Bazı yazışmalarımda ilave bilgiler isteyenler için yazdığım açıklamaların bir bölümünü de buradan açıklamayı gerekli gördüm.....
Bizler de Bilimin Büyücüsü olabilirmiydik?
Bu gidişle hepimiz bilim insanı olacağız gibi.
Tabii ki bu anlamda büyücülükten bahsetmiyorum.
Bilimsel yazılara karşı aşırı derecede ilgi duyduğumu istesem de gizleyemiyorum.
TUBİTAK,Fizik Mühendisleri odası gibi bazı kuruluşlara 1970-1972 yılları arasında bazı deneysel projeleimi sunmuş idim.
Tabii ki çocukluktan yeni çıkış aşamalrında olduğum ve Fizik bilgilerimin yeterli olmayışı nedeni ile(henüz orta okul ilk sınıfında)bazı nedenlerle bu projelerimin ileriki yıllarda takviye bilgilerle yeniden sunumunu o yıllarda düşünmüş idim.
Tabii ki köprünün altından çok sular geçti.
Zamanımız terör olaylarının yaşandığı yıllar olup,askeri ceza evlerine de girince tüm bunlar suya düştü.
Şimdi kendi kendime düşünür dururum.
Hepsi o.
Projelerimden ilki o yıllarda henüz ülkemizde tanımlanmayan ancak yurt dışındaki çalışmalardan edindiğim bilgiler ışığında güneş enerjisi ile çalışan bir çakmak projem olmuş idi.
Buna neden olan ise ODTÜ'den yapılan bir yayın sebep olmuş idi.
Tabii 1969 yılında ilk televizyon yayınını izlemek için saatleerce necefli maşrapa izlemek zorunda kaldığımızı şimdiki gençlerimiz nereden bilsin.
Bu gün sabah olmak üzere hala uykum yok.Saat 06:48.
Belki de bu nedenle nostalji yapıyorum ne malum?
Sonra Fizik bilgilerim artınca,Genel Sekreterliği 1956 yılında 6821 sayılı Yasa ile Başbakanlık'a bağlı olarak Ankara'da kurulan adı ilk olarak Atom Enerjisi Komisyonu olan,1982 yılında 2690 sayılı Yasa ile Başbakan'a bağlı olarak Türkiye Atom Enerjisi Kurumu adını alan bir yer vardı.
Şimdilerde de sanırım ki adı hala aynıdır.Yeri aynımıdır bilmiyorum.
Bu kurumun önünden geçerken atomların nasıl parçalandığı konusu beni öyle derin etkilemişti ki başka hiç birşeyden keyif alamaz olmuş idim.
Gittim,içeri almak istemediler.
Okuldan araştırma için geliyorum deyince bazı kaynaklar verdiler.Sonuçta ortada görecek hiçbirşey yok gibiydi.
O zamanlar Milli Kütüphane bizim adeta internetimiz idi.
Yaklaşık her iki gündcde bir giderdik.
Uzatmayım.
Atom parçalanması konusunu çok sıkı araştırmış idim.
Kafamdaki konu bir madeyi duvarın arkasına nasıl geçirebiliriz sorusu idi.
Tabii ki hem madde hem de duvar ya da her ney ise ikisi de zarar görmemeliydi.
Bunun için hala iki yol olduğunu düşünürüm.
Tabii ki bunu artık söyleyebilecek durum ve bilgide değilim.Çünkü bilim baş döndürücü hız ile ilerledi ve ben sadece emekli olabildim.
Bir şey daha söyleyim.
Sonsuza kadar hiç bir yerden(dış etkenlerden-ilave enerji kaynaklarından anlamında)bir katkı almadan,ebediyen elektirik üretecek bir keşfim de mevcut idi.
Lakim Fizik Mühendisleri odası o zamanki başkanı sayın M.S.G...nin bana söylediği bir şey bu projemi de ertelememe neden oldu.
Hani şu hepimizin bildiği Albert Einstein’ın meşhur enerji kuramı:E=MC² formülünden bahsediyorum.
Hemen hatırladınız değil mi ?
Enerjinin (e), kütle (m) ve ışık hızının (c) karesinin çarpımına eşit olduğunu anlatan formülü.
İşte bu formüldeki E=Enerji tüm düşüncelerimi alt üst etmiş idi.
Bana sadece bir traş makinesi çalıştırabileceğimi,bunun için 24 katlı bina büyüklüğünde kurulması gerğini ve maliyetinin aşırılığını vs...
Ben de bir daha açmamak üzere kapatmış idim.
Bunlar ve benzeri çok projelerim vardı.
Proje diyorum.
Belki kendimce birer hayaldi.Bu da proje dahi sayılamaya bilirdi.
Ancak benim için o zamanlarda o anlamı ifade ediyordu.
Ufak işlerden,küçük şeyleri düşünmekten hiç ama hiç haz etmezdim.
Sahi gün ışıdı.Ben bunları neden yazıyorum ki?
Sanırım gün ışığı beni kendime getirmiş olmalı.
Saygı ile selamlıyorum. 1 Eylül 2008 Pazatresi:07:15
Ahmet Dursun
http://www.toplumsalbilinc.org/forum...sg4279#msg4279
deki yazımdan alınmıştır.
**********
Turan Dursun ile bir bağlantınız var mı?
Bu soru sıkça sorulmakta olduğu için bir yazışmamdan alıntı yapayım.
Turan Dursun'a gelince ise...
Bu konuda çok yazdım.
Özetle şunları söyleyim.
