Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > İbrahimi Dinler > İslam

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 07-11-2007, 02:05
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart "Laikliğin ve Barışın Olmazsa Olmazları"

Belirlemelere gore Atatürk şunları söylemiştir:

"Tanrı'ya şükürler olsun hepimiz Muslumanız, hepimiz inanmış kimseleriz. Bizim dinimizin elinde bir ölçü vardır Bu ölçüyle, neyin dine uygun, neyin dine aykın olduğunu kolayca kestirebilirsiniz Hangi şey ki, akla, mantığa, ulusun yüksek çıkarlarına uygundur; biliniz ki, o, bizim dinimize de uygundur Bir şey, akla, mantığa, ulusun çıkarlarına uygun düşüyorsa, kimseye sormadan bilin ki, o şey, dinin de istediği, hoş gördüğü şeydir Eğer bizim dınımız
bu kadar akla, mantığa uygun olmasaydı, dinlerin en sonuncusu ve en eksiksizi olmazdı."


Bu sözler, Atatürk'ün 16 Mart 1923'te Adana esnafıyla yaptığı konuşmasında yer almaktadır.

Atatürk bu sözleri söylerken, "laiklik yapısı", daha bitirilmemişti. Cumhuriyet bile ilan edilmemişti. Ekimin 29'u gelecek, Cumhuriyet ilan edilecekti. 3 Mart 1924 gelecek, Halifelik kaldırılacaktı. Ayrıca "eğitim ve öğretimin birleştirilmesi" (tevhid-ı tedrisât) gerçekleştirilecekti.
8 Nisan 1924 gelecek, Şeriye Mahkemeleri kaldırılacaktı.
30 Kasım 1924 gelecek, Tekke ve zaviyelerle türbeler kapatılacaktı.
4 Ekim 1926 gelecek; Türk Medeni Yasası yürürlüğe girecekti.
9 Nisan 1928 gelecek, 20 Nisan 1924 tarihli Anayasa'dakı "Türkiye devletinin dini 'Dini İslam'dır'
atılacak, yerine hiçbir din de konmayacaktı. Ayrıca, "dinsel ant içme" biçimine de son verilecekti. Böylece "laiklik yapısı" bitmeye yakın bir duruma getirilecekti.
Böylece de son aşamaya gelinmiş olacaktı.

Atatürk yukardaki sözleri söylediğinde bunlardan hiçbiri daha gerçekleşmemişti.
Bir İslam inanırı ("Mû'min") niteliğiyle konuşmuştu.
Atatürk'ün bu tür konuşmaları vardır. Bunlar, belirli bir aşamaya özgüdür.
Laiklik yolundaki durakların çok başlarında söylediği sözlerdir.
Atatürk de, laiklik de, çıktığı yolda hızla ilerlerken bunları aşmıştır. Ne var kî,
Atatürk'ü sürekli bir "islam inanırı" gösterme çabasında olanlar, bu konuşmalann tarihine aldırmazlar, devrim yolculuğundaki aşamaları görmezlikten gelirler.
Ve bu tür sözleri alıp alıp kullanırlar. Bir "dinci", "İslamcı", bir başka anlamıyla da "Şeriatçı Atatürk" uydurup sergilerler.
Radyo ve televizyonda bile bu sergilemeyi yapmaktan çekinmezler.
Atatürk buysa, İslam'ın aynlmaz bir parçası, hatta kendisi olan Şeriat'ı neden bıraktı, neden din kuralları yerine çağdaş yaşam kurallarını koydu?" sorusunun karşılığını ne düşünmek, ne de düşündürmek isterler. "Din ve Şeriat Atatürkçüleri" diyebileceğimiz bu çevrelere göre Atatürk, "dinli", "dinci" gösterilirse "yüceltilmiş" olduğu gibi, "din" yerine "insan aklını, saldırıya uğramamış bir aklı", bilimi, uygarlığı koyan laik kişiliğiyle gösterilirse "küçültülmüş" olur.
Bu çevrelere Atatürk'ün kim olduğu, nasıl bir kişilikte olduğu değil, kendi ölçüleri içinde nasıl bir kimlikte olması gerektiği önemlidir.

Oysa Atatürk şunları da söylemiştir:

"Ulusun, varlığını sürdürebilmek için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağ, yüzyıllardan beri sürüp gelen biçimini, niteliğini değiştirmiş; ulus bireylerini, din bağı, mezhep bağı yerine, Türk ulusçuluğu bağıyla toplamış, bir araya getirmiştir... Cumhuriyet Türkiye'sinde,
eski yaşama kurallarının, eski hukuk ilkelerinin yerini, bugün, yeni hukuk ilkelerinin almış olduğu", bilinen bir gerçektir.'"


Atatürk bu sözleri, 5 Kasım 1925'te, Ankara Hukuk Fakültesi'nin açılışı sırasında, dinsel kurallara dayalı hukuk yerine, çağdaş hukuku yerleştirme çabalarını belirtirken söylemiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 07-11-2007, 02:27
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart Re: "Laikliğin ve Barışın Olmazsa Olmazları"

Burada çok açık seçik belirtiliyor ki, "ulusun bireyleri arasında olması istenen ortak bağ, din bağı, mezhep bağı değildir" artık. "Yüzyıllardan beri sürüp gelen bağ, biçimini de, niteliğini de değiştirmiş"tir. Bundan böyle bireyleri bir araya toplayıp birbirine bağlayacak olan bağ, "Atatürk milİiyetçiliği'dir.

