geçişsel biçimin hiç bir yerde ortaya çıkmamasının ana nedeni yeni çeşitlerin hiç durmadan ata biçimlerinin yerini almasına yol açan doğal seçim sürecinin kendisidir. Ama özellikle bu yok etme süreci olağanüstü etkili olduğu için eskiden var olmuş ara çeşitlerin sayısı da gerçekten pek büyük olmak gerekir.
Öyleyse yerbilimsel oluşumlar ve bütün tabakalar geçişsel biçimlerle neden tıka basa dolu değildir?
Yerbilim organik yaratıkların böylesine kopuksuz zincirini asla gün yüzüne çıkarmamıştır. Ve bu belki doğal seçme teorisine karşı çıkarılabilecek en açık ve en zorlu aykırılıktır. Bence bunun yanıtı yerbilimsel belgelerin aşırı eksikliğinde saklıdır.
……………….
…..Ama bu teoriye göre sayısız geçişsel biçimler (ara formatlar) olmak gerektiğine göre onlara yer kabuğuna gömülmüş olarak neden çok sayıda rastlamıyoruz?
…………………..
……Peki ama geçit bölgelerinde yaşam koşullarının geçiştiği yerlerde neden birbirine yakın geçişsel çeşitlere (ara formlara) rastlamıyoruz?
…………………..
…Ama doğadaki türlü organik varlıklarda gördüğümüz sayısız karmaşık yapı uyarlamalarının düpedüz böyle bir etkiye (doğal seleksiyona) yorulamayacağına güvenle karar verebiliriz.
…………….
Bundan başka en farklı iklimlerde yaşasalar bile türlerin arı kalmasının ya da hiç değişmemesinin pek çok örmeğini her doğa bilgini bilir.
……………..
…Bu bölümde verilmiş olguların teorimi büyük ölçüde desteklediğini öne sürmüyorum ama anılan güçlüklerden hiç birinin teorimi geçersiz kılmadığı kanısında olduğumu söylüyorum.
Darwin yaşamın basite indirgenemez kompleks sistemlerinin en belirgin ve harika yapılarından olan göz ve tavus kuşunun tüyleri ile ilgili şunları söylemektedir.
-Gözü düşünmek çoğu zaman beni teorimden soğuttu. Ama kendimi zamanla bu probleme alıştırdım. Şimdilerde ise doğadaki bazı belirgin yapılar beni çok fazla rahatsız ediyor. Örneğin bir tavus kuşunun tüylerini görmek beni neredeyse hasta ediyor.
Darwin'in canlılardaki kusursuz tasarımları gördüğünde hissettiklerini anlatan sözlerinden bazıları şöyledir:
-Bu mükemmel evreni, özellikle de insanın doğasını izlemekten mutlu olamıyorum. Her şeye dizayn edilmiş kanunların bir sonucu olarak bakmaya eğilimliyim. Ve bütün bu kanunlar açıkça her şeyi bilen, gelecekteki tüm olayları ve sonuçları gören bir Yaratıcı tarafından dizayn edilmiştir. Ama daha fazla düşündükçe daha fazla kafam karışıyor.
Tamamen ümitsiz bir karmaşanın içinde olduğumun bilincindeyim. Gördüğümüz dünyanın bir şans eseri olduğunu düşünemiyorum. Ama aynı zamanda her ayrı parçaya da bir dizaynın (planlamanın) sonucu olarak bakamıyorum.
Her sınıftaki hayvanla ilgili birçok şaşırtıcı ve ilginç örnekler verebilirim. Bunların sayısı o kadar çok ki şans eseri olmaları mümkün değil.
Ayrıca Darwin, ortaya attığı teorinin yanlışlığını ve temelsizliğini de fark etmiş ve şöyle yazmıştı:
-Okur Türlerin Kökeni isimli yapıtımın bu bölümüne varmadan önce bir yığın güçlükle karşılaşmış olacaktır. Bunların bazıları bugüne dek üzerlerinde belirli bir ölçüde duraksamadan düşünemediğim kadar çetindir.
…………..
…..Böyle ani değişimler her şeyden önce embriyoloji ile uyuşmamaktadır.
Yine Darwin yakın dostu Asa Gray'a yazdığı bir mektupta:
-Oldukça iyi biliyorum ki spekülasyonlarım meşru bilimin sınırlarının oldukça ilerisine uzanmıştır diyerek teorisini bilim dışı bir spekülâsyon olarak değerlendirmişti.
Evrim teorisinin en büyük iddialarından birisi ve yanılgısı tamamen maddeye indirgeyerek canlı cansız tüm var oluşu doğa mekanizmalarının zaman içindeki rastlantısal ürünü saymasıdır. Saymasıdır ama Darwin bu konuda da şüpheler, tereddütler içinde bocalamakta, ümitsizliğin içinden ümit kırıntıları aramakta, Türlerin Kökeni kitabında şunları yazmaktadır.
-….Öyleyse hayvan ve bitkiler pek az ve pek yavaş da olsa değişiyorsa herhangi bir yararı olan değişimler ya da bireysel farklar doğal seçmeyle ya da en uygunların kalımıyla neden saklanıp biriktirilmesin?
İnsan kendine yararlı değişimleri (hayvanların evcilleştirilmesi kastediliyor) sabırla seçebiliyorsa değişen ve karmaşık yaşam koşullarında canlı varlıkların kendilerine yararlı değişimler neden sık sık ortaya çıkmasın ve saklanmasın ya da seçilmesin?
Her yaratığın yapısını, kuruluşunu ve alışkanlıklarını çağlardır şaşmadan sınayan, iyiyi kayıran ve kötüyü geri çeviren bu güç sınırlanabilir mi?
Her canlı biçimi en karmaşık yaşam ilişkilerine yavaş yavaş ve çok güzel uyarlayan bu güç için bir sınır göremiyorum.
İddia teorinin temelini oluşturduğundan bundan sonraki varsayımlarda bu büyük iddianın uzantılarını oluşturmaktadır. Oluşturmaktadır ama çözüm için ortaya atılan her öneri teoriyi daha da karmaşıklaştırmış, içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Bu konuda söylenecek son söz bilimsel gelişimler kuşkuları konusunda Darwin'i haklı çıkardığıdır.
Hüdai ÇAKMAK
Yazar
Tersinim Teorisi Kurgulayıcısı
|

20-07-2010, 20:03
|
|
|
Bakın sayın çakmak;
Çakma bir yazı yazarak darwineve de evrime bir tokatmı vurduğunuzu sanıyorsunuz.
Darwin bir bilimadamıydı peygamber ddeğil öyle bir anda evrim var tamam yaşamın kökenini buldum diye atılmadı ortaya. yaklaşık 30 senelik bir çalışma nın ürnüdür ki darwin öldüğünde daha evrimle ilgili birçok soru işareti vardı zaten. Bunu darwinin de düşünmesi kadar doğal bir şey olabilir mi.
Fakat teknolojinin gelişmesi, kazılarla yapılan çalışmalar sonucu pek çok eksik nokta giderildi. Evrim artık bir teorem. Bilim dünyasında şüphe götürmeyen bir gerçek.
evrimteorisi.org ta darwin le ilgili çok güzel bir belgesel var izlemenizi tavisiye ederim . BBC belgeselidir hy ninkiler gibi atmasyon değil.
|

21-07-2010, 00:18
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 26 Jul 2009
Bulunduğu yer: Ankara
Mesajlar: 1.271
|
|
150 yıl önce yaşamış, elindeki donanımı son derece yetersiz ama büyük bir adım atmış saygın bir bilimadamıyla uğraşmak kolaylarına geliyor.
Modern evrimin bulgularından genetikteki son dönem çalışmalardan, bulunan yeni fosillerden güncel evrim gelişmelerinden habersiz bu tiplerin hem dini hem de batılı modern içerikte bilimselmiş gibi görünen içeriklerinin kaymak kısmını sıyırdığınızda altından son derece yüzeysel fikirler çıkıyor. Değişik şekillerde ve kılıklarda karşımıza çıkan yaratılışçıların neden değişik bir şey söyleyemedikleri de buradan kaynaklanıyor.
Bu arada kendini bir teorinin kurgulayıcısı olarak tanıtmak da ayrı bir tuhaflıkmış. Darwin'in kendisini evrim teorisi kurgulayıcısı olarak tanıttığını hiç sanmıyorum.
|

21-07-2010, 10:08
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Jul 2010
Mesajlar: 138
|
|
VaroluŞun temel taŞi=madde ve evren
VAROLUŞUN TEMEL TAŞI=MADDE VE EVREN
Tersinim teorisi var oluşu bir bütün olarak görür. Bir bakıma sıkça ve uzun uzun tartışılmış olan canlılık konusundaki abiyogenez ve biyogenez görüşlerini bir noktada sentezler. Varoluşu canlılık ve cansızlık diye ayırmaz.
Tersinim teorisine göre varoluş madde ve madde ile ifade bulan yaşamın kompleks bütünlüğüdür. Varsa diğer evrenleri de kapsar.
Eserimizin amacı herhangi bir önkabule takılı kalmadan var oluş gerçeğini arayıp bulma olduğundan bu konu bizi yakından ilgilendirmektedir. Bu bölümde madde ve evrenin rastlantılarla oluşup oluşamayacağı sorusunun yanıtını bilimsel bulguların ışığında arayıp bulmaya çalışacağız. Okuyucu eserimizi öncelikle bu yönden değerlendirmelidir.
Bu görüşe göre eğer yaşam oluşacaksa her şeyden önce maddenin oluşması gerekir. Bu nedenle varoluş maddeyle başlar; kademe kademe bütünleşerek devam eder. Yaşamsal uygunluklar dediğimiz milyonlarca kompleks sistemler sırasıyla meydana gelip bütünleşir. Bir bakıma yaşam ve ekolojik düzen bu oluşumların en son aşamasıdır.
