"Dünya hakkında hiçbir şey bilemem. Bir şey bilebilsem bile anlayamam. Anlasam da anlatamam.”
Ünlü bilimci Bertrand Russel gökbilimi üzerine bir konferans vermekte, dünyanın güneş etrafındaki dönüşünü, güneşin galaksiler etrafındaki devinimini anlatmaktadır. Konuşması bittiğinde salonun en arkasında oturan ufak tefek yaşlı bir kadın ayağa kalkar ve ‘’Tüm söyledikleriniz saçma sapan şeyler. Aslında, dünya dev bir kaplumbağanın sırtında tepsi gibi durmakta’’ der. Russel gülümseyerek yanıtlar: ‘’Peki, ya kaplumbağa neyin üstünde duruyor?’’. ‘’Sen çok akıllısın delikanlı, çok akıllı’’ der yaşlı kadın, ‘’Ama ondan aşağısı hep kaplumbağa!’’.
Evren hakkındaki bu gibi benzetmelere çoğumuz alaycı bir tavırla yaklaşırız, ancak, evrene dair bilgimiz nedir? Daha ne kadar bilgiye sahip olabiliriz? Evrene dair bilebileceklerimiz hep sınırlı kalmaya mı mahkum, yoksa onu tek bir formülle izah edebilecekmiyiz? Bilinmeyenin hemen her zaman var olacağını kabul eden bilim, aynı zamanda nesnel dünyanın her zaman varolduğu ve tarafımızdan bilinebileceği temel düşüncesinden hareket eder. Bilim dünyası, tüm serüvenini bilinmeyenden bilinene, bilgisizlikten bilgiye geçiş olarak tanımlarken bizim için doğru olan tabir nedir? ‘’bilmiyoruz’’ mu, ‘’bilemeyiz’’ mi? İlmin bugün geldiği nokta itibariyle bilebildiğimiz şeyler bize mislince bilemeyeceklerimizi de beraberinde getirmiyor mu?‘’ İmam-ı Gazali nin ay ve güneş tutulmasini bugün bildigimiz şekliyle izah ettigi dönemde neredeyse tüm Avrupa’nin inandigi ‘’kaplumbagali’’ tanimlamalardan daha fazlasini bildigimizi iddia ederken dayanagimiz nedir?
Evren’e dair en eski tartışma, onun ‘’hâdis’’ mi yoksa ‘’kadim’’ mi olduğu üzerine yapılan tartışmadır. Bu, aynı zamanda, din ile felsefe ve bilimin karşı karşıya geldiği en uzun soluklu çatışmalardan biridir. Aslı İslam’da olmak üzere birçok dinde mevcut olan ‘’âlemin ezeli olmadığı’’ inancının aksine, filozofların ekseriyetinin, ‘’kadim evren’’ fikrini savunduklarını görüyoruz.. Bunun yanında Eflatun’un ‘’Bu âlem hem mevcut hem de hâdistir’’ dediği rivayet edilir. Daha sonraları Eflatun’un bu sözü tevil edilerek onun âlemin hudusu fikrine sahip olmadığı da ileri sürülmüştür. Calinus ise ömrünün son günlerinde, bu mesele üzerinde çokça durduğunu belirtir ve âlemin hâdis mi kadim mi olduğunu anlayamadığını söyler. Çok az sayıda filozof bu ve benzeri şekilde fikir beyan ederken, çoğu, âlemin kadim olduğu fikrindeydiler. Bunlar, vasıta olmadan kadim bir şeyden asla hâdis bir şeyin doğmasını kabul etmediklerinden âlemin sonradan yaratılmış olamayacağını savunmaktaydı. Bu mesele üzerinde en esaslı mücadeleyi İmam-ı Gazali Hz’leri vermiştir:
Felsefecilere göre Allah âlemin fâilidir, onlara göre fiil hadiselerden ibarettir. Alem ise kadimdir. Fiilin manası bir şeyi yokluktan yeniden vücuda getirmektir. Kadimle ise böyle bir şey düşünülemez. Zira mevcut olan şeyin yeniden icadı imkansızdır. O halde fiilin şartı hadis olmasıdır. Onlara göre âlem kadim olduğuna göre nasıl Allah’ın fiili olabilir? Allah onların dediklerinin hepsinden beridir.
Evrenin doğası ve nasıl ortaya çıktığı düşünerek bulunamaz. Ancak bazı gözlemler değerlendirilerek bulunabilir. Size de öyle yapmanızı tavsiye ediyorum..
Onlara ilerde yeri gelince değinebilirim.