Osmanlının "dinciliği-mezhepçiliği" de, sırılsıklam "dincilik" demek olan "milletçiliği" de atılmış, yerine "Türk ulusçuluğu" konmuştur.

Artık eskiden olduğu gibi "Hangi millettensin?" sorulduğunda: "îbrâhim Halilullah milletindenim!" denmeyecek. Çünkü böylesi bir yanıt, "millet"in "din" anlamında kullanıldığı Kur'an'ın ve hadislerin, yani islam'ın gereğidir. Bu gereğe uyulmayacak; "Türk milletindenim!" karşılığı verilecektir.

Bireyler, "İslam" çatısında yer almanın değil, "Türk" olmanın, daha doğrusu "Türkiye halkından" olmanın ve en doğrusu "insan" olmanın onuruyla ortaya çıkacaktır. "Gök ölçüsü" yerine, "İnsanın kendi yaşamı içinde kendi koyduğu Ölçü" konup geçerli kılınmıştır.
Yüzyıllardan beri insanlara giydirilegelen, yamana yamana aslı belli olmayan ve gelişen yaşam gerekleri karşısında tümüyle yetersiz kalan ilkel giysi, bu giysinin "göksel terzi"si, terzileri bırakılmış; insanın kendisi için ve kendi adına diktiği giysiler ve terzileri seçilmiştir.
Cumhuriyetin ve Cumhuriyet Türkiye'sine temel yaptığı laikliği kuran Atatürk işte bunu dile getirmektedir. Bunu dile getiren daha birçok sözleri vardır. Bu niteliği ortadayken, Atatürk, "dinci" ve "İslamcı" olarak sunulabilir mi? Ama yazık ki, sunulduğunu görmekteyiz.

Aynı yıl, yani 1925'te, "devrimlerin amacı"nı açıklarken şöyle demektedir:

"Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı; Türkiye Cumhuriyeti halkını, tamamen çağcıl ve bütün anlam ve biçimiyle olgun bir toplum durumuna getirmektir.
Devrimlerimizin temel amacı budur. Bu gerçeği kabul etmeyenleri perişan etmek, zorunludur.
Şimdiye dek milletin beynini paslandıran, uyuşturan ve bunu ister durumda olanlar olmuştur. Her durumda, zihinlerdeki boş inançlar, tümüyle atılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça, gerçeğin, ışıklarını
aşılama olanağı yoktur"

(ilkdam gazetesi, 1 Eylül 1925.)

Dinci ve İslam'cı" bir Atatürk'ün bu sözleri söylemiş olabileceği düşünülebilir mi?

Bu sözleri söyleyen ve daha nice benzer sözlerle yeni Türkiye'nin insanlara biçtiği insanca ölçüleri dile getiren Atatürk, bunları söylediği zaman, laikliğin önüne çıkan engellerden birçoğunu temizlemiştir artık. Ve daha başka türden engellemeleri temizlemeye de kararlıdır, yüreklidir,
bilinçlidir.
Aynı yıl, "iki bin yıllık düsturlardın, yani bu denli eski ölçülerin, kuralların, yasaların neden bırakılması gerektiğini ve bunların yerine hangi ölçünün ve yol göstericinin konulması gerektiğini belirtirken şunları söylediğini görmekteyiz:

"Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, yaşam için, basan için en gerçek yol gösterici (mürşid), bilimdir, fendir. Bilim ve fennin dışında yol gösterici aramak, aymazlıktır, bilgisizliktir, sapıklıktır. Yalnız bilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki aşamalarının gelişmelerini algılamak ve ilerlemelerini zaman içinde izlemek şarttır. Bin, iki bin yıl önceki düsturları bugün olduğu gibi uygulamaya kalkışmak; elbette ki, bilim ve fennin içinde bulunmak
değildir."
"Bin, iki bin yıl önceki düsturlar", "dinsel kurallar, yasalar ve ölçüler"dir.


Anayasa'daki "Türkiye devletinin dini, Dini islam'dır" çıkarıldıktan, yani 9 Nisan 1928'deki değişiklikten sonra da, artık "Türkiye'nin resmi dini olmadığını" duyurmaktadır herkese:
"Türkiye Cumhuriyet'inde, herkes, Allah'a, istediği gibi ibadet eder.

"Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur."

Afel inan, M. Kemal Atatürk 'ten Yazdıklarım, Ankara, 1969. s.4 [; Baydar, aynı eser.
s.69.

Atatürk bunu söylemiş midir, söylememiş midir?
Söylemiştir. Hiçbir kuşku yok.
Kimdir Atatürk?
Türkiye Cumhuriyeti'nin de, laikliğin de kurucusu.
Öyleyse başka türlüsü ileri sürülemez:
"Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur".
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 07-11-2007, 12:53
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart Re: "Laikliğin ve Barışın Olmazsa Olmazları"

Oysa kimi ağızlara ve yasa değişikliklerine bakılacak olursa, "Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dini vardır ve İslam'dır". Açıkça söylenmese de, çok açık olarak bu sergilenmektedir. "Atatürkçülük" de ileri sürülerek, Atatürk'e meydan okurcasına.