Aşağıdaki bölümlerde madde ve evren konusunda bilgiler vereceğiz. Buradaki amacımız varoluşun planlı ve kademeli bir gelişim sonucunda oluşmuş; kompleks, muhteşem ve eksiksiz bir bütün olduğunu, dolaysıyla bir Yaratıcı’nın varlığını göstermektir.
Yaşamsal uygunluklar dediğimiz milyonlarca olgu bu büyük bütünün içindedir. Bu bütünlük yaşamsal uygunluklar için özel olarak düşünülüp planlanmış ve oluşturulmuş gibidir. Canlılık ve cansızlık bu büyük bütünün içindedir ve birbirini tamamlar.
İçinde bulunduğumuz ve uçsuz bucaksız sandığımız evrenin nasıl var olduğu, nereye gittiği, içindeki düzen ve dengeyi sağlayan kanunların nasıl varolup işledikleri her devirde insanların merak konusu olmuştur. Bilim insanları asırlardır bu konuyla ilgili sayısız araştırmalar yapmışlar, doğru ya da yanlış pek çok teoriler üretmişlerdir.
Evren veya kâinat, sonsuz uzayda bulunan tüm madde ve enerji biçimlerini içeren bütünün adıdır. Evren astronomi ve astrofiziğin konu edindiklerinin tümüdür. Maddeyle ifade bulan her şeyi içinde barındıran dev bir varlıktır. İçinde her şeyin bulunduğu bu dev oluşum, sonsuzluk veya hiçlik olarak tanımlanan tek ve en büyük bütünün içinde yer alır.
Materyalizme göre uzay denen hiçliğin siyahlığı içindeki her şeydir evren. Hiçlik olarak tanımlanan sonsuzluğun içinde bir toz zerresi bile değildir fakat vardır. Sonsuz hiçliğin içinde bir toz zerresi bile olmamak fakat var olmak nedir? Bu ifadenin keskin ve açık bir çelişki taşıdığı açıktır.
Tersinim teorisi evren dışılığı hiçlik olarak kabul etmez. Tersinime göre evren dışılık mahiyetini tam bilemediğimiz ezelden gelip ebede giden ve var olan Bir Bütündür. Bunun kanıtıda maddenin sakımı kanunudur.
Evren gitgide genişleyen yarı çapı 8.5 milyar ışık yılı büyüklüğünde dev bir küredir. Hacmi saniyede yüz bin km hızla genişlemektedir.
Evren (Kozmos), tüm varlıkları ve olayları içeren sistemdir. Bilim açısından bu terim gözlemlediğimiz evren olarak düşünülür. Bu nedenle bizden önceki ve sonraki evrenlerin varlığı da söz konusudur.
Sadece Samanyolu galaksimizde 400 milyor yıldız bulunduğu tahmin edilmektedir. Bizimkine benzeyen ya da benzemeyen milyarlarca galaksi vardır.
Evreni dolduran bütün bu cisimler atom dışı üç esas gücün etkisiyle bir arada bulunur.
a)-Nükleer Güç: Atomik çekirdeğin nötron ve protonlarını bağlar.
b)-Elektromanyetik Güç: atomları oluşturmak üzere elektronları çekirdeğe bağlar.
c)-Gravitik Güç: Uzaydaki cisimleri belirli yörüngelerde tutar.
Evren rastlantılarla mı var oldu? Son bilimsel bulguların gösterdiği gerçekler evrenin değişmez yasaların hüküm sürdüğü tam bir düzenlilik içinde olduğudur. Her parçası yerli yerine oturmuş, evrensel yasalarla işleyip denetlenen tam otomatik muazzam bir makine gibidir.
Şüphesiz ki Güneş sistemi ve bu sistemdeki Dünyamız da bu makinenin bir paçasıdır.
İncelenince evrendeki bu yadsınamaz düzenliliğin bir amaca yönelik olduğu hemen fark edilir. Bu amaçta yaşam ve yaşamın devamlılığı olmalıdır.
Var oluşun birbirine zıt iki yanıtından herhangi birini savunanlar evrenin bu düzenliliğini inkâr etmezler. Bu konuda mutabıktırlar. Fakat aynı gerçeği farklı yorumlar getirirler.
Var oluşun bir Var Edicinin eseri olduğunu savunanlar evrendeki yadsınamaz düzenliliğin bir Var Edicinin varlığının en güçlü kanıtlarından biri olduğunu savunurlar. Nedeni ise düzenlikliklerin bilgi, irade, güç, madde ve yeterli zaman beşlemesinin sonucu olmasıdır. Bunlardan herhangi birinin olmaması düzensizlik, karmaşa, amaçsızlık demektir.
Bir Var Edicinin var olmadığını inananlar ise evrendeki düzenliliğin yoktan var, vardan da yok olmayan maddelerin zaten mevcut olan özelliklerin doğal sonucu olduğunu belirtirler.
Örneğin evrenin düzeninde en büyük rolü oynayan gravitasyon olarak anılan kütle çekimi maddeleri meydana getiren atomlarda doğal olarak var olan elektromanyetik gücün sonucudur.
Kütle çekiminin cisimlerin yoğunluğu ve kütlesiyle doğru orantılı olmasını yoğunluk ve kütle büyüklüğünün daha fazla atom, daha fazla atomun ise daha güçlü elektro manyetik güç anlamına gelmesi kanıtlar.
Bu nedenle evreni düzenleyen kanunlar maddelerin var oluşlarında kendilerinde bulunan özelliklerin doğal sonucudur. Bir irade tarafından ortaya konulmamıştır. Bu kanunların ve bu kanunların öngördüğü düzenlerin ortaya çıkmasında bütün bunları planlayan, yoktan var eden her hangi bir iradenin varlığı söz konusu değildir denilir. Denilir ama maddenn temeli olan atom ve molleküllerin yüzlerce atomiçi parçacıklardan meydana gelmiş sistemler bütünlüğü olduğu gözardı edilir.
Görüldüğü gibi her iki tarafça inkâr edilmeyen evrendeki mevcut düzen konusunda bile birbirine zıt iki görüş vardır.
Bir Var Edicinin var olduğunu inananların bu konudaki görüşleri net ve kesindir. Bu nedenle en azından aralarında tartışmasızdır.
Evrendeki düzenin maddelerin özelliklerinden oluşmuş kanunların doğallığı olarak kabul eden görüş ise tartışmaya açıktır.
Gerçekten de bazı özelliklere sahip olan madde zaman içinde oluşan rastlantıların yardımıyla evreni, güneş sistemini, dünyayı ve canlılığı kontrol etmekte, yön ve şekil vermekte midir?
Böyle bir evrenin maddesel özellikler, zaman ve rastlantılarla oluşup oluşamaması, böyle bir oluşumun mümkün olup olmadığı bütün fiziksel değişkenler bir arada düşünülerek yapılan olasılık hesaplarıyla bilimsel olarak gösterilebilir. Böyle bir hesaplama bilimsel olduğundan aynı konu üzerinde birbirine zıt iki görüşü savunan gruplarca kabul edilmesi gerekir.
Böyle bir hesaplama yapılmış, ortaya çok ilginç bir sonuç çıkmıştır.
Bu hesaplamayı ünlü İngiliz matematikçi Prof. Roger Penrose yapmıştır.
Prof. Roger Penrose bu hesaplamayı yaparken tüm fiziksel değişkenleri hesaba katmış, bunların kaç farklı biçimde dizilebileceğini dikkate almış ve içinde canlıların yaşayabileceği bir ortamın oluşmasının, Big Bang'in (genişim evresinin) diğer muhtemel sonuçları içinde kaçta kaç ihtimale sahip olduğunu tespit etmiştir.
Penrose'un bulduğu böyle bir düzenin rastlantılarla oluşabilmesi ihtimali sadece 10üzeri123'de birdir. En büyük sayımızın 10üzeri15 olduğu göz önüne alınırsa bu sayının ne anlama geldiğini düşünmek bile zordur.
Matematikte 10üzeri123 şeklinde yazılan bir rakam, 10 sayısının yanına 123 tane sıfır gelmesiyle oluşur. Evrende mevcut atom sayısının toplamı olan 10üzeri78 'den bile büyüktür.
Matematikte 10üzeri50'de birden daha küçük olasılıklar sıfır ihtimal sayılır. 10üzeri123'de bir ise trilyar kere trilyar kere trilyar imkânsız anlamına gelir.
Prof. Penrose aklın sınırlarını çok aşan bu sayı hakkında şu yorumu yapar:
-Bu sayı, yani 10üzeri123'de bir ihtimal, Yaratıcının amacının ne kadar keskin ve belirgin olduğunu bize göstermektedir. Bu gerçekten olağanüstü bir sayıdır. Bir kimse bunu doğal sayılar şeklinde bile yazmayı başaramaz. Bunu başarması için 10 rakamının yanına 123 tane sıfır koyması gerekecektir. Eğer evrendeki tüm protonların ve nötronların üzerine ardışık birer sayı yazsak bile, yine de bu sayıyı yazmaktan çok, çok geride kalınacaktır.
Bu hesaplamadan kolaylıkla anlaşılacağı gibi evrendeki kusursuz düzen rastlantılar sonucu oluşamaz. Çünkü bu oluşum çok detaylı ve ince hesaplarla ortaya konulan kusursuz düzenlerin bütünsel sonucudur. Gerçekten de, maddesel evreni düzenleyen değişkenlerdeki en küçük farklılıklar dahi tüm evreni bozmaya yetecek, canlılığın varlığını ve devamını imkânsız kılacaktır. Böylesi hassas ve kusursuz bir düzen rastlantılarla gelişmiş ve bugünkü halini almış olamayacağı kesindir.
Prof. Stephen W. Hawking evrendeki kusursuz düzen için şunları söylemektedir:
-Neden evren zamanın bir ucunda, geçmiş diye adlandırdığımız bir ucunda yüksek bir düzen içinde olmalıdır? Neden bütün zamanlar boyunca tamamen bir düzensizlik içinde değildir? Düzensizlik içinde olması çok daha mümkün görülebilir. Ve neden düzensizliğin arttığı zamanın yönü, evrenin genişleme yönü ile aynıdır?