1960'ın ilk çeğreğinde rahmetli babam ile Sivas'ta o zamanlar ki adı ile sait Paşa camiinde bir hutbeden sonra tanışmışlar.
Dostlukları ölene kadar sürdü.
Babama enişte derdi.
Annem Sivaslı olduğu için.
Çok şiddetli ve çok nefis tartışmaları olurdu.
Çok şey öğrendim.
Ölümünden 2 yıl evvel de yine eve geldiğim bir gün tartışırlar iken buldum.
İşlerim nedeni ile fazla konuşamadık.
Ancak çok şeylere ilgimin kaynağı Turan Dursun oldu diyebilirim.
Babam koyu bir dindar idi.
Ancak asla yobaz değildi.
Düşünemeyen insanlara göre değil islam derdi.
Zamanın Giresun müftüsü Mehmet Coşturoğlu ile de çok sıcak sohbetleri/miz olur idi.
Siyaset konusunda ise Turan Güneş,Gündüz Ökçün gibi değerli hariciyeciler ile tartıştığımız olmuştur.
Özellikle rahmetli eski(1974)dış işleri bakanı Gündüz Ökçün çok güzel fikirler aşılamış idi.Belki kendisi farkında değildi diyemem,sonuçta bilinçli yönlendirici(yol gösterici anlamında) konuşmaları isteyerek yaptığına hala inanırım.
Bülent Ecevit ile de sohbetim oldu ancak açıkçası fazla birşey alamadım.Belki de uzun sürei olmayışındandır.
Ya da belki benim o dönemler 1974/1978 arası siyasete fazla sıcak bakmıyor oluşumdan kaynaklıdır.
Genel de dini konular ağır basıyor idi.
Şimdilerde ise Zebur,Tevrat,İncil ve yeniden Kur'an okumalarım devam ediyor,hala anlamaya çalışıyorum.
Elbet ki hala anlamadığım çok yeri var.
Zaten anladıkça da dini bir bağlantımın olmadığı hakkındaki fikrimin ne kadar doğru olduğunu anlıyorum.
Belki rahmetli babamın vasiyetine aykırı davranıyor olabilirim.
Ancak o da herzaman akıl ile karar verenler,akılsızlardan daha inançlıdır derdi.
İşte ben de aklın neden bu denli önemli olduğunu yine kutsal öğretilerden de anlıyorum.
Ne yazık ki inasnlık,neye inandığını da neye inanmadığını da bilemiyor.
Keşke herkes araştırarak inanmayı öğrenebilseydi.
İnanıyorum ki özllikle de ilmi çalışmalara yakın olanlar,allah inancına daha yakın,daha samimi,daha doğru yaklaşıyorlar.
Vasıfsız bir dindar olacağıma vasıflı bir deist olmayı her zaman tercih ederim.
Çünkü,inkar edilemeyecek tek şey allahın var ve tek oluşudur.
Bunun dışında herşeyi tartışırım,her şeyi araştırırım.
Zira inandığını söyledikleri halde kutsal metinlere bakmayan cühelaların ne dediği beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor.
Ör:
Kur'an akıl konusunda neler söylemiş sorunuz bilmezler.
Oysa ki ben Ahmet Dursun olarak akıl konusunda kutsal adledilen metinler ne söylemiş,nasıl ve neden söylemiş,hangi olayın arkasından söylenmiş(indirilmiş)bunları araştırmadan asla inanç sahibi omaz idim/olmadım da.
İnanmak birilerine itaat etmek anlamına gelmez.Bunu ne yazık ki inasnlar anlayamıyor.
Zaten Zümer/3-4 bunları açıkça yasaklamış olmasına rağmen,türedi papazlar,imamlar,hahamlar vs..ler neden acaba pirim yapıyor hiç sormaz mı bu klendisine müslim diyenler,her dinden olan dindarlar?
Hristiyan,yahudi vs.. dedikleri kimdir?
Bunlara son metin nasıl bakıyor,neden onlara müslüman demiyorlar,vs..vs...vs...
Özetle sorgulamayan beyin insana ait değildir.
İnsan olmayan zaten islam değildir.
Öyle ise bunlara sorgulamayı öğretmek zorundayız.
Ta ki son nefesimizi verene kadar,gerisi de teferruattır.
Kaynakları risale olanların allahları da risale yazarları olur.
Bir örnek.
HUMEYNİ-Risalesi,kadın kullanma el kitabı.
saygı ile...
Ahmet Dursun
---------
Yazılarımdan bir kısmını da şu adreste bulabilirsiniz.
http://blog.milliyet.com.tr/Arsiv.aspx?UyeNo=753778
Not:Burada bazı sevdiğim müziklerden bir demet yüklemesi yapmış idim.
kaldırdım.Çünkü,zaman aşımına uğradılar.Listeden silindiler.
Müzik sevgisi de belki de Sivas'tan kaynaklı olabilir.
3 yaşlarında ayrıldığım Sivas'ta Aşık Veysel'i canlı olarak karşılıklı olarak dinledim.
Hala hafızamın bir köşesinde durur.Vaysel'i dinlerken aslında izliyor idim.Hep kendi kendime o anda sorduğum soru şu oldu.
Görmeden nasıl çalıyor.
daha sonraları bu merak beni kendi çapımda saz çalmaya itti.
Hiç kimseden öğrenmediğim için illa ki yanlışlıklarla dolu bir süreç olduğunu düşünüyorum.
Bu nedenle sadece kendim çalar kendim dinlerim.
İşte özet olarak Ahmet Dursun budur.