Laiklik yolunda İleriye doğru adımlar atıla atıla ve engeller temizlene temizlene gelindi 1937 yılına. Ne oldu bu yılda? Laiklik ilkesi resmen Anayasa'ya kondu. "Laiklik yapısı", bütünüyle bitirilip sonuçlandırılmış oldu. Kurucusu, içtenlikle savunucusu, göğsünü gererek koruyucusu olan
Atatürk, işte bu yılda şunları söylemektedir:

"Bİzİm devlet yönetiminde izlediğimiz ilkeleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla hiçbir zaman bir tutmamak gerekir. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil; doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz."

Kurucusu açık seçik ortaya koyduğu ve çerçevesini çizdiği halde, laiklik, zaman zaman karmaşaya getirilmektedir: Kimine gore bir "muz"dur, soyulup yenir. Ve yenmektedir. Kimine göre "fil"dir, her yanı bir yaratığa benzemektedir. O nedenle herkes bir yanından alıp benzettiği şeye göre yorumlamakta. Kimine göre "anka kuşudur" ve "Kaf dağının ardında aranmalıdır.
"Adı olmalı, ama kendi olmamalıdır. Bu duruma sokulmak istenmektedir.
Peki nedir belirginleşen? Laiklik gerçekte ve kurucusuna göre nedir?
Neden vazgeçilemezliği vardır? Neden ve kimler eliyle hırpalanmıştır?
Neden hırpalanmaması, yaşatılması, güçlendirilmesi gerekmektedir.
Ve olmazsa olmazları nelerdir?

1. Laiklik ve Olmazsa Olmazları

A- Laiklik:

1- Sözcük Olarak:

Yunancada bir "laca" sözcüğü bulunuyor. "Halk, kalabalık" anlamında.
Bundan "laicoz" türemiş "Halka, kalabalığa ilişkin" anlamında. Bundan Fransızcaya "laique", dilimize de "laik" geçip yerleşmiş. Başlangıçtaki sözcükle belirtilmek istenilen "din adamları kesiminde olmayan" anlamındadır.

2- Tanımı:

Sayın Çetin Özek'e göre;

"Laiklik, genellikle: 'Devlet ile din İşlerinin ayrılığı, dinsel ve siyasal iktidarların bağımsızlığı' olarak tanımlanır" der. Ancak bu tanımın yetersizliğini haklı olarak belirtir. Özellikle "dinin her alana karıştığı bir gerçek olan İslam'ın ağır bastığı ülkelerde".6 Özek, şu tanımı uygun
görür: "Laiklik, siyasal iktidarın, siyasal iktidar din ilişkileri açısından belirli bir biçimleniş sistemidir. Siyasal iktidarın, dinsel kurallara göre sistemlendirilmemesi ve dinsel emirlerle bağlı bulunmamasıdır". Ne var ki, yine kendinin de üzerinde durduğu noktalar ele alındığında bu tanımın da eksikliği görülür. Bu tanım da laikliğin içermesi zorunlu olan anlamı ve koşullan içine almamaktadır. Çetin Özek bir de "devletin siyasal bir kuruluş olarak dinsel kurallara göre oluşturulmaması ve kişilere inanç özgürlüğünün tanınması" biçiminde de tanımlanabileceğini savunmaktadır. Ne var ki, bu tanımda da laikliğin olmazsa olmazlarından kimi bulunmamaktadır.
Dolayısıyla eksiklik vardır.

Hilmi Ziya Ülken'e göre:

"Laiklik, dini inançla devletin ayrılması yahut dinin devlet işlerine karışmaması, devletin de dini inançlara karşı saygı ve vicdan hürlüğünü göstermesi "dir.
Böyle bir tanım, tümüyle yetersizdir-ve bu yetersizliği Özek de belirtmektedir.

Leon Duguit de şöyle tanımlar:

"Laik devlet, din konusunda tamamen tarafsız olup başkanı ve memurları istedikleri dini taşımakla beraber, kendisi devlet olmak haysiyetiyle bir din tutmayan ve hiçbir din töreni yapmayan ve kendi adına da yaptırmayan devlettir."

Ernest Lavisse de şöyle der:

"Laiklik, geçici olan dinlere, devam edici olan insanlığı idare etme hakla vermemek, dinlerin İlham ettiği garaz ve ayrılık ruhunu ortadan kaldırmaktır Laik olmak, insan düşüncesinin hareketsiz olan bir din kuralına katlanmaması ve anlaşılmaz bir şey önünde hakkından vazgeçmemesi ve hiçbir bilgisizliğe razı olmamasıdır. Hayatın yaşamaya değer olduğuna
inanmak, bu yaşamı sevmek (..). gözyaşlarının iyilik getirici olduğunu kabul etmemek, azabın bir Allah emri olduğuna inanmamaktır. laiklik, hiçbir sefaletten, acıdan yana olmamaktır ""
Bu anlatılanların hepsinde, laikliğin öğeleri bulunmaktadır. Ama tümüyle mi?
Laikliğin tanımının ne ölçüde eksiksiz yapılabildiğinin anlaşılabilmesi için, "olmazsa olmazlarına bakmak gerekir. Laikliğin turn öğeleri tanım içinde yer almalı, tersi ya da ilgili olmayanlar, dışında kalmalı ki, tanım eksiksiz olabilsin Bilindiği gibi tanımda eksiksizliğin bilimsel koşulu
budur. (Tanım, "efradını câmi, ağyarını mânı" olmalıdır.)
Aşağıda üzerinde durmaya çalışılacağı gibi, şu vazgeçilmezler söz konusudur burada: Devlet ve toplumsal kesim dın-dışılık; yansızlık, din kesiminde kişisellik; insan, akıl, bilim temellerinde gerekli kurumlaşma; bu alanda gerekli güvence.