Bir muhtemel görüş, Yaratıcının evrenin genişleme evresi için başlangıcında yumuşak ve düzenli bir durum seçmiş olmasıdır. Neden böyle olduğunu anlamaya çalışmamalıyız veya nedenlerini sormamalıyız. Çünkü evren Yaratıcı’nın yaratması ile başlamıştır. Aslında evrenin bütün tarihinin Yaratıcı tarafından yaratıldığı söylenebilir. Görülmektedir ki, evren çok düzenli, belirlenmiş kanunlara göre gelişmektedir.
Prof. Stephen Hawking Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabında evrendeki dengelerin aslında kavrayabildiğimizden çok daha ince hesaplar ve dengeler üzerine kurulduğunu belirtir.
Hawking evrenin genişleme hızıyla ilgili şunları söyler:
-Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang'ten sonraki birinci saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.
Prof. Stephen Hawking bu fikrinde yalnız değildir.
Evrenin oluşumundaki hassas dengeler konusunda ünlü fizik profesörü Davies şöyle demektedir:
-Hesaplamalar, evrenin genişleme hızının çok kritik bir noktada seyrettiğini göstermektedir. Eğer evren biraz daha yavaş genişlese çekim gücü nedeniyle içine çökecek, biraz daha hızlı genişlese kozmik materyal tamamen dağılıp gidecekti. Bu iki felaket arasındaki dengenin ne kadar iyi hesaplanmış olduğu sorusunun cevabı çok ilginçtir. Eğer patlama hızı gerçek hızından sadece milyar kere milyarda bir oranda farklılaşmış olsaydı, bu gerekli dengeyi yok etmeye yetecekti. Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşum olmalıdır.
Paul Davies de bu akıl almaz incelikteki denge ve hesaplardan varılması gereken kaçınılmaz sonucu şöyle açıklar:
-Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin şu andaki yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından ortaya çıkarıldığına karşı çıkmak çok zordur. Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal denklemler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir.
Evren hayranlık ve şaşkınlıkla izlediğimiz hassas tasarımının kesinliğinde yaratılmış olmasaydı hiç bir canlı var olamayacak, canlılığını devam ettiremeyecekti.
Koyu bir meteryalist olarak bilinen Sir Fred Hoyle'un sözleri son derece ilginçtir.
-Big Bang teorisi evrenin tek ve büyük bir patlama ile başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar maddeyi dağıtır ve düzensizleştirirler. Oysa Big Bang çok gizemli bir biçimde bunun tam tersi bir etkiyle maddeleri birbiriyle birleştirerek galaksileri oluşturacak hâle getirmiştir.
Big Bang’in bir patlama olmadığı konusunda pek çok bilim insanı hemfikirdir. Tersinim teorisi bu görüşleri dikkate almış Big Bang’i genişim evresi olarak tanımlamıştır.
Aynı gerçek karşısında Amerikalı Astronomi Profesörü George Greenstein da, The Symbiotic Universe adlı kitabında şöyle yazar:
-Kanıtları inceledikçe, ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliriz. Oluşumda bir doğaüstü akıl ve bu aklın yönlendirdiği bir irade devreye girmiş olmalıdır.
Bütün bu bilim insanlarının tersinim teorisinin temellerinden olan varoluşta genişim süreci varsayımımızla aynı görüşte olmaları bize kıvanç vermekte, teorimizin doğruluğu konusundaki güvenimizi artırmaktadır.
Hüdai ÇAKMAK
Tersinim Teorisi Kurgulayıcısı
|

28-07-2010, 16:50
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Jul 2010
Mesajlar: 138
|
|
DoĞal seleksİyon mu? DoĞal elenme mİ?
DOĞAL SELEKSİYON MU? DOĞAL ELENME Mİ?
Charles Darwin ortaya attığı evrim teorisini doğal seleksiyon mekanizmasına bağlamıştır denilebilir. Bu mekanizmaya verdiği önem kitabına; Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon Yoluyla ismi vermesinden de açıkça anlaşılmaktadır.
Doğal seleksiyon doğal seçme demektir. Doğadaki yaşam mücadelesi içinde, doğal şartlara uygun ve güçlü canlıların hayatta kalacağı, diğerlerinin eleneceği varsayımına dayanır. Bu varsayımının doğada canlılar arasında mücadele kadar dayanışmanın da var olduğu göz önüne alınmadan ortaya atıldığı açıktır.
Darwin bu konuda Türlerin Kökeninde şunları yazmaktadır.
-Burada görüyoruz ki insanın bir ırkı yöntemli olarak geliştirirken yaptığı gibi tek tek çiftler ayırmanın gereği yoktur. Doğal seçme bütün üstün bireyleri saklayarak ayıracak ve özgürce çaprazlanmaya bırakacaktır ve elverişsiz bütün bireyleri yok edecektir.
……………
-Geleceğe şöyle kâhince bir göz atıp diyebiliriz ki her sınıfın büyük ve başat gruplarından olan çok yayılmış ve sık rastlanan türler sonunda üstün gelecek ve yeni başat türler türeteceklerdir.
…………..
-Doğal seleksiyon ise canlılar arasındaki sadece güçlünün yaşam hakkı kazandığı amansız bir yaşam savaşıdır.
…………….
-Canlılar devamlı bir yaşam savaşı vermekte, evrimleşmeyi yeterince başaramayan canlılar, başararak üstün duruma gelen canlılar tarafından elemine edilirler. Bu nedenle bu gün yaşayan türlerden çok azı nesillerini çok uzak geleceğe iletebilecektir.
Darwin evrim teorisinde doğal seleksiyon mekanizmasını kurgularken Malthaus’un Nüfus isimli eserinden oldukça etkilenmiştir diyebiliriz.
Malthaus adı geçen kitabında canlıların orantısız olarak çoğaldıklarından, Dünyanın belirli bir kapasitesinin olduğundan, canlıların belirli olan bu kapasitesinden yaralanmak için aralarında savaştıklarından, savaşı kazananların ancak yaşama hakkını kazanabildiklerinden bahseder.
Nitekim Darwin ünlü kitabında:
-Doğal seçme yaşama savaşının, oda büyük bir hızla çoğalmanın sonucudur diye yazmaktan kendini alamamıştır.
Görüleceği gibi teoriye doğa sadece güçlü olanlara yaşam hakkı tanımakta, zayıf olanları elemine etmekte, bu elemine sonucunda canlılar zaman içinde güçlenip geliştiği sonuçta evrimleştiği ön görülmektedir. Bu gelişime insanlarda dahildir.
Bu seçiş canlıların doğallığından olan yaşama ve üreme gayretlerinden kaynaklanmaktadır denilebilir. Bu seçişte bilinç söz konusu değildir. Çünkü evrim en baştan bir planlamayı yani bilinci ret eder. Fakat pek çok bilim insanı aynı fikirde değildir.
*******
Darwin’e göre canlılar hayatları boyunca müthiş bir yaşam mücadelesi içindedirler. Güçlü olanlar yaşar, güçsüz olanlar ise elemine edilir, hayat sahnesinden silinirler.
Örneğin aslanlar tarafından tehdit edilen bir geyik sürüsünde zayıf ya da hastalıklı olanlar (hızlı kaçamayanlar) yakalanacak, daha hızlı koşabilen sağlıklı ve güçlü geyikler kurtulacak, dolaysıyla hayatta kalacaklardır. Böylece zayıflar elenecek, hızlı ve güçlü olanlar yaşamlarını devam edecek, geyik sürüsü hızlı, güçlü ve sağlıklı bireylerden oluşacak; bu bireyler hızlarını, güçlerini ve sağlıklarını diğer nesillere aktarma fırsatı bulduklarından daha gelişkin (evrimleşmiş) geyik sürüsü ortaya çıkacaktır.
Burada yakalama işi avcının geyik sürüsü içindeki zayıfları, güçsüzleri, sağlıklarını kaybedenleri diğerlerinden ayırabildiği şeklindedir. Diğer ifade ile avcılar zayıf ve hastalıklı olanları diğerlerinden ayırabilmekte, bunları avlayarak sürünün sağlıklı ve güçlü bireylerden oluşmasını sağlamakta, bu yolla doğal seleksiyonu gerçekleştirmektedirler.
Bir avcı av sürüsünün içindeki zayıf ya da hastalıklı olanları sağlıklı ve güçlü olanlardan ayırabilir mi? Bu soruya vereceğimiz cevap evettir ve doğal bir melekenin sonucudur. Bu meleke hızlı koşma, keskin dişler, sivri pençeler ve bunlara uygun vücut yapısı gibi avcılara verilmiş avını daha kolay yakalamasına sağlayan özelliklerden sadece birisidir.
Böyle bir özelliğin veriliş amacının nedeni de basittir. Böyle bir özellik sayesinde avcılar yaralı, hasta ya da zayıf bireyleri seçip üzerlerine odaklanarak daha kolay avlanmaktadırlar. Şüphesiz ki hızlı kaçamayanları hızlı kaçanlara göre avlamak daha kolaydır. Bu derece basit bir gerçeği allayıp pullayarak evrimin en güçlü mekanizmalarından biri olarak göstermek son derece ilginçtir.
Yukarıda verilen örneği göz önüne aldığımızda avcı tarafından avın seçilerek yani doğal seleksiyon sonucu yakalanmasından çok; hızlı kaçamayan hastalıklı ve zayıfların yakalanıyor olması daha mantıklı ve doğal değil midir?
Diğer ifade ile avcılar sürüdeki hasta ya da zayıfları kendilerine var oluşlarında verilen avlanmalarına kolaylaştıran özel melekelerle diğerlerinden seçip ayırabilmekte, hasta ve zayıf olanlar kaçamadıklarından daha kolay yakalanmakta, diğer ifade ile avcı daha kolay avlanmaktadır.