Bunlardan biri bile eksik olsa laiklik olmaz. Bunlar olmadığı zaman laikliğin olmayacağı, olamayacağı konusunda hukukçular birleşmektedirler.
Türkiye'de ve Atatürk'ün önderliğinde kurulan "laiklik yapısı", bu vazgeçilmezlerden
oluşturulmuştur. Çok açık seçiktir bu. Öyleyse laiklik, Türkiye'de, kurucusunun da yapılaştırdığı biçim ve anlamıyla. "Devletin yönetimde toplumsal yaşamın her kesiminde, insan aklı, bilim temelleri üzerinde gerekli kurumlan oluşturup geliştirerek ve sağlam güvenceler sağlayarak din dışı kalması, turn inançlara, inançsızlığa karşı yansız (aynı uzaklıkta) bulunması ve dini, kişisellik alanına itip orada tutmasıdır" diye tanımlanabilir. Atatürkçü laiklik vicdan özgürlüğüdür, hoşgörüdür, siyasal ve her türden düşünsel özgürlüktür * Biz bu çalışmamızda daha çok laikliğin
dinsel yonu üzerinde duracağız.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 07-11-2007, 13:20
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart Re: "Laikliğin ve Barışın Olmazsa Olmazları"

B- Olmazsa Olmazları:

1-Din-Dışılık:

Laikliği benimseyen devlet, yönetimde ve toplumsal yaşamda "dindışı" kalmak zorundadır. Bunun gerekleri de şunlardır:

a) Din kuralları ustune kurulu olmaması. Şu ya da bu biçimde dayalı da olmaması.

b) Devletin, "resmi din"inın olması, devletin bir dini, "resmi din" olarak benimsemesi durumunda, laikliğin zararına çok önemli sonuçlar doğurur. Böyle durumda, devlet, dinsel kurallara şöyle ya da böyle uymaktan kendini alamaz. Din, yönetimde ve toplumsal yaşamda etkinleşir.
Eğitim o doğrultuda olur. Ayrıca, belirli bir din, başka dinlere, inançlara ustun tutulmuş, dın-inanç ayrımı yapılmış olur. Din dışı düşünce ve yasama fırsat verilmemiş olur. Olması gereken özgürlük yok edilmiş olur. Atatürk'ün, "Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur" demesi bundandır.
c) Dinin, toplumsal yaşamda etkin duruma getirilmemesi Yönetimin ve toplumsal yaşamın her kesiminin din etkinliğinden arındırılması.

2- Yansızlık:

Devletin, turn inançlara ve inançsızlığa karşı yansız olması, aynı uzaklıkta bulunması da, "laikliği benimsedim'" diyebilmesinin vazgeçilemez koşullarındandır "İnsan haklan "na sahip çıkmanın, ana haklarından olan özgürlüğün de gereğidir. Bu İnsan Haklan Evrensel Bıldırisi'nin 2 maddesinde,
"din, inanç ayrımı gozetilemeyeceği" hükme bağlanmıştır. Üstelik aynı hukum, 1982 Anayasasının 14. maddesinde de yer almaktadır.

3- Dinin Kişiselliği:

Dinde kişiselliği sağlamak ve sürdürmek de laikliği benimsemiş bir devletin görevlen arasındadır.
Laik devlet, "dini, (o din "İslam" da olsa) "kişisellik" alanına itmek ve bu atanda tutmak zorundadır.
a) Laik devlet, "din"e, "toplumsal işlev" veremez, vermemek zorundadır.
Din, kişilerin kendi iç ve bireysel dünyaları çerçevesinde kalmalıdır.

b) Laik devlet, dini, kişisel alana itmekle kalmaz, bu alanda tutmak zorundadır da. "Düşünce" ve "vicdan" özgürlüklerinin gereği de budur. Çünkü "din", kendi başına bırakıldığı, *bundan yararlanmak isteyenlerce saldırgan hale getirilir. Özellikle, yaşamın tüm alanlarına el atmış olan; devlete, "Sen elini çek ben yöneteceğim!" diyen ve her alanda savı olan islam gibi bir din, denetimden uzak kaldığı zaman, kesinlikle "özgürlük" tanımaz. Tanıdığı özgürlük, yalnızca kendi ölçüleri içindeki özgürlüktür. Bu ölçüler içindeyse, saldırıya uğramamış insan aklının ve yansız düşünce ve bilimin ölçülerine yer yoktur.

4- Laik Oluşumu Kurumlaştırma:

Devletin her kesiminde, yasamada, yürütmede, yargıda; toplumsal yaşamın her kesiminde, başta eğitimde, siyasal kesimde "göksel"Iiği değil; insan yaratmasını, insan aklını, bilimi, bilimselliği
temel alan köklü düzenlemelerle laikliği kurumlaştırmak, kökleştirmek ve dilden düşünceye, giyim kuşamdan ekonominin, üretimin her boyutuna değin yaygınlaştırmak, korumak; laik devletin savsaklayamayacağı temel görevidir. Atatürk Devrimlerinin ve ilkelerinin doğrultusu da budur.

5-Guvence ve Ödünsüzlük:

Laik devlet, laiklik ilkelerine, yanı "olmazsa olmaz"larına bağlılık konusunda güvence vermek zorundadır. Bu da ayrı bir "olmazsa olmaz"dır. Bu güvence, başlıca iki yolla verilebilir;

a) Gerekli düzenlemeler ve uygulamalarla oluşturulan köklü kurumlar.
Başta eğitim kurumları.

b) Laikliğe aykırı tutum ve davranışlara göz açtırılmaması ve ödünsuzlük. Ödün verme bir kez başladı mı sonu gelmez. Ne ödünü alan doyar, ne de ödünü veren o noktada durur.
Nice örneklerine tanık olmuyor muyuz?
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 07-11-2007, 14:12
teotihuacan teotihuacan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 03 Feb 2007
Mesajlar: 144
Standart Re: "Laikliğin ve Barışın Olmazsa Olmazları"

Sevgili Pante

Yazını zevkle takip ediyorum. Umarım devamını da getirirsin.

"Aptalların sorup akılı insanların cevap veremediği pek çok soru vardır."
Polya, George (1887, 1985)
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 07-11-2007, 20:42
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart Re: "Laikliğin ve Barışın Olmazsa Olmazları"

C- Laiklik ve Güncel Durumu:

1-Yasama Kesiminde:

Çok çarpıcı örneği, 1982 Anayasasına, 24. maddesine konulan laiklik dışı hükümdür.
Bu hüküm, yasa maddesinin kendisiyle, hem de 14. maddede yer alan hükümle çelişmektedir.
24. maddenin başında şöyle denmektedir;
"Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
"14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla, ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir."
14. maddede, birçok hüküm yanında, "Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerin hiçbirinin , 'temel hak ve hürriyetleri yok etmek için kullanamayacağı', aynca "din ve mezhep ayrımı"nın da yapılamayacağı amir hüküm" olarak belirtilmektedir. Sonra 24. madede 'Din kultürü ve
ahlak öğretimi, ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır" denmektedir.
Maddenin gerekçesine bakıyoruz, "Üçüncü fıkra hükmüne gore, istismar ve suistimali önlemek amacıyla, din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin denetimi ve gözetimi altına alınmıştır Keza bu eğitim, ilk ve orta öğretimde zorunludur. Gayrı Müslimler, tek tabın olarak, bu zorunlu
eğitimin dışında bırakılmışlardır" dendiğini görüyoruz.

Şimdi düşünelim:
Devlet, yurttaşına diyor ki: "Din, mezhep ayrımı yapmayacaksın!"
Anayasada yer alan hiçbir hürriyetin, bu ayrımı yapmak için de kullanılamayacağını
hükme bağlıyor. Sonra kendisi "din eğitimi "ni '"zorunlu"yapıyor.
"Eğitimi yapılan din" belli değil midir? Kuşkusuz bellidir: İslam.
Maddenin gerekçesinde, "gayri müslimler"in ayrı tutulduğu anlatılıyor olması da buna ayrıca açıklık kazandırmaktadır. Demek "eğitimi zorunlu kılınan din", yalnızca İslam'dır. Dahası: Devletin resmi kuruluşları arasında yer alan Diyanet işleri Başkanlığı'nda olduğu gibi, din eğitimini verecek olanların ve verenlerin bağlı bulundukları belirli bir mezhep de vardır. Yüzde yüz demeyelim, ama bu belirli mezhep yanlılarının yüzde doksan dokuzu "Sünni" ve "Hanefı"dir. Peki şimdi devletin kendisi "din ve mezhep ayrımı" yapmış olmuyor mu? Bu laikliğe aykırıysa, kötüyse, zararlıysa,
yurttaştan yapılmamasını isterken kendisi nasıl yapıyor?

Türkiye Cumhuriyeti laik olduğu, laik bir devlette "resmî din" olamayacağı, devletin hiçbir dine, İnanca arka çıkamayacağı konusunda hukukçular birleştiği ve laikliğin kurucusu Atatürk de; "Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur" dediği halde, Türkiye Cumhuriyeti'nin
Anayasasının 24. maddesinde yer verilen bir hükümle, belirli bir dine sahip çıkılmış ve eğitimi "zorunlu" yapılmıştır.

Konunun bir başka yönü: Maddenin gerekçesinde, "gayri müslimlerin tek tabin olarak" (ne demekse?) "bu zorunlu eğitim dışında bırakıldıkları" ileri sürülmektedir. Ne var ki, maddenin kendisinde, "gayri müslimler'İn, sözkonusu "zorunlu dinsel eğitim"in dışında bırakıldıklarına ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Yani Türkiye'de falanca kentte, kasabada ya da köyde oturan ve filanca okula giden "gayri müslim" bir yurttaşın çocuğuna da rahatlıkla bu "zorunlu din eğitimi" uygulanır.
Buna engel hiçbir şey yoktur. Üstelik üzerinde durulan maddedeki hükmün gereğidir bu uygulama.
Bir başka yönü: Aynı maddenin başında, "herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir" deniyor. 25. maddenin başında da; "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir" denmektedir. 26. maddede de "düşünce ve kanaati açıklama hürriyetine" yer verilir.

"Din eğitimi", hem de belirli bir dinin eğitimi"zorunlu"yken, "vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyeti"nden, "düşünce hürriyetinden nasıl söz edilebilir? Müslüman olmayanın "dini inanç ve kanaati" yok mudur? Varsa "hurriyet"i nerede kalmaktadır? Hiçbir dini inancı olmayanın "duşunce
ve kanaati yok mudur? Varsa hürriyeti nerdedir?