Görüleceği gibi yakalanma ya da yakalanmama işini bir seçişten çok kaçıp kaçamama olarak görmek daha doğru ve mantıklı olacağı kesindir.
Gerçekte doğal seleksiyonun bilime ve mantığa uygun çok daha akılcı bir açıklaması vardır.
Tersinim teorisi paralelinde olduğundan evrim teorisi taraftarları bunu kabul ederler mi bilemeyiz. Doğruluğu kanıtlanmamış bir varsayıma körü körüne bağlanıp doğru kabul etmenim sonuçları önemli değildir. Bu öngörümüzün delilleri canlıların inkâr edilemeyen kompleks yapılarıdır.
Bütün canlılar mükemmel olarak yaratılmışlar, yaşamak ve üremek için gerekli olan bütün mekanizmalar, yaşamsal avantajlar kendilerine eksiksiz verilmiştir.
Fakat zaman yeninin eskimesi gibi canlıları da eskitmekte, zaman içinde ihtiyarlamakta, yaşam avantajları zayıflamakta ve hatta bir kısmını kaybetmektedirler. Dış şartların (mutasyonlar) çeşitliliği, gücü ve zaman tersinim olarak tarif ettiğimiz bu negatif değişimi derinden etkilemektedir. Diğer ifade ile canlılar zaman içinde evrimleşme bir yana sahip oldukları yaşamsal avantajlarını kaybetmekte ya da zayıflatmakta tersinime uğramaktadırlar.
Örneğin bir canlı yaralanır, bir yerini kırar ya da hastalanırsa yaşam avantajlarının en önemlilerinden bir kısmını yitirmiş olur. Bu arada savunma mekanizmaları zayıflar ya da tamamen kaybolabilir. Yaşam avantajını kaybeden bir canlının sonu da şu ya da bu yolla ölümü yani yok olma demektir.
Anlatmaya çalıştığımız doğal seleksiyon yerine koyduğumuz doğal elenme mekanizması Darwin’in görmezlikten geldiği ekolojik düzen ile de tam manasıyla örtüşür.
Doğal seleksiyonun evrime neden olup olmadığı ise bir başka tartışma konusudur ama tüm doğal kanun ve ilkelere uyumlu olan, bu kanun ve ilkelerle desteklenen tersinim varsayımının evrime göre çok daha akılcı ve bilimsel olduğu açıktır.
Darwin de bu gerçeğin farkındaydı ve Türlerin Kökeni adlı kitabının sonlarında faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz demek zorunda kalmıştır. Her zaman olduğu gibi bu günde rastlantılarla faydalı değişikliklerin nasıl oluştuğu konusunda evrim teorisi taraftarlarının birkaç zayıf varsayım dışında söyleyecek fazla sözleri yoktur.
Amerikalı ünlü biyokimya uzmanı Michael J. Behe Darwin'in Kara Kutusu adlı kitabında, doğal seleksiyon ile ilgili şunları söylemiştir:
-Eksiltilemez bir biçimde kompleks olan biyolojik bir sistemin varlığı, Darwin'in evrimine çok güçlü bir tehdit oluşturacaktır. Çünkü biliyorduk ki, doğal seleksiyon sadece zaten önceden de çalışan sistemleri geçebilir. O halde, eğer bir biyolojik sistem aşama, aşama oluşmamışsa, geriye tek bir alternatif kalıyor demektir. Tek seferde tam ve eksiksiz bir şekilde ortaya çıkmıştır ki, doğal seleksiyonun bunda hiçbir rolü yoktur.
Gerek teorinin kurucusu Darwin, gerekse günümüzün pek çok bilim adamı doğal seleksiyon mekanizmasının evrimleştirici bir gücü olmadığını bizzat kendileri de itiraf etmişlerdir:
Bu Konuda Charles Darwin:
-Teorimle ilgili güçlükler ve itirazlar şöyle sınıflanabilir.
Doğal Seçmenin bir yandan zürafanın kuyruğu gibi sinek kovmaya yarayan pek az önemli bir organ ve öte yanda, göz gibi şaşılası bir organ türetebildiğine inanabilir miyiz?
Günümüzün önde gelen evrimcilerinden biri olan, jeoloji ve paleoantropoloji profesörü Stephen Jay Gould ise doğal seleksiyonun evrimleştirici gücü olamayacağını şöyle ifade eder:
-Eğer evrimin her biri doğal seleksiyon tarafından desteklenen uzun bir ara aşamalar dizisi içinde ilerlemesi gerekiyorsa, nasıl yoktan böyle ayrıntılı bir şey elde ediyorsunuz?
Bir kanadın %2'si ile uçamazsınız. Başka bir ifadeyle, sadece (şu an onları gözlemleyemediğimiz için) çok daha ayrıntılı formlarda kullanılabilen yapıların bu başlangıç aşamalarını doğal seleksiyon nasıl açıklayabiliyor?
Bu aşamada bir nokta diğerlerinden önde geliyor: başlangıç evrelerinin çıkmazı. Mivart bu problemi en önemli problem olarak saptadı ve bu bugün hala devam ediyor.
Yukarıdaki eleştirilerin evrime gönülden inanmış bir bilim insanı tarafından yapıldığını dikkat çekeriz. Eleştirmenin bu özelliği 0eleştirileri daha geniş ve derin bir boyutluk kazandırır.
Hüdai ÇAKMAK
Yazar
Tersinim Teorisi Kurgulayıcısı
|

28-07-2010, 16:52
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Jul 2010
Mesajlar: 138
|
|
Evrİm mİ? Tersİnİm mİ? Fosİller ne dİyor?
EVRİM Mİ? TERSİNİM Mİ? FOSİLLER NE DİYOR?
Fosiller geçmiş yaşamların günümüze kalan izleridir. Bu gün gelişen bilim ve teknolojinin yardımıyla geçmiş yaşamın tarihsel döngüsünü rahatlıkla fosillerde izleyebilmekteyiz.
Evrim teorisinin kurucusu ve duayeni Charles Darwin’e göre hiç bir canlı bu günkü yapısını geleceğe aynen taşıyamayacaktır. Değişim evrim yönündedir.
Tersinim teorisi de diğer pek çok konuda olduğu gibi evrim teorisiyle canlıların zaman içinde değiştikleri konusunda yorum farkıyla mutabıktır.
Tersinim teorisi canlıların zaman içindeki değişimlerini evrimin tersine negatif olduğu görüşündedir. Bu görüşüne kanıt olarak entropi kanununu, bozmanın kolay yapmanın zor olduğu; düzen sahibi sistemlerin irade, (amaç) bilgi, güç, madde ve yeterli zaman beşlemesinin sonucu olduğu ilkelerini gösterir. Tersinim teorisine göre canlılar zaman içinde mükemmel yapılarından bir şeylerini kaybetmekte, gerilemektedir.
Fosillerin tarafsız ve bilimsel gözlerle incelenip yorumlanması yaşam gerçeğini öğrenebilmemizin tek yoludur.
Evrim teorisi devamlı gelişimi (evrimi) öngördüğünden yaşam grafiği gitgide yükselen düz bir çizgi olmalı ve evrimleşme süreci ara format canlılarına ait fosillerle açıkça izlenebilmelidir. Evrim sürecinin uzun, canlı ömürlerinin kısa olduğu dikkate alınırsa dünyamız ara format fosilleriyle tıka basa dolu olmalıdır ama bir tane bile bulunamamıştır.
Evrim teorisi savunucuları canlılığın başlangıcı kabul edilen rastlantılarla oluşmuş tek hücreli ilkel canlılardan bu gün hayranlıkla izlediğimiz mükemmel yapılılara geçiş sürecini hayat ağacı dedikleri bir şema ile göstermeye çalışırlar.
Bu şemada türler arasındaki boşlukları genelde hayal ürünü ara format canlıları doldurmuştur.
Canlılar devamlı evrim sürecinde olduklarından evrim teorisine göre bulunan her fosil bir ara format canlısına ait olmak zorundadır. Tüm fosillerin ara format fosili olarak yorumlanma çabaları bu mantığın sonucudur. Bir bakıma sonuç başlangıçta tespit edilmiş, ayrıntılarda buna uydurulmuş, boşluklar gerçek dışı varsayımsal canlılarla doldurulmuştur. Bunun bilimsel yöntemlerle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir ön kabul olduğu açıktır.
Fosil bulgularının verdiği sonuçları gruplandırıp genelleme yapmak evrim mi, tersinim mi sorusunun doğru cevabını bulmamıza yardımcı olabilir. Fosil bilimi bulguları konusunda şu genel hatları kesin bir şekilde ortaya koymuştur.
a)-Dünyamızda ilk canlılık üç milyar beş yüz milyon yıl önce bakteri türü mikroorganizmalar şeklinde görülür. Bu canlılar yapı olarak birbirlerinden tamamen farklı, kesin çizgilerle ayrılmış iki türdedir. Evrimsel bağ oluşturabilecek ara format canlıları da yoktur.
b)-Dünyada yaklaşık üç milyar yıl sadece mikroorganizmalar görülür.
c)-İlk canlılığın görüldüğü tarihten üç milyar yıl sonra (günümüzden yaklaşık 550 milyon yıl önce) kambriyen döneminde canlılar aniden, çeşitli ve mükemmel yapılarıyla ortaya çıkarlar. Ara format fosilleri yoktur.
d)-Bu canlıların yapılarında öylesine büyük ve keskin farklıklar vardır ki prekambriyen denilen kısa dönemde sıçramalı evrimle oluşması mümkün değildir.
e)-Yaşam tarihi canlıların sadece çeşitlendiğini göstermez. Tersinimi de gösterir. Pek çok canlı türünün nesilleri kesilmiş, geçmişin karanlıklarına gömülmüştür.
f)-Fosillerin grafiği gitgide yükselen düz bir çizgi yerine tam bir karmaşa; inişler çıkışlar, zikzaklar gösterir. Hayat ağacı şemasının öngördüklerine uymaz. İlkel zannedilenlerle gelişkin zannedilenler aynı dönemlerde yan yanadır, iç içedir.