Cumhuriyet Anayasasında böyle bir hükme yer verilmesine, "din istismarını önleme amacı güdüldüğü" yolundaki sav da "gerekçe" olamaz. Kaldı ki, "din istismarının önlenmediğini, tersine "güçlendiğini, bu güçlenmede söz konusu hükmün de payının az olmadığını olaylar ortaya koymuştur.
"Denetim altına" alınacağı ileri sürülen yasadışı "Kur'an kursları" azalacağı yerde çoğalmıştır. Birçoğu da kendisine "yasal kılıf uydurmayı, "Atatürk köşeleri" bile yaparak "istısmarını sürdürmeyi bilmiştir. Bu durum, resmi devlet örgütlerinin, Milli Güvenlik Örgutleri'nın "raporlarına
geçmiştir.
Aynca son zamanlarda ceza yasasında yapılan, laik düşünceyi kıskaca alan, din'e ve dince kutsal sayılanlara laf söylettirmeyen, "hürriyet"ler olarak Anayasaya koyulduğu halde, kendisine
soluk bile aldırılmak istenmediğini gördüğümüz laik düşünceyi boğmaya yönelik olduğu izlenimi veren değişiklikler de görülmektedir Oysa bugün Cumhurbaşkanlığı Köşkünde Atatürk Muze'sınde bir kitap vardır;
"Din Yok Milliyet Var" Yazan: "Ruşenî". Bu kitabı Atatürk okumuş, incelemiş, sayfalarının kıyılarına notlar koymuş, kendi duşuncelerini de işaretlerle de göstermiş bulunmaktadır. Bunlar arasında "aferin", "alkışlar" sözcükleri de var Atatürk'ün beğendiği, "aferin" dediği "alkışladığı" şeyler arasında öyleleri var ki, TCK'nda görülen özellikle son değişikliklerden sonra, bunları söylemek, açıklamak, kimsenin yeltenebileceği bir iş değildir artık.

Unutulduğunu düşünebileceğimiz bir şey var. Hukukun genel ilkelerinin ve Atatürk Türkiye'sinde, kurucusunun eliyle kurulmuş ilkelerinn üstünlüğü. Geçerlik sıralamasında, yasalar, anayasa bile bunların üstünde değildir.
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 07-11-2007, 23:05
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart Re: "Laikliğin ve Barışın Olmazsa Olmazları"

2- Yürütme Kesiminde:

Siyasal iktidarlar eliyle laiklikten ne ödünler verildiği ve verilmekte olduğu, örnekleriyle buraya sığdırılamaz. Milli Eğitim örneğini almak bile, dununu ortaya koymaya yeter. Bir yanda, "din öğrenimi veren" ve birer fabrika gibi çalışan "alçaklı-yükseklı' okullar, kurslar İmam-Hatip
okulları, Yüksek islam Enstitüleri (şimdi hepsi ilahiyat Fak), ilahiyat Fakülteleri, "resmi"li-resmisiz Kur'an kursları, ile çeşitli adlar altında din öğretimi yaptıran kurumlar.
(Bütün bunların dışında görevli bulundukları yerleri, camileri de taşarak, her yerde ve her zaman 'dınsızler"le savaşan bu arada beyinleri din aşılarıyla istedikleri yöne yöneltme "gayret" inde
olan kesimler)
Öbür yandaysa sözüm ona "laik okullar". Yani aynı ülkede, iki ayrı kafayı yetiştirmeye yönelik iki ayrı kesim dinci kafada, laik kafa da Atatürkçülük adına yetiştirilegelmıştir. İki ayrı kafanın
çatışması olmayacak mıydı, olması doğal değil miydi? Oldu da. elbette ki, tüm çatışmalar, kavgalar bu nedene bağlanamaz. Ama bunun payı hiç yok mudur? Bu kurumlarla "din tutkunu', "din cihadcısı" yetiştirmiş olmanın, çatışmalardakı payı yok sayılabilir mı?

3- "İlim Adamları" Kesiminde:

"ilim adamlarıyla "bilim adamları' nı karıştırmamak gerekir. Bunlar Türkiye'de hep ayrı ayrı niteliklerde ve konumlarda olagelmişlerdir. "İlim adamlan"nda geçerli olan "ilim", ya Kur'an ve hadislerde de kullanılan ve tümüyle "din bilgisi" anlamına gelen "ilim"dir; ya da 'bilimsel ahlaktan"
uzaklaştırılıp "din"in buyruğuna sokulmuş olan "bilim"dir. Bir kesimi tümüyle "dindar' olarak görünür, bir kesimiyse öyle görünmekten çok, kendilerine çağdaş bir görünüm verirler, çağdaş bilim adamı kılığına bürünürler.
îkisi de boldur ülkemizde.
iki türün de laiklik konusunda birleştikleri tutum şudur* Laiklik, ilkesine sahip çıkılsa bile, dinin yararına kullanılmalıdır. "Her şey din ve mukaddesat için". Kendilerine göre taktıkleri vardır
"ilim adamları", laikliği kendi anlayışlarına göre tanımlarlar "Din"i akıl ve bilimle bağdaştırma çabasında olanlar, laikliğin, dinde de, İslamda da bulunduğunu ileri sürerler. Laiklik, dinde var görülünce, en teokratik yönetimlerde, örneğin Osmanlı yönetiminde bile niçin olmasın
sonucuna varırlar.