Evrim teorisinin kabul ve ölçülerine göre ilkellerden çok daha yaşlı gelişkin, gelişkinlerden çok daha genç ilkel canlı fosilleri vardır.
g)-Bu gün milyonlarca fosil canlıların zaman içinde değişmediklerini açık şekilde gösterir. Yüz milyonlarca yıl önceki yapılarını koruyan kimi canlılar günümüz de yaşamaktadır.
h)-Geçmiş yaşamın nicelikleri konusunda kanıtlar olan fosiller açık bir şekilde evrimi değil tersinimi gösterir. Bu konuda en küçük bir kuşku yoktur.
Evrim teorisi savunucuları fosiller konusunda geçmiş tarihte pek çok sahtekarlıklara, aldatmacalara yeltenmişler, bunlardan bir kısmında başarılı olmuşlar, onlarca yıl insanları aldatmaya başarmışlardır.
Fakat yalanlarla, aldatmacalarla bilimsel olması gereken bir teorinin savunulup yaşatılması mümkün değildir. Bu sahtekarlıklar ve aldatmacalar taraftarlarının teorilerini savunma konusunda ne kadar aciz, çaresiz kaldıklarını göstermesi bakımından hayli ilginçtir. Eğer gerçekten teorilerini doğruluğunu gösteren bilimsel bulgulara sahip olsalardı bu tür sahtekarlıklara, aldatmacalara girişmelerine gerek olmayacağı açıktır.
Hüdai ÇAKMAK
Yazar
TersinimTeorisi Kurgulayıcısı
|

28-07-2010, 16:53
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Jul 2010
Mesajlar: 138
|
|
Bİlİm mİ, evrİm mİ?
BİLİM Mİ, EVRİM Mİ?
Evrim teorisinin kanıtlanması -her ne kadar evrim teorisi taraftarları evrimin kanıt gösterilmesine gerek olmayan açık bir gerçek olduğunu kabul etseler ve buna inansalar da- evrim teorisi taraftarlarının en büyük idealleridir. Gerçekte onları evrim teorisinin kanıt gösterilmesine gerek olmayan açık bir gerçek olduğu inancına iten neden bu konudaki başarısızlıkları, teoriyi destekleyen bilimsel hiçbir kanıtın bulunamamasıdır.
Fakat taraftarlarına göre evrim teorisi öylesine açık bir gerçektir ki bu gün bilimsel kanıtlarının bulunamaması ilerde bulunmayacağı anlamına gelmez. Evrimin kanıtları ilerde nasıl olsa bulunacaktır. Bu nedenle kanıtsızlığa rağmen evrimi bir gerçek kabul ederek varsayımları bunun üzerine kurmanın herhangi sakıncası yoktur.
Görüleceği gibi evrimci çalışmalar kanıtlardan çok kanıtsızlığa dayanan bu sakat mantık üzerindedir. Bir bakıma evrim teorisi taraftarları binanın temelini atmadan çatısını kurmaya çabalamaktadırlar.
Tanınmış bir gazetemizde 3 Eylül 1999 tarihinde yayınlanan Evrimin Formülü Bulundu başlıklı haberde üç Fransız araştırmacının çalışmalarından bahsediliyor, evrim nasıl gerçekleşiyor sorusuna cevap arayarak ortaya matematiksel bir formül koydukları bildiriliyordu.
Haberde yapılan çalışmalarda hâkim olan görüş ise yukarda bahsettiğimiz mantığa uygun olarak-bilimsel kanıtsızlıklara rağmen- evrimin bilimsel bulgular tarafından ispatlanmış kesin bir gerçek olduğu, geriye sadece formülünün keşfedilmesinin kaldığı yönündeydi.
Bir bakıma-nasıl olmuşsa- çatı kurulmuştu, bu çatıya bir temel aranmaktaydı.
Bu formül ya da buna benzer tüm evrimci spekülasyonlar, önce evrimi mutlak bir gerçek olarak kabul eden, sonra da bu kabul üzerine senaryolar yazan araştırmacıların ürünüdür.
Örneğin bu kişiler insanın maymunlarla ortak bir atadan geldiğini bu varsayımı destekleyen hiçbir bilimsel kanıt olmadığı halde- kanıtların daha sonra bulunacağını varsayarak- gerçek olduğunu peşinen kabul etmekte, sonra insan ile maymunlar arasındaki farklılık ve benzerlikleri hesaplayıp kıyaslamakta, son olarak da bu bilgileri evrim kanunlarına uygun olarak yorumlamakta, çıkan sonuca göre yeni formüller, varsayımlar üretmektedirler.
Fakat bir gerçeği-her ne kadar evrim teorisi taraftarları unutsalar bile-unutmamak gerekir. Bu gerçekte evrimin yaşandığı konusunda hiçbir bilimsel kanıt olmamasına rağmen yaşanmadığı konusunda sayısız kanıt vardır.
Hayal ürünü, bilimsel kanıtlara dayanmayan varsayımlar üretmek gerçekte çok kolaydır.
Her insan böyle varsayımlar üreterek tıpkı Charles Darwin gibi; bu varsayımlarım her ne kadar pek çok çelişkiler içerse de; bilime, akla, mantığa ters düşse de gerçek olduklarına gönülden inanıyorum ama henüz bilimsel kanıtlarını bulamadım. Zaman içinde bulunacağını umuyorum. Nasıl olsa günün birinde kanıtları bulunacağından siz bu varsayımlarımı gerçek olarak kabul ediniz diyebilir.
Bir insan ortaya çıkıp, yer sarsıntıları dünyayı karıştırmak isteyen çok gelişkin uzaylı canlıların uzaktan kumandayla oluşturdukları provokatif olaylardır diye bir varsayım ortaya atabilir. Sonra elinde her hangi bir bilimsel delil olmadan ya da Drake denklemi gibi şüpheli varsayımları kesin delillermiş gibi kullanarak uzaylıların var ve akıllı olduklarından, akıl almaz teknolojilerinden, ne kadar güçlü olduklarından, yakında dünyayı işgal edeceklerinden, insanları kendi türlerine evrimleştireceklerinden, gezegenlerine götüreceklerinden….. Bahsedebilir. Bu konuda daha başka deliller istendiğinde bu tür deliller elimde henüz yok ama çok yakında ortaya konulacaktır denilebilir.
İnsanın hayal gücü sınırsız olduğundan bu varsayımını yine hayal gücüyle ürettiği başka varsayımlarla destekler ve bu varsayımları gerçeklerinin yerine kanıt olarak ortaya koyabilir.
Tarih boyunca bu tür hiçbir bilimsel kanıtlara dayanmayan sonunda birer safsata oldukları anlaşılan varsayımlara inanan, bu yolda servetlerini ve hatta hayatlarını harcayan nice insanlar görülmüştür. Bu gerçekte insanların ne kadar kolay aldanıp yanılabildiklerinin bir başka boyutudur.
Görüleceği gibi gerçekte bir safsata olan hayali bir varsayımı (Evrenin Dünyamızdan başka bir yerinde yaşamın olup olmadığı kanıtlanamamıştır) Drake denklemi gibi bilimsel olduğu iddia edilen bir varsayıma getirip dayandırdık. Bu varsayımımızı pek çok insanın bir gerçekmiş gibi kabul edeceğinden emin olabilirsiniz. Evrim teorisinin bu günkü bilimsellikteki konumu-gerçek bilimsel kanıtlarla desteklenmedikçe- yukarıdaki hayali varsayımımızla aynıdır.
Yukarıdaki hayal kurgusuna benzeyen bir iddiayı Jean Chalin isminde bir bilim insanı ortaya atmıştır.
Bu bilim insanı daha da ileri giderek uzaydan gelen bu akıllı yaratıkların mevsimleri oluşturan değişimleri, yer sarsıntılarını kontrol ettiklerini, bu oluşumların etkenlerini istedikleri gibi değiştirdiklerini ve hatta Dünya ekonomisini ele geçirdiklerini borsaları indirip çıkardıklarını…. İddia etmekteydi.
Yine saygın bir bilim! insanımız Evrim teorisi taraftarlarının hiç dinmeyen baş ağrılarından biri olan ilk canlıların oluşumu konusunda:
-Örneğin ilk meydana gelen aminoasitlerdir. İkinci basamakta, thermal proteinler ve mikro kürecik proteinoidleri oluşmuştur. Daha sonraki basamakta, ATP aminoasitleri devreye girip evrimleşmiştir. Daha sonra da daha kompleks proteinler ve protein sentezleri gelişmiştir. Daha sonra prototip hücreler oluşmuş ve milyonlarca yılda doğa deneye yanıla stabil hücreleri oluşturmuştur diye yazabilmektedir.
Yukarıdaki cümlelerde ilk canlı hücre oluşumun evrim teorisi öngörülerine uygun aşamaları sıralanmış ancak bu aşamaların nasıl ve hangi mekanizmalar aracılığı ile gerçekleştirildiği konusunda bilimsel herhangi bir kanıt gösterilmesi unutulmuştur!.
Bir evrimci yazar hiçbir kanıt göstermeye gerek duymadan fakat bilimsel deyimleri, isimleri bol, bol kullanarak rastlantılarla ilk canlının nasıl oluştuğundan nasıl evrimleştiğinden bahsederek şempanzelere ondan da insana kadar rahatlıkla getirebilir.
Yazar evrimi-eğer gerçekse-kolaylıkla tırmanılan alçak basamaklı bir merdiven gibi basitleştirmiştir. Görüldüğü gibi her şey kolaylıkla olu oluvermektedir. Fakat gerçek böyle değildir.
İlk meydana geldiği iddia edilen aminoasitlerin rastlantılarla oluşmalarının mümkün olmadığı bilimsel kanıtlarla gösterilmiş bir gerçektir.
Yukarıda yazıda iddia edilen evrim merdivenin ilk basamağında bulunan aminoasitlerin rastlantılarla oluşamayacağı oluşsa bile mevcut şartlarda varlıklarını koruyamayacakları dolaysıyla proteinleri oluşturamayacakları bizzat evrim teorisi taraftarları tarafından itiraf edilmiş bir gerçektir. (Aminoasitler ve proteinler bölümlerine bakınız)
Dünyaca ünlü Science News dergisinin Ocak 1999 sayısındaki bir makalede şunlar yazılıdır.
Hiç kimse şimdiye kadar nasıl olup da geniş çapta dağılmış yapıtaşlarının proteinlere dönüştüğünü tatmin edici bir şekilde açıklayamamıştır. İlkel dünyanın varsayılan koşulları aminoasitleri yalıtılmış bir yalnızlığa doğru sürükleyecek şekildedir.
Canlılık konusundaki yazının diğer bölümlerindeki iddialar ise ilk bölümün imkânsız olarak belirttiğimiz oluşum zorluklarını kat, kat aşar.
Sayın bilim! insanının oldu, oluverdi gibi iki-üç cümlede aktardığı iyice basite indirgenmiş bu senaryoda söz edilen yapıların her biri son derece özel ve komplekstirler ve rastlantılarla meydana gelmeleri kesinlikle imkânsızdır. Eğer imkânlı ise bunu iddia sahibinin kanıtlaması gerekir.
Bir canlı hücresinin en basit yapı taşları olan aminoasitlerin rastlantılarla oluşması ve doğal şartlarda mevcudiyetlerini korumaları mümkün değildir.
Tek bir protein molekülünün sahip olduğu özellikler kesinlikle rastlantılara yer vermeyecek kadar karmaşıktır.
Kaldı ki basit bir canlı hücresi birbirinden değişik yapılarda ve her biri özel görevler üstlenmiş iki bine yakın protein ve diğer hücre içi elemanların inanılmaz derecede karmaşık fakat o kadarda düzenli ve kompleks bir planlama ile yerli yerlerinde sentezlenmesi sonucunda oluşur.
Canlıların moleküler planı her canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan DNA dediğimiz dev biyomoleküllerdeki şifrelerde gizlidir. DNA molekülünün yapısı yaşam mucizelerinin başında gelir.
Yazının diğer bölümlerinde bahsedilen sözde oluşumlardan ise bahsetmeye bile değer bulmuyoruz. Eğer kanıt yoksa ya da gösterilemiyorsa bu tür varsayımların bir varsayım olmaktan öte değerleri yoktur. Bu tür yazılar genelde koyu bir taassup ürünü olup propaganda amaçlıdır.
Kanıtsızlığı kanıt olarak kullanmak evrim ve uzantısı teorilerin sıkça kullandıkları bir yöntemdir. Bilimsel kanıtlara dayanmayan bu tür yöntemlerin propaganda ve beyin yıkama dışında bir değeri bulunmamaktadır.
Hüdai ÇAKMAK
Yazar
Tersinim Teorisi Kurgulayıcısı
|

28-07-2010, 16:55
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Jul 2010
Mesajlar: 138
|
|
DoĞada savurganlik ve anarŞİ mİ
DOĞADA SAVURGANLIK VE ANARŞİ Mİ
YOKSA
DÜZEN VE DAYANIŞMA MI VAR?
Evrim teorisi taraftarlarının yaratılış gibi karşıt teoriler aleyhine buldukları kanıtlardan birisi canlıların gerektiğinden fazla çoğalma eğilimde oldukları iddiasıdır. Charles Darwin'de bu konuyu işleyen Malthus’un Nüfus isimli kitabından oldukça etkilenmiş, canlıların anormal çoğaldıkları iddiasını doğal seleksiyonun dolaysıyla evrim teorisine kanıtı olarak göstermiştir. Gerçektende canlıların hesapsız çoğalmaları Dünyanın canlıları besleme kapasitesinin sabitliği nedeniyle canlılar arasında bir yer kapma telaşına, ardından müthiş bir yaşam savaşına neden olmakta mıdır?
Bir balık milyonlarca yumurta bırakır. Bir meyve ağacı binlerce meyve verir. Bir balığın milyonlarca yumurta bırakması ya da bir ağacın binlerce meyve vermesi şüphesiz üremeye yöneliktir. Hiç bir balık bıraktığı yumurtalardan çıkacak milyonlarca yavrudan büyük bölümünün diğer balıklar tarafından yenilerek besine dönüşeceğini, çok az kısmının büyüyerek erginleşeceğini bilmez. Bitkiler içinde, diğer canlılar içinde bu böyledir. Her canlı üremek için elinden geleni yapar. Ne kadar çok yavru verirse üreme (neslini devam ettirme) garantisinin o kadar çok olacağını çok iyi bilir. Bir bakıma canlıların nesillerini devam ettirme çabaları doğa kanunların en önemlilerinden biridir.
Evrim teorisi taraftarlarına göre canlıların gerektiğinden fazla çoğalma eğilimleri bir savurganlık örneğidir. Yaratılış felsefesiyle bağdaşmamaktadır.
Darwin’e göre canlıların gerektiğinden fazla üremesi dünyanın belirli bir kapasiteye sahip olması nedeniyle mantıklı değildir. Gerektiğinden fazla üreyen canlılar arasında amansız bir yaşam savaşı verilmesinin ana nedeni budur.
Doğayı ve doğa içindeki canlıları gerektiği gibi ve tarafsızlıkla inceleyen bilim insanlarının canlılar hesapsız mı ürüyor sorusuna verdikleri yanıt kesin bir hayırdır.
Doğada çok ince bir düzen vardır. Her canlı bir başka canlının ya da canlıların besinidir. Bu bir besin zinciri oluşturur. Ölüp, ceset haline gelmiş her organizma börtü böceğin, kurdun kuşun sonunda mikropların bakterilerin besini haline gelir. Her şey yerli yerini bulur. Hiç bir şey israf olmaz. Hiç bir şeyin israf olmaması var olan düzenin ne kadar ince ve hassas olduğunun bir başka kanıtıdır.
Canlılardaki ekolojik denge: Doğada en çok üreyen canlılar bu besin zincirinde en çok kıyıma uğrayan canlılardır. Doğa canlıların nüfuslarını birbirleriyle kontrol ettirerek tam bir denge ve uyuşum sağlamıştır. Canlılar arasında amansız bir yaşam savaşı var gibi görünürse de bu gerçekte tam bir dayanışmadır. Her canlı bu düzenin ve bu düzendeki görevlerinin farkındadır. Yaşamının diğer canlıların varlığıyla yakından ilgili olduğunu çok iyi bilir. Bir geyik sürüsü karnı doymuş bir aslan ailesinin yakınlarına kadar gelir ve orada otlamaya devam eder. Hiçbir canlı –insan dışında- gereksiz yere bir başka canlıyı öldürmez, katliam yapmaz.
Dünyada milyonlarca farklı canlı türü yaşamaktadır. Bu canlılar içinde sadece bitkiler topraktan doğrudan besin alabilme mekanizmalarına sahip olduklarından kendi besinlerini üretebilirler. Bu nedenle bitkiler besin zincirinin birincisidir, temelidir ve en önemli halkasıdır.
Hayvanlar ise ya bitkileri veya diğer hayvanları besin olarak kullanırlar. Bu besin dengesi o kadar iyi kurulmuştur ki, hiçbir canlı türü aşırı derecede çoğalıp yeryüzünü istila etmez, edemez. Ekolojik denge denen bu sistem yapay müdahaleler olmadıkça bozulmaz.
Ekolojik denge o kadar hassas bir düzene sahiptir ki, insanlar tarafından tüm modern gelişkin teknolojiye rağmen taklit edilememektedir. Yapay ekolojik denge kurma çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
ABD Columbia Üniversitesinde bilim adamları tarafından Biosphere 2 adı verilen deney buna en güzel örnektir.
Sözü edilen deneyde dev bir sera kurulmuş, bu sera dış dünyadan tamamen izole edilmiş, dışarıdan sadece güneş ışığı alan bu dev seranın içinde, sayı ve türleri daha önceden tespit edilmiş bitki ve havyanlar yerleştirilmiş ve bu yapay dengenin korunmasına çalışılmıştır. Ancak ilerleyen aylarda dengenin giderek bozulduğu görülmüş, türler ölmeye başlamış ve çalışma başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu başarısızlığın nedeni de bu konuda yeterli bilginin olmaması, ekolojik denge de rol sahibi mikroorganizmalar gibi bazı canlıların ortamda bulunmamasıdır.
Ekolojik denge öylesine ince, geniş ve çok dengeler içerir ki yapay olarak bu dengeyi kurabilmek mümkün değildir. Kaldı ki bir zamanlar hiçbir canlının bulunmadığı bir dünyada böylesine bir düzenin kurulabilmesi ilginç, ilginç olduğu kadarda ibret vericidir.
Canlılarda dayanışma: Canlılardaki dayanışma ekolojik sistemin temelidir. Ekolojik sistemin madde boyutundan daha önce bahsetmiştik. Yaşam boyutu da madde boyutu kadar önemlidir. Öylesi önemlidir ki ekolojik düzenin yaşam boyutunu ayrı bir bölümde ele almayı uygun bulduk.
Charles Darwin ekolojik düzenin farkındadır. Türlerin Kökeninde şunları yazmaktadır.
-Yukarı hayvanlarda en yaygın karşılıklı hizmet hepsinin duygu birliği ile birbirlerini yaklaşan tehlikeye karşı uyarmalarıdır. Dr Jaegerin belirttiği gibi bir sürüdeki ya da kümedeki hayvanlara yaklaşmanın ne kadar güç olduğunu bütün avcılar bilir.