Oysa "din kurallarına dayalı olan bir yönetime laik' demek, ya hukuku bilmemek, ya da bilmezlikten gelmek, belirli bir amaç için laikliği saptırmak ve "bilim namusu"ndan çok uzaklaşmakla olabilir.
Din kurallarına bağlı bir yönetime "laik" diyebilecek bir hukukçuya dünyada rastlanamaz.
Bir bilim adamı ve aydın kişiye de. Ama ülkemizde rastlanmakta Hem de TRT yayınlarında, televizyonda. Dizi dizi. Ve her zaman olduğu gibi Atatürkçülük adına.
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 08-11-2007, 00:30
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart Re: "Laikliğin ve Barışın Olmazsa Olmazları"

D- Laikliğin Gerekçesi:

1- Din-îslam Kurallarının, insanlığın Gereksinimlerine Yetmezliği:

Medeni Yasanın gerekçesinde, zamanın Adliye Vekili Mahmut Esat şöyle der:
(Ali Fuat Başgıl. Din ve Laiklik, s 86-87)

"Mecelle'nin (MEdeni Hukuk'un) temeli ve ana çizgileri dindir.
Oysa İnsan yaşamı her gün, dahası her an, köklü değişmelere uğrar.
Onun değişmelerini, yürüyüşünü hiçbir zaman bir nokta çevresinde çivilemek ve durdurmak
mümkün değildir. Yasaları dine dayalı devletler, kısa bir zaman sonra, ülkenin ve ulusun gereksinimlerini doyuramaz duruma gelirler. Çünkü dinler, değişmez hükümleri ileri sürerler. Yaşamsa yürür, gereksinimler hızla değişir. Din kuralları, yasaları, kesinlikle, ilerleyen yaşamın karşısında biçimsel ve ölü sözlerden öte bir değer, bir anlam taşımazlar. Değişmemek, dinler için bir zorunluluktur..."

Ünlü Müslüman yazar Şehrestâni (1076-1153) bile, daha 12. yüzyılda, yaşam karşısında dinsel kuralların yetersizliğini ortaya koyan görüşe yer verir. Bu görüşü; "Dinsel kuralların sonlu olduğunu", buna karşılık, "yaşam ve gereksinimlerin sonsuz bulunduğunu", "sonlu olan bir şeyin ise, sonsuz olanı kavrayıp İçine alamayacağını" savunur.
Ta 12. yüzyılda bu böyle, hem de Müslüman yazarlarca belirlenedursun; çağımızın islamcı "ilim adamlan"na ve bunları kaynak göstererek yorumlar yapan kimi "çağdaş bilim adamlarına göre "İslam, devrimci gelişmelere de açıktır'", "kimi yorumlarla, islam, çağın gereklerine karşılık
verir duruma getirilebilir", çünkü islam'da "zamanın değişmesiyle hükümler de değişir" ilkesi kabul edilmiştir.
Çağdaş kılıklı aydınlar eliyle bile sergilenen bir aldatmacadır bu!

Önemli Bir Başka Aldatmaca:
Sayın Çetin özek kitabında "İslam'ın Gelişimci ve Devrimci Gücü" diye bir başlık koymuş. "Devrimci" sözcüğünü tırnak İçine almış.

Yazar şöyle diyor:

"Kitap (Kur'an), kişisel davranış ve toplumun yönetimiyle ilgili ilkeleri kesin ve değişmez olarak belirlememiş, temel kurallar ışığında, bunların yorumla çağa ve koşutlara göre değişebilirliğini
benimsemiştir. Zamanın değişmesiyle ahkâm da değişir' ilkesi, hadiste kabul edilmiş ve 'fıkıh'ın genel kurallarından olmuştur. Nitekim belirtilen nitelikleri nedeniyle, İslam'ın devrimci rol oynayabileceğini öne süren düşünceler ortaya atılmış ve çağımızın değişen koşullan içinde bu güce dayanmanın gerekliliği savunulmuştur.

"Kitap (Kur'an), kişisel davranış ve toplumun yönetimiyle ilgılı ilkeleri kesin ve değişmez olarak belırlememiş'miş. İslam'ın bu 'kutsal kitabında, 'kişisel davranış larla ilgili hükümler de, "toplumun yonetimi"yle ilgili hükümler de kendi boyutları içinde ayrıntıyla "kesin ve değişmez olarak" belirlenmiştir oysa. Kur'an'ın "hükümleri"ni kim, kimler "değiştirecek" islam'a göre.Kime, kimlere verilmiş bu yetki?
Kuşkusuz ve kesin olarak hiç kimseye. Muhkem *ayetlerin hükümlerini değiştirebilecek yetkide İslam da hiçbir kimse ve makam yoktur. Bu tartışılamaz bile.

İslam'ın temel hükümlerinden hangisi zamanın değişmesiyle değişebilir kendi kuralları içinde? Namaz'a, oruca, hacca, zekâta ilişkin olanları mı?
Nıkâh'a, talak'a, miras'a, had'lere *ilişkin olanları mı?
Hangisinin, İslama göre, zamanın değişmesiyle değişebileceği ilen sürülebilir?
İleri sürülemez..
Ama bu aldatmacalarla insanlar yanıltılmaktadır.
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 08-11-2007, 01:09
pante - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
pante pante isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
Standart Re: "Laikliğin ve Barışın Olmazsa Olmazları"

2- Dinin Savaş ve Saldırganlık Kaynağı Oluşu:

Atatürk, laiklik yapısını yapıp bitirirken, gerek bizim geçmişimizdeki gerek başka ulusların tarihlerindeki "facia lardan, ıstırap lardan sonuçlar çıkarıp değerlendirdiğini belirtmektedir.