Öyle sanıyorum ki yaban atları ve sığırları herhangi bir tehlike işareti vermemektedir ama düşmanı ilk sezenin hali öbürlerini uyarmaktadır.
Yaban tavşanlarının tehlike işareti art ayaklarını pat, pat yere vurmaktır.
Koyunlar ve dağ keçileri aynı işi ön ayakları ile yapar ve o sırada ıslığımsı bir ses çıkarır.
Kuşların birçoğu ve memelilerin bazıları gözcüler çıkarmaktadır. Söylendiğine göre foklarda gözcülüğü genellikle dişiler yapmaktadır.
Bir maymun kümesinin önderi gözcülük de yapmakta, tehlikede ya da güvenlikte olduklarını bildiren çığlıklar atmaktadır.
Toplumsal hayvanlar birbirleri için ufak tefek işler görürler. Atlar birbirlerinin kaşınan yerlerinin hafifçe ısırır, sığırlarsa yalar. Maymunlar birbirlerinin dış asalaklarını ayıklar.
Brehm bir küme saba maymunu dikenli bir alandan geçtikten sonra her maymunun bir dala uzandığını ve başka bir maymunun onun yanına oturup kürkünü özenle incelediğini ve dikenleri birer, birer çıkardığını anlatmaktadır.
…………..
Toplumsal hayvanların birbirlerine karşı toplumsal olmayan hayvanların duymadığı bir sevgi duyduğu kesindir.
…………….
Bununla birlikte hayvanların birçoğu birbirinin acılarını ve sıkıntılarını elbette paylaşmaktadır.
………………
Habeşistan’da babuinler bir bahçeyi yağma ederken önderlerini sessizce izlerler. Tedbirsiz bir yavru gürültü ederse sessiz ve eslek olmayı öğrenmesi için tokatlanır.
…………….
Belirli hayvanların bir arada yaşamalarına ve birbirlerine türlü yollardan yardım etmelerine yol açan içtepiye gelince pek çok halde öbür içgüdüsel davranışlarda bulunurken tattıkları kıvanç ya da hoşlanma duygusunun ya da öbür içgüdüsel davranışlarını engellenmesi sırasındaki aynı kıvançsızlık duygusunun onları hareket geçirdiği sonucunu çıkarabiliriz.
…………
Duygudaş üyelerinin sayısı en çok olan topluluklar en iyi serpilip gelişir ve en çok sayıda döl yetiştirir. Bununla birlikte örneklerin birçoğunda belirli toplumsal içgüdülerin doğal seçme ile kazanılıp kazanılmadığına ya da duygudaşlık, sağduyu yaşantı ve benzenme yönsemesi gibi başka içgüdülerin yetilerin dolaylı sonuçları olup olmadığına ya da yalnızca uzun sürmüş alışkanlığın sonucu olup olmadığına karar vermek olanaksızdır.
……………
İnsan toplumsal bir hayvan olduğuna göre arkadaşına bağlı olma ve boyunun önderine boyun eğme yönsemesini soyaçekimle kazandığı aşağı yukarı kesindir. Nitekim bu nitelikler toplumsal hayvanların birçoğunda ortaktır.
………………………
Eyleme geçmeden önce korkusunu ya da duygudaşlık konusundaki eksikliğini yenmeye zorlanan kimse bir bakıma doğuştan yetenekli olduğu için iyi bir işi hiç çaba göstermeksizin yapan birinden yinede daha çok güvenilmeye değerdir.
* * * *
Evrim teorisi taraftarları doğada pek çok canlının ergenlik çağına gelmeden öldüğünü, örneğin pek çok yumurtadan çıkan yavrulardan çok az bir kısmının hayatta kaldığını dolaysıyla canlılık yönünden doğada bir savurganlığın söz konusu olduğunu belirtmekte sonra da bunun bilinçli tasarımla (yaratılış teorisiyle) çeliştiğini iddia etmektedirler.
Bilinçli tasarım evrim teorisi gibi canlıların nasıl ortaya çıktığı konusuna cevap veren bir varsayımdır. Ekolojik denge ve sonuçları evrim teorisini ilgilendirdiği kadar bilinçli tasarım teorisini de çok daha yakından ilgilendirir.
Bilinçli tasarım teorisi evrim teorisinin öne sürdüğü doğadaki savurganlık iddiasını ekolojik düzeni kanıt göstererek ret ve inkâr eder.
Doğada savurganlık olduğunu iddia etmek var olduğu kesin bilimsel kanıtlarla gösterilmiş olan ekolojik dengeyi ret etmekle aynı şeydir.
Yukarıdaki bölümlerde açıklamaya çalıştığımız gibi canlılardaki nüfus kontrolünün ekolojik düzenle mükemmel olarak yapıldığı bilimsel bir gerçekse; bir bilimsel gerçeği en az evrim teorisi kadar bilimsel olduğunu iddia eden bir varsayımının da sahip çıkarak, öngörüleriyle aynı paralellikte olduğunu iddia etmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Doğada savurganlık olduğunu iddia eden evrim teorisi her şeyden önce ekolojik dengenin var olmadığını kanıtlamak zorundadır.
Evrim teorisi taraftarlarının yaptıkları gibi ekolojik dengeyi bir canlı kıyımı (savurganlığı) olarak göstermeye çalışmak ret ve inkâr edilmeyen ekolojik dengenin ruhunu anlamamakla eşdeğerdir.
Dünyada milyonlarca farklı canlı türü yaşamaktadır. Bu canlılar içinde sadece bitkiler besinlerini ya topraktan doğrudan alabilir ya da fotosentez dediğimiz harika sistemlerle üretebilirler.
Hayvanlar ise besinlerini doğrudan üretme mekanizmalarına sahip değillerdir. Bitkileri veya diğer hayvanları besin olarak kullanmak zorundadırlar. Bu besin zinciri o kadar iyi kurulmuştur ki oldukça karmaşık bir sistemin sonucu olan bu denge dış müdahalelerle bozulmadığı müddetçe hiçbir tür aşırı derecede çoğalıp yeryüzünü istila edemediği gibi hiç bir canlı türünün nesli de tükenmez. Bunun nedeni de her canlı türünün bu sitemde bir görevinin olması, sistemin kendini kendi mekanizmalarla koruyabilmesidir. Hiç bir canlı boşuna var edilmemiştir. Her türün kendine mahsus özellikleri bu mekanizmanın vazgeçilmez bir parçasıdır.
|

28-07-2010, 17:01
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Jul 2010
Mesajlar: 138
|
|
Evrendekİ dÜzen rastlanti mi?
EVRENDEKİ DÜZEN RASTLANTI MI?
Evrende üç yüz milyon galaksi bulunduğu zannedilmektedir. Galaksiler arasında da milyonlarca ışık yılıyla ifade edilebilen dev aralıklar, mesafeler vardır. Bir ışık yılı ise saniyede üç yüz bin km hızla giden bir ışık huzmesinin bir yılda alacağı yol demektir. Bu da yaklaşık dokuz katrilyon km’dir.
İlginç olan aralarında korkunç denebilecek boşluklar bulunan bu galaksiler ve galaksileri meydana getiren milyarlarca yıldızın kütle çekimleriyle birbirlerine bağlanmış olması, bu bağlantıların son derece hassaslığıdır.
Süpernova denilen dev yıldızların patlamaları sonucu uzaya savrulan göktaşları ayrı tutulursa bütün gök cisimleri hassas dengeler ve kurallarla birbirleriyle bağlıdır ve devamlı hareket halindedir. Bu dengeli ve kurallı hareketler evrenin bütünlüğünü kapsar.
Daha da ilginç olan ise süpernova patlamaları sonucu uzaya savrularak serseri mayınlar gibi başıbozuk bir halde dolaşıp duran, kendilerinden daha büyük gök cisimlerinin çekimlerine kapılarak onların üzerlerine düşen, bir bakıma düzensizliği simgeleyen bu göktaşları yaşamın oluşma şartlarına çok büyük katkılarda bulundukları gibi ileri ki zamanlarda evrenin çökmesine de neden olacaklarıdır.
Süpernova denilen dev yıldızların merkezlerindeki nükleer fırınlarda oluşan ağır elementler bu yıldızların patlaması sonucu sağa sola savrulan göktaşlarıyla evrenin çeşitli bölgelerine gitmekte, buralarda dünyamız gibi sert kabuklu, yaşama uygun gezegenlerin oluşmasına sağlamaktadır. Bir bakıma evrendeki düzensizlikler bile bir düzen içerir ve yaşamın oluşma planına (yaşamsal uygunlukların olmazsa olmazlarına) çok büyük katkılarda bulunur.
Gök cisimlerinin uzaydaki dağılımı ve aralarındaki devasa boşlukların canlı hayatının var olabilmesi için zorunlu olup olmadığı sorusuna verilen yanıt çok önemlidir.
Yapılan araştırmalar gök cisimleri arasındaki ilişkilerin yaşamı destekleyecek biçimde pek çok evrensel güçle uyumlu, çok hassas hesaplar, yapılar ve dengeler içerdiğini göstermektedir.
Bu devasa mesafeler gezegenlerin yörüngelerini hatta varlıklarını doğrudan etkiler. Bu mesafeler son derece kritiktir. Bu nedenle yaşamsal uygunlukların önemli bir parçasıdır.
Yıldızlar arasındaki şu an var olan boşluklar dünya gibi bir gezegen sisteminin var olabilmesi için en ideal mesafedir.
Ünlü biyokimya profesörü Michael Denton da, Doğanın Kaderi adlı kitabında bu konuda şöyle yazar:
-Süpernovalar ve aslında bütün yıldızlar arasındaki mesafeler çok kritik bir konudur. Galaksimizde yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir. Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı, gezegenlerin yörüngeleri istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı, bir süpernova tarafından fırlatılan maddeler o kadar dağınık hale gelecekti ki, bizimkine benzer gezegen sistemleri büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı. Eğer evren yaşam için uygun bir mekân olacaksa, süpernova patlamaları çok belirli bir oranda gerçekleşmeli ve bu patlamalar ile diğer tüm yıldızlar arasındaki mesafe, çok belirli bir uzaklık olmalıdır. Bu uzaklık, şu an zaten var olan uzaklıktır. Bu uzaklıklar son derece kritiktir.
Prof. George Greenstein da bu akıl almaz büyüklükle ilgili, Simbiyotik Evren adlı kitabında şöyle yazar:
-Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar, astrofizik çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebula denilen bulutsularda ve diğer gök cisimlerinde süre giden temel fiziksel işlemlerde hiçbir değişim gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında, galaksimizin görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek fark, gece çimler üzerine uzanıp da izlediğim gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ama pardon, evet; bir fark daha olurdu: Bu manzarayı seyredecek olan "ben" olmazdım... Uzaydaki bu devasa boşluk, bizim varlığımızın bir ön şartıdır.
Greenstein kitabında bunun nedenini de açıklar. Evrendeki büyük boşluklarla bazı fiziksel değişkenler yaşamsal uygunlukların şekillenmesine sağlamaktadır. Yaşamsal uygunlukların şekillenmesi ise yaşamın devamlılığı amacına yöneltilmiş pek çok harika sistemlerin oluşup bir araya gelme nedenidir. Ayrıca evrendeki katrilyonları bulan cisimler arasındaki boşluklar bu cisimlerin birbirleriyle çarpışmalarını, evrenin bir kaos ortamına sürüklenmesini de önler.
…………
Samanyolu galaksisin de yaklaşık iki yüz elli milyon yıldız bulunduğu tahmin edilmektedir. Diğerlerinde olduğu gibi Samanyolu galaksisindeki yıldızlar arasında da dünya ölçüleriyle ifadesi mümkün olmayan çok büyük mesafeler, aralıklar vardır.
Samanyolu galaksisinde bulunan yıldızların içinde güneşe en yakın olanı Alpha Centauridir ve güneş sisteminden sadece 4.5 ışık yılı uzaklıktadır.
Dünya bildiğimiz gibi Güneş Sistemi'nin bir parçasıdır. Bu sistem, evrenin içindeki diğer yıldızlara göre orta küçüklükte bir yıldız olan Güneş'in etrafında dönmekte olan dokuz gezegenden ve onların elli dört uydusundan oluşur. Dünya, sistemde Güneş'e en yakın üçüncü gezegendir.
Güneş'in çapı dünya çapının 103 katı kadardır. Aradaki mesafe diğer ifade ile dünyanın güneş etrafındaki elips şeklindeki yörüngesiyle güneş arasındaki mesafe yüz kırk milyon kilometre ile yüz altmış milyon kilometre arasında değişir. İlginç olan aradaki mesafe ile dünyanın ve güneşin büyüklüğünün son derece kritik olmasıdır.
Işık yılı birimine göre dünya ile güneş arasındaki mesafe (ortalama yüz elli milyon km) yedi ışık yılı/dakika olur. Bu da güneşten çıkan bir ışık fotonunun yedi dakika sonra dünyaya ulaştığı anlamına gelir.
Dünya ölçüleriyle dev bir boyuta sahip gibi görünen Güneş Sistemi, içinde bulunduğu Samanyolu galaksisine oranla oldukça küçük denilebilir. Güneşimiz galaksinin spiral kollarından birinde dışa yakın bir yerde bulunmaktadır.
Gök cisimlerinin (özellikle güneş sisteminin) evrendeki dağılımı ve aralarındaki boşluklar Dünya'da canlı hayatının var olabilmesi ve devamlılığı için zorunlu olup çok önemlidir.
Gök cisimleri arasındaki mesafeler katı kütleli gezegenlerin oluşumundan ısı değişimlerine kadar yaşamı destekleyecek biçimde pek çok evrensel güçle uyumlu bir hesap içinde düzenlenmiştir. Bu konuda en küçük bir kuşku yoktur.
Bunun nedeni ise bu mesafelerin gezegenlerin oluşumlarını ve yörüngelerini doğrudan etkilemesidir.
Güneş sistemindeki gezegenlerin yörüngeleri ise çok kritik değerlerdedir. En küçük bir oynama yaşamı sona erdirebilir.
Evrenin kökeni ile ilgili çeşitli araştırmalar yapan fizikçi Roger Penrose:
-Ama evrenin kesinlikle bir amacının olduğunu gösteren bir olay var ki, o da evrenin şans eseri orada durmadığıdır. Bazı insanlara göre evren sadece oradadır işte. Öylesine olmaya devam ediyor. Biz de kendimizi birdenbire bu şeyin içinde buluvermişiz. Bu bakış açısının, evreni anlamamızda çok verimli ya da yardımcı olacağını sanmıyorum. Bence evren ve onun varlığının altında bugün henüz pek sezemediğimiz çok daha derin bir şeyler gizli demiştir.
Bilimsel bulguların ortaya koyduğu gerçek gözlemlediğimiz evrende mevcut hassas denge ve düzenlerin muazzam bir patlamanın sonrasında kendi kendine ve rastlantılarla gerçekleşmesinin kesinlikle imkânsız olduğudur. Big Bang gibi bir patlamanın ardından böyle bir düzenin meydana gelmesi, ancak doğaüstü bir yaratılış sonucunda gerçekleşebilir. Diğer ifade ile bu tersinim teorisinin öngördüğü gibi düzenli bir genişim evresinin başlangıcıdır ve asla patlama değildir.
Düzenli sistemlerin bilinç (amaç), bilgi, güç (enerji), madde ve yeterli zaman beşlemesinin sonucu olduğu düşünülürse eğer bir olgu düzen ve sistem sahibiyse bilgi ve iradenin sonucu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Hüdai ÇAKMAK
Yazar
Tersinim Teorisi Kurgulayıcısı
|

28-07-2010, 17:02
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 10 Jul 2010
Mesajlar: 138
|
|
Evrİm mİ? Tersİnİm mİ?
EVRİM Mİ? TERSİNİM Mİ?
…..Non-lineer dinamik yapılar….Stokastik süreçler…. Kendi kendine organize eden yapılar…. Sonuç evrim(miş)…
Dostlar sevinin. Her gün bir parça daha gelişip güzelleşiyor(muş)uz.
Ohhh! Ne güzel… Evrim amca her gün bir kaç kuruş atıyormuş kumbaramıza…
İleride kullanılmak üzere..
Her gün bir parça daha da zenginleşiyor(muş)uz.
Bunu genlerimize işleyip diğer nesillere aktararak…
Babadan evlatlara kalan miraslar gibi.
Bu daha da güzel…..
Diline sağlık evrimci…. ………………….
………………….
Fakat gerçek amca öyle demiyor….
Yüzü asık; sert ve inatçı… Asla taviz vermiyor. İsteğe göre değişmiyor.
Gerçek amca şunu der ki ey yeğenim!
Zaman insafsız bir harami gibi! Her birimizden bir şeyler koparıp alıyor. Taş bile durduğu yerde çürüyüp gidiyor. Yıpranıp bir şeylerimizi kaybediyoruz.
Kazandığımız bir şeyse yok.
Evrim amca yalan söylemiş, kandırmış sizleri…..
Şunu iyi bil ki:
Her güzel çirkinleşecek, her yeni eskiyecektir. Bu bir doğa kanunudur. İşte tersinim budur. Taşın bile çürüyüp gitmesi gibi.
Ömrümüz varsa ihtiyarlamak kaçınılmaz akıbetimiz.
Ölümden ise kurtulan var mı? …………………………….
……………………..
Tersinim mi? Evrim mi? Artık bir karar verin.
Önümüzde güneş misali duran mı? Yoksa Kaf dağı ardında olan mı?
Gökte yıldız ararken önündeki çukuru görmeyen aptal alim misali…
Bu mesel kulağımıza küpe olsun.
Hüdai ÇAKMAK
YAZAR
Tersinim Teorisi Kurgulayıcısı
…..Non-lineer dinamik yapılar….Stokastik süreçler…. Kendi kendine organize eden yapılar…. Sonuç evrim(miş)…
Dostlar sevinin. Her gün bir parça daha gelişip güzelleşiyor(muş)uz.
Ohhh! Ne güzel… Evrim amca her gün bir kaç kuruş atıyormuş kumbaramıza…
İleride kullanılmak üzere..
Her gün bir parça daha da zenginleşiyor(muş)uz.
Bunu genlerimize işleyip diğer nesillere aktararak…
Babadan evlatlara kalan miraslar gibi.
Bu daha da güzel…..
Diline sağlık evrimci…. ………………….
………………….
Fakat gerçek amca öyle demiyor….
Yüzü asık; sert ve inatçı… Asla taviz vermiyor. İsteğe göre değişmiyor.
Gerçek amca şunu der ki ey yeğenim!
Zaman insafsız bir harami gibi! Her birimizden bir şeyler koparıp alıyor. Taş bile durduğu yerde çürüyüp gidiyor. Yıpranıp bir şeylerimizi kaybediyoruz.
Kazandığımız bir şeyse yok.
Evrim amca yalan söylemiş, kandırmış sizleri…..
Şunu iyi bil ki:
Her güzel çirkinleşecek, her yeni eskiyecektir. Bu bir doğa kanunudur. İşte tersinim budur. Taşın bile çürüyüp gitmesi gibi.
Ömrümüz varsa ihtiyarlamak kaçınılmaz akıbetimiz.
Ölümden ise kurtulan var mı? …………………………….
……………………..
Tersinim mi? Evrim mi? Artık bir karar verin.
Önümüzde güneş misali duran mı? Yoksa Kaf dağı ardında olan mı?
Gökte yıldız ararken önündeki çukuru görmeyen aptal alim misali…
Bu mesel kulağımıza küpe olsun.
Hüdai ÇAKMAK
YAZAR
Tersinim Teorisi Kurgulayıcısı
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:41 .
|