'Tarihteki binbir facia ve ıstırap'ın kaynağında "din", ağırlıklı olarak bulunmaktadır.
Geçmişteki kanlı olayların, savaşların ya doğrudan nedeni, kaynağı olmuştur, ya da nedenlere araç yapılmıştır. Yok sayılamaz, yadsınamaz bir gerçektir bu.

Yahudiler, ilk Hırıstıyanlara göz açtırmak istememişler, tüyler ürpertici zulüm ve işkenceler uygulamışlardır. Ateş havuzlan açıp yakmışlardır birçok Hıristiyan inanırı.
Bugün devletleri de bir terör orgutu gibi dehşet" salmakta, gözünü kırpmadan soykırımlar yapıp sergilemekte. Bunda, Yahudiliğin birinci derecede payı vardır. Kutsal kitabı olsun, onun açıklamaları olsun, sürekli, "Vurun, kırın, yakın, yıkın, öldürün" diyor inanırlarına.
Tanrısı Yehova, ulusal Tanrısı'dır ve eli silahlı, ağzı kanlıdır.

Hıristiyanlar ise, ellerine güç geçirince, başka din inanırlarına yapmadıktan kötülük bırakmamışlar, kötülük ve işkence uygulamalarında Yahudilerden geri kalmamışlardır.
Kilise babaları, "imanı bozan"lann, "kalpazanlar" gibi suçlu olduklarını ve en ağır cezayla, ölümle cezalandınlmaları gerektiğini söylemişlerdir. Nicelerini diri diri yakmışlardır.
"Ateşte yananın, suçlu olduğu kanıtı"na dayanan "engizisyon" yargılamalanndaki insanlık dışı örnekler ciltleri doldurmaktadır. İncil'de "Kim senin sağ yanağına vurursa, ona ötekini de çevir" denmiyor mu? Deniyor.
Ama bunun işlerliğini sıfıra indiren yorumlar da yapılıyor. Ayrıca İsa, açık açık şöyle diyor:
"Yeryüzüne barış getirmeye geldim sanmayın! Ben barış değil; kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben, kişiyle babasının, kızla anasının, gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim."

Müslümanlar da güçlenince Öteki din inanırlarına kötülük yapmışlardır.
Ebubekir döneminde, "peygamberin fetvası var" denerek, insanlar ateşe atılıp yakılmışlardır. Benzer olaylar, Ali döneminde de olmuştur.
"Peygamberin" döneminde bile insanlar, hayvan boğazlanır gibi boğazlanmışlardır.
Bir olayda, damadı Ali'nin de cellatlar arasında bulunduğu bir adam kesme gösterisinde bir sürü eli kılıçlı cellat, bir gün boyunca tutsakların kafalarını kesmişler ve yorulmuş, dinlendikten sonra
yeniden kesmişlerdi. "Peygamber"in buyruğuyla!!!

Kur'an'da "Nerede bulursanız orada öldürün!" deniyor. İnançlarından dolayı insanların öldürülmeleri isteniyor. "Kâfir", "Putatapar" oldukları için. Oysa, yine Kur'an'ın tanıklığıyla Putataparlar, "asıl tek Allah'a inandıklarını, putlara da, asıl Allah'a yaklaştırsın diye kulluk ettiklerini" söylemektedirler.
Müslümanlar, yalnızca "kâfir'leri değil, birbirlerini bile keserek öldürmüşlerdir.
Sayısız örneklerinden biri. Cemel Olayı'nda meydana gelmiştir.
(9 Aralık 656'da): iki kesim savaşıyor, iki kesimde de bulunanlar, yalnızca müslümanlar.
İki kesimde de Peygamberin yakınları ve arkadaşları var.
Dahası, "sağlıklarında cennetle müjdelenmiş on kişi "den kişiler de var bunlar arasında.
Ve dahası: Savaşan iki kesimden birinin başında Muhammed'in karısı Aişe, öbür kesimin
başındaysa sevgili damadı Ali bulunuyordu. İki kesim kıyasıya savaştı. Sonuç 15 bin ölü.
Aişe kesiminden 13 bin kişi. Ali kesiminden de 2 bin kişi kesilip öldürülmüştür din adına, Tanrı aşkına.
İslam'ın kendi inanırlarını bile Tanrı adına kesmekten çekinmeyen ve yalnızca bir savaşta 15 bin kışı öldürebilmiş olan bir "İslam cemaati", başkalarını öldürmekten çekinir mı?
Sürüler halinde eli silahlı ortaya döküldüğü zaman neler yapmaz? Ve neler yapmamıştır?

îşte laiklik bunun için son derece önemlidir ve bunun için gerçekleştirilmiştir.


3- Uygarlığa, İnsana, Bilime Yöneliş;
Laikliğin kurucusu bu yapıyı kurarken çağdaş uygarlığı, insan aklını ve bilimi temel aldığını birçok açıklamasıyla belirtmiştir;

"Tekkelerin amacı, halkı meczup ve aptal yapmaktır. Halbuki halk, meczup ve aptal olmaya karar vermemiştir.
"Biz dünya uygarlığı ailesi içinde bulunuyoruz. Uygarlığın bütün gereklerini uygulayacağız. "
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 08-11-2007, 02:03
gerilla gerilla isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 30 Aug 2006
Mesajlar: 203
Standart Re: "Laikliğin ve Barışın Olmazsa Olmazları"

yanar döner bir durum var...
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:12 .